İçeriğe atla

Süleymân (a.s.)ın "Fırsat ganîmettir" diye Belkîs'ı da'vetinin bakıyyesi

30. bölüm / 47 · 4858 kelime · ~25 dk okuma

1097. "Kalk ey Belkîs, zîrâ revâçlı bir pazar vardır; bu kesâd bırakıcı hasîslerden kaç!"

"Ey Belkîs meşrebinde olan nefisler, çöküp kaldığınız bu sûret âleminden kalkınız; zîrâ ârif-i billâhın revâçlı bir ma'rifet pazarı vardır, o ma'rifet pazarına kesâd bırakıcı olan alçak tabîatlı müddeîlerden kaçınız!"

1098. "Ey Belkîs şimdi ihtiyarın ile kalk, ondan evvel ki, ölüm cenk getirir!"

"Ey Belkîs, bu hayât-ı dünyeviyyede, bu sûret mezbelesinden ihtiyârınla kalk ve onun muhabbetini irâdenle terk et; zîrâ önünde lezzetleri yıkıcı ölüm vardır; o ölüm ansızın geldiği vakit, seni çöktüğün bir mezbeleden cebren ve ıztırâren götürür, fakat hayât-ı uhreviyyede sana cenk ve nizâ' belâları getirir."

1099. "Ondan sonra ölüm senin kulağını öyle çeker ki, polis ile, cân çekişerek hırsız gibi gelirsin."

"Polis, hırsızı nasıl sürükleye sürükleye götürürse, ölüm de seni öylece amellerinin hesabını vermek üzere, çeke çeke mahkeme-i kübrâ huzûruna götürür."

1100. Ne zamâna kadar bu eşeklerden nal çalıcı olursun; eğer çalar isen gel, [1098] la'l çal!

"Eşekler"den murâd, halkı Hakk'a da'vet ediyoruz diye kendilerine hürmete da'vet eden ve ma'rifet da'vâsında bulunan yalancı ve riyâkâr şeyhlerdir. Ve "nal"dan murâd, onların zevksiz olan ma'rifetleridir; ve "la'l"den murâd, ulûm-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ya'ni, "Yalancı ve riyâkâr müddeîlerden ne zamâna kadar eşek nalı mesâbesinde olan kıymetsiz ve zevksiz ma'rifet çalarsın; eğer çalar isen kıymetli ve zevkli olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı çal!"

1101. Senin hemşirelerin ebedî mülkü bulmuşlardır; sen iğrenç mülkü tutmuşsun.

"Senin hemşirelerin olan birtakım nefisler, insân-ı kâmilin huzûrunda ebedî olan mülkü bulmuşlar ve bekā âleminde müsteríh olmuşlardır; sen ise henüz bu fânî olan dünyânın mülküne kanâat edip kalmışsın."

1102. Ey saâdet ona ki bu mülkten sıçradı, zîrâ ecel bu mülkü harâb edicidir.

"Saâdet o kimseyedir ki, bu fânî olan mülk-i dünyâya meyil ve muhabbetten kurtuldu, zîrâ ecel bu mülk-i fânîyi âkıbet harâb edicidir."

Ma'lûm olsun ki, mülk-i dünyâdan sıçramak, hayât-ı dünyada ölüler gibi hiçbir şeye mâlik olmamak değildir; zîrâ temellük-i sûrî bu hayât-ı fâniye îcâbıdır; yaşamak için mâl ve mülk lâzımdır, mâlsız ve mülksüz içtimâî hayâtın devamına imkân yoktur. Burada cenâb-ı Pîr'in maksûd-ı âlîleri mâl ve mülke hasr-ı muhabbetten nehydir; zîrâ mâl ve mülke hasr-ı muhabbet, Hak'dan ve hayât-ı uhreviyyeden gafleti îcâb eder. Nitekim I. cildde چیست دنیا از خدا غافل بدن ya'ni "Dünya nedir? Hudâ'dan gāfil olmaktır; yoksa kumaşlar, gümüşler, çoluk çocuk ve kadın değildir!" buyurmuşlardır.

1103. "Kalk ey Belkîs gel, bir kere şahların ve din sultanlarının mülkünü gör!"

"Şâhlar ve din sultanları"ndan murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır.

1104. "Bâtında gülistan içinde oturmuşlardır, zâhiren dostlar arasında hâdîdir."

"Hâdî", "hady"den ism-i fâil olup, "devesini tegannî ve terrennüm ile süren deveci" ma'nâsına gelir. Ya'ni, "Din sultanları olan enbiyâ ve evliyâ, bâtında gülistân-ı hakikat ve ma'rifet içinde oturmuşlardır; zâhirde dostları arasında develerini terennüm ve tegannî ile süren deveciler gibi, o dostlarını latîf va'z ve nasihatlar ile, âlem-i hakikat tarafına sürerler."

Bu ma'nâ Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında ikinci mısra' ظاهر آحادی میان دوستان suretindedir, "Zâhirde dostlar arasında âhâd-ı nâsdan biridir" demek olur. Ya'ni, "Enbiyâ ve evliyâ bâtında hakikat ve ma'rifet gülistânı içinde oturmuşlardır; halk onların bâtınlarına muttali' değildir; çünki onlar zâhirde dostlar arasında âhâd-1 nâsdan biri sûretindedirler ve kendi bâtınlarını bu vech ile gizlerler." Diğer bir nüshada dahi "hâzî" (احادی) vâki'dir ki, "Zâhirde dostlar ile beraber oturucudur" demek olur.

1105. "Bostân onunla revân olarak her yere gider; fakat o halktan gizli olur."

Ya'ni, "Hakikat ve ma'rifet bostânı, o dîn sultanı ile beraber yürür ve her tarafa gider; fakat halk o bostandan ve bostanın onunla beraber yürüdüğünden haberdar değildir."

1106. Meyveler, "Benden otla!" diye yalvarıcıdır; âb-ı hayat, "Benden iç!" diye gelmiştir.

Ârifin bâtınındaki bostanın ma'rifet-i ilâhiyye meyveleri, "Beni kopar, rûhunun ağzına at!" diye yalvarırlar; ulûm-ı ledünniyye âb-ı hayatı akıp "Benden iç!" diye önüne gelmiştir.

1107. Güneş gibi ve bedir gibi ve hilâl gibi felek üzerinde kanatsız tavaf et!

"Alem-i mülkün feleği ve fevkı olan âlem-i melekûtta, güneş, bedir ve hilâl âfâk-ı mülkte nasıl tavâf eder ve döner ise, sen de öylece dön!" Güneş, bedir ve hilâl ile, sâlikin merâtib-i terakkiyâtına işâret buyurulur. Ya'ni, “hilâl" ile mübtedilere, "bedir" ile mütevassıtlara ve "güneş" ile müntehîlere işaret buyurulur.

1108. Revân gibi revân olursun, halbuki ayağın yoktur; yüz taâm yersin, halbuki lokma çiğneyici yoktur.

Birinci "revân", rûh-ı izâfî ve ikinci "revân", "reften" masdarından ism-i fâil olup "gidici" ma'nâsınadır. Ya'ni, âlem-i melekûta cismâniyet ile girilmez, sûret-i misâliyye ile girilir. Bu sûret-i misâliyyenin cismâniyet ile, rûhâniyet arasında berzah olduğu, yukarıda beyân edilmiş idi. Ya'ni, "Âlem-i melekûta sûret-i misâliyye ile rûh-ı izâfî gibi gidici olursun; fakat cismânî ayağın yoktur. O âlem-i melekûtun türlü türlü taâmlarını yersin, fakat lokma çiğneyici olan cismânî dişlerin yoktur."

1109. Gam timsahı senin geminin üzerine çarpmaz; ölmekten senin çirkinliğin zahir olmaz.

Gam timsâhı senin vücudunun gemisine çarpıp, seni tehdîd etmez. Kalbin selîm ve bâtının latîf olduğu için, zâhiri, bâtına kalb eden ölüm, senin çirkinliğini değil, bâtınındaki letâfeti ızhâr eder.

1110. Şah da sen, leşker de sen, taht da sen, iyi talihli de sen, baht da sen [1108] olursun!

Vaktâki sûret âlemini terk edip, ma'nâ âlemine daldın ve ma'nâ âleminde makām-ı cem'e gelip, nazarından Hakk'ın gayri görünen eşyâ zâil oldu ve senin senliğin dahi deryâ-yı vahdette eridi ve anladın ki, senin hakîkatin Hak'dır; binâenaleyh şâhlık ve leşkerlik ve taht ve iyi talihlilik ve baht ve tâlih nisbetleri hep senin hakîkatinde birleşti.

1111. Eğer sen iyi talihli ve sultan-ı azîm isen, taht senin gayrindir; bir gün baht gitti.

Eğer sen cismâniyet âleminde iyi tâlihli olup bu tâlihin iktizâsı olarak sultân-ı azîm isen, üzerinde oturup hükm ettiğin taht-ı sûrî senin gayrindir; çünki sen ma'nâ-yı vahdeti müdrik olduğun için, nazarında ikilik ve keserât sâbittir ve bu keserât-ı mevhûme ise fânîdir. Ve tâlihin ve tahtın ise, bu hayât-ı fâniye ile kāimdir. Bir gün gelir ki, muhakkak sûrette baht gider.

1112. Sen dilenciler gibi bî-neva kalırsın; ey mücteba, kendi devletin dahi sen ol!

Taht gittiği vakit sen âlem-i ma'nâda dilenciler gibi bî-nevâ kalırsın. Ey müctebâ, gel, sen kendi devletinin “ayn”ı ve zâtı ol ve kendinin aynı ve zâtı olan devleti bul; zîrâ bu sûrî devlet ve baht ve tâlih, senin gayrin olduğu için elbette bir gün fânî olur.

1113. Ey ma'nevî, vaktaki sen kendi bahtın olursun, imdi sen ki bahtsın, kendinden ne vakit gaib olursun.

Ey ma'nâ âleminde makām-ı cem'e gelen sâlik, vaktāki sen Hakk'ın şe'ni olan baht olduğun vakit, bahtın aynı olmak i'tibâriyle ne vakit kendinden gāib olursun. Zîrâ eşya, Hakk'ın mezâhir-ı sıfatıdır ve baht ve tâlih, şuûnât-ı Hak'dan bir şe'ndir ki, senin vücûdunun aynasında zâhir olmuştur. Aynadaki sûret-i mün'akiseyi nazardan kaldırınca, âkis olan sıfat kalır ve sıfat ise zâtla müttehiddir.

1114. Ey hoş-hisal, sen ne vakit kendinden gaib olursun? Mâdemki senin gaybın sana mülk ve mâl oldu.

Ey huyları iyi olan sâlik, senin zâtın ve gaybın sana mülk ve mâl oldukça, sen ne vakit kendinden gāib olursun. Makām-ı cem'in hâl-i zevkîsi budur.

1115. "Ey Süleyman Mescid-i Aksa'yı yap, Belkîs'ın askeri namaza geldi!"

Bu kıssanın zâhiri Süleymân (a.s.)ın Mescid-i Aksa'yı binâ buyurmasıdır; fakat iç yüzü her bir zamanda vâki' olan tecellî-i Hakk'a işarettir. Ya'ni, "Süleyman"'dan maksûd, insân-ı kâmildir. “Mescid-i Aksâ"dan murâd, sâliklerin kalbidir. "Belkîs"dan murâd nefisdir. Ve "Belkîs'in ordusu"ndan murâd, vücûd-ı sâlikteki kuvâ-yı muhtelifedir ki, bu kuvânın “akıl" gibi sâlihi ve "emîr-i hevâ" gibi fâsidi vardır. Bunlar hakkındaki tafsilât cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi'l-Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîflerinin on birinci ve on ikinci bâblarında münderiçdir ve fakîr tarafından bu kitâba yazılmış olan şerhin o bâblarında âcizâne îzâh edilmiştir, burada tafsili uzun olur.

1116. Vaktaki o, o mescidin bünyadını koydu; cin ve ins geldi bedeni kâra verdi.

Süleymân (a.s.) o Mescid-i Aksa'nın temelini kurduğu vakit, cinler ve insanlar geldiler ve bedenlerini o Mescid'in binâsıyla meşgül ettiler. "Cin" ile kuvâ-yı bâtıneye ve "ins" ile kuvâ-yı zâhireye işaret buyurulur. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil sâlikin kalbinin temelini kurduğu vakit, havâss-i zâhire ve bâtınesi dahi o kalbin binâsına meşgül oldular.

1117. Bir gürûh, aşk cihetinden, bir kavim muradsız olarak, tâat yolundaki kullar gibi.

Ya'ni, "Hz. Süleymân Mescid-i Aksa'nın temelini kurduğu vakit ins ve cinden bir tâife aşk ve muhabbet cihetinden o mescidin binâsına meşgûl oldular ve bir tâife dahi isteksiz olarak zor ile binâ-yı Mescid'in hizmetinde bulundular. Nitekim Hakk'a itaat ve emr-i ilâhîye tebaiyet yolundaki kullar da böyledir." Kimisi Hakk'ın emrini seve seve yaparlar ve kimi de maa'l-kerâhe ve istemiyerek yaparlar. İnsân-ı kâmilin hizmetinde tasfiye-i kalb ile meşgûl olan sâlikler de böyledir. Bir kısmı mürşid-i kâmilin verdiği vazîfeyi seve seve icrâ ederler ve evrâd ve ezkârlarına muntazaman devâm eylerler; bir kısmı da sıfât-ı nefsâniyyelerinin galebesiyle istemiyerek o vazîfeyi yaparlar, hattâ terk ve müsâmaha cihetine de giderler.

1118. Halk şeytanlardır ve şehvet zincîrdir, onları dükkân ve galle tarafına çeker.

"Dükkân", iş ve ticaret mahalli ve "galle", zahîre ve mahsûl ma'nâsınadır. Burada şeddesiz okunması, zarûret-i vezn içindir. "Dîvânend" kelimesinde iki ihtimâl vardır: Birisi "dîvâne end"in muhaffefidir, "Halk delidirler ve şehvet-i nefsânî o delilerin boyunlarında zincîrdir" demek olur. Yâhud şeytan ma'nâsına olan "dîv"in cem'idir. Ma'nâsı, "Halk şeytanlardır ve nefsânî şehvetler onların boyunlarında zincîrdir ki, onları çeke çeke iş ve ticaret mahallerine ve mahsûl ve zahîre tarafına götürür." Fakat "dîvâne end" ma'nâsi daha münasib görünür. Zîrâ bu halk, mebde' ve maâdını idrâk edemiyecek derecede şehevât-ı nefsâniyyelerinde müstağraktırlar ve bu şehevât zincîrlerine bağlı oldukları halde, çılgınlık gösterirler.

1119. Bu zincîr korkudan ve hayrettendir; sen bu halkı zincîrsiz görme!

Bu zincîr korkudan ve hayretten ma'mûldür, zîrâ ahvâl-i âtiye meçhûldür ve meçhûl bir âtî ise korku ve hayret tevlîd eder. Binâenaleyh sen bu halkı ma'nen korku ve hayret zincîri ile bağlı gör; onların zâhirine bakıp serbest ve zincîrsiz görme!

1120. Onları kesb ve şikâr tarafına çeker, onları kân ve bihar tarafına çeker. [1118]

Bu korku ve hayret zincîri onları kazanç ve şikâr tarafına [çeker]; ve âtî-de fakr u zarûret âteşine düşmemek korkusuyla çalışırlar. Ve bu zincîr onları kân, ya'ni ma'den menba'larındaki kuyularda çalışmak ve dağlar gibi dalgalı denizlerde ticaret etmek tarafına çeker.

1121. Onları iyi tarafa ve kötü tarafa çeker, Hak buyurdu: "Onun boynunda hurma lifinden ip vardır."

Ma'lûm olsun ki, bu korku ve hayret zincîri sırr-ı kaderin her bir ferd indinde meçhûl olmasından neş'et eder. Birçok mahallerde de îzâh olunduğu üzere sırr-ı kader her ferdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan vâki' olan talebi üzerine, Hakk'ın hüküm ve kazâsıdır. Efrâd-ı beşer kendi tedbîri ile bu hayât-ı dünyeviyyede dâimâ keşmekeş içindedir; fakat onu iyi ve kötü tarafına çeken hep kazâ-yı ilâhî bağıdır. Bu bağ, her bir kimsenin mazhar olduğu ism-i hâssın ahkâmıdır; ve bu ahkâm onun hakikatinin boynunda iptir. O bağın liften örülmüş olması, vücûd-ı mevhûmuna işarettir; zîrâ hakîkatte vücûd Hakk'ındır, vücûd-ı keserât ise mevhûmdur. İşte "Tebbet yedâ" sûre-i şerîfesindeki `في جيدها حبل من مسد` (Tebbet, 111/5) ["Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip vardır.”] âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı işârîsinden birisi de budur; ve bu âyet-i kerîmenin tefsîr-i işârîsi III. cildin 1659, 1660 numaralı beyitlerinde bir mikdâr tafsil olundu. Ve işârî olan ma'nâlarından dî-ğer biri de inşaallah VI. cildde `آن هنر في جيدها حبل مسد روز مردن نیست زان فنها مدد` ya'ni "O hüner nefsin boynunda hurma lifinden örülmüş bir iptir, ölüm gününde o fenlerden meded yoktur" beyt-i şerîfinde gelecektir.

1122. "Biz onların boyunlarında muhakkak ip kıldık ve ipi onların ahlâkından ittihaz ettik."

Ya'ni, Hak Teâlâ Yâsîn sûre-i şerîfesinde dahi `إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالاً فَهِىَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ` (Yâsîn, 36/8) ya'ni “Biz onların boyunlarında zincirler kıldık ki, o zincîrler çenelerine kadar sarılmıştır; binâenaleyh onlar başları yukarıya kalkmış ve gözleri yumulmuş bir haldedirler" buyurur. Birinci mısra'da bu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur; ikinci mısrâ' “ağ-lâl" kelimesinin lisân-ı Hak ile tefsîridir. Ayet-i kerîme her ne kadar mün-kirler hakkında ise de, yukarıki beyt-i şerîfde îzâh olunduğu üzere bu “ağ-lâl" iyi ve kötü olan bilcümle efrâd-ı beşerin boynundadır; zîrâ her bir fer-din bir rabb-i hâssı vardır ki, o rabb-i hâs o ferdin ayn-ı sâbitesinin mazhar olduğu bir ism-i ilâhîdir; ve bilcümle mevâtında o fertten zâhir olan ahvâl, bu ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârdır, binâenaleyh o ismin hâssıyyeti, o ferdin hulku ve tabîatıdır. Meselâ Dârr isminin mazharı olan bir ferdin tab'ı, zarar îrâsıdır; böyle bir kimse fâide îrâsını kasd etse bile, zımnında zarar hâsıl olur. Ve kezâ Nâfi' isminin mazharı olanın tab'ı, men-faat îrâsıdır; böyle bir kimse zarar îrâsını kasd etse bile, zımnında menfaat hâsıl olur. Bu bahiste daha pek çok sözler vardır, fakat tafsili uzun olur. İm-di fenâ ahlâk iki nevi'dir, birisi aslî ve diğeri ârızîdir. Hulk-ı asli terbiye ile zâil olmaz, zîrâ kalb-i hakāyık mümkin değildir ve hulk-ı ârızî terbiye ile zâ-il olur.

1123. Müstakzirden, müstenkıhden hiçbiri yoktur, illâ ki onun boynunda bir tâir vardır.

"Müstakzir", istifâl bâbından ism-i fâildir, sülâsîsi "kazer"dir. "Pek pis" ma'nâsınadır ki, günâhla pis olandan kinâyedir. "Müstenkıh", Ankaravî haz-retlerine göre kezâlik istifâl bâbından ism-i fâildir, sülâsîsinin masdarı "nekāhet"dir; sıhhat ve ifakat sahibi ma'nâsınadır ki, günâh hastalığından, sıhhat ve ifakat bulandan kinâyedir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ek-berâbâdîye göre "istinkā"dan ism-i fâildir ki, sülâsisi "nekā'dır, temiz ve pâk olmak ma'nâsınadır. "Müstenkıh" kelimesinin aslı "müstenkî"dir; "ya"nın hazfiyle “hâ" ilavesi, zarûret-i kāfiye içindir. Bahru'l-Ulûm hazretle-ri her iki şıkka göre de ma'nâ vermişlerdir. Beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: "İyiden ve kötüden ve pisten ve temizden hiçbir kimse yoktur ki, onun boy-nunda rabb-i hâssının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr zâhir olma-sın!" Eğer ism-i Hâdî'nin mazharı ise, onun boynuna bu ismin iktizââtına gö-re ve eğer Mudill isminin mazharı ise, kezâlik bu ismin îcâbâtına göre hü-kümler yükletilir ve bu yükler o kimselerin isti'dâdına göre kendilerine ağır gelmez. "Tâir"den murâd, ayn-ı sâbitesinin mazhar olduğu ism-i hâssın ha-zînesinden uçup, bu âlem-i kesâfette kendi mazharı olan şahsın boynuna ko-nan ahkâmdır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Beni İsrail'de olan وَكُلُّ إِنْسَانِ الْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عَنْقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتَاباً يَلْقَاهُ مَنْشَوِّراً (İsrâ, 17/13) ya'ni "Her bir mükellef olan insana, onun tâirini boynuna lâzım kıldık; biz yevm-i kıyâmette onun için bir kitâb çıkarırız, yayılmış olarak ona mülâkî olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1124. Senin hırsın kötü işte ateş gibidir; kor, ateşin hoş olan renginden hoştur.

Ma'lum olsun ki, hırs hakîkî, bâkî ve sabit olan bir sıfattır, aslâ tebeddül etmez. İnsan kendinde olan bu hakîkati iyiye ve kötüye tevcîh edebilir. Lezâiz-i dünyeviyye tahsiline tevcîh olunan hırs fenâ ve maârif-i rabbâniyyeye ve tâata ve rızâ-yı bârîye tevcîh olunan hırs iyidir. Bu husûstaki ma'lûmât-ı mufassala Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin Et-Tedbîrâtu İlâhiyye kitâbının on ikinci bâbında ve âcizleri tarafından bu kitâba yazılan şerhte mündericdir. Bu ma'nâya binâen, beyt-i şerîfde hırs, "kötü işte" kaydıyla takyîd buyurulmuştur. İmdi gerek iyi ve gerek kötü olsun, her bir fiilin bir hakikati vardır. Şer'in takbîh ettiği ef'âl, rûha birtakım zulmânî ve elem verici hakāyıktır ki, bu hakāyık dünyâda ef'âl sûretiyle zâhir olur. Havâss-i beşer bu hakāyıkın zulmâniyyetini idrâk edemediğinden parlak ve lezzetli görür ve dâimâ bu lezzetlerin tahsiline harîs olur. Beşer ölüm vâsıtasıyla bu havâsden kurtulup, âlem-i berzaha intikāl ettiği vakit, bu hakāyıkın zulmâniyeti ve elem vericiliği münkeşif olur. Dünyada bu çirkin hakāyıkı parlak ve süslü gösteren hırstır.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bu ve âtîdeki beyitlerin zevkine varılır. Ya'ni, bu çirkin ef'âlin hakāyıkı kara kömür gibi ve hırs dahi bu kara kömüre ârız olan alevli ateş gibidir ki, nazarlarda bu çirkin fiilleri nûr hâlindeki ateş gibi, parlak ve latîf manzaralı gösterir ve senin hırsın, nefsine zevk-âver ve latîf görünür; fakat hırsının teveccüh ettiği çirkin fiil, o hırsın zevkinden daha latîf ve daha zevk-âver gelir. Meselâ birinin parasını çalmak ve gasb etmek, çirkin bir fiildir. Ve farz edelim ki, bir kimse dahi bu çirkin fiilleri icrâya harîsdir; bu hırs ona zevkli gelir; vaktâki o fiili icrâ edip, paraları elde eder. O paraların manzarası nefsinin gözüne, kor ateşi gibi latîf gelir; fakat bu fiilin zulmânî olan hakikati rûhu te'lîm eder.

1125. O kömürün siyahlığı ateş içinde gizlidir; vaktâki ateş gitti, siyahlık zahir oldu.

"O kötü fiilin karalığı, hırs ateşi içinde gizlidir. Hırs ateşi zâil olduğu vakit o kötü fiilin karalığı zâhir olur." "Ateş-i hırsın gitmesi," âlem-i zâhirde, ya'ni dünyada birkaç vecih ile olur; ve âlem-i bâtında ölüm ile olur. Dünyâda bilfarz zinâya harîs olan kimse, şiddetli bir firengîye veya diğer bir hastalığa tutulup, o hastalığın şiddeti altında zebûn olduğu vakit, zinâya harîs olmak değil, adını bile anmaktan istikrâh eder veyâhud vücûduna ihtiyârlık ilel ve emrâzı müstevlî olur. Gençliğinde harîs olduğu fiil-i zinânın kerâhati nazarında zâhir olur. Ölüm hâlinde ise, havâs zâil ve o kötü fiilin çirkinliği ve elem vericiliği âşikâr olur.

1126. Kara kömür senin hırsından kor oldu; hırs gittiği vakit, o berbad kömür kaldı.

Kara kömür mesâbesinde olan o kötü fiilin hakîkati, senin hırsından dolayı, kor gibi latîf renkli göründü; hırs zâil olduğu vakit, o berbâd ve kapkara kömür hâlinde kaldı.

1127. O zaman o kömür kor göründü, o işin güzelliği değil, hırsın ateşi idi.

Kötü fiilin sana kor ateş gibi parlak ve latîf renkli görünmesi, o fiilin güzelliği ve letâfeti değil, hırsın alevli ateşi idi.

1128. Hırs senin işini süslemiş idi; hırs gitti ve senin işin kebûd kaldı.

"Kebûd", mâî renge derler ve mâî renk ehl-i Fürs indinde alâmet-i mâtemdir. و زين لهم الشيطان أعمالهم (Enfal, 8/48) Ya'ni "Onların amellerini şeytân süsledi" âyet-i kerîmesi mûcibince şeytan senin hırsını tahrîk etti ve hırs vâsıtasıyla kötü amelini süsledi, imdi şeytanın vâsıta-i tesvíli olan hırs gitti ve senin işin mâtem libâsını giydi.

1129. Bir koruğu ki, şeytan süsledi, bir kimse olmuş zanneder ki, ahmaktır.

"Şeytanın süslemiş olduğu bir koruğu, ancak ahmak olan bir kimse olmuş zanneder." Bu beyt-i şerîf, bir temsildir. Ham bir koruğu şeytân-ı vehmin tes- víli üzerine olmuş zanneden kimse nasıl ahmak ise, kötü işleri de şeytân-ı vehmin hırsı tahrik etmek sûretiyle süslü göstermesinden dolayı iyi zannetmek hamâkattır. Ankaravî nüshasında "gûre" yerine "gavle" vâki'dir; ve Şârih hazretleri buyurur ki: "Gavle" ham ve nâ-puhte bir acı ve ekşi ottur, onu bir kimse çiğnediği vakit, dişlerini kamaştırır." Fakîr Hind nüshalarındaki "gûre"yi daha münasib gördüm.

1130. Vaktaki onun canı tecrübe gösterir, onun dişi tecrübeden kamaşır.

[1128] "Koruğu olmuş zanneden kimse vaktâki koruğu yer ve onun canı tecrübe gösterir, bu tecrübeden dişi kamaşır". Kötü fiili de iyi görenin hâli dahi buna benzer.

1131. Hırs gülünün aksi, hevesten nâşi o tuzağı dâne gösterdi, halbuki o muhakkak tuzak idi.

Gulyabânî gibi olan hırsın aksi, sende kötü fiili icrâya bir heves uyandırır ve bu heves sebebiyle o hakikatı zulmânî ve seni te'lîm edici olan fiil-i kabîhi sana latîf bir dâne gösterdi; halbuki o gösterdiği letâfet ve lezzet muhakkak sûrette senin murg-ı ruhunun tuzağı idi.

1132. Hırsı dîn işinde ve hayırda iste; vaktaki hırs kalmaz, latîf yüzlü olur.

Yukarıda 1124 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, hırsın bâkî ve sâbit olan bir hakikatı vardır ki, aslâ değişmez. Ancak onu iyi ef'âle tevcih etmek lâzımdır. Binâenaleyh hırsı din işinde ve hayırda iste; vaktâki ölüm sebebiyle havâssin zâil ve hırsın fânî olur, arazdan ibaret olan senin fiilin latîf yüzlü bir sûret olarak sana zâhir olur.

1133. Hayırlar latîftirler, gayrin aksinden değil; hırsın harâreti gitse, hayrın revnakı kalır.

Hayırların ve güzel fiillerin hakikatleri latîf ve hoşturlar; onların letâfeti kendi zâtındandır; başka bir latîfin hâriçten vâki' olan aksinden değildir. Bi- nâenaleyh eğer bu dünyâda vâki' olan hırsın harâreti, ölüm vâsıtasıyla gitse, âlem-i berzahda o güzel fiilin revnakı ve parlaklığı kalır ve o parlaklık senin sûret-i misâliyyenin enîsi olur.

1134. Dünya işinden hırsın harâreti gittiği vakit, harâretli kordan kömür kalmış olur.

Bu fânî olan hayât-ı dünyeviyyede, dünyâ umûruna ve lezzât-ı cismâniyye tahsiline tevcîh olunan hırsın harâreti, ölüm sebebiyle gittiği vakit, parlak ve harâretli kor mesâbesinde olan o kötü ef'âlin kömür gibi kapkara kaldığı münkeşif olur; ve bu boş ve dipsiz meş'aleye tevcîh olunan hırs sebebiyle hasret ve nedâmet çekilir.

1135. Gırar, çocuklara hırs getirir, nihayet gönül zevkinden dâmen-süvar olurlar.

"Nitekim noksanlık çocuklara oyun hırsı getirir ve nihâyet bu hırs sebebiyle gönüllerinde bir zevk hâsıl olur ve bu zevk sebebiyle entârilerinin arka eteklerini bacakları arasından, önlerine çekip, ata binmiş olduklarını zannederek koşarlar." Bu koşmadan vücûdlarına ancak beyhûde bir yorgunluk ârız olur. "Gırâr", "kitâb" veznindedir, müteaddid ma'nâları vardır; burada "noksan" ma'nâsınadır. Zîrâ çocuklar cismen ve aklen noksan olduklarından onlarda oyun hırsı hâsıl olur.

1136. Vaktâki çocuktan o fenâ olan hırs gider, diğer çocuklar üzerine ona gülme gelir.

Vaktâki çocuk büyür, o fenâ ve âdî bir şey olan oyun hırsı gider, başka çocukları öyle oynar bir halde gördüğü vakit güler de der

1137. Ki: "Ne yapar idim, bunda ne görür idim, hırsın aksinden sirke, bal göründü?"

Ya'ni, çocukların öyle dipsiz ve ma'nâsız oyunlarını gördüğü vakit der ki: "Çocukluğumda ben de bunlar gibi yapardım; fakat bu yaptığım ne idi ve bu ma'nâsız meşgüliyet içinde ne gibi bir fâide görür idim. Oyun hırsının aksinden, sirke gibi ekşi olan bu harekât, beyhûde bana bal gibi tatlı göründü." İşte Hak'dan gafil ve dünyâ umûruna harîs olan insân-ı nâkıs dahi, mertebe-i kemâle geldiği vakit, ehl-i dünyanın hâline bakıp güler ve böyle söyler; zîrâ bu hayât-ı dünyâ laib ve lehvden ibarettir. Nitekim âyet-i kerîmede انما الحيوةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَ لَهُوٌ (Muhammed, 47/36) ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak laib ve lehvdir" buyurulur.

1138. O peygamberlerin binası hırssız idi; ondan dolayı böyle revnaklar ziyade oldu.

Ehl-i dünyâdan birisi çıkıp derse ki: "Dünyâ umûruyla meşgüliyetin oyuncak ve boş olduğundan bahs olunur; halbuki peygamberler dahi birtakım dünyâ işiyle meşgül olup kimi Mescid-i Aksâ'yı ve kimi Kâ'be'yi binâ etti ve kimi mescid ve ma'bed yaptı; ve hayât-ı dünyaya lâzım şeyleri tahsîle sa'y ettiler?" Biz cevab veririz ki: "Evet öyle oldu, fakat onların sa'yleri dünyâların, sûret-i dünyeviyyenin kendilerini tahsile harîs olarak değil idi; belki onların hırsları, umûr-ı uhreviyyeye tevcîh buyurulmuş idi. Ve hiçbirisi yaptığı bir işte Hak'dan gafil değil idi; binâenaleyh onların hırsları yukarıda 1132, 1133 numaralı beyitlerde îzâh olunan nevi'den idi ve onların amel-i dünyevileri pek büyük bir kasd-ı ilâhîye müstenid idi. Binâenaleyh o binaların revnakları ve parlaklıkları inde'n-nâs ziyâde oldu.

1139. Ey kimse, kerîm olanlar çok mescid binâ etmişlerdir, fakat onun adı Mescid-i Aksa olmaz.

Ey ibret almak isteyen kimse, bu âlemde birçok kerem sâhipleri çok mescid yaptırmışlardır; fakat o mescidlerden hiçbirinin adı Mescid-i Aksâ değildir ve nâs arasında bir peygamberin binâ ettiği Mescid-i Aksa kadar parlaklığını muhafaza edememiştir. Bu hâl, ibret alınacak bir şeydir; zîrâ hiçbir ferdin ihlâsı, bir peygamberin ihlâsı derecesinde sâf değildir.

1140. Kâ'be'nin her bir dem izzeti arttı; o ihlasat İbrâhîm'den idi.

Ka'be ilk evvel İbrâhîm (a.s.) tarafından binâ olundu. Kıyâmete kadar ehl-i İslâm indinde izzeti dâimâ ziyâde olmakta ve şarktan ve garbdan fevc fevc tavaf ve ziyâret olunmaktadır. Ka'be'nin böyle izzetinin tezâyüdü İbrâhîm (a.s.)in ihlâslarının kuvvetinden ve safvetinden idi.

1141. O mescidin fazlı topraktan ve taştan değildir, fakat onun bânîsinde hırs ve cenk yoktur.

“Bennâ”, çok binâ yapıcı ma'nâsına mübâlağa ile ism-i fâildir ve “mi'mâr” ma'nâsına da gelir. Ya'ni, “O Mescid-i Aksa'nın ve Mescid-i Harâm'ın sâir mescidler üzerine fazlı, toprağından ve taşından değildir. Onun mi'mârları enbiyânın nefislerinde hırs ve nizâ' sıfatları olmamasındandır.” Zîrâ onların nefislerinin bidâyeti, “nefs-i mutmainne”dir.

1142. Onların kitabları, başkalarının kitabları gibi değildir; ne mescidleri, ne kesbleri ne hânumânları.

“O peygamberlerin kitabları vahy-i ilâhî olmak i'tibariyle, başkalarının yazdıkları kitablara benzemez; mescidleri ve hayât-ı dünyeviyyede kesbleri ve hânumânları ya'ni ehl ü ıyâli ve mâmeleki ve evi barkı, başkalarınınkine benzemez. Zîrâ onların kesblerindeki safvet, başkalarının kesblerinde bulu-namaz.” Zîrâ enbiyâ hakāyık-ı eşyayı görürler ve gördüklerini bilirler ve bil-diklerini söylerler; başkalarının kitabları ise akıl ve vehmin te'sîri altındadır; ve kesblerinde cehil hasebiyle şübheli mevâdd karışık olur ve hânumânların-da teşettüt ve teferruk bulunur.

1143. Ne edebleri, ne gazabları, ne ukūbetleri, ne uykuları ve ne kıyas ve ne makāli.

“Nekâl”, ukūbet ve azâb; “nuâs” uyku demektir. Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin mâba'didir. Ya'ni, “Enbiyânın bu halleri de başkalarınınkine benze-mez demek olur. Zîrâ onların bu hallerinde zerre kadar riyâ ve süm'a gibi sı-fât-ı nefsâniyyeden bir şey bulunmaz. Başkalarının edebleri muhîtlerine hoş görünmek sûretiyle vikāye-i nefs içindir; gazabları ve ukūbetleri, uykuları nefsânîdir ve kıyasları ve makālleri nef'-i nefisleri mülâhazasıyla vâki' olur.”

1144. Onların her birinin bir başka ferri vardır; onların can kuşu başka kanattan uçucudur.

Ya'ni, enbiyâ-yı izâm hazarâtından her birinin bir başka revnakı ve parlaklığı vardır; her biri ism-i Hâdî'nin mazhar-ı kâmili olmakla beraber, rabb-i hâssları i'tibariyle aralarında tefâzul vardır. Nitekim âyet-i kerîmede تلك الرسل فَضَّلْنَاً بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) ya'ni "Bu resûllerin ba'zısını, ba'zısı üzerine tafdîl ettik" buyurulur. Bu rabb-i hâsslarının te'sîriyle kimi tenzîhe ve kimi teşbîhe ve kimi kâh tenzîhe ve kâh teşbîhe ve kimi teşbîhde tenzîhe ve tenzîhde teşbîhe da'vet ederler. Binâenaleyh her birinin rûh-ı âlîsi başka kanattan uçar.

1145. Onların halinin zikrinden gönül titrer; onların fiilleri, bizim fiillerimizin kıblesidir.

Enbiyânın hallerinin zikrinde gönül titremesinin sırrı budur ki, insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın son libâs ile tecellîsinden ibârettir; ve enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın her birerleri bi'l-asâle birer insân-ı kâmildir. Evliyâ-yı kümmelînin kemâlleri ise bi'l-verâsedir. Binâenaleyh bi'l-asâle insân-ı kâmil olan enbiyânın zikr-i ahvâli, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın etvâr-ı tecelliyâtını beyân olur ki, bundaki azamet, muhtâc-ı îzâh değildir. Bu azametin önünde titremek tabiîdir. Bu ma'nâ-yı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ilyasî'de رسل الله الله اعلم حيث يجعل رسالته (En'âm, 6/124) ya'ni “Allâh'ın resûlleri, Allâh'dır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir" âyet-i kerîmesinin bir vechi olarak beyân buyururlar. Tafsîli fakîr tarafından yazılan bu fassın şerhindedir; ve cenâb-ı Pîr efendimizin bu ma'nâdaki “Müstezâd"ını burada zikr etmek erbâb-ı irfân için fâideden hâlî değildir. Şi'r-i müstezâd: "Kesîrü't-tecelli olan ma'şûk-i hakîkî her lahzada bir şekil ile zâhir oldu; gönül kaptı ve gizlendi. Yâr-i hakîkî her dem başkalarının libâsıyla zâhir oldu; gâh ihtiyar ve gâh delikanlı oldu. Gâh Nûh oldu ve cihânı duâsı ile suya gark etti. Kendisi gemiye gitti. Gâh İbrâhîm Halil oldu ve ateş içinde zâhir oldu, ateş ondan gülistan oldu. Yûsuf oldu ve Mısır'dan âlemin rûşen-geri olan bir gömlek gönderdi. Ya'kūb'un gözünden nûrlar gibi zâhir oldu. Nihâyet gözü aşikâr oldu; muhakkak Mûsâ (a.s.)ın yed-i beyzâsından olan dahi O idi. Çobanlık ederdi, asâya gitti, yılan sıfatı üzerinde zâhir oldu. Ondan büyüklerin fahri oldu; nice bir dem, teferrüc cihetinden bu yeryüzü üzerinde dolaştı. Îsâ oldu ve dönücü kubbe-i felek üzerinde zâhir oldu; tesbih edici oldu. Gelip gittiğini gördüğün her ferd dahi hep O idi. Nihâyet şekl-i Arabî'den zahir oldu, cihânın dârâsı oldu; hayır hayır ki, bir sâf-derûn sûretinde "ene'l-Hak" diyen dahi O idi. O dârağacında zahir olan Mansûr değil idi; câhil olan şübhede oldu. Mevlânâ-yı Rûmî küfür sözünü söylememiştir, söyleyemez, ona münkir olmayınız! Kâfir o kimse olur ki, inkâr ile zâhir oldu, cehennemliklerden oldu."

İmdi bu îzâhâttan bu beyt-i şerîfdeki "titreme"nin ve "enbiyânın fiilleri, bizim fiillerimizin kıblesi olması"nın sırrı ve ma'nâsı anlaşılır.

1146. Onların kuşlarının yumurtaları altından olmuştur; onların canı gece yarısında seher vaktini görücü olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, ervâh-ı mücerrede, mertebe-i sıfattadır; vaktâki ecsâda taalluk ederler, mertebe-i ef'âle gelirler ve "efâl," rûh kuşlarının yumurtaları mesâbesinde bulunur. Enbiyânın efâli, aslâ nefsin sıfatı karışmamış bir halde bulunduğundan, altın gibi kıymetlidir. Zîrâ onların rûhları pek karanlık ve kesîf olan tabîat ve cismâniyet âleminde hakîkat güneşinin nûrunu gösteren seher vakti gibi olmuştur.

1147. Ben kavmin iyiliğini cân ile her ne söylersem, eksik söyledim, kavmin eksik söyleyicisi olmuşum.

"Ben enbiyâ tâifesinin, iyilikleri hakkında her ne söylersem, eksik söylemiş olurum; binâenaleyh ben o tâife-i aliyyenin eksik söyleyicisi olmuşumdur." Zîrâ nübüvvet hâlî, zevkî ve vicdânîdir; ve nübüvvetle muttasıf olmayan kimsenin Nebbiyy-i zîşân hakkındaki sözleri ilm-i zevkî ve hıbret üzerine olmaz, böyle olunca da o söz nâkıs olur. Meselâ pâdişâh olmayan kimsenin, pâdişâhlığın zevki hakkındaki sözleri tamâm olmaz.

1148. Ey kerîmler, Mescid-i Aksa yapınız, zîra tekrar Süleyman geldi ve's-selâm!

"Ey rûhlarına karşı kerîm olanlar, Aksâ mesâbesinde olan kalbinizi binâ ediniz; zîrâ verâset-i Süleymânîyi hâiz olan insân-ı kâmil geldi ve vâris ile mûris şahs-ı vâhid hükmünde bulunduğundan, Hz. Süleymân yine gelmiş oldu." Hz. Süleymân cihet-i nübüvveti ile zâhiren Mescid-i Aksa'yı ve cihet-i velâyeti ile bâtınen kalbleri binâ etti. İnsân-ı kâmil ise cihet-i velâyeti hasebiyle kalbleri ma'mûr eder. Binâenaleyh i'mâr-ı kalb hususunda Süleymân-ı zamânın emrine tâbi' olunuz. Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz "Süleymân" ile zât-ı şerîflerine işâret buyururlar.

1149. Ve eğer bu dîvlerden ve perilerden baş çekerlerse, melekler hepsini çenbere çekerler.

Ve eğer kuvâ-yı şeheviyye ve gazabiyye ve vehmiyye ve ucüb ve kibir ve hased gibi şeytanlar ve periler, bu kalb Mescid-i Aksa'sının i'mârından baş çekerler ve imtina' ederlerse, melekler idâdında olan insân-ı kâmilin kuvâsı onları çenbere ve bukağıya çekerler.

1150. Şeytan mekr ve riyadan bir dem eğri giderse, onun başı üzerine şimşek gibi kamçı gelir.

Eğer nefis şeytanı mekr ve riyâdan dolayı, bu i'mâr-ı kalb husûsunda eğri hareket ederse onun başı üzerine insân-ı kâmilin şimşek gibi tasarruf kamçısı gelir.

1151. Süleymân gibi ol, tâ ki senin şeytanların senin binân için taş getirsinler.

Binâenaleyh ey sâlik, sen ihlâs husûsunda Süleymân gibi ol, tâ ki senin sıfât-ı nefsâniyye şeytanların, senin binâ-yı kalbin için güzel ahlâk taşlarını getirsinler!

1152. Süleyman gibi vesvesesiz ve hîlesiz ol, tâ ki cin ve şeytan senin fermanını götürsün!

Süleymân (a.s.) gibi sâhib-i ihlâs olup, umûrunda vesvesesiz ve hîlesiz ol; tâ ki cin ve şeytân mesâbesinde olan vücudundaki kuvâ sana mutî olup fermânını icrâ etsinler!

1153. Senin mührün bu gönüldür ve ayık ol, tâ ki mührün şeytana şikâr olmasın!

Ey sâlik, senin kuvânda tasarrufuna sebeb olan mühür, senin bu gönlündür; aklını başında tut ve müteyakkız ol ki, sebeb-i tasarruf olan o mührü şeytana kaptırmayasın! Eğer kaptırır isen, senin vücûdunun mülkünde mutasarıf olan ancak şeytan olur.

1154. Böyle olunca şeytan senin üzerine dâimâ Süleymanlık eder; hazer et, vesselâm!

1155. Ey gönül, o Süleymanlık mensûh değildir; senin başında ve sırrında Süleymanlık edicilik vardır.

"Süleymânî"deki "yâ" masdariyet, “Süleymânî kün" vasf-ı terkîbî, “kü-nî"de "yâ” kezâ masdariyettir. Ya'ni, "Ey gönül, eğer nefis şeytânı mührünü kapar ve senin mülk-i vücûdunda tasarruf ederse me'yûs olma; zîrâ o Süleymânlık mensûh değildir. İnsan olmak i'tibâriyle senin başında ve bâtınında ya'ni rûhunda Süleymanlık edicilik isti'dâdı vardır, nefis şeytanında ise bu isti'dâd yoktur.

1156. Şeytan dahi bir vakit Süleymanlık eder; fakat her çulha ne vakit atlas dokur?

Nefis şeytânı dahi vücûd-ı beşerde bir vakit Süleymanlık edip, mutasarrıf olur; fakat bu tasarrufu ile Süleymân olması lâzım gelmez; çünki her çulhanın dokuduğu kumaş, kıymetli atlas olamaz.

1157. O, onun eli gibi el kımıldatır ve fakat her ikisinin arasında çok bir fark vardır.

Ya'ni, “Rûh-i hayvânî sâhibi olan nefis dahi, rûh-i izâfînin eli gibi el kımıldatır ve vücûdda mutasarrıf olur; ve fakat rûh-i hayvânînin tasarrufu ile, rûh-i izâfînin tasarrufu arasında çok fark vardır.