Belkîs'ın tahtının Sebâ'dan ihzârı hakkında Süleymân (a.s.)ın tedbîr etmesi
26. bölüm / 47 · 1988 kelime · ~10 dk okuma
906. İfrît dedi ki: "Onun tahtını fen ile sen bu meclisten gidinceye kadar hazır getiririm!"
Ma'lûm olsun ki, Süleymân (a.s.)ın da'veti üzerine Belkîs, pek ziyâde sevdiği tahtını metîn bir yere koyup, kilitliyerek, askeriyle berâber Süleymân (a.s.) tarafına müteveccih oldu. Onlar gele dursunlar, bu tarafta Süleymân (a.s.) meclisde hâzır olanlara hitâben buyurdular ki: يَا أَيُّهَا الْمَلَؤُ أَيُّكُمْ يَأْتِينى بعرشها قبل أن يأتونى مسلمين (Neml, 27/38) Ya'ni "Ey nâs, Belkîs ve kavmi gelip müslümân olmazdan evvel onun tahtını bana hanginiz getirirsiniz?" قال عفريت من الجنّ أنا أتيك به قبل أن تقوم من مقامك و اني عليه لقوى امين (Neml, 27/39) ya'ni "Cin tâifesinden bir ifrît dedi: Sen makamından kalkmadan evvel o tahtı ben sana getiririm, ben bunu icrâya kādirim ve kudretime emniyetim vardır." "Ifrît," cin tâifesinin habîs olan kısmına denir. İfrîtin tahtı ihzâr etmesi fenn-i sihir ile olacağı aşağıda beyân buyurulmuştur; ve fenn-i sihir, tahyîlâta müstenid olduğundan, Süleymân (a.s.) ifrîtin hizmetini makbûl görmeyip, sükût buyurdu.
907. Asaf dedi: "Ben onu "ism-i a'zam" ile senin huzuruna bir anda hazır getiririm!"
Süleymân (a.s.)ın sükûtü üzerine o hazretin vezîri olan Asaf b. Berhiyâ: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ (Neml, 27/40) ya'ni "Ben o tahtı, nazarın senin cânibine rücû'dan evvel getiririm" dedi. Bunun üzerine Süleymân (a.s.) o tahtı derhal yanında durur gördü.
908. Gerçi ifrît sihrin üstadı idi, lakin o Asaf'ın nefhinden yüz gösterdi.
Gerçi ifrît sihrin üstâdı olduğundan o tahtı tahyîlen huzûr-ı Süleymânîye ihzâr edebilirdi. Lakin o tahtın gelmesi hakîkî bir sûrette olmak îcâb ettiğinden, Asaf hazretlerinin nefh-i ma'nevîsinden yüz gösterdi.
Ve "ism-i a'zam"dan murâd, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyetle, tasarruf-ı eşyâya kudret husûlüdür. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânîde tahtın huzûr-ı Süleymânîye ne sûretle geldiğini îzah buyururlar: ya'ni, “Bizim indimizde Belkîs'ın tahtı tarfetü'l-ayn içinde ve ittihâd-ı zamân ile Sebe' şehrinden, Süleymân (a.s.) ın mekânına intikal etmedi, zîrâ intikāl için mutlakā araya az çok zaman girmek lâzımdır. ve sür'atle göz açıp kapamak dahi bir zamân içinde vâki' olur, ancak bunda ittihâd-ı zamân vardır. Zîrâ basarın görülen şey tarafına hareketi için geçen zamân, basarın görülen şeye taalluk etmesi zamânının aynıdır. Halbuki Asaf hazretleri "Ben tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm" dedi. Binâenaleyh tahtın bir mekândan bir mekâna ittihâd-ı zamân ile intikāl ettiği mülâhazası vârid olamaz; zîrâ mürûr-ı zamân vâki' değildir. Bu hâl ancak tahtın Sebâ şehrinde i'dâmı ve Süleymân (a.s.) nın mekânında îcâdı sûretiyle vâki' oldu. Ve bu îcâd ve i'dâm keyfiyeti bir haysiyetle oldu ki, buna hiçbir kimsenin vukūfu ve şuûru olmadı. Bu keyfiyeti ancak ân-ı vâhidde i'dâm ve îcâdı bilen ve her ân içinde halk-ı cedîdi müşâhede eden kimse bilir."
909. Belkîs'ın tahtı o zaman hâzır geldi; fakat Asaf'dan, ifrîte mensub olanların fenninden değil!
Belkîs'ın tahtı, Asaf b. Berhıyâ hazretlerinin: "Ben o tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm!" demesiyle beraber, derhal huzûr-ı Süleymânîde hâzır oldu.; fakat o Asaf'ın tasarrufundan dolayı hakikaten ve teceddüd-i emsâl sûretiyle hazır oldu. İfrîte mensûb olanların tahyîle mensûb olan fenninden değil!
910. "Rabbü'l-alemîn'den gördüğüm, bunun ve yüz bunun gibi üzerine elham- [907] dülillah!" dedi.
Süleymân (a.s.) tahtın derhal meclisinde hâzır olduğunu görünce "Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ hazretlerinden gördüğüm bu lutfa ve bunun gibi daha birçok lutuflara ve ni'metlere hamd ve şükür olsun!" dedi. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: فلما راه مستقرا عنده قال هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى (Neml, 27/40) Ya'ni "Vaktāki Hz. Süleymân o tahtı kendi indinde müstakar gördü: "Bu benim Rabb'imin fazlındandır!" dedi." Benî-Âdem ile cinnin ma'rifetdeki farkları ve Süleymân (a.s.)ın, tahtın gelmesinde bizzât tasarruf etmeyip, bu bâbdaki tasarrufu Âsaf'a bırakmasının sebebi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânîde mezkûrdur, burada zikri uzun olur.
911. Sonra Süleyman taht tarafına baktı, dedi: "Ey ağaç, çok ahmak tutucusun!"
Süleymân (a.s.) huzûruna gelen tahta bakıp dedi: "Ey oymalı ve nakışlı ağaç parçası, sen bu süslü hey'etin ile çok ahmakları aldatıp, kendine bende edersin!"
912. Tahtanın ve güzel nakışlı taşın önünde ey, çok ahmaklar baş koyarlar.
"Nakş kend", "nakş-ı Kandehâr"ın muhaffefidir; ve "nakş-ı Kandehâr" güzel nakıştan kinâyedir. Ya'ni, "Süslü tahtaların ve güzel nakışlı taşların önünde, hey gidi hey!.. çok ahmaklar secde ederler ve onları kendilerine ma'bûd ittihâz edip taparlar!"
913. Sâcid ve mescûd cândan habersizdir; cândan bir cünbüş ve az eser görmüştür.
Süslü putlara secde eden kimse, kendinin rûh-ı insânîsinden habersiz olmakla, secde olunan put gibi cemâd hükmündedir ve her ikisi de menfûh-ı ilâhî olan cândan bî-haberdir. Puta tapan kimse cândan ancak bir kımıldayış ve görme ve işitme ve cüz'iyât-ı umûru anlama gibi az bir eser görmüştür. Müslümanların taştan ma'mûl olan Ka'be'ye secde etmeleri, cânın cânı olan Hakk'ın zâtınadır; yoksa Ka'be'nin taşına toprağına değildir. Beyt-i Gülşen-i Râz: "Eğer kâfir puttan âgâh olsa idi, kendi dîninde nerede gümrâh olurdu?"
914. Taşın söz söylediğini ve işaret ettiğini görmüş olduğu bir vakitte hayrân ve bî-hûş oldu.
"Deng", dîvâne ve bî-hûş ve hayran kalmış, demektir. Bu beyt-i şerîfin ve âtîdeki kıssanın sırrı lâyıkıyla anlaşılmak için bir mukaddimeye lüzûm vardır.
Ma'lûm olsun ki, suver-i eşyâdan her bir sûret, bir ism-i ilâhînin mazharıdır ve o şeyin rabb-i hâssı ya'ni mürebbîsi o mazhar olduğu isimdir. O mazhardan bu ismin hazînesinde meknûz olan ahvâl zahir olur. Fakat her bir ism-i ilâhîde bilcümle esmâ mündemicdir. Meselâ "Rezzâk" ismini alalım. Rezzâk, Hay olmalı ki, rızık verebilsin; ve Semî' olmalı ki, rızık isteyeni işitsin; ve Basîr olmalı ki, mahall-i rızkı görsün; ve Alîm olmalı ki rızkı ve merzûku bilsin. Sâirleri de buna kıyâs olunsun. Böyle olunca her bir ismin mazharında sıfat-ı Hayât'tan ve sıfat-ı Kelâm'dan dahi mutlaka bir hisse bulunmak lâzım gelir. Şu kadar var ki, bu sıfatların âsârı gizlenmekte ve meydana çıkmakta o şeyin taayyününe tâbi'dir; ve eğer o şeyin taayyünü bu sıfatların zuhûruna müsâid ise, zahir olur, aksi halde bâtında kalır.
İmdi eğer zât-ı Hakk'ın meşiyyeti, bâtındaki sıfatın zuhûruna taalluk ederse, o Hayât ve Kelâm, zuhûrlarına taayyünleri müsaid olmayan, taştan ve topraktan ve nebâttan ve Kelâm dahi zî-hayât olan hayvandan zâhir olur. Şu kadar ki, aklı gözünde olan insân-ı câhil bu hakikatten gâfil olup, bu sıfatların ancak insanda mevcûd olabileceğine kāni' olduğundan, kanâatı hilafında olarak, bu sıfât-ı bâtınenin taştan ve ağaçtan ve hayvandan zuhûrunu gör- düğü vakit hayrette kalır. Dalâlette bulunan bir kavme Hak Teâlâ hazretleri hidâyet bahş etmek murâd eylediği vakit enbiyâsına ve evliyâsına, o kavmin görmeğe alıştığı ahvâl hilafında, ba'zı haller göstermelerine müsaade buyurur. Bu hârikalar, onlardan isti'dâdı olanları îmân tarafına çeker; ve dalâlette kalmalarını murâd ettiği bir kavme de, yine âdet hilâfında cemâddan ve hayvândan ba'zı sıfatlar ızhâr eder; ve taşlardan ve ağaçlardan söz zuhûrunu gören câhiller şaşırırlar.
915. Şakî hizmet oyununu vaktaki na-mahal yere oynadı, taşa mensub arslanı bir arslan tanıdı.
"Nerd", tavla oyunu demektir. Dünyâ tavla çekmecesine ve kazâ-yı ilâhî zara ve abdin vücûdu tavla pullarına teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Şakî ve ehl-i dalâlet, hizmet ve ibâdet oyununu mahalline oynamadı ve taştan yontulmuş bir puta taptı ve taş arslanı, ya'ni ma'bûd-ı bâtılı, ma'bûd-ı hakîkî olarak tanıdı."
916. Hakîkî arslan kereminden cûd etti; köpek tarafına çabuk bir kemik attı.
"Hakîkî arslan, ya'ni zât-ı Hak keremi ve ihsânı hazînesinden cömertlik etti, köpek tarafına çabuk bir kemik attı." "Köpek"ten murâd, hizmet ve ibâdet oyununu yerinde oynamayan putperest ve "kemik"ten murâd, o câmid putun bâtınındaki Hayât ve Kelâm sıfatlarından cüz'î bir şey ızhârıdır ki, eyyâm-1 Câhiliyyet'te Arap'ların putlarında bu gibi hârikalar vâki' olmuş ve atılan kemikten mahzûz olan köpekler gibi mesrûr olmuşlardır.
917. Dedi: "Gerçi o köpek kwâm üzerinde değildir, fakat bizim için kemik bir lutf-ı âmmdır."
Ya'ni, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Gerçi o köpek mesâbesinde olan putun âbidi, kıvâm üzerinde, ya'ni insanlığın îcâbı olan nizâm-ı akıl üzerinde değildir; fakat bizim için köpeklere, onların isti'dâdına münasib kemik atmak lutf-ı umûmîdir.” Zîrâ yed-i Feyyaz'da buhl yoktur. Her şeye isti'dâdı nisbetinde ihsân-ı ilâhî olmak O'nun keremi iktizâsındandır.
918. Sana Halîme'nin kıssasının sırrını söyliyeyim, tâ ki onun destanı senin gamını silsin.
Bu kıssa, yukarıdaki 916 numaralı از کرم شیر حقیقی کرد جود ["Hakikî arslan kereminden cûd etti..."] beyt-i şerîfine merbûttur. Halîme (radiyallahu anhâ) vâlidemiz, Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz'in süt nineleridir ki, Benî Sa'd kabîlesine mensûb idi. Âtîde beyân buyurulacağı üzere, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'i Ka'be'de gāib etmiş ve feryâdı üzerine, ihtiyar bir adam onu putları olan "Uzzâ" tarafına tazarru' etmek üzere götürmüş ve putlardan sadâ zuhûr etmiş idi. Bu sadâ, köpeklerin önüne mahzûz olmaları için kemik atmak kabîlinden idi.
919. Vaktāki o Mustafa'yı sütten geri etti, onu elinin üzerinde reyhan ve gül gibi tuttu.
"Reyhân", feslegen dedikleri kokulu yapraklar; "verd", gül demektir. Hz. Halîme, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i sütten kestiği vakit, onu elinde feslegen ve gül demeti gibi kıymetli bir halde tutardı.
920. O şehinşâhı ceddine teslîm edinceye kadar, onu her iyiden ve kötüden kaçırır idi.
921. Vaktâki korkudan emâneti getirdi, Ka'be'ye gitti ve Hatîm içine geldi.
"Hatîm", Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Ka'be'nin garb tarafına müteveccih olan duvar-ı hâricîsidir" diyor. Ankaravî hazretlerinin beyânına göre, Harem-i Şerîf'in içinde bir mevzi'-i mübarekin ismidir, Ka'be'nin şimdiki binâsından mukaddem, bu mevzi' binânın müştemilâtından imiş ve el-ân hüccâc bu mevzi'i de beraberce tavâf etmekte imişler. Ya'ni "Halîme hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'de görülen hârikulâde ahvâl üzerine korktu ve Server-i âlem Efendimiz'i ceddine teslîm etmek üzere getirip Ka'be'ye girdi ve Hatîm denilen mevzi'-i mübareke geldi."
922. Havadan bir ses işitti, derdi ki: "Ey Hatîm, senin üzerine çok büyük güneş doğdu!"
923. "Ey Hatîm, bugün senin üzerine cûd güneşinden çabuk, yüz binlerce nûr geliyor!"
924. "Ey Hatîm, bugün senin üzerine bir muhteşem şâh eşya getirir ki, onun peyki bahttır!"
"Raht âverden", eşya getirmek demektir ki, nüzûl etmekten kinâyedir. Ya'ni, "Ey Hatîm, senin üzerine bugün muhteşem bir şâh nüzûl eder ki, onun etrâfında dolaşan hizmetçi[nin] bahtı saîddir!"
925. "Ey Hatîm bugün şübhesiz bir yeniden, bâlâya mensub olan cânların menzili olursun!"
Ya'ni, "Bugün bir yeni Peygamber-i zîşândan dolayı âlem-i ulvîye mensûb olan ervâh-ı mukaddesenin menzili olursun ki, onlar o Peygamber'in ümmetinden olan ehass-ı evliyâdır."
926. "Pâklerin cânı gürûh gürûh ve fevc fevc her nâhiyelerden şevkın mesti olarak sana gelir."
"Talb talb", yahud "telb telb", gürûh gürûh; ve "cevk", fevc ve bölük ma'nâsınadır. "Cân-ı pâkler”den murâd, umûm-ı ümmet-i Muhammed (s.a.v.)dir. Ya'ni, "Ey Hatîm, şarktan ve garbdan ve her taraftan gürûh gürûh ve bölük bölük ümmet-i Muhammed, şevk-ı îmânın mesti olarak sana gelip tavaf ederler."
927. O Halîme o sadadan hayran oldu; ne önde, ne arkada bir kimse yok!
928. Altı cihet sûretten hâli ve bu nida biribiri arkasına ve bu nidâya cân feda.
Ya'ni, "Önde, arkada, sağda, solda, yukarıda ve aşağıda hiçbir insan sureti yok idi. Böyle iken bu sadâ birbiri ardınca gelirdi ki, bu latîf sadâya cân fedâ olsun!"
929. O latif sadayı araştırmak için, Mustafa'yı o yer üzerine koydu.
Halîme hazretleri bu meçhûl taraftan gelen sadânın menşeini araştırmak için kucağında olan Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'i yer üzerine bıraktı.
930. O demde "Bu sır söyleyici şâh [927] nerededir?" diye taraf taraf göz atar idi.
931. (Derdi) ki: "Alî ses soldan ve sağdan erişiyor, yâ Rab, eriştirici nerededir?"
932. Vaktaki görmedi, o bî-hûş ve ümidsiz oldu, cismi söğüt dalı gibi titreyici oldu.
Vaktaki Halîme hazretleri bu sesin menşeini görmedi, bî-hûş ve hayrân oldu ve bu sesin alelâde bir şahıs tarafından geldiğinden ümîdini kesti; ve binâenaleyh menşei meçhûl olan bu sesten korkup söğüt ağacının dalı gibi titredi.
933. O reşîd olan çocuğun yanına geldi, Mustafa'yı kendi makāmı üzerinde görmedi.
Ya'ni, Hz. Halîme o sahib-i rüşd olan çocuğun yanına geldi, Mustafa (s.a.v.)i bıraktığı yerde göremedi.
934. Onun kalbine hayret içinde hayret geldi; onun menzili gamdan çok karanlık oldu.
Ya'ni Hz. Halîme gelen sesin menşeini bulamadığı için zâten hayrette idi, Resûl-i Ekrem'i koyduğu yerde bulamayınca, bu hayretin içinde iken, ikinci bir hayrete düştü. Onun menzili, ya'ni bulunduğu Hatîm mevzi'i gamdan karanlık oldu.
935. Menziller tarafına koştu. "Benim inci dânem üzerine kim garet havale etti?" diye bağırdı.
O civârdaki evler tarafına koştu. "Benim inci dânesi gibi olan çocuğumu kim kaptı?" diye bağırdı.
936. Mekkeliler dediler ki: "Bizim ilmimiz yoktur; biz orada bir çocuk olduğunu bilmedik."
Evler tarafında oturan Mekkeliler dediler ki: "Bizim, senin çocuğundan haberimiz yoktur; biz senin gösterdiğin yerde çocuk olduğunu bile bilmiyoruz."
937. O, o kadar göz yaşı döktü, çok figān etti ki, ondan başkaları da ağlayıcı oldular.
938. Göğüs döğerek öyle çok ağladı ki, onun giryesinden yıldızlar ağladılar.
Hz. Halîme'nin göğüs döğerek ağlamasından felekte yıldızlar müteessir oldular. Yıldızların ağlaması sûret-i zâhirede mübâlağa-i şâirâne görünür ise de, bâtında bir sırra işâret buyurulur ki, o da bilcümle eşyanın bâtını bir hakîkatten ibaret olmasıdır.