İçeriğe atla

İbrâhîm Edhem (rahmetullâhi aleyh) kıssasının bakıyyesi

24. bölüm / 47 · 2133 kelime · ~11 dk okuma

832. O iyi adlı ve taht üzerinde gece damdan, bir tak tak ve hây u hûy işitti.

833. Sarayın damı üstünde sert adımlar. Kendi kendine dedi: "Kimin böyle mecâli vardır?"

Dam üstünde işittiği tak tak ve hây u hûy dahi sert adımlardan vâki' olan gürültü idi. Kendi kendine dedi ki: "Böyle gece vakti pâdişâh sarayının damı üstünde gürültü, patırdı etmeğe kimin tâkatı vardır? Bu cesâretinden korkmaz mı?"

834. "Köşkün penceresi üzerinde kimdir o? Bu âdemî değildir, benzer ki peridir!"

Cenâb-ı İbrâhîm köşkünün penceresi üzerine çıkıp, dama doğru teveccüh ederek: "Kimdir o? Bu gürültü edenler benî-Âdem olmamalı, periye benziyorlar!" diye bağırdı.

835. Çok acıb bir taife başlarını eğdiler: "Biz taleb için gece dolaşıyoruz!" (dediler).

836. "Agah olun, ne istiyorsunuz?" Dediler: "Develeri!" Dedi: "Agâh olun, dam üzerinde kim deve aradı?"

Hz. İbrâhîm onlara hitâben dedi: "Kendinize gelin, damda ne arıyorsunuz?" Onlar da: "Develeri arıyoruz," dediler. Cenâb-ı İbrâhîm cevâben: "Yâhû! dam üzerinde kim deve aradı ki, siz de deve aramak için dama çıktınız ve dam üzerinde devenin ne işi vardır?"

837. Sonra ona dediler ki: "Taht ve câh üzerinde Allah'ın mülakatını nasıl arıyorsun?"

O acib olan tâife, Hz. İbrâhîm'e dediler ki: "Bize damda deve aranmaz diyorsun, ya sen taht ve hükümdârlık rütbesi üstünde, nasıl Allâh'a kavuşmak talebinde bulunuyorsun? Senin bu hâlin de, damda deve aramak kabílinden değil midir?"

838. Muhakkak ancak o oldu, artık onu kimse görmedi; peri gibi ademîden nâ-pedîd oldu.

Muhakkak ancak o sebeb oldu ki, İbrâhîm (k.s.) hazretleri terk-i saltanat buyurdu ve ondan sonra artık onu kimse görmedi; peri gibi benî-âdemlerin nazarında gizlendi.

839. Onun ma'nâsı gizli ve o halkın önünde; halk ne vakit sakal ve delkın gay-rini görürler?

"Delk", dervîşlere mahsûs eski libâs. Ya'ni, “İbrâhîm Edhem hazretlerinin ma'nâsı ve bâtını halk nazarında gizli idi ve fakat onun sûreti ve cismâniye-ti halkın önünde idi. Zâhir-bîn olan avâm-ı halk sakaldan ve dervîşlere mah-sûs olan eski libâsdan başka bir şey göremezler; onların aslâ bâtına ve ma'nâya nüfûz-ı nazarları mümkin değildir.

840. Vaktaki akrabasının ve halaikın gözünden uzak oldu, cihanda ankā gibi [837] meşhur oldu.

"Hîş", akrabâ ve taallukāt ma'nâsına geldiği gibi, "kendi" ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "Vaktâki İbrâhîm (k.s.) hazretleri akrabâsının ve halâikın gözün-den uzaklaştı, ankā kuşu gibi kendisi nazarlardan gäib iken, adı herkesin di-linde destân oldu." Veyâhud "Vaktāki kendi gözünden ve halâikın gözünden uzak oldu; ya'ni makām-ı saltanatta kendi nefsini görücü ve benliğinin hük-münü sürücü idi ve halkın nazarında da heybetli bir hükümdâr idi; terk-i sal-tanat etmekle hem kendi nazarından ve hem de halkın nazarından uzaklaş-tı, ankā kuşu gibi dillerde destân oldu."

841. Her bir kuşun canı ki, Kāf'dan gelir, âlemin cümlesi ondan lâf bulurlar.

"Kuş"dan murâd, sâlik-i tarîk-ı Hak; "Kāf"dan murâd rûh-ı küllîdir ki, bil-cümle ervâhı muhîttir. Ya'ni, “Tarîk-ı Hak sâlikinin rûhu, rûh-ı küllî tarafın- dan gelince, ehl-i âlemin cümlesi, onun hakkında hadden fazla söz bulurlar ve onu medh ve senâ ederler." Hind nüshalarında "Yâbend lâf" yerine "Lâfend lâf" vâki'dir ki, "Meşhûr ve ma'rûf kılarlar" ma'nâsınadır.

842. Vaktaki şarkın bu nûru Seba'ya erişti, Belkîs'a ve halka bir gulgule düştü.

Vaktâki Süleymân (a.s.)ın haberi Sebâ şehrine erişti, gerek Belkîs'da ve gerek halkta, îmân duygusu ve Hak tarafına bir meyil vücûda getirdi.

843. Ölmüş rühlar hep kanat vurdular; ölüler ten mezarından baş kaldırdılar.

Rûh-ı hayvânîlerinin tagallübü altında ezilen ve ölmüş olan rûh-ı izâfiler hep âlem-i ulvîye uçmak için kanatlandılar; ölü olan o rûhlar, cisim mezarından baş kaldırdılar.

844. "Agah olun, işte gökten bir nidâ erişiyor!" diye birbirine müjde verirler idi.

Rûh-ı izâfilerin kanatlanması ve dirilmesi, da'vet-i enbiyâ ve evliyâya kulak kabartması olduğundan, ehl-i Sebâ dahi bu hâl içinde olup, birbirlerine bu da'veti müjdelerler idi.

845. O nidâdan dinler kavî olurlar; kalbin dalı yaprağı yeşil olurlar.

O enbiyâ ve evliyânın da'veti nidâsından dinler, ya'ni Hakk'a olan inkıyâdlar ve teslîmiyetler kuvvetlenir, kalb-i insânînin neşv ü nemâsı ve tarâveti husûle gelir. "Gebz", kavî ve kalın ma'nâsınadır.

846. Süleyman'dan olan o nefes, nefh-i sûr gibi, ölüleri kabirlerden kurtardı.

Bir nebiyy-i zîşân ve halîfe-i Hak olan Süleymân (a.s.)dan sâdır olan o nefes-i rahmânî, İsrafil (a.s.)ın yevm-i ba'sde üflediği sûr gibi, cisim kabirlerinde ölü bir halde olan rûhları kurtardı. Süleymân-ı zamân olan insân-ı kâmillerin nefesleri de böyledir.

847. Bundan sonra muhakkak saâdet rüzgârı senin olsun, bu geçti. Allâh yakîni en çok bilicidir.

Ey hakikat talibi, hâdisât-ı kevniyyeden birisi olan Süleymân (a.s.)ın veyâ İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin devirleri geçti. Bundan sonra saâdet senin için olsun ki, biz vâris-i kâmiliz ve sen bizim sohbetimizde bulunmak sûretiyle müstefid oluyorsun. O geçen devirlerdeki ahvâlin tafsîlâtını yakînen en çok bilen Allâh Teâlâ'dır, biz bu kıssada icmâlen söyledik.

848. Müştak gibi Seba'dan kıssa söylerim, çünki lalezar tarafına saba geldi.

"Sabâ"dan murâd, nefes-i rahmânî ve “lâlezâr"dan murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. Ya'ni, "Maârif ve hakäyık-ı ilâhiyye lâlezârı olan kalbime nefes-i rahmânî estiği için, müştākāne ve âşıkâne mâzîdeki Sabâ kıssasını söylüyorum ve onun zımnında da, hâle işaret ediyorum.

849. Eşbah, kendilerinin vaslı gününe mülâkî oldu; evlâd kendi asılları tarafına avdet etti.

Cisimler, bu âlem-i hicabda insân-ı kâmili bulmağa Hakk'a vasılları gününe mülâkî oldu. Ervâh-ı külliyyenin evlâdı mesâbesinde olan, ervâh-ı cüz'iyye, insân-ı kâmili bulmakla, kendi asılları tarafına avdet etti. Nitekim يَوْمَ نَدْعوا كل أناس با مامهم (İsrâ, 17/71) ya'ni "O günde biz nâsın kâffesini imâmlarına da'vet ederiz" âyet-i kerîmesinde, bu asıllara da'vete işâret buyurulur.

850. Ümmetler içinde gizli olan aşkın ümmeti, cûd gibidir ki, onun havlinde sakamın levmi vardır.

Ebu'l-Cennâb Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere ismindeki kitaplarında buyurur ki: "Allah'a yol, halâikın nefesleri adedincedir. Tarîklar kesret-i adediyle beraber üç nev'e münhasırdır. Birisi ma'lûmât-ı şer'iyye erbâbının tarîkıdır ki, kesret-i savm ve salât ve tilâvet-i Kur'ân ve hac ve cihâd ve bunların gayri a'mâl-i zâhire ile mukayyed olur. Bu, “tarîk-ı ahyâr" dır. Bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar azın da azıdır. İkincisi ashâb-ı mücâhedât ve riyâzât tarîkıdır ki, tebdîl-i ahlâka ve tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe ve tecliye-i rûha ve imâret-i bâtına müteallık olan şeye çalışırlar. Bu da "tarîk-ı ebrâr"dır. Bu tarîkla Hakk'a vâsıl olanlar, evvelki ferîkden daha çoktur; lâkin onlardan bu tarîkla vâsıl olanlar da nevâdirdendir. Üçüncüsü Allah'a seyr edenlerin tarîkıdır. Bu da ehl-i muhabbetten "tarîk-ı şüttâr"dır. Bu tarîk ile, ya'ni aşk ve muhabbet ile seyr ü sülük edenlerin bidâyetlerinde vuslatları, onların gayrilerinin nihâyetlerinde olan vuslatlarından daha çoktur."

İmdi cenâb-ı Pîr'in tarîkat-ı aliyyeleri "tarîk-ı şuttâr" olduğundan, buyururlar ki: "Aşk tâifesi, sâir tâifeler arasında mahfidir. Onlar zâhirlerini ve bâtınlarını aşk-ı ilâhînin zebûnu ve mağlûbu kıldıklarından, tavır ve hareketleri nizâm üzere değildir. Bundan dolayı nizâm ve intizâm ehlinin melâmetine ma'rûz kalırlar. Nitekim cömertlik, buhl ve imsak sakāmetinin levmine ma'rûz kalır. Ya'ni Hak yolunda akl-ı maâşın tavrı, illet ve sakāmettir; binâenaleyh ehl-i aşkın etrafında, akl-ı maâş ile sakîm olan ehl-i dünyânın levmi vardır. Bunun gibi, cömert kimselerin etrafında da buhl ve imsâk ile sakîm olanların levmi vardır."

851. Ervâhın zilleti, cisimlerindendir; cisimleri izzeti rūhlarındandır.

Ecsâm, âlem-i süflîdendir ve âlem-i süflî "Müzill" ism-i şerîfinin mazharıdır. Eğer ervâh, ecsâmın ahkâmı altında zebûn olursa zelíl olur; ve ervâh, âlem-i ulvîdendir ve âlem-i ulvî “Muizz” ism-i şerîfinin mazharıdır; eğer cisimler rûhların ahkâmına tâbi' olursa, azîz olurlar.

852. Ey âşıklar, sukyâ size mahsûstur; siz bâkîlersiniz, bekā size mahsûstur.

Ey âşıklar وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsân, 76/21) ya'ni "Rableri onlara temiz şarâb içirdi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan aşkın tahûr olan şarabı size mahsûstur, onu ancak siz içebilirsiniz; siz bâkî olan ma'şûk-ı hakîkînin vuslatıyle bâkîsiniz; ve hâl-i bekā ancak size mahsûstur. Beyit: "Sekähum Rabbühüm" hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler

Bu şarab hakkında Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz إِنَّ لِلَّهِ شَرَابًا أَعَدَّهُ لِأَوْلِيَائِهِ إِذَا شَرِبُوا سَكِرُوا وَ إِذَا سَكِرُوا طَابُوا وَ إِذَا طَابُوا صَامَتُوا ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tıyb ve neş'edâr olurlar ve tıyb oldukları vakit sâmit ve sâkit olurlar" buyurur.

853. Ey gamdan boş olanlar, kalkınız ve âşık olunuz! Bu Yûsuf'un kokusudur, koklayınız!

Ey kalbleri dünyâ gamından boşalmış ve âhirete müteveccih olmuş olan ahyâr ve ebrâr tâifesi, kalkınız! Tarîk-ı şüttâra intisâb ediniz ve âşık olunuz. Bende ma'şûk-ı hakîkînin kokusu vardır, koklayınız!

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr, cism-i şerîflerini Hz. Yûsuf'un gönlüne teşbih buyurmuşlardır. Ve filhakîka insân-ı kâmilde ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın tecelliyât-ı mütenevviası vardır ve bu tecelliyât-ı esmâiyye "koku"-ya teşbîh buyurulmuştur.

854. Ey Süleyman'a mensub olan kuş dili, gel! Her bir kuşun sesi, ki gelir, onu terennüm et!

“Kuş dili”nden murâd, maârif-i ilâhiyyeye ve hakāyıka dâir olan sözlerdir. “Kuş”dan murâd, efrâd-ı beşerdir. Ve efrâd-ı beşerden her birinin isti'dâ- dı muhtelif olduğundan, ma'rifetteki mertebe-i idrâkleri de muhteliftir. Binâenaleyh insân-ı kâmil her bir kimsenin ma'rifetdeki mertebelerine göre söz söyler. Bu hitâb, Hz. Pîr tarafından nefs-i nefislerine ve onun zımnında bilumûm insân-ı kâmilleredir. Ya'ni, "Ey bu Mesnevî-i Şerif'de ma'rifet-i ilâhiyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye dâir söz söyleyen Mevlânâ, her sınıf insanın isti'dâdına göre bu Mesnevî-i Şerîf'de ibzâl-i maârif et! Herkes kendi isti'dâdının kabûl edeceği ma'rifeti alsın!"

855. Vaktaki Hak seni kuşlara gönderdi, her bir kuşun nağmesini sana ders verdi.

Hak Teâlâ seni efrâd-ı beşerin irşadına memur ettiği vakit, sana her bir ferdin isti'dâdının kabûl edebileceği maârifi de ta'lîm buyurdu.

856. Cebrî kuşuna cebir dilinden söyle; kanadı kırılmış kuşa, sabırdan söyle!

"Cebir" iki nevi'dir. Birisi cebr-i mezmûm, dîğeri cebr-i mahmûddur. Cebriler, kullar ef'âlinde mecburdur, muhtâr değildir diyerek şerîatı ta'til eden tâifedir ki bu cebir, cebr-i mezmûmdur. Cebr-i mahmûd, Ehl-i Sünnet'in ihtiyâr ettiği cebr-i mutavassıttır. Bu cebirler hakkında I. cildin 625 numaralı beytine müsâdif olan این نه جبرست معنی جباریست beytinde îzâhât verilmiştir. Ya'ni "Cebr-i mezmûma kāil olanlara cebr-i mahmûdu anlat!" demek olur. Eğer "zebân" yerine "ziyân" olursa, "Cebr-i mezmûmun zararını ve ziyânını söyle!" demek olur.

İkinci mısra'daki "kanadı kırılmış kuş" ile de "Kaderî" tâifesine işaret buyurulur. Zîrâ Kaderîler, Cebriler'in zıddı olarak, kendilerinde irâdeyi bi'l-istiklâl isbât edeler ve bu irâdenin insanlar arasında istiklâlini tahayyül etmek, hayatta beşerin yekdîğerine karşı sabırsızlığını ve şikâyetini mûcib olur. Ehl-i Sünnet hem Hakk'ın iradesini ve hem de kulun irâdesini isbât ettikleri cihetle, onlar tarîk-ı Hak'da bu iki kanat ile uçarlar. Kaderî'nin bir kanadı kırıktır, binâenaleyh Kaderî'ye Hakk'ın iradesindeki istiklâli isbât edip, kendi irâdesi hâricinde vâki' olan hâdisâta sabır tavsiyesi lâzımdır.

857. Sabr edici kuşu sen hoş ve muâf tut, ankā kuşuna Kāf'ın vasıflarını oku!

"Sabr edici kuş"tan murâd, ahyâr ve ebrârdan olan kimselerdir ki, onların halleri yukarıda îzâh olundu. “Ankā kuşu”ndan murâd, şüttârî olan ehl-i aşktır. "Kāf"dan murâd, zât-ı Hak'dır. Ya'ni, "Ahyâr ve ebrâr tâifesini kendi tavır ve meşreblerine hoş ve ma'zûr tut! Ehl-i aşka dahi ma'şûkları olan zât-ı Hakk'ın evsâfından bahs et!"

858. Güvercin için doğandan hazer buyur; doğana hilimden ve ihtirazdan söyle!

"Güvercin"den murâd, mübtedî olan sâlikler ve dervîşlerdir. "Doğan"dan murâd, ulemâ-yı zâhirdir ki, onlar dervîşlere ve erbâb-ı tarîkate ta'n ederler ve fenâ muâmeleler yaparlar. Meselâ bir Mevlevî dervîşinin semâ'ına, ulemâ-yı zâhirden her biri mu'terizdir ve fırsat buldukça şerîatı vesile ittihâz ederek o dervîşi incitirler. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, mübtedî bir dervîş için ulemâ-yı zâhirden hazer et, zîrâ onu yolundan alıkoyarlar; ve ulemâ-yı zâhireye de hilmi ve dervîşlerden ihtirâzı tavsiye et!"

859. Ve o bir yarasa kuşu ki, o bî-neva kaldı; onu nûr ile eş ve âșina et!

"Yarasa kuşu"ndan murâd maârif ve hakāyık-ı evliyâyı, kendi anlayışına göre, şerîate muhâlif görüp inkâr eden kimselerdir ki, bunlar ebrâr ve ahyâr arasında ve mü'minlerin her sınıfında bulunurlar. "Ey mürşid-i kâmil, maarif ve hakāyıktan bî-nevâ ve bî-nasîb kalan ve nûr-ı ma'rifetten gözleri kamaşan bu gibi yarasaları bu nûr-ı ma'rifete mahrem ve âşinâ et!"

860. Husumete mensub olan kekliğe sen sulh öğret, horozlara subh alâmetlerini göster.

"Cenge mensûb olan keklik"ten murâd, bahis ve münâzaraya mübtelâ olan sâliklerdir. Zîrâ henüz nefislerinin sıfatından kurtulamamış olan sâlikler için bahis ve münâzara, safâ-yı kalbe mâni' olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki: "Ariflerden birisi meclis-i urefâda bir mesele hakkında mübâhaseye tutuşur ve bahis kızışır. Ondan sonra o zât meclisten münfailen kalkar; bir müddet sonra avdet edip bahs ettiği kimselerin başlarını öperek onlardan afv diler. Hâzırûndan ba'zıları derler ki: "Bu bahiste hak senin idi, neden mağlûb vaziyetini ihtiyâr ettin?" Cevâben der ki: "Vaktâki meclisten kalktım, o şöyle dedi, ben böyle dedim diye kalbim havâtır içinde kaldı. Herkes ne fikirde olursa olsun, bana kalbimin safveti lâzımdır." Kekliklerin âdeti dâimâ birbiriyle cenk etmek olduğundan bahhâs olanlar kekliğe teşbîh buyurulmuştur. Ve "horoz"dan murâd, hakikat güneşinin tecellîsi sabâhı[nı] idrâke müstaid olan tâliblerdir. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, bahs ve cidâle alışmış olan kimselere sulh tarîkını öğret ve onlara anlat ki, mutlakan bâtıl olan bir i'tikād yoktur. Her bir bâtıl i'tikādın, hak olan i'tikāda bir vechi vardır. Meselâ Cebriliğin ve Kaderîliğin bâtıl cihetleri olduğu gibi, hak olan cihetleri de vardır, nitekim yukarıda îzah olundu. Ve hakikat güneşinin tecellîsi subhunu idrâke isti'dâdı olan tâliblere, o subhun nişânlarını ve alâmetlerini göster ve onları ayn-ı sâbitelerinin kemâline eriştir de, bu sabâhı, ehil olanlara i'lân etsinler!"

861. Hüdhüdden tavşancıla kadar böyle git, yol göster; ve Allâh doğruyu en çok bilicidir.

"Hüdhüd"den murâd, sâhib-i hidâyet ârif. "Ukāb"dan murâd, pençesiyle âriflerin eteklerine sarılıp, onları taklîd eden kimselerdir. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, sâhib-i hidâyet olan âriflerden tut da, mukallidlere varıncaya kadar yol göster; ve Allah Teâlâ فَربُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًاً (İsrâ, 17/84) ["Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Allâh Teâlâ doğru yolu kime göstereceğini bilir.