İçeriğe atla

Şairin kıssası, şâhın ihsân vermesi, Ebu'l-Hasan adlı vezîrin muzâaf kılması

31. bölüm / 47 · 4607 kelime · ~24 dk okuma

1158. Bir şair hil'at ve ikrâm ve mansıb ümîdi üzerine şahın huzuruna bir şi-ir getirdi.

1159. Şah mükrim idi; o ona kızıl altından bin ve kerâmetler ve nüsâr emr etti.

“Nüsâr”, nûnun zammı ile teşrifen ve ikrâmen bir kimsenin başına serpilen şey ma'nâsınadır. Ya'ni, "Şâh ikram edici bir zât idi, şairin şiirine mükâfât olarak başı üzerine bin kızıl altın saçılmak sûretiyle ikram edilmesini emr etti."

1160. Müteakiben onun vezîri dedi ki: "Bu az olur; gitmek için ona on bin hediye ver!"

Adı Ebu'l-Hasan olan vezîr pâdişâha dedi ki: "Emir buyurduğun bu bin altın azdır, memnûnen gitmesi için ona on bin altın hediye ve ihsân ver!"

1161. "Onun gibi şair-i akl için, sen deryâ elliden, on bin ki dedim, azdır."

“Ez çûn”deki "ez", ta'lîl içindir. "Nüs", burada hûş ve şuûr ve akıl ma'nâsınadır. "Ez tu bahr-dest"deki "ez", intizâ' içindir. "Bahr-dest", "deryâ elli" cömertlikten kinâyedir. Ya'ni, "Öyle kemâl-i akıl sahibi olan bir şair için, senin gibi bir kerîm ve cömert olan pâdişâhdan, söylediğim on bin altın bile azdır!" demek olur.

1162. O, o şâha kıssa ve felsefe söyledi, tâ ki kefeden harmanın öşrü gele!

“Felsefe”, ilm-i hikmet; "kefe" harmanda döğen ile döğülmemiş buğday ve arpa başakları ma'nâsınadır. Ya'ni, "Vezîr Ebu'l-Hasan pâdişâhı ihsâna teşvik için geçmiş zamanlardaki cömert pâdişahların kıssasını ve sehâvetin fazâiline âid ilm-i hikmet söyledi; tâ ki döğülmemiş buğday cinsinden harmanın onda biri tahsil edilmiş olsun!" Ya'ni şaire dediği derecede bir ihsân verilsin.

1163. Ona on bini ve onun layıkında hil'at verdi, onun o sırrını şükür ve senâ evi yaptı.

Vezîrin teşviki üzerine şâh o şair-i mâhire on bin altın ihsân etti ve kendisine lâyık derecede elbise-i fâhire de verdi; şairin bâtınını şükür ve medih menba'ı yaptı.

1164. Binaenaleyh "Bu kimin sa'yi idi, benim ehliyetimi şâha kim gösterdi?" diye tefahhus etti.

İkrâm-ı vâki' üzerine şair: "Acabâ bu ikrâm ve ihsân kimin gayreti ile vâki' oldu ve pâdişâha benim şiirdeki mahâretimi ve ehliyetimi gösteren kim idi?" diye tecessüs ve tefahhus etti.

1165. Binnetîce ona dediler ki: "Filânüddîn vezîr, o adı Hasan ve hulku ve zamîri hasen!"

Şairin tefahhusu ve suâli üzerine cevâben dediler ki: "Senin ehliyetini pâdişâha gösteren vezîrin adı Hasan'dır; ve huyu ve kalbi hasendir ve güzeldir; ve lakabı da "Filâneddîn"dir." "Filâneddîn" ta'bîriyle o zamanda lakablara izâfe olunan "ed-dîn" kelimesinin mu'tâd olmasına işâret buyurulur. Meselâ Celâleddîn, Nûreddîn, Sadreddîn, Bedreddîn, Bahâeddîn gibi isimler kullanılması, evvelki zamanlarda âdet olmuş idi. Zamânımızda nedret üzere müsta'meldir.

1166. Onun medhinde uzun bir şiir yazdı ve tekrar hâne tarafına gitti.

Şâir vezîrin lutfunu anlayınca şâhın medhinde değil, o vezîrin medhinde uzun bir şiir yazdı ve hânesi tarafına geri döndü.

1167. Şahın ni'metleri ve şahın hil'atları, dilsiz ve dudaksız olarak şahı medh ederdi.

Çünki şâhın kendisini lafzan ve lisânen medhe hâcet yok idi; ancak onun ni'metleri ve hil'atları ve ihsânları, dilsiz ve dudaksız, ya'ni elfâza ve lisâna hâcet olmaksızın şâhı medh ediyor idi.

1168. Birkaç sene sonra şair fakr ve kılletten nâşî rızk ve dolaşmak için muhtaç oldu.

Birinci mısra'daki "geşt" dolaşmak ve ikinci mısra'daki "geşt" ise "oldu" ma'nâsınadır. Ankaravî nüshasında ikinci mısra'da "avaz" vâki'dir. Hazret bu kelimeye "kıllet" ma'nâsını vermiştir. Fakîr Kāmûs'da bu kelimeye tesadüf edemedim. Hind nüshalarında "avez )عوز( yazılmıştır, Kāmûs'da "ihtiyaç ve fakr" ma'nâsına olduğu mezkûrdur.

1169. Dedi: "Fakr ve el darlığı vakti, tecrübe olunmuşun cüst ü cûsu çok iyidir."

Şâir kendi kendine dedi ki: "Fakr ve el darlığı vaktinde fâidesi tecrübe olunmuş olan şeyin taharrîsi çok iyidir."

1170. "Bir dergahı ki, keremde tecrübe ettim, yeni hâceti de o tarafa götürürüm."

"Yeni ihtiyacı dahi, keremini tecrübe etmiş olduğum bir dergâh tarafına arz edeyim."

1171. O Sibeveyh Allah'ın ma'nâsını, "Havâyicde onlar Onun indine ilticâ eylerler" dedi.

Sîbeveyh nahiv âlimlerinin reîsidir. Bu zât “Allâh" lafzının ma'nâsını lügat i'tibariyle beyân edip "Mahlûkātın kendi ihtiyaçlarını Hak Teâlâ tarafına arz etmeleridir" demiştir. Ma'lûm olsun ki, “Allâh” ism-i şerîfinin iştikākında ulemânın ihtilafı vardır, bu ihtilafât ilm-i lügata âit bir mesele olduğundan bunların birer birer burada zikri mûcib-i tatvîl olur. Sîbeveyh'in kavli budur ki: Bu isim "eleh"den müştaktır, aslı "veleh"dir; binâenaleyh "Allâh" aslında "ülihe ileyhi" ya'ni "kendisine ilticâ olunan" olmuş olur. Bu şekilden birinci "hâ” ile, ikinci hemzeyi hazf ve lâmı lâma idgâm ve "ya" harfini de elife tebdîl ettiler, "Allâh" oldu.

1172. Dedi ki: "Biz hâcetlerimizde sana ilticâ ettik, imdi biz onları iltimas eyledik; onları senin indinde bulduk."

Sîbeveyh "Allâh" lafzının iştikākını, yukarıdaki vecih ile beyân ettikten sonra, ma'nâsını îzâhen dedi ki: "Yâ Rab, biz hâcetlerimizde sana ilticâ ettik ve onları senden iltimâs ve niyâz ettik ve o hâcetlerimizi senin ind-i rubûbiyyetinde bulduk."

1173. Yüz binlerce akıl, dert vaktinde o Ferd olan Deyyan'ın önünde feryad edicidir.

"Deyyân", cezâ verici ve muhasib ma'nâsınadır. Ya'ni "Yüz binlerce âkıl def' ve izâlesi, beşerin yed-i kudretinden hâriç olan dert ve belâlar vaktinde, kullarının ef'âlini muhasebe edip cezalarını verici olan o Hakk-ı Ferd'in huzûrunda feryâd ederler ve "Amân yâ Rab, bu belâyı üzerimizden def' et!" diye yalvarırlar."

1174. Hiçbir ahmak deli bunu yapar mı? Bir bahîl bir âciz üzerinde tese'ül etsin!

"Felîv", beyhûde ve fâidesiz ve ahmak ma'nâsına olup, dîvânenin sıfatıdır. Ya'ni "Allâh hâcetlerin melcei olmasa idi, binlerce âkıller O'na sıkıntı vaktinde niyâz etmezler idi; zîrâ hiçbir ahmak deli bile, bir bahîl ve âciz olan kimsenin kapısına gidip hâcetini arz etmez."

1175. Eğer binlerce kereden ziyâde akıller görmeseler idi, ne vakit onun huzûruna can çekerlerdi?

Eğer akıller yüz binlerce kereden ziyâde Hakk'ın rahmetini ve mevhibesini görmeseler idi, ne vakit onun huzûruna canlarını pîşkeş çekerler idi?

1176. Belki cümle balıklar dalgalarda, kuşların hepsi yukarılarda.

1177. Fil ve kurt ve av arslanı dahi, iri ejderhâ ve karınca ve yılan dahi,

1178. Belki toprak, hava ve su ve her kıvılcım, hem kışta, hem baharda ondan mâye bulurlar.

Allâh'a arz-ı ihtiyâç eden yalnız âkıl olan benî-âdem değil, belki denizdeki balıklar, havada uçan kuşlar, ormanlarda ve dağlarda gezen filler ve kurtlar ve av avlayıcı haydar ya'ni arslan, cesîm ejderhâlar ve küçük karıncalar ve her nevi' yılanlar gibi zî-rûh olanlar ve cemâd nev'inden olan toprak ve hava ve su ve ateş cinsinden olan her kıvılcım, ya'ni ateş ve elektrik kıvılcımları her mevsimde ondan mâye bulurlar ve tabîatlarına mülâyim olan ihtiyaçlarını Hak'dan alırlar.

1179. Bu gök her dem, "Ey Hak, beni bir zamân aşağıya bırakma!" diye ona yalvarır.

1180. "Benim direğim, senin ismetin ve hıfzındır; hepsi o iki elin kuvvetinin [1178] bükülmüşüdür."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Zümer'de vâki وَالسَّمَوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ (Zümer, 39/67) ya'ni "Gökler onun yed-i kudretinde bükülmüşlerdir" âyet-i kerî-mesine işaret buyurulur. "İki el"den murâd, "esmâ-i cemâliyye" ve "celâ-liyye"dir. Esmâ-i cemâliyyeden kuvve-i câzibe ve esmâ-i celâliyyeden kuvve-i dâfia hâsıl olur. "Yemîn" lügatte sağ el ma'nâsınadır, Burada kuv-vet ve kudret ma'nâsında müsta'meldir. "Üstun", direk ma'nâsına olan "sütûn"un muhaffefidir.

1181. Ve bu arz der ki: "Beni karar üzerine tut, ey zât ki, beni su üzerine süvâr ettin!"

Ve bu yeryüzü der ki: "Ey beni su üzerine bindiren Zât-ı ecell ve a'lâ, be-ni dağıtma da karâr üzerine tut!" Ma'lûmdur ki, denizler sath-ı arzın tahmî-nen-onda yedisini işgal eder. Denizlerin mesâha-i sathiyyesi 383 milyon ki-lometre murabba'ı ve karaların mesâha-i sathiyyesi de 136 milyon kilomet-re murabba'ı hesab edilmiştir. Diğer taraftan karalarda akan sular da vardır ki, bunlar da yüksek dağlardaki karların ve cümûdiyyelerin erimesinden ve yer altında vâki' cereyanların tevlîd ettiği menba'lardan ve sellerden hâsıl olur. Velhâsıl karalar, su üzerine bindirilmiştir; ve bu kadar su içinde karalar suların te'sîrâtına mukavemet edip dağılmaz ve karâr üzerinde durur; ve sû-re-i Neml'de vâki' olan âyet-i kerîmede أمَّنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَاراً (Neml, 27/61) ["Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan mı?..."] buyurulmasıyla bu ka-râra işâret buyurulur.

1182. Hepsi keseyi ondan diktiler, hâcet vermeyi ondan öğrendiler.

"Kîse ber dûhten", keseyi doldurmaktan kinâyedir. Zîrâ bilcümle mevcû-dât mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyedir. Varlıktan ve sıfât-ı mütenevviadan onlarda olanların hepsi Hakk'ın varlığının ve sıfatının aksidir. "Hâcet ver-mek" dahi sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır. Binâenaleyh bu halk, "hâcet ver-me"yi de Hak'dan öğrendiler.

1183. Her bir nebî ondan berât getirmiştir: "Ondan sabır ile yahud salât ile yardım isteyin!"

"Berât", lügatte "mektûb" demektir; burada "fermân" ve "emirnâme-i ilâhî" demek olur. "Sabır", kişi nefsini ceza' ve feza'dan habs etmektir. "Salât", duâ ma'nâsınadır. Ya'ni "Her bir peygamber Allâh Teâlâ tarafından emir ve fermân getirmiştir ki, o emirnâmede: "Ey insanlar, sabır ve duâ ile Hak Teâlâ'dan istiâne edin!" buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/153) ya'ni "Ey îmân eden insanlar, sabır ve duâ ile istiâne edin! Muhakkak Allâh Teâlâ sabr ediciler ile beraberdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, abdin havâyici her mevtında kendi rabb-i hâssının hazînesinden nâzil olur ve bu nüzûl def'î değildir, ânen-fe-ânen vâki' olur; nitekim âyet-i kerîmede de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni "Hiçbir şey yoktur, illâ ki bizim indimizde onun hazîneleri vardır ve biz onu ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Bu nüzûl her mevtında abdin isti'dâdı tekevvün ettikçe iner; isti'dâd-ı mec'ûlünün tekevvününden mukaddem inmez. Nitekim bir çocuk doğduğu vakit konuşamaz; fakat mürûr-ı zamân ile bünyesine isti'dâd geldikçe konuşmağa başlar; binâenaleyh abd, bu isti'dâd-ı mec'ûlünün tekevvününe intizâren, nefsini ceza' ve feza'dan habs etmek ve sabr etmek lâzımdır. Bununla beraber ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) ["Bana duâ edin, kabûl edeyim"] âyet-i kerîmesindeki emre imtisâlen duâ-yı lafzî dahi lâzımdır; çünki duâ ve taleb abdiyetin şânıdır.

1184. Agah olun, ondan isteyin, onun gayrinden değil! Suyu denizden iste, kuru ırmaktan isteme!

"Binâenaleyh âgâh olun, havâyicinizi Rabbü'l-erbâb olan Allâh Teâlâ'dan isteyin; taayyün cihetiyle Hakk'ın gayri olan erbâb-ı müteferrikadan istemeyin!" Nitekim âyet-i kerîmede أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yûsuf, 12/39) ya'ni "Müteferrik olan rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh mı hayırlıdır?" buyurulur. Zîrâ müteferrik olan erbâbın mezâhirine imdâd, Rabbü'l-erbâb olan Allah'dan gelir. Rabbü'l-erbâbı bırakıp, erbâb-ı müteferrikadan havâyicini taleb etmek, denizi bırakıp, bir kuru ırmaktan su istemek kabîlinden olur.

1185. Ve eğer başka kimseden istersen, O verir; onun meylinin keffine sehâveti O koyar.

Ve eğer Onun gayri i'tibâr olunan kimseden ihtiyacını istersen ve o da sana verirse, yine Allâh Teâlâ verir; zîrâ o başkasının meyil eline sehâveti ve cömertliği yine Allâh Teâlâ koyar.

1186. O ki i'râz edeni altından Kārûn eder, eğer yüzü tâat ile ona getirirsen nasıl yapar?

O zât-ı Hak ki, kendisinden yüz çeviren kimseyi, altın cinsinden ni'metlere gark edip, Kārûn ismindeki şahıs gibi zengin eder; ve kendi düşmanına bu sûretle lutuf ile muâmele eyler; eğer yüzünü Hakk'a döndürüp, onun emrine imtisâl edersen, sana nasıl lutuflar ve ni'metler ihsân eder var kıyâs et!

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamânında yaşayan ve o hazrete muhalefet eden bir şahsın ismidir ki, kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur.

1187. Şair atâ sevdasından dolayı diğer def'a yüzünü o ihsan edici şahın tarafına koydu.

Ya'ni, "Şâir, ihsân-ı pâdişâha nâil olmak sevdâsıyla, tekrar o pâdişâh tarafına geldi ve yeni yapmış olduğu şiirini getirdi."

1188. Şairin hediyesi ne olur? Yeni şiir; muhsin tarafına getirir ve rehin koyar.

"Rehin" ta'bîri, istiâre tarîkıyla mezkûrdur. "Rehin", bir borç mukābilinde bir malı habs etmek demektir. Şairin şiiri gûyâ bir mal olup, pâdişâhın verdiği ihsân mukābilinde habs edilmiş addedilmektedir.

1189. Muhsinler yüz atâ ve cûd ve ihsân ile, altın koyup, şairlere muntazırdırlar.

"Cûd", kerîmlik ve cömertlik; "birr" hayır ve hasene ve iyilik ma'nâsınadır. Ya'ni, “İhsân ediciler, birçok atâ ve cömertlik ve iyilik ile altınları önlerine, şairlerin medhiyeler ile gelmelerini beklerler."

1190. Onların önünde bir şiir yüz denk "şa'r"dan iyidir; hususiyle ka'rdan gevher getiren şair. [1188]

"Şa'r", kıl ve ipekten ma'mûl libâs ma'nâsına gelir. "Teng" kelimesinin on kadar ma'nâsı vardır, burada "denk" ta'bîr olunan “eşyâ yükü" demektir. Ya'ni, “İhsân edici olan şâhların nezdinde medhiyeyi mutazammın olan bir şiir, yüz denk ipekli libâstan daha makbûldür; husûsiyle deryâ-yı maânînin dibinden ma'rifet incilerini çıkarıp getiren bir şairin şahsı pek mu'teberdir."

1191. Adem, evvelen ekmeğin harîsi olur; zîrâ gıda ve ekmek canın dizgini olur.

Ademoğlu bu hayât-ı dünyeviyyede evvelen ekmeğin ve gıdânın harîsi olur; çünki gıdâ ve ekmek rûh-ı hayvânînin dizgini ve muharriki olur.

1192. Kesb tarafına, gasb ve yüz hileler tarafına, hırs ve emelden olan kef üzerine can koymuştur.

Âdemoğlu gıdâsını ve ekmeğini kazanmak tarafına ve bu kazancı te'mîn için de gasb-ı emvâl ve türlü türlü hileler tarafına, hırs ve emel ellerinin üzerine canını koymuş ve can fedâsını gözüne almıştır.

1193. Vaktaki nadir sebebiyle ekmekten müstağnî oldu, nâmın ve şairlerin medhinin âşıkıdır.

"Nâdir", az ma'nâsınadır; ve bundan murâd hükümdârlık, vezâret gibi makāmât ve menâsıbdır ki, milyonlarca nüfûsdan mürekkeb olan bir hükûmette bu makāmları pek az kimseler ihrâz edebilir ve bu makāmlara nâil olanlar bittabi' te'mîn-i maîşet gamından kurtulup, kendilerini medh edecek şairler ve edîbler ve hatîbler isterler; ve iyi nâm almak için şairlerin medhiyelerine âşık olurlar.

1194. Tâ ki onun asl u faslına meyve vereler, onun fazlının beyanı hakkında minberler koyalar.

"Asl"dan murâd, baba ve ecdâd; "fasl"dan murâd, mensûb olduğu ka- vim. Hind nüshalarında "fasl" yerine "nesil" vâki' olmuştur. "Ber dehend"de iki ihtimal vardır. "Ber", meyve ma'nâsına olduğuna göre, medh olunan kimsenin asl u faslının bu medh sebebiyle iyi ve memdûh bir meyve verdi- ğini göstermek olur. "Ber", yüksek ma'nâsına olduğuna göre, bu medh se- bebiyle memdûhun aslı faslını yükseltmek olur. Ya'ni, "Maîşet derdinden müstağnî olan hükümdârlar ve vezîrler, asılları ve nesilleri yükselmiş ve kendileri gibi iyi bir meyve vermiş olduğu ızhâr edilmiş olmak ve fazl u hü- nerlerinin i'lânına hâdim minber kurulmak için şairlerin medhiyelerinin âşı- kıdırlar."

1195. Tâ ki onun altın bağışlayıcılığının kerr ü feri, güft ü gûda anber gibi ko-ku vere!

Tâ ki o hükümdârlar veyâ vezîrlerin altın vericiliklerinin kerr ü feri ve tan-tanası, şairlerin güft ü gûlarında ve medhiyelerinde, anber kokusu gibi halk arasına yayılsın!

1196. Bizim hulkumuzu Hak kendi sûreti üzerine yaptı; bizim vasfımız, O'nun vasfından sebak tutar.

"Bizim huyumuzu Hak Teâlâ hazretleri kendi sıfât-ı aliyyesi üzerine yap-tı."

Nitekim hadis-i şerîfde ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allâh Te-âlâ Adem'i kendi sûreti üzerine yarattı" buyurulur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz, "sûret"i "sıfat" ile tefsîr buyurdular; zîrâ sıfatlar zâtın zâhiri olmak i'tibariyle, onlara "sûret" denebilir.

"Ve bizim sıfatlarımız Hakk'ın sıfatlarından sebak tu-tar ve ders alır."

"Sebak", lügatte, at yarışında ileri geçene verilecek öndül ve mükâfât ma'nâsınadır; ve bu mükâfâtı, bu müsabakayı tertib eden verir.

Bunun gibi, bizim sıfatlarımızın yekdîğerine vâki' olan müsabakalarında da bu sıfât öndül ve mükâfâtını Hak verir, demek olur. Zîrâ müdebbirü'l-umûr kâ-inâtta ancak Hak'dır ve vücûd-ı eşyâ O'nun sıfatlarının mezâhiridir.

1197. Çünki o Hallâk şükür ve hamd isteyicidir; âdem için dahi medh isteyi-cilik huydur.

Mâdemki o Hallâk-ı cihân olan Hak Teâlâ hazretleri, kullarından şükür ve hamd ve senâ isteyicilik sıfatını hâizdir ve kulların sıfatı dahi Hakk'ın sıfatlarından muktebestir, binâenaleyh elbette benî-âdemde dahi medh isteyicilik huyu ve sıfatı vardır.

1198. Hususiyle Hak âdemi, ki fazılda çeviktir; o havadan sağlam tulum gibi dolu olur.

“Hususiyle merd-i Hak, ya'ni ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan insân-ı kâmil fazl u kemâlde çeviktir.” ان الله يحب المدح ya'ni “Allâh Teâlâ medhi sever” hadîs-i şerîfi mûcibince, Hak Teâlâ nasıl medhi severse, o insân-ı kâmil dahi öylece medihten hoşlanır ve medih havâsından Hakk'a şükr ile dolar; “ve sağlam bir tulum havadan şişip dolduğu gibi, o da Hakk'ın sıfatlarından bir sıfatın kendinde zuhûruna karşı hamd ve şükür rüzgârlarıyla şişer ve dolar.”

1199. Ve eğer ehil olmazsa, o yalan havadan yırtılmış tulumdur; ne vakit füruğ tutar?

“Ve eğer medh olunan kimse o medhe ehil olmazsa, o medih yalan olur ve ehliyetsiz kimse dahi, yırtık tulum gibidir; o yalan medihden parlaklık tutmaz.” Nitekim yırtık tulum havadan şişip, sathı gerginlikden dolayı parlak olmaz; zîrâ medh olunan kimse kendisinde o evsâf-ı memdûhanın bulunmadığını bilir, her ne kadar zâhiren hoşlanır ise de o medihleri içinden kendisine mâl edemez. “Hîk”, kâf-ı Arabî ile, “büyük siyâh tulum” demektir ki, Arablar “râviye” derler.

1200. Ey refîk, bu meseli kendimden söylemedim, ehil ve müfîk isen serseri dinleme!

“Serserî”, ma'nâsız ve bî-teveccüh; “müfik”, ifâkattan ayık ve hastalığı iyiliğe dönücü demektir. Ya'ni, “Bu yukarıda söylediğim tulum meselini ve medihden hoşlanmak mes'elesini kendi içtihâdımdan söyledim zannetme! Eğer bu ma'nâyı kavramağa ehil ve ayık isen, bu sözleri ma'nâsız olarak dinleme!”

1201. "Ahmed medh ile niçin semiz oluyor!" diye kadhi işittiği vakit, bunu Peygamber dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz hakk-ı âlîlerindeki medihten hoşlanırlar idi. Müşrikler bunu görünce dediler ki: "Peygamber, bende hazz-ı nefs yoktur, diyor, halbuki medihten göğsü kabarıyor ve hoşlanıyor!" Cenâb-ı Peygamber müşriklerin bu kadhini işittiği vakit ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti üzerine yarattı" buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ hamd ve şükrü sever, kullar dahi sıfât-ı ilâhiyyenin mézâhiri olduklarından, onlarda da elbet bu sıfatın eseri zuhûr eder, demek olur. Diğer taraftan Resûl-i zîşân Efendimiz ashâbdan Hassan (r.a.)ın şiirlerini dinler ve ان روح القدس مع حسان ya'ni "Muhakkak Rûhü'l-Kuds Hassân ile beraberdir" buyururlardı. Ve Hassân hazretleri Resûl-i Ekrem'i medh eder ve hicv edeni de hicv eylerdi. Müşrikler bu hâli bildikleri için Peygamber'e ta'n ederlerdi. Beyt-i şerîfde bu hallere işaret buyurulur.

1202. Şair o şah tarafına gitti ve ölmeyen şükür ve ihsân hakkındaki şiiri götürdü.

Velhâsıl şair ölmeyen şükür ve ihsânı beyân eden şiirini alarak şâh tarafına gitti.

1203. İhsan ediciler öldüler ve ihsanlar kaldı; ey saâdet o kimseye ki, bu merkebi sürdü.

İhsân edici olan kimselerin sûretleri ölüm sûretiyle fânî oldu ve ma'nâları olan ihsânlar bâkî kaldı. Ne mutlu o kimseye ki, bu ihsân merkebi üzerine bindi ve saâdet-i ebediyye iklimine bu merkebi sürdü.

1204. Zâlimler öldüler ve o zulümler kaldı; vay bir câna ki o mekr ve hîle eder.

Zâlimler dahi, muhsinler gibi öldüler; fakat muhsinlerden indallâh ve inde'n-nâs makbûl olan ihsân kaldı ve zâlimlerden ise indallâh ve inde'n-nâs mezmûm ve mebgûz olan zulüm kaldı. Mekr ve hîle ile zulm eden bir cânın vay hâline!

1205. Peygamber buyurdu: "Saâdet ona ki, o dünyâdan gitti, ondan iyi bir fiil kaldı!"

Bu beyt-i şerîfde من سن في الاسلام سنة حسنة فله أجرها و اجر من عمل بها من بعده من غير ان ينقص من أجورهم شئ و من سن في الاسلام سنة سيئة كان عليه وزرها ووزر من عمل بها من بعده من غير ان ينقص من اوزارهم شئ ya'ni "Bir kimse İslâm'da iyi bir âdet ittihâz etse, onun için bunun ecri vardır ve o kimseden sonra, onların ecirlerinden bir şey eksilmeksizin, onunla amel eden kimse için de ecir vardır. Ve bir kimse İslâm'da kötü bir âdet vaz' etse, onun günâhı o kimse üzerinedir ve o kimseden sonra, onların günâhından bir şey eksilmeksizin, onunla amel eden kimseye günâh vardır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ve طوبى لمن طال عمره و حسن عمله ya'ni "Saâdet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de güzel oldu" hadîs-i şerîfinde dahi bu ma'nâya işâret vardır.

1206. Muhsin öldü, fakat onun ihsânı ölmedi; Hâlık'ın nezdinde dîn ve ihsân küçük değildir.

Hâlık'ın indinde dînin, ya'ni inkıyâdın ve ihsânın kıymeti vardır; zîrâ âyet-i kerîmede ان الله يحب المحسنين (Bakara, 2/195) ya'ni "Muhakkak Allâh muhsinleri sever" buyurur.

1207. Vay o kimseye ki o öldü ve onun isyanı ölmedi, tâ zann etmeyesin ki ölüm ile o cân götürdü.

Usâtın ölmesinde iki muhtemel ma'nâ vardır: Birisi, tövbe etmemek sebebiyle isyânın mağfiret olunmaması; ve diğeri, bir kimse kötü bir âdet vaz' ederek, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince kendisi öldükten sonra o kötü âdetin günâhı bâkî kalmasıdır; böyle bir kimsenin vay hâline! O kimse, ölüm ile canının azabından ve elemden kurtulduğunu zannetmesin!

1208. Bunu bırak, zîrâ ki şair geçit üzerinde borçludur ve altının pek muhtacıdır.

Ya'ni, “Yâ Mevlânâ, bu hasene ve seyyie bahsini bırak, çünki îzâh ve tafsîli çok uzun sürer ve bu bahis uzadıkça şairin kıssası gecikir; halbuki şair borçludur ve borcunu ödemek için pek ziyâde altına muhtaçdır."

1209. Şair şiiri, bahşiş ve geçen senenin ihsanı ümîdi üzerine şehriyar tarafına götürdü.

“Pâr” kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır; burada “pâr-sâl”, geçmiş sene ma'nâsınadır. Ya'ni “Şair geçen sene aldığı ihsânı almak ümîdiyle şiirini pâdişâh tarafına götürdü.”

1210. Sağlam incilerden dolu olan bu şiiri evvelki ümîd ve ikramın kokusu [1208] üzerine.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyte merbûttur ve onun te'kîdidir. Ya'ni, “Şâir sağlam ve sahîh olan ma'nâ incileri ile dolu zarîf ve nâzenîn bir şiiri evvelce aldığı on bin altını yine almak ümîdi ve o evvelki ikrâmın kokusu üzerine pâdişâhın huzûruna götürdü.”

1211. Şah yine kendi huyu üzerine ona bin dedi; çünki o şehriyarın âdeti böyle idi.

Şâir şiirini pâdişâha takdîm etti, pâdişâh dahi yine kendi huy ve âdeti üzerine o şâire bin altın ihsân verilmesini emr etti; çünki pâdişâhın ikrâmda i'tiyâd eylediği hadd-i ihsân böyle idi. Fazlasını emr etmek âdeti değil idi.

1212. Fakat bu def'a cömertlikten dolu olan o vezîr, izzet burâkı üzerinde dünyadan gitmiş idi.

“Burâk”, merâkib-i ma'neviyyeden bir merkebin ismidir, “şimşek” ma'nâsına olan “berk”dan müştaktır. Ervâh bu merâkibe binip, âlem-i ulvîye sür'atle urûc ederler. Ya'ni, “Pâdişâh şâire on bin altın verilmesini emr ettiği bu def'ada, evvelki cömert vezîr yok idi, o zâtın rûh-ı şerîfi izzet burâkına binip, âlem-i süflîden, âlem-i ulvîye gitmiş idi.”

1213. Onun makāmı üzerinde yeni vezîr reîs olmuş, lakin pek merhametsiz ve hasîs idi.

1214. Dedi: "Ey şah, bizim masraflarımız vardır; bu şaire bu kadar bahşîş mükâfât olmaz."

Bu yeni vezîr pâdişâha hitâben dedi ki: "Umûr-ı memleketin tedvîri için ihtiyârı zarûrî olan masraflarımız vardır; bu şâire bahşiş olarak bin lira mükâfât i'tâsı çoktur."

1215. "Ey mağtenem, ben bunun onda birinin dörtte biri ile şair olan adamı hoş ve râzı ederim!"

"Ey lutfu çok olmakla ganîmet ilâhı olan şâh, ben bunu bin altının, onda biri olan yüz altının, dörtte biri olan yirmi beş altına râzı ederim, o da memnun olup gider," dedi.

1216. Halk ona dediler ki: "O evvelki sadırdan, o dilaverden bir on bin götürmüştür.

"Halk”dan murâd, yeni vezîrin yanında bulunan erbâb-ı menâsıb. "Dest" kelimesinin dokuz kadar ma'nâsı vardır, burada "sadr" ve "vezîr" ma'nâsınadır. Ya'ni "Vezîrin bu sözü üzerine, orada hâzır olan erkân-ı hükümet vezîre dediler ki: “O şair, evvelki sadrın ve vezîrin tedbîri cihetinden o dilâver pâdişâhdan on bin altın ihsân alıp götürmüştür."

1217. "Şekerden sonra kamış çiğneyiciliği nasıl yapar? Sultanlıktan sonra dilenciliği nasıl yapar?"

Bu beyt-i şerîf temsildir. Ya'ni, "Evvelce aldığı on bin altın, şeker ve şimdiki aldığı yirmi beş altın, kuru kamış gibidir. Ve kezâ evvelki ikrâma nâiliyet sultânlıktır; sonraki yirmi beş lira ikramı kabul, dilenciliktir."

1218. Dedi: "Onu sıkış içinde sıkarım, akıbet intizardan nâle edici ve zayıf olur."

Vezîr onlara cevâben dedi: "Ben o şairi bir tazyîk içinde sıkarım ve o tazyîk dahi onu uzun bir zaman ihsân intizârında bırakmaktır. Binâenaleyh o âkıbet bu intizârdan feryâd edici ve zebûn bir hâle gelir; bu elemden bir an evvel kurtulmak ister."

1219. "Ondan sonra eğer ona yoldan toprak versem, çemenden gül yaprağı gibi kapar."

"Bu bekleme sıkıntısından sonra, ona yerden toprak alıp versem, çemenistandan koparılıp verilmiş bir gül gibi elimden kapar."

1220. "Bunu bana bırak; zîrâ takāzācı, demir gibi olsa dahi bunda üstadım!" [1218]

Ya'ni, "Şairi yirmi altın ile râzı etmek keyfiyyetini bana bırakın! Zîrâ alacağını isteyen kimse demir gibi kavî olsa bile, ben onu zebûn kılmakta üstâdım." "Takāzā", taleb-i deynde sıkıştırmak demektir.

1221. "Eğer Süreyya'dan seraya kadar uçsa, o beni görürse yumuşak olur."

"Süreyyâ", Ülker denilen top yıldızlar ki, altı adeddir; "serâ" toprak ve nemli toprak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Alacak talebinde olan kimse bilfarz Süreyyâ'dan, ya'ni semâdan arza uçsa ve ehl-i semâdan olmak i'tibariyle kavî olsa, beni gördüğü vakit tabîatı yumuşar."

1222. Sultan ona dedi: "Git, fermân senindir, fakat onu mesrûr et, zîrâ bizim iyi söyleyicimizdir!"

Vezîrin şâh ve diğer erkân muvâcehesinde böyle sözler söylemesi üzerine pâdişâh ona dedi: Pekâlâ "Git, sana istediğin gibi hareket etmek salâhiyetini verdim, fermân senindir; fakat bizim hakkımızda iyi sözler söyleyip bizi medh eden o şairi mesrûr et!"

1223. Dedi: "Onu ve iki yüz ümîd yalayıcıyı sen bana bırak ve bunu benim üzerime yaz!"

Yeni vezîr tekrâr pâdişâha cevâben dedi: “O şairi memnûn etmek meselesini ve onun gibi birçok ihsân ümîdi yalayıcı olan kimseleri, sen benim tedbîrime bırak ve bu işi benim üzerime farz et!”

1224. Böyle olunca sahib onu intizarda bıraktı; kış gitti ve bahar geldi.

"Sâhib", musâhib ve vezîr ma'nâsına müsta'meldir. "Zemistân" ve "dey" kış ma'nâlarına gelip vezin için yekdîğerinin mürâdifi olarak zikr buyurulmuştur. "Bu mükâleme bittikten sonra yeni vezîr şairi ihsân intizârında bıraktı; ve şâiri reddetmediği için ümîdsizlik kışı ve soğukluğu gitti ve bahâr gibi ılık olan ümîd bahârı geldi."

1225. Şair onun intizarında ihtiyar oldu, binâenaleyh bu gamın ve tedbîrin zebûnu oldu.

"İhtiyar olmak", çok vakit geçmesinden kinâyedir. Ya'ni, "Şâir o ihsânı beklemekte ihtiyar oldu ve çok vakit bekledi; hiçbir haber çıkmadığı için bu intizâr gamının ve vezîrin tedbîrinin zebûnu ve mağlûbu oldu."

1226. Dedi: "Eğer altın yoksa ki, bana düşnâm veresin, tâ ki canım kurtula, sana köle olayım!"

Şâir vezîre hitâben dedi: "Eğer bana ihsân buyurulacak altın yoksa, bana söv ve ağzını boz, ya'ni ya menfî veyâ müsbet cevâb ver, tâ ki canım bu bekleme eleminden kurtulsun!"

1227. "İntizarım öldürdü, bâri git de! Tâ ki bu miskinin canı rehinden kurtulsun!"

"İhsân ümîdi ile beklemek beni üzdü ve öldürdü bâri menfî bir cevab ver, git de! Tâ ki bu fakîrin canı bu ümîde rehin ve mahbûs olmaktan halâs olsun!"

1228. Ondan sonra ona onun onda birinin, dörtte birini verdi; şair ağır düşüncede kaldı.

Şairin müsbet veyâ menfi bir cevâb-ı kat'î istemesi üzerine, yeni vezîr ona yirmi beş altın verdi, şairi derin bir düşünce aldı ve kendi kendine dedi

1229. Ki: "O öyle nakid ve öyle çok idi, bu ki geç açıldı diken destesi idi.

"O evvelki ihsân on bin liralık bir nakid idi ve o kadar çok idi. Bu kadar bekledikten sonra gelen bu ihsân demeti ise, bir gül demeti değil, diken demeti idi."

1230. Müteâkiben ona dediler ki: "O cömert vezîr, dünyadan gitti, Hudâ sana ecir versin!"

"Dehâd"ın aslı, "dâden" masdarının emr-i gāibi olan "dehed"dir; "hâ" ile "dâl" arasına ilâve olunan "elif", duâ içindir. Binâenaleyh "dehâd", sîga-i duâiyye olur.

1231. "Zîra o atâ ondan muzaaf olurdu, bahşişe hata az vâki' olurdu."

"Zîrâ o pâdişâhın atâları ve ihsânları, eski vezîrin tedbîrinden ve hüsn-i ahlâkından kat kat olurdu; binâenaleyh bahşişlerde ve ihsânlarda az hatâ ve kusûr vâki' olurdu."

1232. "Bu zaman o gitti ve ihsânı götürdü, elhak o öldü, evet onun ihsânı ölmedi."

Hind nüshalarında "belf" yerine "velî" vâki'dir; bu sûretle ma'nâ: "Elhak o cömerd vezîr öldü; fakat onun ihsânı ölmedi" demek olur.

1233. "Cömerd ve reşîd olan musahib bizden gitti, fakîrlerin derisini yüzen musahib erişti."

"Cömert ve akıl ve rüşt sâhibi olan evvelki musâhib aramızdan gitti; onun yerine, fakîrlerin derisini yüzen bir vezîr geldi." "Sellâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup, hayvanların derisini yüzen kimseye derler.

1234. "Git bunu al ve buradan gece kaç! Tâ ki bu vezîr seninle inâd tutmasın!"

"Ey şair-i mâhir, haydi git, o verilen yirmi beş altın ihsânı al ve buradan geceleyin kaç! Tâ ki bu vezîr seninle inâd ve husûmete başlıyarak başına belâlar getirmesin; zîrâ alçak tabîatlı adamların işleri böyledir."

1235. "Ey bizim sa'yimizden bî-haber olan, biz bu ihsânı ondan yüz hîle ile aldık."

"Sıla", burada "bahşiş, câize" ma'nâsınadır, cem'i "sılât" gelir. "Biz bu yirmi beş altın bahşişi dahi birçok tedbîr ve hîle ile kopardık, senin bizim bu husûstaki sa'yimizden haberin yoktur."

1236. Yüzünü onlara çevirdi ve dedi: "Ey müşfikler, söyleyin bu avvân nereden geldi?"

"Avvân", bilhassa zabıta me'mûru ve burada “hükûmet me'mûru" ma'nâsınadır. Şeddesiz isti'mâli zarûret-i vezinden dolayıdır. Ya'ni "Şair, kendisine nasîhat edenlere hitâben dedi ki: "Ey müşfikler, bu hükûmet me'mûru olan yeni musâhib ve vezîr nereden geldi?"

1237. "Bu esvab soyucu vezîrin adı nedir?" Kavim ona dediler ki: "Onun adı Bü'l-Hasan'dır."

"Kavm"den murâd, şairin mükâleme ettiği kimselerdir.

1238. Dedi: "Ya Rab, onun adı ve bunun adı nasıl bir geldi? Yazık ey Rabb-i dîn!"

Şair bu ismi işitince dedi: "Yâ Rab, o giden vezîr ile, bu gelen yeni vezîrin adları nasıl oldu da bir geldi; ey Rabb-i dîn, eğer bu yeni vezîrin adını zikr ederek bir hicviye söylesem, hangisine ait olduğu anlaşılmayacak, yazıklar olsun!"

1239. "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden, cömert huylu yüz vezîr ve sahib gelir."

"Adı Hasan olan o evvelki cömert vezîrin bir kaleminden, ya'ni bir ifade-i tahrîriyyesinden birçok cömert vezîrler zâhir olurdu; zîrâ onun ifâde-i tahririyyesi sâir vüzerâyı sehâvete ve cömertliğe teşvik ve tahrik edip, onları cömert yapardı."

1240. "Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından, ey cân yüz ip bükmek [1238] mümkindir."

"Bu, söylediğim gibidir ki, bu adı Hasan olan yeni vezîrin kaba sakalından yüz ip bükmek mümkindir; kendisi başka bir işe yaramaz, ancak sakalından ip yapılabilir."

1241. "Hatta vaktaki şâh böyle sahibi dinleye, şâhı ve onun mülkünü ebedî rüsvay eder."

"Hattâ pâdişâh böyle bir hasîs ve seciyesi alçak olan bir vezîrin sözünü dinleyip, onunla amel ettiği vakit, o vezîr, hem şâhı ve hem de onun mülkünü ve saltanatını halk nazarında rezîl ve rüsvây eder."