Tamâm olduktan sonra her gün Süleyman'ın ibâdet ve âbidlerin ve mu'tekiflerin irşadı için Mescid-i Aksa'ya gelmesi ve mescidde akākîr bitmesi
34. bölüm / 47 · 1225 kelime · ~7 dk okuma
1287. Süleyman her bir sabah geldiği vakit Mescid-i Aksa'da hâzı' olurdu.
“Hâzı", "huzû'dan ism-i fâildir; ve "huzû"", a'zâ ve cevârih ile vâki' olan tevâzu' ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her bir sabah Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksâ'ya geldiği vakit, orada huzûr-ı Hak'da bilcümle a'zâ ve cevârihi ile mütevâzi' bir vaziyette bulunur idi."
1288. Onda yeni bitmiş bir ot göre idi, müteakiben derdi ki: "Adını ve nef'ini söyle!"
Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksa'da yeni bitmiş bir ot görür görmez o ota, "İsmin nedir ve fâiden nedir?" diye sorardı.
1289. "Sen ne ilâçsın, nesin, adın nedir, sen kimin ziyanısın ve senin fâiden kimedir?"
"Ey ot, sen nasıl bir ilâçsın, mâhiyetin nedir ve adın nedir, zararın kime ve fâiden kime olur?" Ya'ni hangi tabîatteki adamlara zararsın ve hangi tabîatteki adamlara fâidesin?
1290. İmdi her bir ot fiilini ve adını derdi ki: "Ben ona cânım ve buna ölümüm."
"Himâm", kesr-i hâ ile ölüm ve sıtma ma'nâlarına gelir. Ya'ni, “Süleymân (a.s.)ın suâli üzerine otlar cevab verip derlerdi ki: "Ben falan tabîatta olan kimselere hayât veririm ve fâideliyim; ve falan tabîatta olan kimselere de ölüm veyâ sıtma îrâs ederim ve zararlıyım."
1291. "Ben buna zehirim ve ona şekerim; kader cihetinden benim nâmım levh üzerinde budur."
Ma'lûm olsun ki, bilcümle eşyâ zî-rûhdur. Çünki hepsi mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. Şu kadar ki sıfat-ı Hayât, eşyânın ba'zılarında bâtın ve ba'zılarında mahsüs ve ba'zılarında zâhir ve ba'zılarında azhardır. Ve sıfat-ı Kelâm ile diğer sıfatlar dahi böyledir. Binâenaleyh eşyânın bâtınına nüfüz edebilen insân-ı kâmillerin cemâd ve nebât ile mükâlemeleri müsteb'ad değildir; ve Süleymân (a.s.)ın nebâtât ve hayvânât ile vâki' olan mükâlemeleri bu kabîldendir. Cenâb-ı Süleyman'ın suâli üzerine nebâtât, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikatleri ne ise, ondan haber verirler ve kime zehir, ya'ni zarar ve kime şeker, ya'ni nâfi' olduklarını söylerler idi.
1292. Binâenaleyh tabibler Süleyman'dan o otun cinsinden alim ve dânâ ve muktedâ olurlar idi.
Süleymân (a.s.) zamânındaki tabîbler, o hazretin keşfinden istifade ederek, o otun cinsinden, ya'ni fâidesinden ve zararından âgâh olup, ona göre hastalara ilâç yaparlar ve bu sebeble hastaların muktedâsı olurlar idi.
1293. Hattâ tabiblik kitabını tertib ettiler, cismi marazdan hâlî kıldılar.
"Hattâ bu keşifler üzerine o zamânın tabîbleri müfredât-ı tıbba müteallık kitablar te'lîf ettiler ve bu sayede hasta olan cisimlere şifa-bahş oldular."
"Perdâhten"in yedi ma'nâsı vardır: 1. Hâlî kılmak, 2. Teveccüh etmek, 3. Saz çalmak ve 4. Tegannî etmek, 5. Kaldırmak, 6. Fâriğ olmak, 7. Nihayete erişmek, 8. Tutmak ve 9. Kapmak. Burada birinci ma'nâyadır.
1294. Bu nücûm ve tıb enbiyanın vahyidir; aklın ve hissin tarafsız olan tarafa yolu nerededir?
"Nücûm"dan maksad, ilm-i nücûmdur, ilm-i hey'et değildir. "İlm-i hey'et" ulûm-ı zâhire ve mahsûsedendir; "ilm-i nücûm" ise ulûm-ı bâtınedendir ve ulûm-ı bâtıne keşf tarîkıyla anlaşılır. "İlm-i tıbb"ın bahs ettiği edviyenin dahi ilm-i zâhirîsi ve ilm-i bâtınîsi vardır. İlm-i zâhirîsi tecrübe ile ve ilm-i bâtınîsi keşf iledir. Zîrâ ulûm-ı bâtıne eşyânın hakāyıkına müsteniddir. Meselâ manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârelerden her birinin arz üzerine ve arz üzerindeki mahlûkātın terbiyesine olan te'sîri, esâsı keşfe müstenid olan ilm-i nücûm ile bilinir. Hükemâ bu ilm-i nücûmu mekşûf olan kavâid-i esâsiyyesine bakıp, istidlâlât-ı akliyye ile tevsî' ve tafsil ettiler ve bu ilme onların zan ve tahmînleri karıştı. Bu sebeble ilm-i nücûm ile istihrâç edilen ahvâl ve hâdisât-ı gaybiyyeden bir kısmı vâkı'a mutâbık çıkmamaktadır. "İlm-i cifir" ve "ilm-i reml" dahi böyledir. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Hadîs-i şerîfde ان نبيا من الانبياء يخط خطا فمن وافق خطه صدق و من لم يوافق كذب ya'ni "Peygamberlerden bir peygamber bir çizgi çizdi ki, ondan gāib ve gelecek olan hüküm ma'lûm olur. İmdi ashâb-ı nücûm ve reml ve cifirden bir kimsenin çektiği çizgi, eğer peygamberin hattına tevâfuk ederse, istihrâç ettiği hü- kümde doğru olur ve eğer çektiği hat, peygamberin hattına tevâfuk etmezse, çıkardığı hükümde kâzib olur," buyurulmuştur." Tıbda kullanılan edviye hakkında da aynı hâl vâki' oldu ve olmaktadır. Binâenaleyh ulûmun ibtidâsı vahiy ve irşâd-ı enbiyâdır, aklın ve hissin tarafsız olan ulûm-ı bâtıneye yolu yoktur; zîrâ ulûm-ı bâtıne, tarafsız ve cihetsiz olan rûhun ilmidir ve ulûm-ı zâhire ise, cihât içinde mahsûr olan havâss-i cisim vâsıtasıyla tahsil olunan ilimdir.
1295. Akl-ı cüz'î, akl-ı istihrâc değildir, fenni kabûl etmekten ve ta'lîme muhtâç olmaktan gayri değildir.
Binâenaleyh havâss-i cisme tâbi' olan akl-ı cüz'î, ulûm-ı bâtıneyi gaybdan çıkarabilecek bir akıl değildir; hattâ ulûm-ı zâhireyi de kendi kendine bulup çıkaramaz. Bidâyette mutlak bir muallime muhtâç olur. O akl-ı cüz'î, ancak gösterilen bir yolu ve fenni ta'kîb eder. Ve her bir şeyde bir üstâdın ta'lîmine muhtaç olur.
1296. Bu akıl ta'lîmi ve fehmi kabul edicidir; lakin ona vahy sahibi ta'lîm verir.
Böyle olunca anlaşılır ki, bu akl-ı cüz'î bir muallimin ta'limini ve ta'lîm edilen şeyi anlamayı kabûl edici bir akıldır; lâkin ona vahy sahibi ta'lîm eder.
1297. Yakîn budur ki, bütün hırfetler evvelen vahiyden oldu, fakat akıl onu ziyâde etti.
"Hirfet", san'at demektir. Ya'ni, "Beyne'l-beşer ma'lûm olan san'atların ibtidâsı vahy ile oldu." Meselâ evvelen kalem ile yazı yazmayı İdris (a.s.) ta'lîm buyurdu; sonra efrâd-ı beşer kendi akıllarına göre bu yazının şekillerini ta'dîl ve tebdîl edip, türlü türlü harfler îcâd ettiler. Ve kezâ iğne ile dikiş dikmeyi de, yine İdrîs (a.s.) ta'lim buyurdu; zîrâ ibtidâî olan insanlar hayvan derilerine bürünürler idi, ukūl-ı beşer terakkî ede ede bu dikiş usûlünü mükemmel bir hâle getirdiler ve makineler îcâd ettiler.
1298. Gör ki hiçbir san'atı bizim aklımız, üstadsız öğrenmeğe kādir olur mu?
Bu yukarıda söylediğimiz hakikatin delîlini istersen, bu günkü hâle bak! Hiçbir san'at bir üstâd tarafından ta'lîm edilmedikçe öğrenilebilir mi? Meselâ kunduracılık, terzilik mutlakā bir üstâda hizmet etmekle öğrenilir.
1299. Gerçi hîle de kıl yarıcı oldu, hiçbir san'at üstadsız râm olmadı.
Gerçi akl-ı maâş hîlede ve tedbîrde kılı kırk yarar ve çok ince düşünür. O aklın bu hünerine rağmen hiçbir san'at üstâdın ta'lîmi olmaksızın o akla râm ve münkād olmadı.
1300. Eğer bu akıldan san'at bilgisi olaydı, üstadsız bir san'at hasıl olurdu.
Akl-i cüz'îden san'at bilgisi çıka idi, her bir ferd-i beşer, kendi kendine üstâdsız bir san'atı yapabilirdi. Halbuki bir yemek pişirmek bile ta'lîme muhtaçdır.
Ma'lûm olsun ki, evlâd-ı Adem'den Kābil, kardeşi Hâbil'i öldürdüğü vakit, kanla ve toprakla mülemma' olan cesedini nasıl saklıyacağını bir türlü bilemedi ve bir müddet düşünerek sırtında taşıdı; nihâyet Hak Teâlâ bir kargayı gönderdi ki, ağzında ölmüş bir karganın cesedi var idi. Kābil'in gözünün önünde gagasıyla yeri kazdı ve ölü kargayı oraya defn etti. Nitekim bu vak'a Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Mâide'de vâki' şu âyet-i kerîmede beyân buyurulur: فَبَعَثَ اللَّهُ غُراباً يبحث في الأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوارى سَوْءَةَ أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتِي أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِي سَوْءَةَ أَخِيهِ فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ (Mâide, 5/231) Ya'ni "Kardeşinin lâşesinin nasıl setr olunacağını Kābil'e göstermek için Allah Teâlâ bir kargayı gönderdi ki, arzı kazardı. Kābil dedi: Yazık bana ki, bu karga gibi olmaktan âciz mi oldum ki, kardeşimin cesedini örte idim. İmdi nâdim olarak sabahladı." Ma'lûm olsun ki, "vahy", lügatte, "kelâm-ı hafi" ma'nâsınadır. Bu ma'nâ-ya göre her mahlûk-ı zî-rûhun bâtınına vârid olan ilkā, vahiydir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ أَوْحَى رَبُّكَ الى النحل (Nahl, 66/68) ya'ni "Rabb'in bal arısına vahy etti" buyurulur. Ve vahyin bir ma'nâ-yı hâssı da vardır ki, o da enbiyâ-ya vâki' olan ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânîdir ki, ba'zısı Hz. Cibrîl'in sû-ret-i melekiyyeden hey'et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülü ile ve ba'zısı da Cibrîl'in bir sûret-i temsîlî olmaksızın, kalb-i şerîf-i nebevîye [inzâli ile] vâ-ki' olur. Yukarıda 1297 numaralı beyitte "Bütün san'atlar vahiyden oldu" buyurulmasıyla, vahyin hem ma'nâ-yı hâssına ve hem de ma'nâ-yı âmmına işâret buyurulmuştur ve bu kıssada dahi yalnız ma'nâ-yı umûmîsine işâret vardır.