İçeriğe atla

Bu alçak vezîrin, şâhın mürüvvetini ifsâd husûsundaki kötü re'yliliği, Fir'avn'ın vezîrine ya'ni Hâmân'a benzemesi

32. bölüm / 47 · 1509 kelime · ~8 dk okuma

1242. O Fir'avn, Mûsa'dan bu kelâmı işittiği vakit, ne kadar yumuşak ve râm olur idi.

O Mısır hükümdarı olan Fir'avn, Mûsâ (a.s.)dan dîn-i Hakk'a da'vete dâir olan latîf ve ma'kül sözleri işittiği vakit, ne kadar yumuşak ve münkād olur idi.

1243. O kelâmı ki taş, o bî-nazîr olan kelâmın letafetinden süt verir idi.

Mûsâ (a.s.)ın vahy-i ilâhî olan o kelâmı ki, kemâl-i letâfetinden ve hüsn-i te'sîrinden dolayı katı taştan bile süt çıkarır idi.

1244. Hâmân ile olduğu vakit ki, o onun vezîri idi, meşveret ede idi ki, onun huyu kîn idi.

Fir'avn, vezîri olan Hâmân ile beraber olduğu vakit, Mûsâ (a.s.)ın da'veti hakkında onunla meşveret ede idi ki, o Hâmân'ın huyu ve tabîatı Mûsâ (a.s.)a karşı kîn tutmak idi.

1245. Binaenaleyh derdi ki: "Şimdiye kadar hidîv idin, hîleli bir jende-pûşa bende mi olursun?"

"Hidîv", pâdişâh, efendi, vezîr ma'nâlarına gelir. "Jende-pûş" eski, püskü, yamalı esvâb giyen fakîr kimse demektir. "Rîv", mekr ve firîb ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni, “Hz. Mûsâ'nın sözlerinden kalbi yumuşayan Fir'avn'a vezîri olan Hâmân derdi ki: "Şimdiye kadar pâdişâh ve efendi idin, bundan sonra eski püskü, yamalı esvâb giyen hîlekâr bir fakîre köle mi olacaksın?""

1246. Bir mancınık taşı gibi gelirdi, bu söz onun şîşe-hanesine vururdu.

"Mancınık", top ve barut îcâdından evvel kale ve düşman ordusu üzerine büyük taş atmak için kullanılan âlet. "Şîşe-hâne”den murâd, hafif bir darbe-i fikr ile münkesir olan kalbdir. Ya'ni, “Hâmân'ın fikr-i fâsidi ve kavl-i bâtılı, mancınıktan atılan bir taş gibi gelirdi. Bu kavl-i bâtıl Fir'avn'ın kalb-i zaîfine vurur ve münkesir kılardı."

1247. Her neyi ki, o hoş-hitâb olan Kelîm yüz günde düze idi, o bir demde harab ederdi.

Mûsâ (a.s.)ın birçok zamanda yumuşatıp ıslah ettiği kalb-i Fir'avn'ı, vezîri olan Hâmân bir anda harâb eder ve bozardı.

1248. Aklın, vezîr ve hevânın mağlûbudur; senin vücudun da Huda'nın rehzenidir.

"Düstûr", burada vezîr ma'nâsınadır. "Ey sâlik, vücudun bir memleket, rûhun şâh ve aklın dahi o şâh-ı rûhun vezîridir; fakat vezîr olan aklın hevâ-yı nefsinin zebûn ve mağlûbudur; binâenaleyh senin vücudunun memleketinde Hakk'ın rehzenidir ve yol vurucusudur."

1249. Bir nâsih-i rabbânî sana nasihat verir; o, o söze fen ile bir tarh koyar.

“Nâsih-i rabbânî"den murâd, nebî veyâ velîdir. "Fen", müteaddid ma'nâsı vardır; burada "hile" demektir. "Tarh", atmak ve tertib etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "İlmen ve amelen Rabb'e mutî ve mensûb olan bir nasihatçı sana nasihat verir. O hevânın mağlûbu olan akıl ise, o nâsihin sözüne hîle ile bir tertib yapar da der"

1250. Ki: "Bu yerinde değildir, sakın yerinden gitme, o kadar değildir, kendine gel, deli olma!"

Bu nasihatçının sözünü mağlûb-i hevâ-yı nefs olan akıl işittiği vakit, memleket-i vücûdun hâkimi olan şâh-ı rûha der ki: "Bu söz yerinde ve muvâfık değildir. Sakın bulunduğun makāmı ve vaziyeti terk etme; zîrâ bu sözün kıymeti, vaziyetini terk edecek kadar değildir; kendine gel, hurâfâta aldanma ve deli olma!"

1251. Vay o şâha ki, onun vezîri bu olur; her ikisinin yeri kîn dolu cehennem olur.

Vay o zâhirî hükümdarın hâline ki, onun vezîri Hâmân meşrebinde olur; ve kezâ vay o şâh-ı ruhun hâline ki, onun vezîri olan akıl, hevâ-yı nefsânîsinin mağlûbu olur. Binâenaleyh öyle şâhın ve vezîrinin yeri mahall-i intikām-ı ilâhî olan cehennem olur.

1252. Sürûr o şaha ki, işde Asaf gibi vezîr ona destgîr olur.

Sevinsin o şâh ki, işlerinde Süleymân (a.s.)ın vezîri Asaf b. Berhıyâ hazretleri gibi bir vezîr ona yardımcı olur.

1253. Adil olan şâh onun karîni olduğu vakit, o "nûr üzerine nûr"un nâmı bu olur.

Adil olan şâh, böyle Asaf gibi bir vezîrin karîni olduğu vakit, bu iki zât "nûrun alâ-nûr" ya'ni “nûr üzerine nûr" ma'nâsının timsâl-i mücessemi olur ve bu ta'bîrin nâmı ve şânı, şâh-ı âdil ile vezîr-i âkılin birleşmesi olur.

1254. Süleyman gibi şah, Asaf gibi vezîr, nûr üzerine nûr ve anber üzerine anberdir.

"Anber", ma'ruf güzel koku. "Kaşalo" (cachalot) ya'ni "anber balığı" denilen balığın, mevâdd-ı gayr-i münhazımesinden ibârettir. Ekseriyâ “güzel koku" ma'nâsında isti'mâl olunur. "Abîr", hoş kokulu otlardan terkib edilen bir nevi' ıtrıyât.

1255. Fir'avn gibi şâh ve Hâmân gibi de ona vezîr, her ikisine bedbahtlıktan çare olmaz.

Ya'ni böyle iki menhûs, birbirine karîn olursa her ikisi de bedbahtlıktan kurtulamaz.

1256. Binâenaleyh zulmetlerin ba'zısı ba'zısının fevkinde olur; arz günü ne akıl, ne devlet yârdır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nûr'da olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ (Nûr, 24/40) Ya'ni "Kâfirlerin amelleri derin denizde olan karanlıklar gibidir; o denizi dalga ve onun üstünden bir dalga ve onun üstünden bulut yürür ve örter. Onların ba'zısı ba'zısının üs- tünde zulmetlerdir; o amelin sahibi elini çıkarsa, onu görmeğe yaklaşamaz. O kimse için ki, Allâh Teâlâ ezelde nûr kılmıya; imdi onun için bu dünyâda nûr yoktur." Ya'ni, hükümdâr-ı zâlimin zulmü bir zulmet ve vezîr-i fâsidi, o zul- metin üzerinde diğer bir zulmettir. Onlar bu zulmetler arasında basdıkları ye- ri göremez bir hâle gelirler ve netîcede bir intikām-ı ilâhî çukuruna düşerler.

1257. Ben leîmlerde şekāvetten gayri görmedim; eğer sen gördün ise, benden se- lâm eriştir!

Ben alçak kimselerin ef'âlinde şekāvetten başka bir şey görmedim. Ey müstemi', eğer sen bu şekāvetin gayri olan bir saâdet eseri gördün ise, o kim- se şakílikten saâdet mertebesine teveccüh etmiştir, binâenaleyh benden ona selâm söyle!

1258. Şâh cân gibi ve musahib akıl gibi olur; fâsid olan akıl rûha nakl getirir.

Zâhirî memleketlerde hâkim olan şâh ve hükümdâr, beden-i insânîde olan "cân" ve onun vezîri dahi "akıl" gibi olur. Beden-i insânîde fâsid ve hevâ-yı nefse mağlûb olan akıl, sâlih olan rûhu taraf-ı fesâda nakl ettiği gibi, vezîr-i fâsid dahi, şâh-ı sâlihi öylece zulme ve fesâda nakl eder.

1259. O akıl meleği, Hârût gibi oldu, iki yüz tâgūtun sihir öğreticisi oldu.

"Tâgūt", kâhin ve put ve şeytân ma'nâlarınadır. "Hârût", beşeriyetle Bâ- bil şehrine nüzûl eden iki melekten birinin ismidir ve diğerinin ismi “Mâ- rût"dur. Nitekim sûre-i Bakara'da vâki' olan âyet-i kerîmede beyân buyuru- lur: وَ مَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْن ببابل هاروت و ماروت و ما يُعلمان من أحد حتى يقولاً إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) Ya'ni "Ve Babil şehrinde vâki' Hârût ve Marût isminde iki me- leğe tâbi' oldular ve o iki melek bir kimseye sihir ta'lîm etmezlerdi, meğer ki o kimseye ta'lîmden evvel, biz Hak tarafından halka fitneyiz; sen sihir ile amel edip kâfir olma, derlerdi." Bu Hârût ve Mârût kıssası 1. cildin 3361 ve 3385 ve III. cildin 799 numaralı beyitlerinde geçti. Ya'ni, "O melek gibi olan akıl, nef- sâniyet mertebesine teveccüh ettiği vakit, Hârût ve Mârût ismindeki melekler gibi oldu; iki yüz, ya'ni birçok insan şeytanlarına hîle ve mekr öğretici oldu."

1260. Akl-ı cüz'îyi kendinin vezîri tutma, ey sultan, akl-ı küllü vezîr yap!

"Akl-ı cüz'î"den murâd, akl-ı maâşdır ki, rûhu dâimâ telezzüzât-ı cismâniyye ve huzûzât-ı 'âcile tarafına çeker. Ve "akl-ı kül"den murâd, ukūl-i enbiyâ ve evliyâdır ki, rûhu âlem-i hakikate ve telezzüzât-ı rûhâniyye ve huzûzât-ı âcile tarafına çekerler. "Sultân"dan murâd, rûh-ı izâfîdir. Ya'ni, "Ey rûh-ı izâfî, seni nefsâniyet ve hayvâniyet mertebesine çeken akl-ı cüz'îyi kendine vezîr yapma, belki seni âlem-i hakîkate çeken akl-ı küllü vezîr ittihâz et!"

1261. Hevâyı sen kendinin vezîri yapma, zîrâ senin pak olan canın namazdan yukarı gelir.

Ey sâlik, sen hevâ-yı nefsânîyi kendine vezîr ve musâhib yapma, zîrâ o hevâ senin hadd-i zâtında pâk olan cânını, huzûr-ı Hakk'a teveccühden ibâret olan namazdan dışarıya çıkarır ve seni huzûzât-ı 'âcile-i dünyeviyye tarafına tevcih eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَ لَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلُّكَ عَنْ سَبِيلِ الله (Sâd, 38/26) Ya'ni "Hevâya tâbi' olma, akîbinde seni Allâh'ın yolundan şaşırtır" ve hadîs-i şerîfde اياكم و الهوى فان الهوى يعمى و يصم ya'ni "Hevâ-yı nefsânîden sakının, zîrâ hevâ kör ve sağır yapar." Ya'ni hevâ-yı nefsine tâbi' olanın gözüne Hak ve hakikat görünmez ve kulağı doğru sözü işitmez olur.

1262. Zîra bu hevâ hırs dolu ve hâle mensubu görücü olur; akla yevm-i dînin endîşesi olur.

Ya'ni, bu hevâ-yı nefsânî ve hevânın mağlûbu olan akl-ı maâş pek harîstir ve hâl-i hâzıra mensûb olan ezvâk-ı 'âcileyi ve telezzüzât-ı cismâniyyeyi görücü olur. Der ki: "Ben yarını düşünemem, zevk ve hazzımı istîfâ için şu dakîkada elimde fırsat vardır, niçin istifade etmiyeyim?" Fakat akl-ı külle tâbi' olan akl-ı maâd ise der ki: "Ezvâk-ı fâniyeyi, ezvâk-ı bakıyeye fedâ etmek lâzımdır, binâenaleyh âlem-i bâkînin ma'mûriyetine âid amele rağbet ederim." Beyt-i Mısrî Niyâzî hazretleri: İç ol zehri ki bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin?

1263. Aklın iki gözü işin sonunadır; o gül için, o diken zahmetini çeker.

Akl-ı maâdın iki gözü, zamân-ı hâle değil, müstakbele ve işin sonuna bakar. Binâenaleyh o akıl, müstakbeldeki gül için, hâl-i hâzırdaki o sabır ve mücâhede dikeninin zahmetini çeker ve telezzüzât-ı cismâniyyeye ve huzûzât-ı 'âcileye kulak asmaz.

1264. Sonbaharda ne solar, ne dökülür; her ahşemin hortumu ondan uzak olsun!

"Ahşem", burnu koku almayan kimse demektir. "Hortûm", aslında fil burnuna derler; burada mutlak "burun" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, “Akl-ı maâd hakikat gülü için bu âlem-i fenânın diken gibi sabır ve meşakkatlerini çeker, o hakikat gülü sonbaharda ya'ni cismin fenâsı hâlinde ne solar, ne de dökülür. Bu gülün kokusunu almayan her bir kimsenin burnu, o gülden uzak olsun!" rın sıhhatlerine i'timâden değildir; zîrâ o hazretin âdet-i seniyyeleri hurâfât içinde ibret alınacak noktaları göstererek, halkı irşâd buyurmaktır.