Belkîs'ın mülkten âzâd olması ve onun şevk-ı îmândan sarhoş olması ve vakt-i hicrette onun himmetinin tahtından gayri mülk-i dünyânın hepsinden munkatı' olmasına iltifâtı
25. bölüm / 47 · 3789 kelime · ~19 dk okuma
862. Vaktaki Süleyman Seba kuşları tarafına bir safîr etti, o cümlesini bağladı.
"Safir", ıslık çalmak ve kuş sadâsına derler. Burada "kuş sadâsını taklîden ıslık çalmak" demektir ki, murâd, Süleymân (a.s.)ın, ehl-i Sebâ'nın anlıyabileceği lisânla onlara hitâb buyurmasından kinâye olur. Ya'ni, "Süleymân (a.s.) Sebâ ehlini anlıyacakları lisân ile îmâna da'vet buyurdu; bu safir, onların hepsini bağladı."
863. Meğer bir kuşun gayri ki, cansız ve kanatsız idi, yahud balık gibi aslında dilsiz ve sağır idi.
"Güng", dilsiz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfin her bir mısrâ'ı, ilm-i ilâhîde hakikatleri şekāvetle sabit olan tâifenin birer misâlidir. Ya'ni, "İnsân-ı kâmilin da'vetinden müteessir olmayanlar cansız ve kanatsız kuşa benzerler veyahud esâs-ı hilkatte dilsiz ve sağır olan balıklara benzerler."
864. Hayır, galat söyledim; zîrâ sağır, eğer vahy-i Kibriyâ önüne baş koyarsa ona sem' verir.
Hayır, bu tâifeyi his kulağı sağır olana teşbih etmekle yanlış söyledim; çünki his kulağı sağır olan kimse, eğer vahy-i ilâhîye itâat ederse, Hak Teâlâ hazretleri ona can kulağıyla işitmek hassasını bahş eder ve bu ihsân-ı ilâhî sebebiyle hakāyıkı ve maânîyi idrâk eder.
865. Vaktaki Belkîs gönülden ve cândan azm etti, gitmiş zaman üzerine de efsûs yedi.
Vaktâki Sebâ melîkesi olan Belkîs, Süleymân (a.s.) tarafına cândan ve gönülden azm ve teveccüh etti. Sûre-i Neml'de vâki' olan رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِى وَ أَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Neml, 27/44) ya'ni "Yâ Rab, nefsime zulmettim ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabb'ine inkıyâd ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere küfür içinde geçirmiş olduğu zamâna da teessüf etti.
866. Öyle ki, o mâl ve mülkü, âşıkların nâmı ve ârı terkiyle, terk etti.
Koca bir hükümdâr olan Belkîs, Süleymân (a.s.)a öyle bir inkıyâd etti ki, âşıklar sıyt ve şöhreti ve kibir ve azameti ve ârı nasıl terk ettilerse, Belkîs dahi mâl ve mülkü öylece terk etti.
867. O köleler ve o nazlı câriyeler, onun gözünün önünde çürümüş soğan gibi oldu.
868. Bağlar ve köşkler ve akarsu, aşktan nâşî gözü önünde külhan göründü.
869. Aşk istîlâ ve hiddet vaktinde, latîfleri göze çirkin yapar.
Aşk-ı ilâhî kalbi kaplar ve hiddetle hücûm ederse, bu dünyanın latîf olan sûretlerini göze çirkin gösterir ve kalbi onlara meyilden soğutur.
870. Aşkın gayreti her zümrüdü pırasa gösterir, la'nın ma'nâsı budur.
"Aşkın gayreti, kıymetli taşlardan olan her bir yeşil zümrüdü, yeşil pırasa gibi kıymetsiz gösterir. "Lâ ilâhe illâllâh" kelimesindeki nefyin, ya'ni lâ'nın ma'nâsı ancak budur." Zîrâ aşk, müstevlî olan bir kalbde kendisinden başka bir şey bırakmaz; ve "aşk" kelimesi "sarmaşık" ma'nâsına olan "aşeka" (عشقه) dan mehûzdür; ve sarmaşık, sarıldığı bir ağacın yeşilliklerini kurutup, ancak kendi yeşilliğini bırakır. Aşk da böyledir. Kelime-i tevhîddeki “lâ” ile muvahhid, mevhûm olan varlıkları nefy edip, ancak Hakk'ın varlığını isbât eder.
871. “La ilahe illa Hu" budur. Ey penah, ki ay sana kara çömlek görünür.
"Ey penâh" ibâresinde şârihlerin ihtilafı vardır; fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: "Ey", edât-ı nidâ olmayıp, Arabî'de "ya'ni" ma'nâsına olan "ey" kelimesidir. Ve "penâh", melce' ve sığınacak mahal demektir. Şu halde ma'nâ, “Lâ ilâhe illâ Hû budur, ya'ni penâhdır ki, ay sana kara çömlek gibi görünür." Bu beyt-i şerîfde اني انا الله لا اله الا انا من يقول بالتوحيد دخل حصنى و من دخل في حصنى امن من عذابی ya'ni Muhakkak ben öyle Allâh'ım ki, benden başka ilâh yoktur; tev- hîdini söyleyen kimse benim kal'ama girer ve benim kal'ama giren kimse dahi, azabımdan emîn olur" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni, “Lâ ilâhe illâ Hû'yu kavlen ve fiilen ve hâlen demek vücûd-ı mecâzî azabından çıkıp, vücûd-ı hakîkî kal'asına ve penâhına dâhil olmak demektir ki, bu hâl içinde sana bu vücûd-1 mecâzî âlemindeki ay, kara bir çömlek gibi görünür."
872. Hiç mâl ve hiç hazîne, hiç eşya, tahtından gayri ona dirîğ gelmedi.
“Vaktâki Belkîs, Süleymân (a.s.) tarafına müteveccih oldu, malını ve hazînesini ve eşyasını terk ettiğine asla müteessif olmadı ve bunları terk ettiği için kalbinde gam duymadı. Ancak tahtından ayrıldığına müteessif oldu." Ya'ni sâlik vaktâki Hakk'a müteveccih olup, mürşid-i kâmil huzûruna gelir, her şeyden kat'-ı alâka eder, fakat kolay kolay ruhunun tahtı olan cisminden ve nefsinden ayrılamaz.
873. Binâenaleyh Süleyman onun kalbinden âgâh oldu, zîrâ onun kalbinden, onun kalbine kadar yol oldu.
Süleymân (a.s.) Belkîs'ın kalben her şeyden geçip, tahtından geçemediğine vâkıf oldu; çünki sâlikin kalbinden, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfine yol vardır.
874. O bir kimse ki, karıncaların sesini işitir, uzakların sırrının figānını da işitir.
قالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْتِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ o Suleyman (as) ki وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ . فَتَبَسَّمَ ضاحكاً مِنْ قَوْلها (Neml, 27/18-19) ya'ni "Karıncadan bir karınca dedi ki: "Ey karıncalar, meskenlerinize girin, bilmiyerek Süleymân ve ordusu sizi ezmesin!" Bunu müteakib Süleyman (a.s.) karıncanın sözünden müteaccib olarak tebessüm etti" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, karıncaların sözlerini işitirdi. Uzaklarda olan kimselerin bâtınlarının figānını da işitir; zîrâ Hak, insân-ı kâmilin sem'i olunca, işitmek için uzak ve yakın, gizli ve âşikâr onun indinde müsâvîdir.
875. O kimse ki "Kālet nemletün" sırrını söyler, bu eski takın sırrını da bilir.
“Kālet nemletün” ile karıncanın his kulaklarından gizli olan sözüne işâret buyurulur. “Eski tâk”dan murâd, manzûme-i şemsiyyemizdir. Ya'ni, “O insân-ı kâmil ki, his kulaklarından gizli olan sözlerini sem'-i ilâhî ile işitip söyler; elbette bu manzûme-i şemsiyyemizin sırrını ve bâtınını da bilir.”
876. O, o teslîm mezhebliyi uzaktan gördü ki, ona o kendi tahtının ayrılığı acı geldi.
“Dûreş”deki zamîr, Süleymân (a.s.)a râci' olmak lâzım gelir. Ya'ni, “Süleymân (a.s.), o kendisine teslîmiyeti mezheb ittihâz eden Belkîs'ı uzaktan gördü ki, onun teslîmiyetinde eksiklik vardır; [ve] o noksan dahi kendi taht-ı hükümrânîsini terk etmesi nefsine acı ve ağır gelmesidir.”
877. Eğer o sebebi söylersem ki, o niçin tahtına aşk düzücü oldu? Uzun olur.
Ya'ni “Eğer Belkîs'ın her şeyden gönlünü geçirip de, tahtına merbût kalmasının sebebini söylersem uzun olur.” “Aşk-sâz” vasf-ı terkîbîdir. Hind nüshalarında “aşk” ile “sâz” arasında “vâv” vardır; bu sûrette “sâz”, muvâfakat ma'nâsına gelir. Ya'ni “Onun tahtına aşkı ve muvâfakatı niçin oldu?” demek olur.
878. Gerçi bu kamış kalem, muhakkak hissizdir, onun cinsi değildir; kâtib ona bir mûnisidir.
“Kilk”, kamış kalem ma'nâsınadır. Ve “kalem”, mutlakan âlet-i tahrîr demektir ki, âlet-i tahrîr her cins şeyden olabilir. Ya'ni canlı olan Belkîs'ın, cansız olan tahtına aşkının nazîrleri bu âlemde çoktur. Meselâ kalem cansızdır ve hissizdir, kâtib canlıdır; fakat bu kalem kâtibin dâimâ mûnisi olduğu için, kâtibin kendi cinsinden olmadığı halde, o kâtibin bu kaleme aşkı vardır. Bunun gibi, rûhun dahi hadd-i zâtında câmid ve hissiz olan bu cism-i unsurîye birçok zamanlar vâki' olan ünsiyetinden dolayı aşkı ve onun ahkâmına muvâfakatı vardır.
879. Her bir san'atkârın âleti böyledir, cansızdır, her bir canlının mûnisidir.
Her bir san'at sâhibinin kullandığı cansız âletler de böyledir; ya'ni âletler cansızdır ve san'atkârlar canlıdır. Bu cansız âletler canlı olan san'atkârların mûnisidir.
880. Eğer senin fehim gözünün nemi olmasa idi, ben bu sebebi muayyen olarak söylerdim.
"Nem", yaşlık ve rutûbet ma'nâsınadır. Ya'ni, "Canlının cansız olan âlet tarafına meyil ve aşkının sebebini muayyen ve âşikâr olarak söylerim; fakat basar-ı basîreti ma'lûl ve yaşarmakta ve bu yaşlık, görmelerine mâni' olmakta olan kimselerin yanlış anlamaları ihtimaline binâen söylemedim." Bu sebeb hakkında Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh (kaddesallâhu sırrahümâ) buyururlar ki: "Her san'at sahibine Hak Teâlâ âlât mukarrer kılmıştır ve o san'at sâhibi kendi san'atını itmâm için bu âlât tarafına muhtâçdır. Aletin bir taayyün-i hâssı vardır ki, Hak onunla zâhir olmuş ve âlet tarafına ihtiyacını, kendi tarafına ihtiyaç kılmıştır. Ve zahir olan Hak, bu san'atta, sâhib-i san'atın işini itmâm eder. Binâenaleyh bu cihetle san'at sâhibi, âlet tarafına muhtaç olur ve âlet ile ünsiyet tutar; ve bu ihtiyaç hakikatte, âlette zahir olan Hak tarafınadır. Nitekim Allâh Teâlâ أَنْتُمُ الْفَقْرَاء الى الله (Fâtır, 35/15) ["Allâh'a muhtaç olan sizsiniz"] buyurur. Böyle olunca Allah'ın gayri tarafına fakr u ihtiyaç müntefidir; ve zâhirdir ki biz âlât ve esbâb tarafına muhtâcız; binâenaleyh bu fakr u hâcet o âlât ve esbâbda zahir olan Allâh Teâlâ hazretleri tarafınadır." Bu mukaddime, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın cemî-i eşyâda sereyânını kabûl etmek demektir. Halbuki ulemâ-yı zâhir eşyâda Hakk'ın yalnız ihâta-i ilmiyyesini kabûl edip, ihâta-i zâtiyyesini dar olan fikirlerine sığdıramazlar ve bu sebeble ehl-i hakîkate i'tirâz ederler. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu sebebden dolayı bu husûsdaki îzâhâtı burada terk buyurmuş oluyorlar. Rûhun, câmid olan cisme taaşşuku sebebi dahi, ehl-i fitnat tarafından bu mukaddime üzerine düşünülebilir.
881. Tahtın büyüklüğünden ki, hadden ziyade idi, tahtı nakl eylemeğe imkân olmadı.
Belkîs Süleymân (a.s.) gelirken bütün malını terk etti, fakat tahtını terk etmeğe bir türlü gönlü râzı olmadı; ve onu berâberce nakl etmek istedi, fakat tahtın hadden ziyâde büyük olmasından dolayı, o zamanki vesâit-i nakliyye-ye göre o tahtın beraberce nakline imkân olmadı.
882. Bedenin birbiriyle olan vasılları gibi, ince işlenmiş idi; onu ayırmak tehlike idi.
Ya'ni, Belkîs'ın tahtı çok büyük olmakla beraber, gāyet musanna' ve kü-çük küçük parçalar birbirine yapıştırılmak sûretiyle yapılmış ince bir iş idi. Parçaların birbirlerine bitiştirilmesi, cism-i insânîdeki damarların ve sinirlerin ve adalâtın birbirine bitişmesine benzer idi. Binâenaleyh onu ayırmak ve ec-zâsını tefrík etmek, musanna' olan hey'eti için tehlike idi. Bu sebeble yerinden kımıldatmak câiz değil idi.
883. İmdi Süleymân dedi: “Gerçi sonunda onun üzerine tâc ve taht soğuk olacaktır!"
Süleymân (a.s.) kendi kendine dedi ki: "Gerçi sonunda Belkîs'ın üzerine tâc ve taht dahi soğuk olacak ve kalbinde onların da alâkası kalmıyacaktır!"
884. Cân, vahdetten hârice bir baş getirdiği vakit, onun ferri ile cisme bir fer olmaz.
Sâlikin cânı, sıfât-ı beşeriyye kaydından kurtulup, sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olduğu ve bu hâl içinde keserât âleminden intikāl ve vahdet-i Hak'dan baş çıkardığı vakit, o vahdet-i Hakk'ın ferri ve nûru ile, kesret âleminden olan cismin, aslâ feri ve revnakı kalmaz ve nazarında altın ile taş müsâvî olur.
885. Denizin dibinden gevher çıktığı vakit, köpüğe ve çörçöpe hakîr bakarsın.
Vahdet-i Hak "derya"ya ve onun feri ve revnakı "inci"ye ve suver-i eşyâ "köpük"e ve “çörçöp"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Denizin dibinden inci çıktığı vakit, nazarlar onunla meşgül olup, deniz sathındaki köpüğe ve çörçöpe ehemmiyetsiz bir nazar ile baktığı gibi, vahdet-i Hak deryâsının incisi olan nûr-ı vahdet zâhir olduğu vakit, o deryânın sathında yüzen köpükler ve çörçöpler mesâbesinde olan suver-i eşyayı hakîr görürsün."
Hind nüshalarında "be-nigerî" yerine nûn-ı nâfiye ile "ne-nigerî" vâki'dir. Bu sûretle ma'nâ istifhâm ile "Denizin dibinden gevher zuhûra geldiği vakit, köpüğe ve çörçöpe hakîr nazar etmez misin?" demek olur.
886. Kıvılcımlı olan güneş baş çıkarırsa, akrebin kuyruğunu kim müstakar kılar?
Bu beyt-i şerîf dahi bir misâldir. Ya'ni, "İnsan karanlıkta akrebi görmez, onun zehirli olan kuyruğuna yaklaşır ve onu mahall-i karâr ittihâz eder. Fa-kat huzemât-ı ziyâiyyesiyle her tarafı aydınlatan güneş baş çıkardığı vakit, kim akrebin yanına yaklaşır?" Burada vahdet-i Hakk'ın nûru "güneş"e ve suver-i âlem, insanı sokan "akrebin kuyruğu"na teşbîh buyurulmuştur.
887. "Fakat muhakkak bunun hepsi ile beraber, nakd-ı hâl üzere, onun tahtı-na intikāl istemek gerek!"
"Nakd-i hâl", şimdi ve acele demektir. Ya'ni, Süleymân (a.s.) kendi ken-dine buyurdu ki: "Belkîs her şeyden soğudu, fakat tahtının muhabbetinden geçemedi; bu böyle olmakla beraber, hemen şimdi onun tahtının buraya in-tikāl etmesini istemek lâzım geliyor!"
888. “Tâ ki mülakāt hengâmında hasta olmasın, onun çocukça olan hâceti re-vâ olsun!"
"Belkîs mülâkāt hengâmında tahtından ayrılmış olduğundan dolayı, has-ta ve mağmûm olmasın, onun tahtına olan çocukça ihtiyacı revâ olsun!"
889. "Bizim üzerimize hakîrdir ve onun için çok azîzdir; nihayet hûrîlerin sof-rası üzerinde şeytan "olsun!"
"Onun tahtına olan ihtiyacı, bizce hakîr ve ehemmiyetsizdir; halbuki onun için bu ihtiyaç çok büyük ve azîzdir. Binâenaleyh biz onun tahtını buraya ge-tirelim; varsın hûrîlerin sofrasında şeytan dahi bulunsun!" Süleymân (a.s.)ın huzûr-ı âlîsi, “hûrîlerin sofrası"na ve Belkîs'ın tahtı ise, "şeytan"a teşbíh buyurulmuştur.
890. O nâz tahtı, Ayaz'ın önünde delk ve çarık gibi, onun cânına ibret olsun.
"Ayâz", Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin kuranâsından birinin ismidir. Mûmâileyh bidâyet-i hâlinde eski esvablı ve ayağı çarıklı bir köylü imiş. Vaktâki Sultân Mahmûd'a takarrub ederek, onun sâyesinde servet ve ihtişâm sâhibi olmuş. Bu debdebe ve ihtişâm kendisine gurûr getirmemek ve eski hâlini hatırlamak için, köylülük zamânındaki o pejmürde libâsını ve çarıklarını saklayıp, her ân ziyaret eder ve bununla nefsindeki gurûru kesr eder imiş. Bu kıssa, bu Mesnevî-i Şerîfin V. cildinde gelecektir. Ya'ni, "Belkîs bizim huzûrumuza gelip, feyz-i ma'nevîye mazhar ve devlet-i hakîkîyeye nâil olduğu vakit, evvelki süflî olan hâlini ve muhabbetini mukāyese edip, ibret almak için, üzerinde oturup nazlandığı tahtını ihzâr edelim. Nitekim Ayâz, nâil-i devlet olduğu vakit eski libâsından ve çarığından ibret alırdı."
891. “Tâ ki o, yine mübtelâ olduğunu, o nerelerden, nereye kadar eriştiğini bilsin!"
"Evet, onun tahtını mutlakā ihzâr edelim; o Belkîs evvelce ne gibi bir hâl-i süflîye mübtelâ olduğunu ve şimdi nasıl bir hâl-i ulvîye nâil olduğunu ve binâenaleyh nasıl bir makāmdan, nasıl bir makāma terakkî ettiğini bilsin!"
892. Toprağı ve nutfeyi ve mudgayı Huda bizim gözümüzün önünde tutar.
Cenâb-ı Pîr efendimiz “ibret-i cân" ta'bîrinden, umûm-ı ahvâl-i beşere intikālen buyururlar ki: "Ey insan, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde nutfe olup, ananın rahmine munsab oldun, sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsibü'l-a'zâ cisim ve idrâk sahibi bir insan oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, diğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz'ın palasları ve çarıkları gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!" Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bizim mevhûm olan kibrimizi ve enâniyetimizi kırmak için bu evvelki hallerimizi, Kur'ân-ı Kerîm'de gözümüzün önünde tutup, sûre-i
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ Mü'minûn'da buyurur ki: (Mü'minûn, 23/12-14) Ya'ni "Biz insanı çamurdan olan sülâleden yarattık; sonra o sülâleyi nutfe yapıp, bir karargâhda mekîn kıldık; sonra nutfeyi uyuşmuş kan yaptık; müteâkıben uyuşmuş kanı et parçası yaptık; et parçasını dahi kemik yaptık; sonra kemiğe et giydirdik, sonra onu dîger bir halk olarak inşâ ettik."
893. Ki "Ey bed-niyet, seni nereden getirdim! Ondan sana bir kerâhet gelir."
"Hufrík”, hı'nın zammı ve "hafrik", fethi ile çirkin ve kötü huyluluk ve bedbaht ve iğrenç ma'nâlarınadır. Ya'ni Hak Teâlâ buyurur ki: "Ey fenâ ni-yetli ve fikirli olan insan! Ben seni nereden çıkarıp, böyle mütenâsibü'l-a'zâ bir hey'ete getirdim? Sen bidâyetini düşünürsen, sana ondan iğrenmek gelir. Zîrâ bugün senin aslın olan nutfe eline bulaşsa yıkarsın; mütemekkin oldu-ğun rahmin kanı bir tarafına bulaşsa, iğrenerek yıkarsın. Halbuki ana rah-minde sen o kanı içerdin."
894. "Onun devrinde sen ona âşık idin; o zaman bu fazlı münkir idin!"
"Sen o iğrendiğin ve süflî gördüğün şeylerin devrinde ve mertebesinde bu-lunduğun zaman, insan mertebesine gelmek fazlını ve ziyâdeliğini lisân-ı hâ-linle inkâr ederdin. Ve: "Ben toprağım, sulb-i pederde nasıl nutfe olurum?" Ve nutfe olduktan sonra da, yine inkârına devâm edip: "Ben şimdi birkaç katre suyum, sudan nasıl insan olurum?" der durur idin!"
895. Bu kerem nasıl senin o inkârının def'i ise ki, toprak ortasında ibtidâ ettin.
Ya'ni Hakk'ın şimdiki halde seni mükemmel bir insan yapmak keremi, se-nin henüz toprak ortasında iken başladığın inkâr hâlinin def'i olduğu gibi.
896. Senin inşarın, inkârın hücceti oldu; senin bu hastalığın devadan daha fe-nâ oldu.
Senin bu sûretle ihyân, öldükten sonra dirilmek hakkındaki inkârının hüc-ceti oldu. Ya'ni sen cemâd hâlinde iken böyle bir zî-rûh olacağını hâlen mün- kir idin; fakat bu inkâr hâline rağmen birçok istihâlâttan sonra, sen sûret-i insâniyyeye geldin. İşte senin bu insan sûretine gelmen, hâlen o inkârının def'i olduğu gibi, insan olduktan sonra, tarîk-ı idrak ile kavlen haşr-ı ecsâdı inkâr etmenin aleyhine de fiilen ve hâlen bir hüccet ve bir burhân-ı celî oldu. Ve senin cemâd hâlinde, lisân-ı hâl ile vâki' olan inkârın bir hastalık idi; Hak Teâlâ hazretleri bu inkâr hâlinin zevâli için seni insan mertebesine getirip bu istihâlâtı tasdîk etmen için sana akıl ve idrâk ilacını verdi. Fakat senin inkâr hastalığın, bu ilâc-ı idrâk yüzünden daha beter, daha fenâ bir hâle geldi. "Öldükten sonra hiç insan dirilir mi?" dedin.
Bu beyt-i şerîfler haşr-ı ecsâdı münkir olanlara hitâbdır. Nitekim hükemâdan Meşşâiyyûn tâifesi haşr-ı ecsâdı inkâr ederler; ve Ebû Ali Sînâ dahi Mebde' ve Maâd ismindeki kitâbında der ki: "Nutfede nümüvv isti'dâdı vardır, sûret kabûl eder; vaktāki a'zâ sûret bağlarlar, nefsin bedene taallukuna müstaid olurlar. Binâenaleyh nefis peyda olup, bedene taalluk eder ve onunla kalır. Ölüm geldiği vakit, bedende kābiliyyet ve isti'dâd-ı taalluk kalmaz. Eğer kābiliyyet-i taalluk kalırsa mevt ârız olmaz ve bedene nefsin taalluku zâil olmaz. Binâenaleyh mevtten sonra eczâ dağılırlar ve aslâ onda taalluk-ı nefs isti'dâdı kalmaz. Böyle olunca, nefsin bu eczâya taalluku ve bu eczânın suver-i a'zâ bağlaması muhâldir. Zîrâ nefsin taalluku ve suver-i a'zâ ile tasavvuru, isti'dâd olmaksızın muhâldir." İşte görülüyor ki, Ebû Ali Sînâ gibi cemâd mertebesinden, insan mertebesine gelip, akıl ve zekâ ilâcı ile evvelki inkâr hallerinin tedâvîsi kābil iken, bu ilâç onların evvelki inkâr hastalıklarını tezyîd etmiştir.
897. Toprağa bu işin tasvîri neredendir, nutfeye düşmanlık ve inkâr neredendir?
Ya'ni, haşr-ı ecsâdı inkâr eden hükemâ, toprağa ve cemâda bu insan mertebesine gelmenin ve insan sûretini iktisab etmenin nereden olduğunu ve âciz bir nutfeye, istihâleler geçirip insan şekline girdikten sonra, hakikate karşı düşmanlık ve inkâr nereden olduğunu düşünememişlerdir.
Bu beyt-i şerîfde `أولم ير الانسان انا خلقناه من نطفة فإذا هو خصيم مبين و ضرب لنا مثلا و نسي خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَ هُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ` (Yâsîn, 36/77-79) ya'ni "İnsan görmez mí ki, biz onu muhakkak nutfeden yarattık; ondan sonra o apaçık düşmandır. Kendi yaratılışını unuttuğu halde: "O çürümüş kemiği kim diriltir?" diye bize mesel darb etti. Ey Peygamberim de ki: Onu evvelki def'ada inşa eden diriltir ve O, yaratmanın hepsini ziyâde bilicidir!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bir gün Resûl-i zîşân Efendimiz'in huzûrunda Kureyş'in büyükleri bulunduğu bir sırada Âs ibn Vâil veyâ Ebû Cehil veyâ Übey ibn Halef, elinde çürümüş bir kemik bulunduğu halde gelip: "Bu çürümüş kemikleri kim diriltir?" dedi. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bu âyet-i kerîme ile ona cevâb verdiler. Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i insânînin ilm-i ilâhîde bir hakikatı vardır; o hakikat zâhir olmak için kesâfet âleminde bir mazhar ister ve kesâfetle zuhûr dahi ancak madde ile mümkin olur ve madde ise dâimâ istihâlât kabûl eder. Emr-i ilâhî o hakîkatin kesâfet âleminde zuhûruna taalluk ettiği vakit, ona giydirilecek olan unsurî ve maddî merkeb, cemâd ve nebât ve hayvân mertebelerini kat' ederek "ahsen-i takvîm" üzerine insan mertebesine gelir. Vaktâki ölüm gelir, o merkebin eczâları yine, bu âlem-i kesâfet içinde dağılır; fakat o ölen insanın hakikatı berzahda doğar. Mevtın değiştikçe Hak Teâlâ o hakîkate o mevtının mâyesine muvâfık diğer bir merkeb verir. Binâenaleyh insanı maddeden ibâret zannedenler, zarûrî haşr-ı ecsâdı inkâr semtine giderler.
898. Vaktaki o demde kalbsiz ve sırsız idin, fikrete ve inkâra münkir idin.
Ey insanlık mertebesine gelip, öldükten sonra haşir ve cem' yoktur diyen kimse! Sen toprak ve nutfe hâlinde iken, kalbsiz ve sırsız, ya'ni rûhsuz idin. Binâenaleyh o mertebelerin hâl dili ile "Toprak ve nutfede düşünmek olmaz ve inkâr ve ikrar gibi haller bende olamaz" derdin ve düşünmeyi ve efkârı inkâr ederdin. Zîrâ düşünmek ve inkâr etmek için kalb ve rûh ve dimâğ lâzımdır.
899. Vaktaki senin inkârın cemâdlıktan bitti, bu inkâr üzerine dahi senin haşrın sabit oldu.
Vaktâki topraktan mahşûr oldun ve akıl ve idrâke geldin, bu akıl ve idrâk sebebiyle sende, gelecek haşrın fikr-i inkârı neşv ü nemâ buldu. Böyle olunca senin bu inkârından dahi haşır sabit oldu. Zîrâ senin hiçten böyle düşünebilecek bir hâle gelmen, evvelki inkârını ibtâl etti; ve bu inkârının ibtâli, gelecek haşrın delîlidir. Mâdemki senin evvelki inkârın, mahşûr olman ile mündefi' oldu, gerek bu haşır ve gerek gelecek haşırda bir fark yoktur ve senin inkârın ayn-ı ikrâr oldu.
900. Binâenaleyh senin misalin halka-zen gibidir ki, efendi içeriden ona, "Efendi yoktur!" der.
Bu teşbîhde nazar-ı i'tibâre alınacak, müşebbehün-bih ancak inkârın, ayn-ı ikrâr olmasıdır. Ya'ni, "Bir kimse bir efendinin evine gidip kapısını çalıyor. Efendinin kendisi içeride olduğu halde: "Efendi evde yoktur!" diye kendinin varlığını inkâr ediyor." Efendinin kendi vücudunu inkârı, burada ayn-ı ikrârdır. Bunun gibi insan mertebesinde iken, münkir-i haşr olan kimsenin, kendi başından geçen haşr ü cem'i inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesi kabîlinden olup, inkârı, ayn-ı ikrâr olmuş oluyor.
901. Halka-zen bu "yoktur”dan anlar ki vardır; binâenaleyh elini aslâ halkadan kaldırmaz.
Ya'ni, bu misâlde kapıyı çalan kimse, efendinin bu inkârının, ayn-ı ikrâr olduğunu anlar ve bilir ki, efendi mevcuddur; binâenaleyh inkâra ehemmiyet vermez ve elini de halkadan kaldırmaz. Ya'ni, "Efendi inkâr etme! buradasın, kapıyı aç!" diye ısrar eder.
Ya'ni cemâd hâlindeki inkâr-ı hâlîsinin, ayn-ı ikrar olduğunu anlayan mü'minler, haşr-ı ecsâdı inkâr etmezler ve bu kapıyı çalmakta ısrar ederler.
902. Böyle olunca senin inkârın dahi âşikâr eder ki, o cemâddan yüz fen haşr eder.
"Binâenaleyh senin inkârın âkıl olan kimseler indinde, Hak Teâlâ hazretlerinin cemâddan yüz fen haşr u cem' edeceğini mübeyyen ve âşikâr kılar." Zîrâ suver-i âlem maddiyâttandır ve mâddiyyât cemâddır. Binâenaleyh Hak Teâlâ kemâl-i hikmeti ile bu suver-i eşyâda türlü türlü eşkâl zuhûra getirir ve insanı da cemâddan akıl ve zekâ mertebesine gelebilecek bir sûrette tasvîr buyurur.
903. Ey inkâr, su ve çamur "Hel etâ!"dan, inkâr doğurucuya kadar ne kadar san'at vâki' oldu! Bu beyt-i şerîfde هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شيا مذكوراً (İnsân, 76/1) ya'ni "Muhakkak insan üzerine uzun zamandan bir vakit geldi ki, zikr olun-muş bir şey olmadı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir şahsiyet farzıyla inkâra hitâben buyurur ki: "Ey inkâr, su ve çamur, ya'ni cemâd, "Hel etâ"dan, ya'ni hîçten insandaki inkârın şahsiyyetini doğurunca-ya kadar, ne kadar san'at-ı ilâhî vâki' oldu. Nitekim bu san'atlar, bu [IV.] cil-din evâhirine doğru: بیان اطوار و منازل خلقت آدمی از ابتدا ["İbtidâ cihetinden Âdem'in hilkatinin tavırlar ve menzilleri"] sürh-i şerîfinde şöyle buyurulmuştur: Bu ebyâtın tercümesi ve îzâhları inşâallâhu Teâlâ orada beyân olunacaktır.
904. Su ve çamur, “Muhakkak inkâr yoktur!” derdi; ihbar yoktur diye habersiz bağırır idi.
Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif sözleri vardır. Ankaravî hazretleri "Ağmez-i ebyâtdandır!" buyurur. Filhakika birinci mısra'daki "inkâr" Arabî olarak, ikrârın zıddı ma'nâsına alındığı vakit, beyt-i şerîfde gāmızlık zuhûra gelir. Zîrâ cemâd ve su ve çamurun hâlen inkâr içinde olduğu beyân buyurulmuş idi; burada inkâr yoktur, demelerine ma'nâ vermek müşkil olur; fakat eğer "engâr" kâf-ı Fârisî ile, “tasavvur etmek ve zannetmek" ma'nâla-rına olan "engâşten" ve "engârden" masdarlarından müştak olursa, tasavvur ve pindâr ma'nâlarına gelip, beyt-i şerîfdeki gāmızlık bertaraf olur. Ve bu sûrette beyt-i şerîf, yukarıda beyân buyurulan ma'nâların ve misâlin hulâsası olur. Ya'ni, "Velhâsıl su ve çamur, ya'ni cemâd rûhsuz bir hâlde iken, insanlık mertebesine gelmek tasavvuru ve engânı yoktur derdi. Ve bu mertebeye geleceğini istib'ad ederdi. Nitekim insâniyet mertebesine gelen münkirler da وَ إِذَا مِتْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (Kaf, 50/3) ya'ni "Biz öldükten ve toprak olduktan sonra, haşr olur muyuz? Bu rücû' uzaktır" derler. Ve bu cemâd, efendinin içeriden, "Efendi yoktur!" diye vâki' olan ihbârı gibi haberi olmaksızın bağırır idi. Halbuki efendinin kendisini inkârı, ayn-ı ikrâr olduğu gibi, suyun ve çamurun kendilerinden haberleri olmaksızın hâl dili ile vâki' olan inkârları da, ayn-ı ikrâr idi ve vâki' olan ihbârlarına, ihbâr değildir, derler idi. İşte cesedi sudan ve topraktan mürekkeb olan insanın, vukū'unu istib'âd ettiği insan mertebesine geldikten sonra dahi, haşrı inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesine benzer.
905. Ben bunun şerhini yüz yoldan söylerim; fakat hâtır ince sözden kayar.
Ya'ni, ben bu haşr-ı ecsâdın ve öldükten sonra tekrâr vücûda gelmenin şerhini birçok vecihler ile söyler ve isbât eylerim; fakat akıllar ve idrâkler muhteliftir; söyliyeceğim ince sözleri yanlış anlıyarak, başka ma'nâlara kayarlar; bu sebeble dalâlete düşmelerine sebebiyet verilmiş olur.