İçeriğe atla

Belkîs'ı rahmete da'vet kıssasının bakıyyesi

29. bölüm / 47 · 3475 kelime · ~18 dk okuma

1044. "Ey Belkîs, kalk gel ve mülk gör! Halık'ın deryasının kenarında inci topla!"

"Mülk"den maksûd, mülk-i ma'nevîdir. "Leb-i deryâ-yı Yezdân"dan murâd, âlem-i rûhânî ve hakikat-ı insânîdir. "İnci"den murâd, esrâr-ı ma'ri- fettir. Hitâb, zâhiren Süleymân (a.s.)dan Belkîs'a ve zimnen Hz. Pîr efendimiz tarafından bilcümle mâlikiyyet da'vâsında bulunan nüfûsadır. Ya'ni, "Ey Belkîs, oturduğun çöplük ve mezbele üstünden kalk da gel, bizim indimizde mülk-i ma'nevîyi gör ve Hakk'ın deryâsının kenârı olan rûhâniyet âleminde ve hakikat-ı insaniyye sahasında, esrâr-ı ma'rifet-i ilâhiyye incilerini topla!"

1045. Senin kız kardeşlerin âlî olan çerhin sakinidir; sen bir murdar ile niye sultanlık edersin?

"Nefis" müennes olduğu için, cenâb-ı Pîr efendimiz nüfûs-ı sâlihaya “kız kardeş" ta'bîr buyururlar. "Ey Belkîs ve ey nefs-i mağbûn, senin sâlih olan kız kardeşlerin, âlem-i ulvînin sâkini olmuşlardır, sen niçin bir murdar ve cîfeden ibaret olan bu dünyâ ile sultanlık ediyorsun?" Nitekim hadîs-i şerîfde الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibi köpeklerdir" buyurulmuştur.

1046. Hiç biliyor musun ki, o sultan-ı azîm, senin kız kardeşlerine bahşişlerden ne verdi?

"Râd", cömert ma'nâsına olup “bahşişhâ-yı râd", cömert bahşişler ve atâlar demek olur ki, mebzûl ve azîm bahşişlerden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "râd" yerine "zâd” vâki'dir. Bu sûrette ma’nâ “Azık bahşişlerinden ne verdi?" demek olur. Ve "azık"tan murâd, âhiret azığı olduğu zâhirdir.

1047. Sen külhanın şahı ve reîsi benim diye sürûrundan niçin davul çalıcı tuttun?

"Külhan"dan murâd, şehvet-i dünyâdır. Nitekim yukarıda bu cildde 240 numarada cenâb-ı Pir efendimiz شهوت دنیا مثال گلخن است که از و حمام تقوی روشن است ["Dünyanın şehveti külhân misâlidir ki, ondan takvâ hamamı rûşendir"] buyurmuşlar idi. Ya'ni, "Ey Belkîs, dünyâ ve şehvet-i dünyâ külhan misâli iken, sen bu külhanın şâhı ve reîsi olduğundan dolayı niçin sevindin de, sarayının kapısında davulcular ve mızıkacılar tuttun?"

1048. O bir köpek mahallede kör dilenciyi gördü, hamle etti ve onun eski liba-sını yırttı.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda va'd buyurulan meselin îrâdıdır. "Delk", fukarâ-nın giydikleri eski ve yamalı yırtık pırtık libâs.

1049. Bunu diğer def'a demiş idik, fakat haberin te'kîdi için mükerrer oldu.

II. cildde bu meseli bir kere îrâd etmiş idik; fakat gönüllerde bu ma'nânın te'kîd ve tesbîti için burada mükerrer oldu. Fâidesi vardır, zararı yoktur.

1050. Kör ona dedi: "Nihayet senin o arkadaşların şimdi dağda av arayan [1047] avcılardır."

1051. "Senin kavmin dağda yaban eşeği tutuyorlar, sen mahalle ortasında kör tutuyorsun!"

"Gûr", yaban eşeği dedikleri hayvandır ki, avcılar indinde makbûl bir avdır. Ve bu temsilden murâd ne olduğu âtîde beyân buyurulur.

1052. Ey nefret edici şeyh, tezvîri terk et; birkaç körü cem' etmiş acı susun!

"Tezvîr", kizb ve hîle etmek. "Kör"den murâd ilm-i hakîkî ile ilm-i taklîdîyi temyîze muktedir olamayan kimseler. "Acı su"dan murâd taklîdî ve tahmînî olan ilim. Ya'ni, "Ey ehl-i hâlin yokluğundan ve mücâhedesinden nefret edici olan şeyh-i müzevvir, yalan ve hîle ile halka kendini satmayı terk et! Sen etrafına birkaç temyîzsiz kimseleri toplamış bir acı su mesâbesindesin. O toplanan kimseler senden o acı suyu içerler ve sen lisân-ı hâl ile dersin"

1053. Ki: "Bu müridlerimdir ve ben acı suyum; benden içerler ve kör olurlar!"

Avâmı başına toplayan ve onların mallarına ve hürmetlerine tama' edip evliyâlık taslayan müzevvir şeyhlerin hâlleri, dâimâ bu hitâbda bulunur; fakat onların hallerinden bu hitâbı avâm anlıyamazlar, pervâne gibi etrafında dolaşırlar.

1054. Kendi suyunu ledün denizinden tatlı et, fenâ suyu bu körlerin tuzağı etme!

"Fenâ su"dan murâd ulûm-ı taklîdiyye ve nazariyyedir. "Bahr-ı ledün"den murâd, ulûm-ı yakîniyye ve zevkiyyedir. Ya'ni, "Ey şeyh-i müzevvir, halka ulûm ve ma'rifet bahş etmek bahânesiyle kendini satma; ve acı ve fenâ su mesâbesinde olan ulûm-ı taklîdiyye ve nazar ile iftihâr etme; ve bu ulûmu körleri avlamak için tuzak yapma!" Eğer halkı irşâd hevesinde isen, o taklîdî ilimleri, ulûm-ı yakîniyye ve zevkiyyeye tahvîl et!

1055. Kalk, yaban eşeği tutucu olan Hudâ'nın arslanlarını gör; sen köpek gibi niçin zerk ile kör tutucusun?

"Hudâ'nın arslanları"ndan murâd, insân-ı kâmillerdir. "Yaban eşeği"nden murâd, henüz kuyûd-ı nefsâniyye ile mukayyed olan tâlib-i sâdık; "kör"den murâd temyîzsiz olan ahmak kimselerdir. "Zerk", riyâ. Ya'ni, "Ey şeyh-i müzevvir, içinde yuvarlanmakta olduğun nefsâniyet mezbelesinden kalk, ehl-i zekâ olan tâlib-i sâdıkları avlayan, insân-ı kâmilleri gör! Sen niçin böyle köpek gibi, zerk ve riyâ ile ahmakları kandırıp, etrafına toplayıcı olmuşsun?

1056. Yaban eşeği nedir! Dostun gayrisinin saydından uzaktır. Hepsi arslan-dır ve arslan tutucu ve nûrun sarhoşudur.

Biz kâmillere gûr, ya'ni yaban eşeği tutucudur dedik; fakat bu, yaban eşeği tutmak onların indinde ehemmiyetsiz bir şeydir, onun ne kıymeti vardır! O kâmiller, dost-ı hakîkî olan Hakk'ın gayrisinin saydından uzaktır. Hepsi arslan-dır ve hakikat arslanını tutucudur ve hepsi Hakk'ın nûrunun sarhoşudur.

1057. Şahın avı ve avcılığının nezzaresinde, saydı terk etmiş ve hayret içinde ölmüşlerdir.

Ya'ni, "Kâmiller, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın avını ve avcılığını temâşâda, tâlib-i sâdıkları avlamayı terk etmişlerdir ve bu temâşâda hayret içinde ölmüşlerdir." Ya'ni Hak'da fânî olmuşlar ve bu avcılığı Hak'dan görmüşlerdir. Bu beyt-i şerîfde "kurb-i ferâiz"e işaret buyurulur; zîrâ ibâddan zâhir olan ef'âlde, fâil Hak'dır ve ibâd Hakk'ın âletidir. Ve bu hâl kâmilin meşhûdudur; binâenaleyh veliyy-i kâmil mürîdin saydını, ya'ni irşâdını hep Hak'dan görür ve kendini Hakk'ın âleti bilir.

1058. O onların cinsini avlamak için yâr, onları ölmüş kuş gibi tutmuş.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki ma'nânın misâlidir. Ya'ni, “Meselâ avcı ölmüş bir kuşu elinde tutar, bu ölmüş kuşun cinsini avlamak için, bu hâl avcının bir tedbîridir. Yâr-i hakîkî olan Hak dahi kendinde fânî olmuş ve varlığından ölmüş olan bir kâmili, o kâmilin cinsini avlamak için yed-i kudretinde tutar." Binâenaleyh sûrette avlayan ölü kuş mesâbesindeki kâmil görünür ise de, hakîkatte avlayan Hak'dır.

1059. Ölmüş kuş vasılda ve firkatde muztardır. "El-kalbü beyne'l-ısbaayn" okumuşsun.

"Ölmüş kuş"tan murâd, Hak'da fânî olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil, nazarından halkı gâib edip, Hakk'ın vaslında müstağrak olmakda veyâhud irşâd için vasl hâlinden, halka rücû' etmekte muztardır. Onların irâdeleri, Hakk'ın iradesinde mahv ve müstehlektir. القلب بين اصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni Kalb Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, nasıl dilerse onu döndürür" hadîs-i şerîfini okumuş isen, bu ma'nâyı anlamışsındır."

1060. Her o kimse ki, onun ölmüş kuşuna şikâr oldu, gördüğü vakit, şehriyârın şikârı oldu.

Ya'ni, "Her bir kimse ki, kurb-ı ferâiz mertebesinde olan bir kâmilin şikârı oldu ise, o kâmilin ahvâlini basar-ı basîretle gördüğü vakit, şehriyâr-ı hakîkî olan Hakk'ın şikârı olur ve anlar ki, kendi dahi bu ölmüş kuşun cinsindendir ve Hak kendisini bu ölmüş kuş ile avlamıştır."

1061. Her kim bu ölmüş kuştan baş döndürürdü, o avcının elini asla bulmadı.

Ya'ni, "Bu ölmüş kuş mesâbesinde olan insân-ı kâmil, avcı mesâbesinde olan Hakk'ın yed-i kudretinde idi; her kim bu ölmüş kuştan, ya'ni insân-ı kâmilden yüz çevirdi ve onu hiçe saydı ise, o kimse avcının ya'ni Hakk'ın yed-i kudretini bulamadı." Hak onu tabîatın terbiyesine bıraktı. O tabîat, ayn-ı cehennemdir.

1062. O der ki: "Benim murdarlığıma bakma, benim nigahdarlığımda şahın aşkını gör!"

"Murdârlık”dan murâd, insân-ı kâmilin cismi ve sûretidir. Ya'ni, "Hakk'ın yedinde ölmüş kuş gibi olan ve insân-ı kâmil, zâhir-perest olan kimseye der ki: "Sen benim cism-i unsurîme bakıp, i'tirâz etme; benim muhafızlığımda şâh-ı hakîkînin aşkını gör!" Zîrâ ben şâhın âlet-i saydıyım; sayyâdın âletini hıfz etmeğe aşkı ve muhabbeti vardır.

1063. Ben murdâr değilim, beni şah öldürmüştür; benim sûretim ölmüşe müşabih olmuştur.

"Gerçi alelumûm ecsâm ve suver murdârdır; fakat ben aşk-ı ilâhî ile ölmüş ve beni şâh-ı hakîkî öldürmüş olduğundan, ben murdâr ve pis değilim. Benim sûretim ve cismâniyetim ölüye müşâbih olmuştur." Yoksa hakikatte ölü değildir; zîrâ cismim rûhâniyet hükmünü iktisâb etmiştir.

1064. Bundan evvel benim hareketim bâl ü perden idi; şimdi benim hareketim âdilin elindendir.

"Ben kemâle gelmezden mukaddem benim bu hayât-ı dünyeviyyedeki hareketim, nefsimin gazab ve şehvet kanatlarından idi. Binâenaleyh nefs-i zâlimin hükmüyle hareket eder idi; şimdi ise o zâlim olan nefsim öldü; artık benim hareketim pâdişâh-ı âdil olan Hakk'ın yed-i kudretiyledir."

1065. Benim fânî olan hareketim posttan dışarıya gitti; şimdi benim hareketim bâkîdir, çünki O'ndandır.

"Benim fânî ve nefsânî ve rûh-ı hayvânî sebebiyle olan hareketim artık bu cisim postundan ve kabuğundan dışarıya çıktı. Şimdi benim hareketim bâkî olan rûh-ı sultânî iledir; ve rûh-ı sultânî ise, Hak'dan menfûh olan rûhdur, binâenaleyh bâkîdir."

1066. Her kim benim hareketimin önünde eğri hareket ederse, her ne kadar sîmurg ise de onu zâr olarak öldürürüm!

"Ben Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile kāimim; binâenaleyh benim harekâtım Hak'dandır. Her kim Hakkānî olan benim hareketimin önünde, eğri ya'ni nefsânî hareket ederse, isterse cismâniyet âleminin sîmurgu ve en kuvvetlisi olsun, onu zayıf bir halde olarak öldürürüm!"

1067. Eğer diri isen, sakın beni ölü görme; eğer bende isen, bana şâhın keffinde bak!

"Eğer dirilere mahsûs olan idrâkin var ise, beni cismânîler gibi fânî ve ölü görme; eğer Hakk'ın kulu isen ve nefsin kulu değil isen, bana şâh-ı hakîkî-nin avcunda bak!"

1068. "Isa kerem cihetinden ölüyü diri etti; ben İsa'nın Hâlık'ının keffin-deyim."

"Îsâ (a.s.) Hakk'ın keremi cihetinden, nübüvvet-i âlîsini te'yîd için ölüyü diriltti. Ben ise, Îsâ (a.s.)ın Hâlık'ının avcundayım."

Bu beyt-i şerîf velînin, nebî üzerine fazlını beyân değildir, belki bir kıyâs-dır. Ya'ni, Îsâ (a.s.) kul iken, onun elinde ölü diri oldu; ben ise Îsâ (a.s.)ın Hâlık'ının elindeyim, nasıl ölü olurum? Nitekim âtîde buyurulur:

1069. "Ben Huda'nın kabzasında ne vakit ölü kalırım? Bunu İsa'nın kef-fi üzerinde bile câiz tutma!"

1070. "Isa'yım; lakin her o kimse ki, benim nefsimden cân buldu, o câvidân [1067] kalır."

1071. "Isa'dan diri oldu, lakin tekrar öldü; şad o kimse ki canı bu Îsâ'ya tes-lîm etti."

Bu iki beyt-i şerîfin zâhirine bakılırsa, velî nebî üzerine tafdíl edilmiş gibi görünür, fakat öyle değildir. Velî hiçbir vakit nebînin mertebesine vâsıl olamaz. Burada Îsâ (a.s.)ın mu'cize-i nebeviyyesi ve hârika-i kevniyyesi ile cismânî olan ölüleri diriltmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Îsâ (a.s.) ölmüş bir cesede, emr-i Hak'la rûh-ı hayvânî bahş etti; fakat rûh-i hayvânîde bekā olmadığı için, o cesedin rûh-i hayvânîsi yine söndü." Yoksa Îsâ (a.s.) kendi zamân-ı saâdet-lerinde hayât-ı ma'neviyye ile insanları diriltemedi demek değildir.

Îsâ (a.s.) hiç şübhe yok ki, hem hayât-ı sûriyye ve hem hayât-ı ma'ne-viyye ifâzasına kādir idi. Evliyâ-yı kirâm ise, kerâmât ve havârık-ı kevniy-yeden müctenibdirler, onların her biri bir peygamberin kalbi ve meşrebi üze-rine olup, bu peygamberlerin hâiz oldukları velâyetin zevki üzerinedir ve bi'l-verâse beşerin müstaidlerine hayât-ı ma'neviyye ve ebediyye ifâza ederler.

1072. Ben kendi Mûsa'mın elinde asâyım; benim Mûsa'm gizlidir ve ben önde zâhirim.

Burada "Mûsâ"dan murâd Hak'dır. Ya'ni, insân-ı kâmil der ki: "Ben kendi Mûsâ'm olan Hakk'ın yed-i kudretinde asâyım ve onun efâlini icrâda âletiyim; fakat benim Mûsâ'm olan zât-ı Hak, sûret perdesi arkasında gizlidir ve benim sûretim önde zâhirdir." Halk beni görürler, benim asâ-yı vücudumu tahrik eden Hakk'ı görmezler.

1073. Müslümanlar üzerine deryanın köprüsü olurum; Fir'avn üzerine tekrâr ejderha olurum.

Ben müslümanlar üzerine, tabîat deryâsı üzerinde rûhâniyet âlemine geçmek için köprü olurum. Nefsânî Fir'avn üzerine, kāhir bir ejderha olurum.

1074. Ey oğul, bu asayı yalnız görme; zîrâ ki Hakk'ın eli olmaksızın asâ böyle olmaz!

Ey hakikat-i hâlden gâfil olan çocuk mesâbesindeki insan! Bu asâ-yı cismimi yalnız başına hareket eder bir halde görme; zîrâ bu cismim asâsında gördüğün acib ahvâl, Hakk'ın eli olmaksızın böyle zâhir olmaz.

1075. Tufânın dalgası dahi asa idi ki, o dertten sihirbazlara tapanların kerr ü ferrini yedi.

"Derd", ağrı, sızı, maddî ve ma'nevî nâhoşluk. "Tantana", kerr ü fer ve âlâyiş. “Tûfân”dan murâd, Fir'avnîlere karşı fâsılalı beliyyelerden olan tûfandır. Nitekim sûre-i A'rafda buyurulur : فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَ الْجَرَادَ وَ الْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ (A'râf, 7/133) Ya'ni "Biz onların üzerine tûfân ve çekirge ve kurbağa ve kan âyât-ı mufassalalarını gönderdik." Tafsili tefsîr kitaplarındadır. Ya'ni, "Fir'avnîlerin Mûsâ (a.s.)a karşı yaptıkları nâhoş muâmelelerden dolayı Hak Teâlâ'nın gönderdiği tûfân dalgaları dahi asâ mâhiyetinde idi; o asâ Fir'avn'ın sihirbazlarına tapanların âlâyişi ve kerr ü ferrini yedi, yuttu."

1076. "Eğer Huda'nın asalarını saysam, bu Fir'avnîlerin zerkını yırtarım!"

"Fir'avnîler"den murâd, nefsânî ve münkir-i evliyâ olan kimselerdir. "Zerk", riyâ ve gösteriş demektir. Ya'ni, "Ulemâ kisvesinde bulunup, halkı riyalarıyla ve gösterişleriyle aldatan kimselerin perdelerini Hak Teâlâ'nın asâ mâhiyetinde olan azâblarını ve belâlarını saymak sûretiyle yırtarım!" demek olur.

1077. "Fakat bırak, birkaç gün bu zehirli tatlı ottan otlasınlar!"

"Fakat huzûzât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olan bu riyâkârları kendi hallerinde bırak, varsınlar dünyanın zâhiri tatlı görünen ve bâtını zehirli olan lezzetlerinden istifade etsinler." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hicr'in ibtidâsında buyurulur: ذرهم يأكلوا و يتمتعوا و يلههم الأمل فسوف يعلمون (Hicr, 15/3) Ya'ni "Onlar bırak yesinler ve temettu' etsinler ve emel onları meşgül etsin! Yakında bilirler."

1078. Eğer Fir'avn'ın mansıbı ve riyaseti olmasa idi, cehennem-perverliği nereden bulurdu?

Bu beyt-i şerîfde murâd buyurulan şey Fir'avn'ın şahsı değildir, zîrâ Fir'avn'ın garktan evvel tövbe edip îmân ettiğine Kur'ân-ı Kerîm şâhiddir. Ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) gerek Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevîde ve gerek Fütûhât-ı Mekiyye'lerinin müteaddid bâblarında Fir'avn'ın îmânını tasrih ve îzâh buyurmuştur. Ve yukarıki beyt-i şerîfde "Fir'avnîler" buyurulduğuna nazaran cenâb-ı Pîr efendimizin kasd-ı âlîleri dahi Fir'avn'ın îmândan evvelki hâli içinde bulunan her asırdaki mütekebbir ve mağrûrlardır. "Bunlar kendi mansıblarının ve makāmlarının îcâbı olan kuvvete istinaden ibâdullâhı tahkîr ve kahr ederler ve bu sıfatları yüzünden cehennem ta'bîr olunan mahall-i kahrın sermâye-i azabı olurlar ve cehennemi beslemiş olurlar."

1079. Ey kasab onu semiz et, ondan sonra onu öldür; zîrâ ki köpekler cehennemde azıksızdır.

"Kasab"dan murâd, Fir'avnîlere mahsûs câh ve mansıbdır ki, evvelen onları kibir ve gurûr ile besler ve semirtir, sonra da kahr eder. Nitekim birçok mütekebbir ve mağrûr hükümdarların sû-i âkıbetleri târihlerde mufassalan mezkûrdur. "Köpekler"den murâd, suver-i hayvaniyyede zâhir olan ahlâk-ı rezîledir ki, bunlar mahall-i kahr-ı ilâhî olan cehennemde sâhiblerinin etrâfını ihâta edip didiklerler.

1080. Eğer cihanda hasım ve düşman olmasa idi, binâenaleyh âdemlerde olan öfke söner idi. [1077]

Ya'ni, "Hasmın ve düşmanın vücûdu âdemlerde öfkenin vücûduna sebeb olur. Eğer bir kimsenin cihânda hiçbir düşmanı olmasa, o kimsedeki öfkelenmek hâssası ölmüş ve sönmüş olurdu."

1081. Cehennem o öfkedir ve ona bir düşman lazımdır, ta ki yaşasın; ve yoksa onu bir rahîm söndürür.

Ya'ni, Hak Teâlâ zât-ı uluhiyyetini وَ غَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih, 48/6) ["Allah onlara gazab etmiş"] âyet-i kerîmesinde, düşmanlarına karşı gazab ile ve وَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ (Beyyine, 98/8) ["Allâh kendilerinden hoşnûd olmuş"] âyet-i kerîmesinde de, dostlarına karşı rızâ ile vasf etmiştir. Gazab intikāmı ve rızâ ikrâmı îcâb eder. Mahall-i intikām cehennem ve mahall-i ikrâm ise cennettir. Binâenaleyh cehennem Hakk'ın gazabıdır ve sıfat-ı gazabın muattal olmaması için ona düşman lâzımdır, aksi halde rahmet-i rahîmiyye sıfatı onu söndürürdü.

1082. Binâenaleyh lutuf kahırsız ve fenâlıksız kalır idi; böyle olunca pâdişahlığın kemâli ne vakit olur idi?

Bu hakikate binâen aks-i hâlde sıfat-ı lutuf ve rahmetin âsârı mevcûd olur ve sıfat-ı kahrın ve intikāmın âsârı ma'dûm olur idi. Halbuki herhangi bir isim alınsa, onda cemî-i esmâ mündemiç olduğundan, birinin fikdânı, diğerlerinin dahi fikdânını iktizâ eder. Bu ise, kemâl-i ulûhiyyetine mugāyirdir. Meselâ ism-i Hâdî, ehl-i hidâyetin vücudunu ve ehl-i hidâyetin vücûdu dahi Mün'im ve Latîf isimlerinin vücudunu ve bu isimlerin vücûdu dahi, mahall-i in'âm ve ikrâm olan cenneti iktizâ eder. Ve kezâ Mudill ismi dahi ehl-i şekāvet ve dalâletin vücudunu ve ehl-i şekāvetin vücûdu da Müntakim ve Kāhir isimlerinin vücudunu ve bu isimlerin vücûdu dahi, mahall-i intikâm ve kahr olan cehennemin vücûdunu iktizâ eder.

Binâenaleyh bir sıfat ve ismin ahkâmı muattal olsa, hepsinin ahkâmı muattal olmak îcâb eder; ve bundan da câmi'-i cem'-i esmâ olan ulûhiyetin kemâlâtı zâhir olmamak lâzım gelirdi. Beyt-i şerîfde "bî-kahr" kelimesine "bî-dî" terdîf buyurulmuştur; çünki kahır fenâlığın ve seyyienin cezasıdır. Ve مثلها جزاء سيئة سيئة (Şûrâ, 42/40) ["Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür"] âyet-i kerîmesi mûcibince, fenâlığın cezâsı, onun gibi bir fenâlıktır.

1083. O münkirler vâizlerin beyânı ve meselleri üzerine rîş-hand etmişlerdir.

"Rîş-hand", müstehziyâne bir sûrette gülmek. Ya'ni, "Büyük menâsıb-ı dünyeviyyede nefislerinin hazzına dalmış olan kimseler, vâizlerin ve nâsihlerin birtakım meseller îrâdıyle, münkirlerin ahvâl-i uhreviyyesini beyân etmelerine karşı, mütenebbih olmayıp, bil'akis istihzâ ile gülmüşler ve hazz-ı nefislerine devâm etmişlerdir." Bu beyt-i şerîfde وَ أَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللهُ بِهَذَا مَثَلاً (Bakara, 2/26) ya'ni " Ve kâfirlere gelince, derler ki: Allâh bu misâller ile neyi murâd eder?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1084. Eğer sen dahi istersen rîş-hand et, ey murdar, ne kadar yaşayacaksın?

Ey bizim Mesnevî'mizdeki nasâyihi ve meselleri dinleyen münkir! İstersen sen dahi geçmiş gitmiş olan emsâlin gibi istihzâ ile gül; nihâyet bu dünyâ mezbelesinde ne kadar yaşayacaksın ve ne kadar müddet daha hazz-ı nefsinle meşgûl olabileceksin? Sonunda feryâd edecek değil misin?

1085. Ey muhibler, niyazda mesrûr olun bu kapı üzerine ki, bugün açık olur!

"Muhibler" ta'bîri, umûma hitâb olduğuna göre, "Ey mü'minler, bugün açılmış olan va'z ve nasihat kapısının önünde mesrûr olup niyâzda olun!" demek olur. Ve havâssa hitâb olduğuna göre cenâb-ı Pîr efendimizin tarîkat-ı aliyyelerine sâlik olup, hulûs ile bu Mesnevî-i Şerîfin mütâlaasıyla meşgul olanlaradır. Ve "açık olan kapı"dan murâd dahi, bu Mesnevî-i Şerîf'dir.

1086. Bağ içinde sarmısaktan ve keberden her bir sebze için başka bir ocak vardır.

“Havîc”, umûmen sebze ma'nâsınadır. Bahâr-ı Acem'de bu lügatin, kütüb-i arabiyye ve fârisiyyenin müsâadesi olmadığı halde, nereden alınmış olduğunun ma'lûm olmadığı beyân ediliyor. "Kürd", kâf-ı Arabî ile, bostanlarda kabak, patlıcan ve domates gibi sebzelerin her bir nev'ileri için, ayrı ayrı yapılmış ocaklar ve çukurlar ma'nâsınadır. "Sîr", sarmısak ve "keber", kâf-ı Arabî ile turşusunu kurdukları bir nev'i' sebzedir ki, "kebere" derler. Ya'ni, "Âlem bostân gibidir; her bir sebzenin ayrı bir ocağı olup ve o ocaklarda terbiye olunduğu gibi, insanların hâli de böyledir, her birinin terbiye ve neşv ü nemâ bulduğu ocak başkadır."

1087. Her biri kendi cinsi ile kendinin ocağında olmuşluk için rutûbet içer.

Ya'ni, "Sebzelerin her bir nev'i, kendi cinslerine mahsûs olan ocaklarda ve tarlalarda olmak ve pişmek üzere su içerler ve rutûbet cezb ederler." Bunun gibi, efrâd-ı beşer dahi muhtelif esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar. Her birerleri kendilerine âid isimlerin terbiyesi altında neşv ü nemâ bulurlar.

1088. Sen ki za'ferân ocağısın, za'ferân ol ve başkalarıyla ihtilât etme!

Ey sâlik sen mâdemki esmâ-i cemâliyyeden birinin mazharı olan za'ferân ocağısın, o ism-i latîfin terbiyesinde ol ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan muhâlifler ile ihtilât ve sohbet etme!

1089. Ey za'ferân, su iç, tâ ki yetişesin; za'ferânsın o helvaya erişirsin!

Ey mazhar-ı ism-i Hâdî olan sâlik, sen mâdemki mühtedîsin, maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye suyunu iç ki kemâle gelesin; ve za'ferân olmak, ya'ni mazhar-ı ism-i Hâdî olmak i'tibariyle isti'dâdın bulunduğu için, za'fe- rân zerde tatlısına eriştiği gibi, sen de tatlı ve latîf olan makām-ı ittihâda eri-şirsin.

1090. Kendi ağzını şalgam ocağına koyma ki, o seninle hem-tab' ve hem-mez- [1087] heb olmasın!

"Şalgam", ehl-i dünyâdan kinâyedir ki, onlar " şel-i gam"dır, ya'ni gam-ı dünyanın çolaklarıdır. Elleri ulûm-ı enbiyâ ve evliyâ tarafına erişmez. Ya'ni, "Ey hakikat yolunun sâliki! İdrâkinin ağzını ehl-i dünyânın ocağına ve ora-daki ulûm-ı istidlâliyyeye koyma ki, o seninle hem-tab' ve hem-mezheb gö-rünüp seni iknâ'a çabalamasın; zîrâ böyle yaparsan o seni yavaş yavaş ça-lar." Nitekim Mesnevî-i Şerîf de buyurulmuştur:

"Hava o suyu azar azar çalar; ahmak dahi sizden böyle çalar."

1091. Sen bir ocağa, o bir ocağa tevdî olunmuştur; zîrâ ki Allah'ın arzı geniş gelmiştir.

Ey sâlik seni bir terbiye ocağına, onu da diğer bir terbiye ocağına komuş-lardır. Her biriniz ayı ayrı isimlerin te'sîri altında neşv ü nemâ bulursunuz. Varsın o, bu âlemin bir bucağında, kendi meşrebinde yaşasın; sen de kendi meşrebinde diğer bir bucakta yaşa; zîrâ efrâd-ı beşeriyyeye nazaran Allâh Te-âlâ'nın arzı ve dünyası geniştir.

1092. Hususiyle o bir arz ki, genişliğinden dolayı, şeytan ve peri seferde gaib olmuştur.

Bu beyt-i şerîfdeki "arz"dan murâd, misal-i mutlak âlemidir. Ma'lûm ol-sun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibi vardır. Her bir mertebe, dîğerinden daha vâsi' ve ekberdir. Mertebe-i şehadet, ya'ni dünyâ, âlem-i misâlden dar-dır; ve âlem-i misâl, âlem-i ervâhdan ve âlem-i ervâh hakikat-i insâniyye mertebesi olan vâhidiyyet mertebesinden ve vâhidiyyet mertebesi, hakikat-ı muhammediyye mertebesi olan mertebe-i vahdetden ve mertebe-i vahdet, mertebe-i ahadiyyetden dardır. Ve mertebe-i ahadiyyet ise "vücûd-ı mutlak" olup nâmütenâhîdir. Misâl-i mutlak âlemi, bu mertebe-i şehadetteki sûretle-rin nazâirini câmi' olduğu gibi, bu âleme sığmayan sûretleri de hâizdir. Letâ-feti i'tibariyle, âlem-i ervâha ve sûretleri ihtivâ etmek i'tibâriyle de âlem-i ec-sâma müşabihdir. Binâenaleyh âlem-i ervâh ile, âlem-i ecsâm arasında bir berzahdır. Âlem-i şehâdet ve ecsâm yalnız bizim arzımızdan ibaret olmayıp, fezâ-yı bî-nihâyede mevcûd olan âlemler dahi âlem-i ecsâmdan olduğundan, misâl-i mutlakda o lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olan avâlimin sûretleri de mündemicdir. Binâenaleyh ecsâm-ı latîfeden olan şeytanlar ve periler bu âleme sefer etseler, fart-ı vüs'atından dolayı gāib olurlar.

1093. O deryada ve sahrâda ve dağlarda, evhâm ve hayal munkatı' olur.

Ya'ni, o misâl-i mutlakın deryalarında ve sahrâlarında ve dağlarında ev-hâm ve hayâl munkatı' olur; zîrâ o âlemde bizim bu dünyada gördüğümüz sûretlerin hâricinde sûretler vardır, bizim evhâm ve hayâlâtımız ise gördüğü-müz sûretlerin dâiresinden ileriye geçemez.

1094. Durmuş su ki, onun gizli seyri vardır, akıcı ırmaklardan daha tâze, da-ha latîftir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda 1089 numaradaki آب میخور زعفرانا تا رسی ya'ni "Ey za'ferân, neşv ü nemâ bulmak için su iç!" beyt-i şerîfine merbûttur ve ârif-i rabbânînin hâline intikāldir. Ya'ni, "Ey za'ferân, muhâliflerin ocaklarından ve tarlalarından kaçmak için ne âlem-i şehadette ve ne de âlem-i misâlde sefere hâcet yoktur. Senin neşv ü nemân için durgun su hâlinde olan ârif-i rabbâ-nînin huzûru kâfidir; zîrâ onun âb u irfânında gizli bir cereyân ve seyr vardır ki, gizlice kalblere cârî olur ve elfâz ve kelâm ile akıcı olan ilim ve ma'rifet su-larından daha latîf ve daha tâzedir."

1095. Zîra o cân ve revân gibi kendi bâtınında gizli seyr ve yürüyücü ayak tutar.

"Cân" ile, rûh-ı hayvânîye ve "revân" ile, rûh-ı insânîye işaret buyurulur. Ya'ni, "Arifin kendi bâtınında vücûddaki rûh-ı hayvânî ve kalbe alâkası olan rûh-1 sultânî gibi gizli seyri ve yürüyen ayağı vardır."

1096. Müstemi' uyumuştur, hitabı kısa et, ey hatib, sen bu nakşı su üzerine az yap!

Dinleyen kimse, gaflet uykusundadır, binâenaleyh bu zemîndeki hitâbı kısalt ve ihtisâr et; ey hatîb-i maârif-i ilâhiyye olan Mevlânâ, bu elfâz ve kelimât nakışlarını su üzerine az yap, ya'ni kelâmı zâyi' etme!