Cinnin Süleymân (a.s.)ın makāmına oturması ve onun Süleymân (a.s.)ın işlerine teşbîh etmesi ve Süleymân ile cinnin her ikisinin arasında fark zâhir olması ve cinnin kendisini Süleymân yapması
33. bölüm / 47 · 1732 kelime · ~9 dk okuma
1265. Ey peder, her ne kadar aklın olsa da, diğer akıl ile yâr ol ve meşveret et!
Ey sinni kemâli bulup baba makāmına gelmiş olan kimse, her ne kadar çok yaşamış ve tecrübeler ile aklın parlamış ise de, kendin gibi diğer bir kimsenin aklı ile yâr ve refik ol ve umûrunda onunla meşveret et! Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz a'kal-i nâs oldukları halde kendilerine و شاورهم في الأمر (Al-i İmrân, 3/159) ya'ni "İşlerde ashâb-ı kirâm ile meşveret et!" emri geldi. Ve her işte ashâb-ı kirâm ile müşâvere buyurmak âdet-i seniyyeleri idi.
1266. İki akıl ile çok belâlardan kurtulursun, kendi ayağını feleklerin tepesi üzerine koyarsın.
İki aklın mahsûlü daha müessir olur, binâenaleyh dünyâ umûrunda diğer bir akıl ile müşâvere etmen, seni birçok belâlardan kurtarır ve âhiret umûrunda bir mürşid-i kâmilin aklının gösterdiği yola gidersen, ayağını feleklerin üstüne koyar ve âlem-i ulvîye terakkî edersin.
1267. Gerçi cin kendisine Süleymân adını yaptı, mülkü götürdü ve memleketi râm etti.
Cin gerçi hikâye ettikleri gibi, kendisini cenâb-ı Süleymân'ın sûretine koyup, "Ben Süleymân'ım!" dedi ve bu hîle ile saltanat-ı sûriyyeyi aldı ve memleket halkını kendine râm ve münkād etti.
1268. Süleyman'ın işinin sûretini görmüş idi; sûret içinde şeytanlık sırrı göründü.
Şeytanın cinsinden olan cinnin işi, ma'nâ ile değil, sûret ile idi, binâenaleyh o Süleymân (a.s.)ın şahsının ve işlerinin ancak sûretini görmüş idi, ma'nâsından gäfil idi. Bu gafletine binâen o güzel süretler içinde, kendisinin ma'nâsı olan şeytanlık sırrı görünürdü. Onun şeytanlıklarını o güzel süretler setr edemez idi.
1269. O bir uyanık gibidir, bu uyku gibidir; o Hasan'ın, bu Hasan ile olduğu gibi.
"Vesen", uyku ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.), işlerinin başında uyanık bir şahıs gibi ve bu cin ise bir uyku gibidir. Aralarındaki fark, şâire on bin altın ihsân ettiren vezîr Hasan ile, bin altının onda birinin dörtte birini, ya'ni yirmi beş altın veren hasîs Hasan gibidir."
1270. Dîw derdi ki: "Hak benim şeklim üzere Ehrimen üzerinde hoş bir sûret yapmıştır.
Müverrihler tarafından beyân olunan bu hurâfede Süleymân (a.s.)ın yüzüğünü gasb edip, yerine oturan mahlûkun tâife-i cinden olduğu beyân edildiği halde, ebyât-ı şerîfede "dîv" ya'ni "şeytân" ta'bîri mezkûrdur. Zîrâ İblîs cin cinsindendir. Nitekim onun sûre-i Kehfde mezkur olan وَ إِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا الاّ ابْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ (Kehf, 18/50) ya'ni "Vaktaki biz melâikeye, Adem'e secde ve serfürû edin dedik, müteâkıben secde ettiler, ancak İblîs etmedi ki, cin cinsinden idi; binâenaleyh Rabb'inin emrinden hurûc etti" âyet-i kerîmesinde tasrih buyurulmuştur. “Ehrimen”, şeytân ve fenâ yola sevk eden ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.)ın yüzüğünü gasb edip şekl-i Süleymânîde yerine oturan şeytân, asıl Süleymân (a.s.) hakkında derdi ki: "Bakınız Hak Teâlâ hazretleri şeytanı benim sûretime koymuş ve benim sûretim vech ile şeytanın üzerine latîf bir sûret yapmıştır. O benim sûretimdedir, sakın onu Süleymân zannetmeyin!"
1271. "Hak şeytana, benim sûretimi vermiştir, tâ ki sizi tuzağa atmıya!"
Ya'ni, "Meydanda Süleymân sûretinde iki kimse görüyorsunuz, onun birisi şeytândır; zîrâ Hak şeytâna benim sûretimi vermiştir, dikkat edin ki sizi hîle ile tuzağa düşürmesin!"
1272. Eğer da'vâ ile zahir gelirse, sakın onun sûretine i'tibâr tutmayın!
Ya'ni, "Eğer ben Süleymân'ım, bana tâbi' olun, diye da'vâ ile zuhûr eder-se, sakın onu Süleymân sûretinde görüp, i'tibâr etmeyin ve onun sûretine al-danmayın!" Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "Süleymân-ı hakîkî"den murâd, mürşid-i kâmil ve "şeytân"dan murâd, mürşid-i kâmil sûretinde zahir olup, halkı kendisine da'vet eden yalancı şeyhlerdir. Birçok zamandan beri bu ya-lancı şeyhler safdil olan halkı aldatmışlardır. Hüsn-i niyyetle müesses olan tekyeler, ilim ve ma'rifet ve edeb menba'ı olmak lazım gelirken, tenbelhâne-ye dönmüş ve nefsânî ve câhil şeyhler yüzünden, bir menba'-ı cehalet ol-muştur ve nihâyet kahr-ı ilâhî gelmiştir.
1273. Dîv onlara mekr cihetinden bunu der idi; fakat iyi gönüllerde bu aks gö-rünürdü.
"Süleymân sûretinde olan şeytân, hîle ve mekr yüzünden halka böyle der idi; fakat onun bu sözleri iyi ve temyîz sahibi olan gönüllerde ters ve aks gö-rünürdü" ve ehl-i temyîz onun hilesinin farkına varırlar idi.
1274. Mümeyyize oyun yoktur, hususiyle o kimse ki, onun temyîzi ve aklı gayb söyleyici ola.
Temyîz sahibi olan kimselere karşı, müfsidlerin oynayacakları oyunun ve hilenin aslâ te'sîri yoktur; husûsiyle temyîzi ve aklı âlem-i gaybın esrârina nüfüz edip bu âlemden söz söyleyici olan evliyâ-yı Hakk'a karşı, hiçbir hîle ve oyun müessir olamaz.
1274. Devletler ehli üzerine hiç sihir ve hiç telbîs ve hîle perde bağlamaz.
"Düvel", devletin cem'idir. "Devlet", burada saâdet-i uzmâ ma'nâsınadır. "Ehl-i düvel"den maksad, saâdet-i uzmâ sâhibleri olan evliyâ-yı Hak'dır. "Si-hir", gözbağcılık, büyücülük. "Telbîs", tahlît edip karıştırmak, sûret-i Hak'dan görünüp aldatmak. "Degal", hîle ve habâset. "Perde-besten", saklamaktan ki-nâyedir. Ya'ni "Saâdet-i uzmâ sâhibleri olan evliyâ-yı Hak üzerine gözbağcılık ve sûret-i Hak'dan görünüp aldatmak ve hîle aslâ mestûr kalmaz demek olur."
1275. Böyle olunca cevabda kendi kendilerine: "Ey eğri hitâblı, ters gidiyorsun!" dediler.
Ya'ni, Süleymân sûretinde olan şeytânın hitâbına cevâben ehl-i temyîz kendi içlerinden dediler ki: "Ey eğri hitâblı, söylediğin sözler tamâmen aksinedir, Süleymân sûretinde görünen Ehrimen, o değil sensin!"
1276. "Esfel-i sâfilînde cehennem tarafına böyle ters gideceksin."
"Ey eğri sözlü, bugün nasıl doğruya eğri diyor ve ma'nâda tersine gidiyor isen, yarınki günde de, esfel-i sâfilîn içinde dâr-ı intikām olan cehennem tarafına öylece tersine gideceksin." Bu beyt-i şerifde أَفَمَنْ يَمْشَى مُكَبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشَى سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Mülk, 67/22) ya'ni "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi ehdâdır, yoksa doğru yol üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi?" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
1277. Eğerçi ma'zûl ve fakîr olmuştur, onun alnında bedr-i münîr vardır.
Cenâb-ı Süleymân gerçi tasarruf-ı zâhirîden ma'zûl ve zâhiren fakra dûçâr olmuştur; fakat onun alnında gāyet parlak tasarruf-ı ma'nevî ayı vardır.
Bu beyit, bir düstûr-ı hakîkîdir. Meselâ hükûmet-i zâhirede bir müfsid câhil, hîle ile bir sâlih âlimin mansıbını gasb eder, o sâlih olan âlim her ne kadar o mansıbdan ma'zûl olur ve sûret-i zâhirede fakra dûçâr olur ise de, onun alnında salâh ve ilim ayı parıl parıl parlar; ve halk nazarında makbûl ve mu'teber olur. Amma müfsid câhil her ne kadar mansıbının verdiği kuvvet sâyesinde halk üzerinde tasarruf ederse de, halkın menfûru olur; çünki onun alnında fesâd ve cehil zulmeti zâhirdir.
1278. Gerçi sen bir yüzüğü götürmüşsün, cehennemsin, zemherîr gibi donmuşsun.
Ey müfsid, gerçi sen hîle ile bir tasarruf yüzüğünü hâmil olmuşsun; fakat halk nazarında cehennem gibi menfûrsun ve zemherîr gibi soğuk ve donmuşsun.
1279. Biz, azamet ve leşker-i azîm ve tumturâk ile, baş nerede ki, muhakkak hayvân tırnağı bile koymayız.
"Bevş", azamet; "ârız" müteaddid ma'nâları vardır, burada "büyük ordu;" "tâk u turenb" kerr u fer ve âlâyiş ma'nâsınadır. "Senb", hayvan tırnağı. Ya'ni, "Ey müfsid, biz hâlimizin azameti ve leşker-i ma'neviyâtımızın büyüklüğü ve bu kadar tumturâk ve âlâyiş ile senin önüne baş koymamız ve itâat etmemiz nerede! Baş değil, senin önüne hayvan tırnağı bile koymayız!"
1280. Ve eğer gafletle ona alın koyar isek, yerden bir mâni'in pençesi zahir olur.
Ve eğer biz gaflet ile öyle bir müfside alın koyar ve baş eğer isek, bizi ona itâatten men' edici olarak yeryüzünden bir pençe zâhir olur da der
1281. Ki: "O başı bu ser-nigūna koyma, sakın bu bedbahta serfürû etme!"
"Ser-zîr", ser-nigûn ve baş aşağı ma'nâsınadır. “İdbîr", aslı “idbâr"dır, müdbir ve bedbaht demektir. Ya'ni, "Yeryüzünden zâhir olan bir pençe der ki: "Hakîkatte ve ma'nâda başı aşağı dönmüş olan o müfside ve bedbahta serfürû ve itâat etme!"
1282. Ve eğer Hudâ'nın gayreti ve reşki olmasa idi, ben bunun şerhini çok can-fezâ olarak şerh ederdim.
"Can-fezâ", tâze hayât veren ve inşirah-ı kalbe bâis olan; "gayret", lügatte ikdâm etmek, ayak basmak, mücidd olmak ve şecâat ve kasd ma'nâlarına gelir; "reşk", kıskanmak. Ankaravî hazretleri "can-fezâ"yı kıssanın sıfatı olarak almıştır, bu sûrete göre: "Ben çok inşirah-ı kalbe bâis olan bu kıssanın şerhini söylerdim" demek olur. Ve eğer "can-fezâ" şerhin sıfatı olursa: "Ben bu kıssanın şerhini çok can-fezâ olarak söylerdim; fakat ne yapayım ki Hakk'ın gayreti vardır ve esrârın ifşâsını kıskanır, müsâade buyurmaz" demek olur. Ve meskût bırakılan şerh, kötülerin hâli ile, iyilerin hâli ve onların ef'âlidir. Bu şerh eşhâsı temeyyüz ettirir ve eşhâsın temeyyüzü ise bu dünyâ âleminde câiz değildir. وامتازوا اليوم أيها المجرمون (Yâsîn, 36/59) ya'ni “Ey müc- rimler ayrılın!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu tefrík, eşhâs-ı âhirete mahsûstur. Nitekim zamân-ı Peygamberîde münafıklar Resûl-i zîşân indinde ma'lûm iken ifşâ buyurmazlar idi, meğer ki izn-i ilâhî ola. Zîrâ izn-i ilâhî olduğu vakit bittabi' gayret-i ilâhî mevzû'-ı bahs olamaz.
1283. Sen bu kadarı dahi kabul et, kanâat et, tâ ki bunun şerhini başka vakit söyliyeyim.
Ey sâmi' sen bu bahisteki esrârın söylediğimiz mikdârını kabul et ve bununla kanâat et; biz münasib düştükçe başka bahislerde bu esrârın şerhini söyleriz.
Burada bir suâl vârid olur. "Mâdemki bu esrâr burada gayret ve reşk-i ilâhî sebebiyle terk buyuruluyor, başka vakit şerh buyurulmakla bu gayret-i ilâhiyye yine vâki' olmaz mı?" Cevâb budur ki: "Hakk'ın tecelliyâtı isti'dâda tâbi'dir, binâenaleyh adem-i isti'dâda mebnî bir vakitte keşf ve şerhi câiz olmayan esrâr, diğer bir vakitte isti'dâd husûsuna mebnî muvâfık olur ve gayret-i ilâhiyye nâmahreme vâki' olan keşfe mebnîdir, vaktāki nâmahremde kabûl-i esrâra isti'dâd hâsıl olur, o vakit mahrem olur ve artık gayret-i ilâhiyye mevzû'-i bahs olamaz; ve bu vakit, kâşif-i esrâr olan zât, cânib-i Hak'dan me'zûn olur.
1284. Kendinin adını Süleymân-ı nebî etmiş, her bir sabîye rû-pûşluk eder.
"Velhâsıl müfsid şeytân, cenâb-ı Süleymân sûretine girip adını da Süleymân peygamber diye i'lân etmiş, sabî idrâkinde olan her bir kimseye yüz örtücülük eder ve onları kandırır." Bunun gibi müfsid ve riyâkâr olan birtakım kimseler dahi kendilerini ehl-i irfân sûretine koyup, adını vaktin mürşidi diye i'lân etmiş ve her çocuk meşrebinde olan sâf dilleri kandırmakta bulunmuştur.
1285. Sûretten geç ve nâmdan kalk, lakabdan ve nâmdan ma'naya kaç!
Ey tâlib-i hakikat, mâdemki sûretlerde ve nâmlarda böyle telbîsler ve karışıklıklar vâki' oluyor, o halde tumturaklı lakablardan ve nâmlardan kaç ve hakikat ehlini, lakab ve nâm sâhibleri arasında arama; sana ehl-i hakikatten-dir diye gösterilen kimsenin ma'nâsına ve bâtınına nazar et!
1286. Binaenaleyh onun haddinden ve onun fiilinden sor, onu had ve fiil arasından iste!
"Hadd"in, müteaddid ma'nâsı vardır, burada "derece ve mertebe" ma'nâsınadır. Ya'ni, birisi mürşidlik da'vâsında bulunursa, sen onun mertebesine bak. Rûhâniyet mertebesinde midir, yoksa nefsâniyet mertebesinde midir, buna dikkat et; ve onun ef'âline bak, eğer rûhâniyet mertebesinde ise, onun ef'âli de sâika-i rûhâniyetle vâki' olur ve eğer nefsâniyet mertebesinde ise, onun ef'âli de, sâika-i nefsâniyyet ile zâhir olur; zîrâ mertebe-i rûhâniyyenin iktizâsı olan ef'âlde tevâzu' ve hilim ve afv ve tahammül gibi ahvâl zâhir olur; ve mertebe-i nefsâniyyenin iktizâsı olan ef'âlde ise kibir ve ucüb ve gazab ve intikām gibi ahvâl peydâ olur. Bunlar ise bir adamın haddini ve mertebesini ve ma'nâsını gösterir.
"Akākîr", kāfın teşdîdi ile "akkār"ın cem'idir. “İlaçların aslı ve kökü olan nebât" ma'nâsınadır.