Halîme'yi putların istiânesine delâlet eden o ihtiyar Arab'ın hikâyesidir
27. bölüm / 47 · 2182 kelime · ~11 dk okuma
939. Bir ihtiyar adam asâ ile öne geldi dedi ki: "Ey Halîme nihayet sana ne vâki' oldu?"
940. "Ki gönülden böyle ateş parlattın, mâtemden bu ciğerleri yaktın?" [937]
941. Dedi: "Ahmed'in mu'temed süt ninesiyim; imdi getirdim ki, ceddine teslîm edeyim."
Halîme hazretleri ihtiyar Arab'a cevâben dedi ki: "Ben Ahmed (a.s.)ın süt ninesiyim; ceddi olan Abdülmuttalib'e teslîm etmek üzere getirdim."
942. "Vaktaki Hatîm'e eriştim, sadâlar erişirdi ve sırlar işitir idim."
943. "Vaktaki ben havadan o elhânı işittim, o sadâdan dolayı çocuğu oraya koydum."
944. “Tâ ki bu nida kimin avâzıdır, göreyim, zîrâ çok latif ve çok tatlıdır."
"Şehî", her tatlı ve mergüb olan şey ma'nâsınadır.
945. Kendi etrafımda ne bir kimseden nişan gördüm, ne bir zaman nida munkatı' oldu.
"Mî munkatı' şud", "munkatı' mî şud" takdîrindedir. Efâle dâhil olan “mî”, zarûret-i vezinden dolayı "munkatı" kelimesinden evvel zikr olunmuştur.
946. Vaktaki gönül hayretlerinden geri döndüm, çocuğu orada görmedim; vay benim kalbime!
947. Ona dedi: "Ey evladım, sen gam tutma ki, sana bir şehriyar göstereyim!"
Ya'ni, o ihtiyar asâlı adam, Hz. Halîme'ye dedi ki: "Endûh, ya'ni gam tutma; zîrâ ben sana bir kuvvet sahibi göstereyim!" İhtiyarın “şehriyâr" demesinden murâd, kendilerinin taptığı "Uzzâ" ismindeki puttur.
948. Ki, eğer isterse çocuğun hâlini söyler, çocuğun menzilini ve irtihalini o bilir.
"Tirhâl", göç etmek ve nakl-i mekân etmek ma'nâsınadır. "O sana göstereceğim şehriyâr eğer isterse, çocuğun ne olduğunu söyler, çünki çocuğun nüzûl ettiği mahalli ve nakl-i mekân etmesini o bilir."
949. Ba'dehû Halîme dedi: "Ey kimse, cânım sana fedâ olsun! Ey güzel ve latîf nidalı ihtiyar!"
950. Agah ol, o nazar şahını bana göster ki, benim çocuğumun hâlinden onun [947] haberi olur.
Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bizim i'tikādımız, Hz. Halîme'nin müşrik olmadığı ve puta tapmadığı merkezindedir. Binâenaleyh O nazar şâhını bana göster " demesinden murâd put değildir. Zâhirde çocuğun gittiği yeri bilen bir şahs-ı kerîmi anlamıştır."
951. Onu Uzza'nın önüne götürdü, dedi ki: "Bu put ihbar-ı gaybîde ganîmet olunmuştur.
"Muğtenem", "iğtinâm”dan ism-i mef'ûl olup, ganîmet olunmuş ve ganîmet sayılmıştır demek olur. O ihtiyar Arab, Halîme hazretlerini Uzzâ ismindeki putun önüne götürdü de dedi ki: "Bu putun vücûdu ahvâl-i gaybiyyeyi haber vermek husûsunda bizim için bir ganîmet sayılmıştır!"
952. "Biz hizmet ile onun tarafına koştuğumuz vakit, binlerce gaib olmuşu ondan bulduk."
İhtiyar sözüne devâm ile dedi ki: "Biz gāib ettiğimiz pek çok şeyleri bu putun hizmetine ve ibâdetine koştuğumuz vakit bulduk."
953. İhtiyar hemen ona secde etti ve dedi ki: "Ey Arab'ın hudavendi, ey cûd denizi!"
"Hudâvend", "Hudâ" ile “vend"den mürekkebtir. “Hudâ”, kendinden olan, "vend" edât-ı nisbettir; "Ey vücûdu kendinden olana mensûb!" demektir.
954. Dedi: "Ey Uzza, sen çok ikramlar etmişsin; hatta tuzaklardan kurtulmuşuz!"
955. "Senin ikramından Arab üzerinde hak vardır; farz olmuştur ki nihayet Arab sana münkād oldu."
956. "Bu Sa'd'ın Halîme'si senin ümîdinden, senin söğüt dalının gölgesine geldi."
Söğüt ağacı, yemişsiz bir ağaç olup, sûret-i zâhiresi yeşil ve latîf olduğu gibi bunların dahi bâtınları boş ve zahirleri süslü olduğuna işâret vardır. Ya'ni, "Bu Benî Sa'd kabílesine mensûb olan Halîme, hâcetinin kazâsını senden ümîd ederek, senin sâyene ilticâ etti."
957. "Zîra ondan bir erkek çocuk zâyi' olmuştur; o çocuğun adı Muhammed gelmiştir."
"O Halîme hazretlerinin bir erkek çocuğu gāib olmuştur, onun adı da Muhammed (s.a.v.)dir."
958. Vaktaki "Muhammed" dedi, bütün o putlar, o zaman baş aşağı secde edici oldular.
959. (Dediler) ki: "Git ey ihtiyar, o Muhammed'i ne arayıştır ki, bizim azlimiz ondandır."
Putlar secde etmekle beraber, onların bâtınlarında olan sıfat-ı kelâm zuhûra başlayıp dediler ki: "Ey ihtiyar, o Muhammed (a.s.)1 ne arar durursun! Bizim makām-ı izzetten ve rağbetten azlimiz onun yüzündendir."
960. "Biz ondan altüst ve mercûm geliriz; biz ondan revâçsız ve ayârsız geliriz." [957]
"Biz putlar, o Resûl-i zîşânın dîn-i âlîsinden dolayı altüst oluruz ve insanlar tarafından taşlanırız; binâėnaleyh biz o zât-ı pâkin zuhûru sebebiyle kalp ve ayârsız ve kıymetsiz bir hâle geliriz."
961. "O bir hayalâtı ki, ehl-i hevâ ara sıra fetret vaktinde bizden görürler idi."
"Fetret", "fa"nın fethi ile iki peygamber arasında kalan zamân-ı câhiliyyet ma'nâsınadır. Ya'ni "Hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olan insanlar, ara sıra bizden birtakım hayaller görürler idi ve bu hayâlâtın zuhûru da zamân-ı fetret ve câhiliyyete mahsûs idi." Bu beyt-i şerîf 917 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni "Putlardan böyle hayâlât zuhûru, onlara tapan köpek meşrebindeki insanlara Hakk'ın bir kemik atması kabilinden idi."
962. "Onun bârigâhı eriştiği vakit, gâib olur; su geldi, muhakkak teyemmümü yırttı."
"O Muhammed (a.s.)ın dîvân-ı âlîsi kurulduğu vakit, bizden zâhir olan o hayâlât gâib olur; çünki onun dîni ile putperestlik su ile toprağa benzer; su geldiği vakit, toprak ile teyemmüm bâtıl olur. جَاءَ الْحَقُّ وَ زَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) Ya'ni "Hak geldi, bâtıl gitti.""
963. "Ey ihtiyar uzak ol, fitneyi az parlat, sakın Ahmed'e mensub olan gayret ateşinden bizi yakma!"
964. "Ey ihtiyar, Allah için sen uzak ol, tâ ki ateş-i takdîrden yanmayasın!"
"Ey ihtiyar, ism-i Mudil hazretinin galebesi ve saltanatı, ism-i Hâdî hazretinin yed-i kudretine intikāl etmek üzeredir ve Ahmed (aleyhissalâtü ve's-selâm) hazretleri ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmidir; binâenaleyh onun gayreti ateşinden bizi yakma, Allâh için bizden uzak ol! Tâ ki takdîr-i ilâhî âteşi bizim ile beraber seni de yakmasın!"
965. "Bu ne ejderhâ kuyruğunu sıkmaktır, hiç bilir misin, ne haber getirmektir?"
Ya'ni, putlara göre, (S.a.v.) Efendimiz'in ahvâlinden bahs etmek, ejderhânın kuyruğunu sıkmak mesâbesindedir; çünki putların helâki ve izmihlâli o hazretin yüzündendir.
966. "Bu haberden deryânın ve ma'denin içi kaynar, bu haberden yedi gök titreyici olur."
"Deryâ"dan murâd, vücûd-ı hakîkîdir ve "ma'den"den murâd, vücûd-ı izâfîdir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz Zât-ı ahadiyyede mebtûn ve meknûz olan bilcümle esmâ ve sıfatın mazharı olduğundan, onun zuhûru haberinden vücûd-ı hakîkî deryâsının bâtını ve vücûd-ı izâfî âleminin içi kaynar ve yedi gök titreyici olur; çünki "hakikat-ı muhammediyye" yedi göğü muhîttir. Onun vücûd-ı izâfî âleminde zuhûru, bir kıyamettir.
967. Vaktaki ihtiyar, taşlardan bu sözü işitti, derakab o ihtiyar asayı attı.
968. Binâenaleyh titremeden ve o nidânın korkusundan ve ürküntüsünden, ihtiyar dişlerini birbirine vurur idi.
969. Kış vaktinde çıplak adam gibi o titrer idi ve der idi: "Ey helâk!"
"Sübûr", se'nin zammı ile helâk olmak ve ziyân çekmek ve vâveylâ demek ma'nâsınadır.
970. Vaktaki o ihtiyarı bu hal içinde gördü, o taaccübden kadın tedbîrini gaib etti.
Putların bu kelâmı ve ihtiyarın bu hâli, Halîme hazretlerini taaccübe düşürdü ve bu taaccübde istiğrâkı hasebiyle, gäib olan Server-i âlem Efendimiz'i bulmak husûsundaki tedbîrini gäib etti.
971. Dedi: "Ey ihtiyar, gerçi ben mihnet içindeyim, hayret içinde, hayret içinde hayretteyim!"
Halîme hazretleri buyurdu: "Ey ihtiyar, gerçi ben bu dakikada çocuğumu gaib ettiğim için mihnet içindeyim; ve bir def'a havadan ses işittiğim için ve ikinci def'ada ortada hiçbir kimse yok iken çocuğumu gaib ettiğim için ve üçüncü def'ada dahi taştan olan putların hitâbını işittiğim için hayretteyim!"
972. "Bir müddet bana hava hatiblik eder; bir müddet taş bana edîblik eder."
"Bir müddet Hatîm civârında hava bana hatiblik eder; bir müddet dahi taştan olan putlar bana edîblik ve muallimlik eder."
973. "Hava bana harfler ile sözler verir; taş ve dağ bana eşyanın fehmini verir."
"Hava bana lisân-ı kāl ile sözler söyler; dağ ve taş ya'ni cemâd âlemi bana eşyânın bâtınındaki esrârı anlatır." Bundan anlaşılır ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in berekâtıyla Halîme hazretleri cemâdlık mertebesinden, canlar ve ma'nâlar âlemine girmiştir. Nitekim III. cildde: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni "Cemâdlıktan cânlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.
974. "Gah çocuğumu gaybîler, göğün yeşil örtücü gaybîleri kapmıştır."
Halîme hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'i emzirdiği esnâda, birtakım hârikalar müşâhede etmiştir. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre Resûl-i Ekrem Efendimiz'i yeşil libâslı âlem-i gaybîye mensûb olan zevâtın Halîme hazretlerinin gözünün önünde kaptıkları ve sonra getirdikleri anlaşılır. Ankaravî hazretleri şakk-ı sadr vak'asına işaret olduğunu beyân buyurmuşlardır.
975. "Kimden feryad edeyim ve bu şikâyeti kime söyliyeyim; ben şimdi yüz gönüllü sevdayî oldum!"
"Sevda", burada hayâl ma'nâsınadır. "Sad dile" yüz gönüllü ma'nâsına olup, "perîşân olmak"tan kinâyedir. Ya'ni, "Ben gördüğüm hârikulâde ahvâl yüzünden, hayâle mensûb olarak gönlü perîşân oldum."
976. "Onun gayreti, gaybın şerhinden benim dudağımı bağladı; bu kadar söylerim ki, çocuğum gaib olmuştur." "Benim o çocuğumun gayreti, gördüğüm ahvâl-i gaybiyyenin şerhinden ve nâmahrem olanlara ifşâsından benim ağzımı bağladı; binâenaleyh söyli- yemem. Şu kadar söyliyebilirim ki, benim o çocuğum gāib olmuştur."
977. "Eğer ben şimdi başka şey söylersem, halk beni delilik zincirine bağlar-lar."
"Eğer ben şimdi halkın görmeğe alıştıkları şeylere muhâlif olan gördüğüm şeyleri ve hârikaları söylersem, halk beni, deli oldu diye zincire bağlarlar."
978. İhtiyar ona dedi: "Ey Halîme, mesrûr ol, şükür secdesi getir ve yüzünü tırmalama!"
979. "Sen gam yeme ki, o gāib olmaz, belki âlem onda zâyi' olur!"
Bu beyt-i şerîf putperest olan ihtiyarın mertebe-i tefekküründen olursa, demek olur ki: "Putların müjdesinden ma'lûm oldu ki, o gāib ve zâyi' olmaz; belki onun ahvâlindeki fevkalâdelik sebebiyle bütün â
982. "Yeryüzünde bu acıb bir karndır; ihtiyar oldum, ben bunun cinsini görme-dim!"
"Karn", muayyen birkaç seneye derler ki, mikdârı ihtilaf-ı örf ile muhtelif olur. Ulemâ-yı müteahhirînin fetvâsına göre, yirmi senedir. İhtiyar der ki: "Bu içinde bulunduğumuz karn, taaccüb olunacak bir karndır. Ben bu kadar yaş yaşadım, böyle hârikalar görmedim!"
983. Bu risaletten taşlar nâle tuttu; acaba günahkarlar üzerine ne havale ola-caktır?
Bu ve âtîdeki diğer iki beyit, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından zâhir ve bâtın putlarına tapanları irşâden beyân buyurulur. "Ey suver-i fâniye ve mevhûmeye tapanlar! Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in risâlet-i seniy- yelerinden taşlar müteessir olup, feryad etti; acabâ onun şerîat-ı mutahha- rasına muhalefet edenlerin başlarına ne felâketler gelecektir!" "Tâ", taaccüb içindir.
984. Taş kendinin ma'budluğunda kabahatsizdir; sen muztar değilsin ki ona bende oldun.
Taş kendi irâdesi ve ihtiyârı ile ma'bûdluk da'vâsına kıyâm etmediği için o kabâhatsizdir. Ey putperest, senin irâden ve ihtiyârın var idi; binâenaleyh ona kulluk etmek için ıztırâr sâhibi değilsin, ona kendi ihtiyârın ile taptın ve o bîçâre taş parçasını ma'bûd yapan dahi senin ihtiyârın oldu.
985. O ki muztardır, böyle korkucu olmuştur; acaba mücrim üzerine neler bağ-lıyacaklardır?
O putlar ki, irâde sâhipleri olmayıp, muztar bulundukları halde, böyle kor- kucu olmuşlardır; acabâ irâde ve ihtiyâr sahibi oldukları halde, şerîat-ı Ahme- diyye hilafında olarak vücûdda Hakk'a şerîk ittihâz eden mücrimlerin üzeri- ne nasıl bir hüküm verilecektir?
986. Vaktaki Mustafa'nın ceddi, Halîme'den ve onun nâs arasında figānından haber buldu.
“Mela”, âşikâr ve sahrâ ma'nâsınadır; ve "mela" (ملاء) cemâat-i nâs demektir. Burada her iki ma'nâ da câiz olur. Ya'ni, "Vaktâki Halîme hazretlerinin âşikâr olan veyâhud nâsın kalabalığı arasında vukū' bulan figānından, Mustafa (s.a.v.)in ceddi bulunan Abdülmuttalib haberdâr oldu.
987. Ve öyle na'raları yüksek olan ses ki, ondan sadâ bir mîle erişirdi.
"Mîl", tûlu her memlekete göre muhtelif olan mesâfe ölçüsü demektir ki, o zamanki ehl-i Mekke indinde mîlin mikdârı en yüksek sesin vâsıl olduğu mesâfe imiş. Ya'ni, "Halîme hazretlerinin na'raları öyle yüksek bir ses idi ki, şehrin en uzak mahallerine kadar gider idi."
988. Abdülmuttalib çabuk bildi ki nedir, elini göğsü üzerine koydu ve ağladı.
Abdülmuttalib bu yüksek sesli na'raların ne olduğunu bittahkîk anladı ve torununun gāib olmasından müteessir olup, elini göğsüne vura vura ağladı.
989. Gamdan Ka'be kapısı üzerine harâretle geldi, (dedi) ki: "Ey gecenin sırrından ve gündüzün sırrından habîr!"
"Gece"den murâd, burada âlem-i gayb ve "gündüz"den murâd, âlem-i şehâdettir. Ya'ni, "Abdülmuttalib gamından dolayı Ka'be'nin kapısına kemâl-i harâretle gelip Hak Teâlâ'ya hitâben münâcâta başlayıp: "Ey gayb ve şehâdet âlemlerinin sırrından, ilm-i zevkî ile haberdâr olan Hâlık'ım!"
990. "Ben kendimi fenne mensub görmüyorum, tâ ki benim gibisi, senin hem-râzın ola!" [987]
"Ben kendimde bir kemâl ve ma'rifet görmüyorum, tâ ki benim gibi böyle fensiz ve kemâlsiz bir kimse senin hem-râzın ve sırdaşın olup, seninle mükâleme ve muhâtaba selâhiyetini hâiz olsun!"
991. "Ben kendim için hüner görmüyorum, tâ ki bu mes'ûd kapının makbûlü olayım."
992. "Ya benim başımın ve secdemin bir kadri olsun, yahud göz yaşım ile bir devlet handân olsun."
"Bende senin ind-i Kibriyâ'nda makbûl olan bir hünerim olmalı idi ki, ya benim yere eğdiğim başımın ve secdemin bir kadri olsun, yâhud göz yaşım sebebiyle bir devletin ve saâdetin yüzü benden tarafa tebessüm etsin; binâenaleyh benim secdemin ve göz yaşımın aslâ kıymeti yoktur."
Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "devletî" yerine ""dü lebî" vâki'dir, ma'nâsı "Yahud göz yaşım sebebiyle bir iki dudak, ya'ni bir ağız gülücü olsun" demek olur.
993. "Fakat o dürr-i yetîmin sîmâsında, ey kerîm senin lutfunun eserlerini görmüşüm!"
"Fakat o inci gibi olan oğlum Abdullah'ın yetîminin sîmâsında, ey kerîm olan Hâlık'ım, senin lutfunun eserlerini görüyorum!"
994. Zîrâ her ne kadar bizden ise de, bize benzemez; biz hep bakırız ve Ahmed kîmyadır.
Zîrâ o yetîm her ne kadar cismen bizim sulbümüzden ve kabílemizden ise, o âsâr-ı lutfa bakılırsa bâtınen hiç de bize benzemez. Bizim zâhirimize ve bâtınımıza bakılırsa, hep bakır hükmündeyiz; o hazretin bâtını ve zâhiri ise, bakırları altın yapar kîmyâdır ve iksîrdir.
995. O acībeleri ki, ben onun üzerinde gördüm, ben onları dostta ve düşmanda görmedim.
O yetîmin üzerinde gördüğüm ahvâl-i acîbeyi ve hârikaları ne dostta ve ne de düşmanda görmedim.
996. Onu ki, senin fazlın ona çocukluğunda verdi, yüz senelik cihad ile kimse nişan veremez.
Yâ Rab, fazl u keremin ile o yetîme çocukluğunda vermiş olduğun şeylerden, bir büyük adam yüz sene nefsiyle mücâhede ve riyâzet etse, hiçbir eser ve nişân gösteremez.
997. Vaktaki üzerinde senin inâyetlerini yakînen gördüm, o senin deryandan bir incidir.
O çocuğun üzerinde senin inâyetlerini ayne'l-yakîn müşâhede ettiğim vakit, senin deryâ-yı inâyetinden çıkmış bir inci dânesi olduğunu anladım.
998. Ben dahi onu sana şefi' getiriyorum, ey hâl bilici, onun hâlini bana söyle!
Ben dahi o gaib olan yetîmi, kendisinin bulunması emrinde, sana şefâatçi getiriyorum. Ey kulların hâlini bilici olan Rabb'im, onun ne halde olduğunu bana söyle!