İçeriğe atla

Mustafa (a.s)ın ceddi Abdülmuttalib'e Ka'be'nin içinden cevâb gelmesi

28. bölüm / 47 · 3103 kelime · ~16 dk okuma

999. Ka'be'nin içinden çabuk ses geldi ki, "Şimdi sana yüz gösterecektir!"

"Şimdi sana o gaib olan çocuk yüz gösterecektir!" diye derhal Ka'be'nin içinden ses geldi ve âtîdeki beyânât müteselsilen devam etti.

1000. "O iki yüz ikbal ile bizim mahzūzumuzdur; iki yüz melek bölüğü ile bi- [997] zim mahfūzumuzdur.

“Tulb”, yâhud “tülb" (تلب) bölük ma'nasınadır.

1001. "Onun zahirini cihanın meşhuru ederiz; onun bâtınını cümleden gizli yaparız."

Onun zâhiri nübüvvet olup, halka taalluk ettiği için, cihân halkı indinde meşhûr kılar; devletler onun nâm-ı şerîfini dostlukla ve muhabbetle anarlar.ve ehl-i şekāvetten olan düşmanları onun nâm-ı şerîfini adâvet ve inkâr ile zikr ederler. Velhasıl وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرك (Inşirah, 94/4) ya'ni “Biz senin zikrini yükselttik" âyet-i kerîmesi mûcibince, onun nâm-ı şerîfi ve zâhiri, şarkta ve garbta meşhûr olur ve onun bâtını velâyet olup, Hakk'a taalluk etmekle ehl-i cihândan gizli ve mestûr olur.

1002. "Su ve çamur menba'ın altını idi; biz kuyumcuyuz ki, ona gâh halhal ve gâh yüzük keseriz."

"Su ve çamur, ya'ni anâsır-ı maddiyye kânın ve menba'ın altını idi; biz de o altını işleyip türlü türlü sûretlere koyan kuyumcuyuz. Öyle ki o altını gâh ayaklara takılan halhâl ve gâh parmaklara takılan yüzük olmak üzere keseriz." Ya'ni topraktan yarattığımız insanların bir kısmını sâfil ve bir kısmını âlî yaparız demek olur. Nitekim hadîs-i şerîfde الناس كمعادن الذهب والفضة ya'ni "Nas altın ve gümüş ma'denleri gibidir" buyurulur ki, kimi altın, kimi kıymette âlî ve kimi gümüş gibi kıymetçe altından aşağı demek olur.

1003. Gâh kılıcın hamâilleri yaparız; gâh onu arslanın boynuna bağ yaparız.

"Hamâil", "hımâle" ve "hamile"nin cem'idir. Omuzdan aykırı asılan kılıç ve nişan bağı, boyuna asılan muskā ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Altını ba'zan kılıcın bağları ve ba'zan arslanın boynuna tasma yaparız." "Hamâil"den murâd, erbâb-ı hükûmet, "kılıç"dan murâd hükm-i şerîat, "arslan"dan murâd, yırtıcı bir müfsid olan efrâd-ı beşer. "Tasma"dan murâd, ülü'l-emr olan hükûmdarın vücûdudur. Zîrâ erbâb-ı hükûmet, hükûmdarın kullandığı, şerîat ve kānûn-ı ilâhî kılıcının hamâilidir. Ve hükûmdarın vücûdu, yırtıcı arslan gibi saldıran müfsidlerin boynunun tasmasıdır ki, onlar ülü'l-emrin vücûdu ile zabt olunurlar. Ya'ni altın gibi olan topraktan biz bunları yaparız demek olur.

1004. Gah ondan tahtın turuncunu, gâh mülk isteyicilerin tepelerinin tacı yaparız.

"Turunç", portakal familyasından ma'lûm bir meyvenin ismidir. Burada altından tahtın köşelerine yapılan başlıklar demektir. Ya'ni, "Biz topraktan altın yapıp, altından da hükûmdârların oturdukları tahtın turunç şeklindeki başlıklarını ve başlarına giydikleri tâc yaparız."

1005. Biz bu toprak ile, aşklar tutarız, zîrâ ki rızâ ka`desinde vâki` olmuştur.

"Biz bu topraktan olan küreye muhabbetler ederiz ve bilcümle esmâ ve sıfâtımızın mezâhirini ondan çıkarırız; zîrâ o toprak dâimâ rızâ-yı hâlî içinde oturmuştur." Yukarıya atılsa, aşağıya sukūt eder. Tevâzu' o toprağın hâli îcâbındandır, ateş gibi değildir; ateş dâimâ isti'lâya mâildir. Dâimâ üste çıkmak ister; binâenaleyh tevâzu' onun şânından ve isti'dâdından değildir. Biz tevâ- zu'-ı hâlîsinden dolayı onu yükseltiriz. Hadis-i şerifde de من تواضع لله رفعه الله ya'ni "Allâh için tevâzu' eden kimseyi Allah Teâlâ yükseltir" buyurulur.

1006. "Gah ondan böyle bir şah ızhar ederiz ki, onu da şahın önünde deli ederiz."

"Gâh o topraktan biz Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) gibi böyle sûrî ve ma'nevî ta- sarruf sahibi olan bir şâh çıkarırız ki, onu da, kendi hakîkati olan biz şâh-ı ha- kîkînin huzûrunda aşk ve muhabbetle deli ederiz. O zübde-i cihân ve Server-i âlem, bizim aşkımız ile şûrîde olur."

1007. "Ondan yüz binlerce âşık ve ma'şûk, figān ve feryad ve cüst ü cû için- dedir."

"Arzdaki mezâhir-i ilâhiyyenin cümlesi arzın cinsindendir; ve onların ara- sında yüz binlerce âşık ve ma'şûk bulunur ve her bir âşık kendi ma'şûku için feryâd ü figän eder ve onu arar."

Ma'lûm olsun ki, bu aşık ve ma'şûk yalnız insanlardan olmaz. Cemâdât arasında da vardır ki, onların aşk-ı hâlîleri imtizâcât-ı kimyeviyyeleri esnâ- sında görülür ve bu imtizâc neticesinde de onlardan bir netîce ve veled zuhûr eder; nebâtâtta ve hayvânâtta zâhirdir. Nev'-i benî-beşerde ise azhardır. Bun- ların cümlesi de topraktandır ve bu keserâtın menşei, vahdettir.

1008. "Bizim işimiz onun körlüğüne budur ki, bizim kârımıza meyl-i cân tutmaz."

"Ân" zamîrinin merci'i, bu keserâtın menşei, vahdet olduğunu görmeyen ve basar-ı basîretleri kör olan kimselerdir. Ya'ni, "Bizim bir topraktan bu ka- dar muhtelif eşyâ çıkarmamız, bizim emrimize ve şânımıza canının meyli ol- mayan kimselerin körlüğünedir ki, biz bu ef'âlimiz ile vahdet-i vücûdumuzun misâlini her an göstermekteyiz." "Ân" zamîrinin merci'i, ateşten mahlûk ol- mak i'tibâriyle, mütekebbir olan İblîs olmak dahi câizdir.

1009. "Bu fazileti toprağa o yüzden veririz, zîrâ ki ni'meti azıksızlar önüne koyarız."

Bu kadar fazâili toprağa vermemiz, onun mütevâzi' ve müflis ve azıksız olmasından nâşîdir. Zîrâ biz, ni'metimizi muhtaç ve azıksız olanların önüne koyarız, mütekebbir olanların önüne değil!"

1010. "Zîra ki toprak ağbere mensub olan şekli tutar ve içinden nurlara men- [1007] sub sıfatlar tutar."

"Ağber", toza bulaşmış demektir ki, burada bulanık ve münkedir renkli ma'nâsınadır. Ya'ni, "Toprağın zâhiri bulanık ve münkedir bir haldedir; hattâ birinin üstüne sürülse, o kimse silker; fakat toprağın içi, nûrlara mensûb olan sıfatlara mâliktir." Güller ve gülistanlar ve ağaçlar ve meyveler ve latîf çiçek kokularının menba'ıdır.

1011. "Onun zahiri, bâtını ile cenkte olmuştur; onun bâtını gevher gibi, zahiri taş gibidir."

"Toprağın zâhiri bâtınına muhalefettedir. Zâhiri abûs ve bâtını beşûştur; çünki onun bâtını cevher gibidir ki, gāyet güzel yüzlü insanlar ve latîf renkli çiçekler çıkarır ve dökülen necâsetleri ve muzahrefâtı onun bâtını tahlil edip lezîz yemişlere ve latîf sebzelere tahvíl eder; ve zâhiri taş gibi sâkit ve hareketsiz görünür."

1012. "Onun zahiri "Biz ancak buyuz!" der. Onun bâtını "Önü ve arkayı iyi gör!" der."

"Toprağın zâhiri, "Biz ancak böyle yenmez ve içilmez ve ayaklar altında çiğnenir ve üstüne her türlü levsiyât atılır ve defn olunur kıymetsiz bir maddeyiz!" der. Bâtını ise, “Bizim hâl ve şânımızın ibtidâsını ve sonunu nazar-ı teemmül ile gör!" der."

1013. "Onun zahiri "Bâtın hiçbir şey değildir!" diye münkirdir; onun bâtını der ki: "Dur göstereyim!"

1014. "Onun zahiri onun bâtını ile cenktedirler; şübhesiz bu sabırdan nusret çekerler."

"Çâliş", cenk ve nizâ' ve mütekebbirâne yürümek ve nâz ma'nâlarınadır. Burada "cenk" ma'nâsı münasibdir. "Toprağın zâhiri ve sûreti, bâtını ve ma'nâsı ile dâimâ cenk ve nizâ' içindedirler; zîrâ mevsim-i baharda toprağın bâtını zâhirine galebe edip, her türlü kemâlâtını ızhâr edip, güller ve çiçekler ve yeşillikler çıkar; ve o madde-i hâkîden güzel güzel insanlar ve envâ'-ı hayvânât peydâ olur; fakat kış mevsiminde toprağın zâhiri gülleri ve çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları mahv edip, kendi sûret-i zâhiresine kalb eder ve ale'd-devâm çıkardığı güzel sûretli insanların ecsâdını yutup, hazm eder. Ve bu cenge sabırları yüzünden hem zâhir ve hem de bâtın kendi hükümlerini infâz için Hak'dan tasarruf ve yardım çekerler." Hind nüshalarında "nusret" yerine "nefret" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ, "Zâhir ile bâtının hükümleri birbirlerine muhalif olduğundan ale'd-devâm yekdiğeriden nefret çekerler" demek olur.

1015. Bu ekşi yüzlü topraktan sûretler yaparız; onun gizli gülüşünü ızhar ederiz.

Sûret-i zâhiresi sevimsiz ve ekşi yüzlü olan topraktan türlü türlü nebât ve hayvan ve insan sûretleri yaparız, onun bâtınındaki letâfetini ve gizli gülüşlerini meydana çıkarırız.

1016. Zîra ki toprağın zâhiri gam ve bükâdır; onun bâtınında yüz binlerce gülüşler vardır.

1017. Sırrı keşf ediciyiz ve işimiz ancak budur ki, gizlileri yerden çıkarırız.

1018. Gerçi hırsız münkirlikten sükût eder; polis onu sıkmaktan izhar eder.

"Ten zeden", sâkit olmak ve "şıhne", eski zamanda "subaşı", "şehir zâbiti", "zabıta me'mûru" ma'nâlarınadır ki, zamânımızda "polis" demek olur. "Asr", sıkmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her ne kadar hırsız, çaldığı malın kendi yedinde mahfûz olduğunu inkâr için sükût ederse de, zâbıta memûru onu sıkmak ve tazyîk etmek cihetinden meydana çıkartır."

1019. Bu topraklar fazıllar çalmışlardır; biz onları ibtiladan ikrar edici getiririz.

"Fazl" kelimesi muhtelif ma'nâlarda müsta'meldir; ma'nâ-yı lügavîsi "naks"ın zıddı olan ziyâdelik ve artıklık, meziyet ma'nâlarınadır. Kerem, inâyet, ihsân, ilim, hüner ve irfân ma'nâlarına gelir.

Bu toprak bizim vücûdumuzun ve varlığımızın hazînesinden meziyetler ve hünerler ve ma'rifetler çalmışlardır. Mertebe-i cemâdiyette tabakātü'l-arz ilminde tafsil olunan muhtelifü'l-eşkâl billûrâtı ve envâ-ı maâdini ve ahcân; ve mertebe-i nebâtâtta lâ-yuad ve lâ-yuhsâ fasíleleri ve hayvânât âleminde türlü türlü hayvanları; ve mertebe-i insanda da ırk-ı ebyaz ve asfar ve esved ve ahmeri ızhâr ederler. Biz o toprakları kuvâ-yı muhtelife-i tabîat altında ibtilâya ve imtihâna çekip, bizden çaldığı fazılları ikrar ettiririz. Meselâ güneşle kızdırırız ve zemheri ile dondururuz ve yağmurlar ile ıslatırız; velhâsıl türlü türlü ibtilâlara ma'rûz kılarız."

1020. Onun çok acıb evladı olmuştur, fakat Ahmed cümle üzerine ziyade olmuştur. [1017]

"Çok acîb evlâdlar"dan murâd, enbiyâ-yı sâlife hazarâtıdır; ya'ni, "O topraktan çok acîb tecelliyâtın mazharları olan enbiyâ zâhir olmuştur; ve bu zâhir olan evlâdlar arasında Ahmed (a.s.v.) hepsinin üzerine mufazzal olmuştur."

1021. Yer ve gök, biz iki çiftten böyle bir şâh doğdu, diye handân ve şad oldu.

İki çift, ya'ni "zevc ve zevce"den murâd, yer ve göktür; gök "zevc" ve yer "zevce" mesâbesindedir. Nitekim hükemâ felekiyâta "âbâ"; ve unsuriyâta "ümmühât"; ve cemâdât ve nebât ve hayvânâta, “mevâlîd-i selâse" derler.

1022. Gök onun sürûrundan açılır; toprak onun âzâdeliğinden susam çiçeği olmuştur.

"Doğan bu veled-i latîf ve şerîfden dolayı gök sevincinden gonca gibi açılır; toprak onun âzâdeliğinden ve kuyûd-ı mâsivâdan hürriyetinden dolayı susam çiçeği gibi olmuştur." Ya'ni Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm)ın zuhûruyla âlem-i ma'nâ göğü gonca gibi açılır ve âlem-i sûret dahi onun şerîat-ı mutahharasıyla susam çiçeği gibi ter ü tâze olur.

1023. Ey latîf toprak, senin zahirin ile bâtının cenkte ve iztirab içindedir.

1024. Her kim onun ma'nâsı kokunun ve rengin hasmı olmak için, kendisiyle Hak için cenkte olursa;

İkinci mısra'daki "tâ", ta'lîl içindir. Ya'ni, toprağın zâhiri ve bâtını olduğu ve zâhiri ile bâtını yekdîğeriyle cenkte bulunduğu gibi, ondan mütevellid olan âdemin dahi zâhiri ve bâtını vardır. Her kimin ma'nâsı ve bâtını, kokunun ve rengin, ya'ni âlem-i sûretin hasmı olmak için, kendi nefsi ile ve zâhiriyle Allâh için cenkte ve mücâhedede olursa; Hind şârihlerinden ba'zıları "tâ"yı "elbette" ma'nâsına alıp, şu ma'nâyı verirler: "Her kim Hak için kendisiyle cenkte olur, elbette onun ma'nâsı kokunun ve rengin hasmı olur."

1025. Onun zulmeti, onun nûruyla kıtâlde oldu; onun canının güneşine zeval olmaz.

O mücâhede eden kimsenin zulmet olan cismi ve nefsi, onun nûr olan ma'nâsı ve rûhu ile kıtâlde oldu; ve bu mücâhedeye sabır netîcesinde Hakk'ın nusretini ve yardımını çekici olduğundan, onun güneş gibi cânı galib olur ve ona aslâ zevâl olmaz.

1026. Her kim bizim için imtihanda çalışır, gök onun ayağının altına arkasını getirir.

Ya'ni, Hak Teâlâ وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا (Ankebût, 29/69) ya'ni “O kimseler ki bizim hakkımızda mücâhede ederler, biz elbette onlara doğru yollarımızı gösteririz" buyurur; ve Hakk'ın doğru yol gösterdiği kimseler, âlem-i ulvîye ayak basarlar.

1027. Senin zahirin bulanıklıktan efgān edicidir, bâtının gülistan içinde gülistândır.

"Senin zâhirin ve cismâniyetin kesâfetten dolayı kıvranıcı ve efgān edicidir, bâtının ve rûhâniyetin ise, gülistân içinde gülistândır." "İkinci gülistândan murâd, "rûh-ı küllî"dir; ve "birinci gülistân"dan murâd "rûh-ı cüz'î-i mü'min"dir.

1028. Onun kasdı, ekşi yüzlü süfîler gibidir, ta ki her nûr söndürücü ile karışmayalar.

"Senin cismâniyetinin kasdı, her nûr söndürücü olan nâmahrem kimseler ile ihtilât etmemek için, ekşi yüzlü ve somurtkan sûfiler gibidir." Ya'ni sûfiler nasıl ki kendi cinslerinin gayri ile ihtilât etmemek için, somurtkan bir halde durup, onları yanlarından kaçırırlar ise, senin topraktan olan cismin ve zâhirin dahi, nûr-ı rûha karşı öylece somurtkan ve ekşi yüzlüdür; binâenaleyh cismânî olan kimseler, rûhânî ve nûrânî olan kimseler ile ihtilât etmek istemezler.

1029. Ekşi yüzlü arifler kirpi gibidir, sert diken içinde ayşı gizli etmiştir.

Onun için ârifler, cismânîlere karşı ekşi yüzlü ve somurtkandırlar; onlar kirpi gibidir. Kirpiler nasıl kendilerini sert dikenli olan postları içinde saklarlar ise de, onlar da nûrânî ve zevkî olan rûhânî yaşayışlarını, bu kirpi dikeni gibi olan cismin somurtkanlığı içine saklarlar.

1030. Bağ gizlidir, bağın etrafında o diken aşikardır, der ki: "Ey düşman olan hırsız, bu üzüm asmasından uzak ol!"

Meselâ bağ, kendi etrafına dizilmiş olan diken yığınları içinde gizlidir; o meydanda ve zâhir olan dikenler, hâl dili ile derler ki: "Ey düşman olan hırsız, bu üzüm asmalarından uzak ol!" Hind nüshalarında "rez" yerine "der" vâki'dir. "Bu kapıdan uzak ol" demek olur.

1031. Ey kirpi, dikeni muhafız etmişsin; başını sûfî gibi yakanın içine götürmüşsün!

"Kirpi"den murâd, ekşi yüzlü ve somurtkan olan ârif-i billâhdır. Binâenaleyh hitâb ârifedir. Ve "sûfî"den murâd, tâlib-i ma'rifet olan sâliktir ki, keserâttan mücteniben başını yakasının içine çekip, dizinin başında vahdete müteveccihen murâkıb bir hâlde oturur. Arif ise cemî'-i murâkabâtı geçip, keserâtta vahdeti müşâhede etmekte olduğundan, onun nâmahremlerden tesettürü ancak, ahvâl-i cismâniyyesi sebebiyle vâki' olur. Ya'ni, "Ey ârif, sen kirpinin dikeni gibi olan ekşi yüzlülüğü ve somurtkanlığı, ahvâl-i bâtınene muhâfız ve bekçi yapmışsın, başını tâlib-i ma'rifet olan sûfi gibi, libâs-ı cisminin yakasına götürmüşsün."

1032. Tâ ki senin ayşının dânginin dûçârı olan diken huylu gül-ruhlardan bir kimse gaib ola.

Ankaravî hazretleri bu beytin ağmez-i ebyât-ı Mesnevî'den olduğunu beyân buyurmuş ve müteaddid vecihler ile, ma'nâyı tavzîhe mecbûr kalmıştır. Fakîr, Hind nüshalarında bu beyti: تا کسی در چار دانگ عیش تو گم شود زین گلرخان خار جو sûretinde gördüm. Bu sûrete göre beyitte gāmızlık yoktur ve yukarıki ma'nâlara rabtı da gâyet kolaydır. Fakat İsmâîl-i Ankaravî hazretleri gāyet müdakkik bir zât olduğundan, bu iki şekilden hangisinin daha müreccah olduğunda tereddüd hâsıl oldu. Nihâyet meseleyi Konya Asâr-ı Atîka Müzesi müdîr-i muhteremi Mehmed Yûsuf beyden mektupla sordum, aldığım cevâb şudur: "Müzede mevcûd olup, Hz. Mevlânâ'nın vefâtından beş sene sonra, nüsha-i asliyyeden istinsâh edilip Sultan Veled ve Hüsâmeddîn Çelebi efendilerimiz hazarâtı tarafından mukābele ve ba'zı yerleri tashîh buyurulmuş olan 677 tarihli Mesnevî-i Şerîf'e baktım, tekrar tekrâr okudum, şu netîceye vâsıl oldum: (Sahife 329, satır, 26.) تا کسی دو چار دانگ عیش تو گم شود زین گلرخان خار خو beyt-i şerîf aynen böyledir. Bu tedkîke nazaran Hind nüshaları, nüsha-i asliyyeye muhâlif olmuş oluyor. Binâenaleyh bu nüshaya göre îzâh zarûrîdir. Birinci vecih: "Dûçâr”, iki kimsenin nâgâh ve habersiz, birbirine mülâkî olması. "Dâng”, bir dînârın altıda biri. "Gül-ruhlar"dan murâd vech-i bâtını parlak ve ayn-ı sâbitesi saîd olan kimselerdir. “Hâr-hû"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile ittisafi mu'tâd olan kimselerdir. Bu beyt-i şerîfde, vücudun cemî'-i merâtibini câmi' olan insân-ı kâmil “dî-nâr"a teşbih buyurulmuş ve onun altıda biri ile, sûret-i beşeriyyesine işaret edilmiş oluyor. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtib-i tenezzülâtından altıncı mertebedir ki, ahadiyyet, vahdet, vâhidiyyet, rûh ve misâl ve âlem-i şehadettir. Ve insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi mertebe-i şehadettendir. Hulasa-i beyit: "Sıfât-ı nefsâniyye ile ittisafı kendilerine huy ve âdet etmiş olan ehl-i saâdetten bir kimse, senin dînâr gibi olan vücûdunun yaşayışının dângine, ya'ni, altıda biri olan beşeriyetine ansızın mülâkî olduğu vakit, kendiliğinden ve sıfât-ı nefsâniyyesinden gäib ola."

İkinci vecih: "Dü çâr-ı dâng" ta'bîrinde “dü", iki ma'nâsınadır; ve “Tâ kesî dü" "tâ ki bir iki kimse" demek olur. "Çâr dâng”, Gıyâsü'l-Lügāťın beyânına göre "dört kısım" ve "dört köşe" ve "dört taraf" ma'nâsınadır. Nitekim “Çâr dâng-i Hindûstân" derler. Bu "çâr dâng"den murâd, makām-ı nefis, makām-ı rûh, makām-ı kalb ve makām-ı sır olmak münasib görünür. Nitekim Şeyh Abdüllatîf Makdisî hazretleri Kitâb-ı Tuhfe'sinde bu makāmâtı beyân etmiştir. “Gül-ruhân-ı hâr-hû" ya'ni "diken huylu gül-ruhlar"dan murâd, âriflerdir. Bu veche göre, yukariki beyte merbûtan hulâsa-i ma'nâ şöyle olur: "Ey kirpi gibi olan ârif, sen diken gibi olan ekşi yüzlülüğü bekçi yapmışsın, tâ ki senin gibi diken huylu olan gül-ruhlardan ve âriflerden bir iki kimse, senin ayşının etrâf-ı erbaasında gāib ve müstağrak olsunlar." Ya'ni nâmahremler senin yaşayışına iştirak etmesinler ve musahib olmasınlar. Mahrem olanlar, senin makāmâtının zevk ve hâlinde müstağrak olsunlar diye dikeni bekçi yapmışsın, demek olur. (Vallâhu a'lem!)

1033. Senin çocuğun her ne kadar ki çocuk huylu olmuştur, her iki âlem onun tufeyli olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, üslûb-ı Mesnevî-i Şerîf acibdir. Cenâb-ı Pîr gâh isneyniyet ve gâh vahdet yüzünden söylerler. İsneyniyet yüzünden söyledikleri vakit, lisanları Hakk'ın âlet-i tekellümü olur ve ondan Hak söyler. Nitekim hadîs-i kudsîde . كنت له سمعا و بصرا و لسانا الخ buyurulmuştur. Meselâ biraz yukarıda mezkûr olan [1024 nolu] beyti isneyniyet cihetinden; ve onun biraz aşağısındaki [1026 nolu] beyti, vahdet cihetinden vâki' olmuştur. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde yine vahdet cihetinden intikālen buyurulur ki: "Ey Halîme, senin gäib olan çocuğun sûret i'tibâriyle gerçi çocuk huyludur; fakat dünyâ ve âhiret onun ma'nâsının ve hakîkatinin tufeyli olmuştur!"

1034. "Biz cihana mensub olanları onunla diri ederiz; çerhi onun hizmetinde bende ederiz."

“Biz Azîmü'ş-şân âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağrak olanları, âlem-i latîfin nûruyla diri ederiz; eflâki onun emrine tâbi' kılarız; o gökte kameri şakkeder."

1035. Abdülmuttalib dedi ki: "Bu dem nerededir? Ey sır bilici doğru yolun nişanını ver!"

Münâcâtta bulunan Abdülmuttalib bu hitâbları Ka'be'den işitince dedi ki: "Ey sırları bilen Hâlik'ım, gäib olan çocuğum şimdi nerededir? İnâyeten bize doğru yolun nişanını ve alâmetini göster!"

"Onu nerede bulayım?" diye, Muhammed (s.a.v.)in mevziinden Abdülmuttalib'in nişân istemesi ve Ka'be'nin içinden cevâb gelmesi ve nişân bulması

1036. Ka'be'nin içinden ona avâz erişti, dedi: "Ey reşîd olan çocuğu arayan!"

1037. "Falan vâdîde o ağacın altındadır!" Müteakiben iyi bahtlı olan ihtiyar çabuk revân oldu.

Ya'ni, Ka'be'nin içinden Abdülmuttalib'e ses gelip dedi ki: "Ey rüşd sahibi olan çocuğu arayan! O şimdi falan vâdîde ve falan ağacın altındadır!" Bu hitâbı müteakib, iyi talihli ihtiyar, ya'ni Abdülmuttalib hemen o tarafa gitti.

1038. Kureyş'in beyleri onun rikabında idi, zîrâ ki onun ceddi Kureyş'in a'yanından idi.

Abdülmuttalib, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i aramağa giderken, onun rikâbında Kureyş'in beyleri dahi beraber idi; çünki Resûl-i zîşân Efendimiz'in cedd-i âlîleri bulunan Abdülmuttalib Kureyş'in a'yân ve eşrâfından idi.

1039. Adem'in zahrına kadar onun bütün eslafı, bezmin ve rezmin ve melha-menin en büyükleri idi.

Ebu'l-beşer olan Hz. Adem'in sulbüne kadar Resûl-i Ekrem'in bütün eslâ-fı, cem'iyyet-i beşeriyyenin ve harb ve kıtâlin reisleri idi. Nitekim hadîs-i şe-rîfde فاهبطنى الله الى الارض في صلب آدم و جعلني في صلب نوح و قذف بي في صلب ابراهيم ثم لم يزل ينقلني من الاصلوب الكريمة والارحام الطاهرة حتى اخر جنى بين ابوى لم يلتقيا على سفاح قط ya'ni "Allâh Teâlâ beni sulb-i Adem'de arza indirdi ve beni sulb-i Nuh'da kıldı ve beni sulb-i İbrâhîm'e kazf etti; sonra beni dâimâ aslâb-i kerîme ve erhâm-ı tâ-hireden nakl etti, hattâ aslā zinā üzerine iltikā etmeyen ebeveyn arasından beni çıkardı" buyurulmuştur.

1040. Bu neseb ise onun postu olmuştur ki, büyük şehinşâhlardan süzülmüş-[1037]tür.

Bu neseb, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cism-i şerîflerine ait olup, bir post ve kabuk mesâbesindedir ki, bu post dahi büyük şehinşâhlar olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) nesillerinden süzülmüştür.

1041. Onun mağzı ise nesebden uzak ve pâktir; semekten Simak'e kadar kim-se onun cinsi değildir.

"Mağz", iç "semek", balık ma'nâsınadır. Burada esfelden kinâyedir. "Si-mâk", iki parlak yıldızın ismidir ki, birine "Simâk-ı A'zel", dîğerine "Simâk-i Râmih" derler. Burada a'lâdan kinâye olur. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem'in kabuk mesâbesinde cism-i şerîfleri, enbiyâ neslinden süzülüp gelmiştir; onların mağzı ve içi ise aslâ neseb ile alâkadar değildir. Âlem-i esfelden, âlem-i a'lâ-ya kadar, hiçbir kimse onun cinsi ve nazîri değildir."

1042. Hakk'ın nûru için kimse doğma ve olma arayamaz; Hakk'ın hil'atı için târ u pûda ne hâcet!

Ya'ni, "Hakk'ın nûru doğmadan ve nesebden münezzehtir. Hiçbir kimse o nûr için bir mebde' arayamaz. Hakk'ın kullarına giydirdiği nübüvvet ve velâyet hil'at ve libâsları için enişe [arış] ve argaca ya'ni nesce hâcet yoktur."

"Bûd”, vücûd, varlık ve olma; “hil'at" padişahlar tarafından teşrîfen ve ikrâmen verilen libâs; "târ u pûd” kumaşın alt ve üst örgüleri ki, eniş [arış] ve argaç denir.

1043. En aşağı hil'at ki sevabda verir, güneşin tırâzı üzerine ziyade olur.

"Tırâz"ın müteaddid ma'nâları vardır, burada elbise kenarlarına dikilen sırmadan çiçekler ve nakışlar demek olup, güneşin huzemât-ı ziyâiyyesinden kinâye olur. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretlerinin sevâb hususunda en aşağı verdiği hil'at-ı ikrâm, güneşin huzemât-ı ziyâiyyesinden daha ziyâde parlak ve latîf olur."