İçeriğe atla

Süleymân (a.s.)ın "Şirk üzerinde ısrârı düşünme ve te'hîr etme!" diye Belkîs'ın önüne tehdîd göndermesidir

23. bölüm / 47 · 3262 kelime · ~17 dk okuma

784. "Ey Belkîs, âgah ol, gel! ve yoksa fenâ olur; senin askerin senin hasmın olur, mürted olur!"

Süleymân (a.s.) Belkîs'in elçileriyle haber gönderip buyurdu ki: "Ey Belkîs, gafletten uyan da, bizim tarafımıza îmân ederek gel, aksi halde işin fenâ olur, güvendiğin askerin senin hasmın olur ve sana itâattan irtidâd eder!"

785. "Perdedârın kapını koparır; cânın, senin cânın ile düşmanlık eder."

"Ey Belkîs, bana muhalefet edersen, senin makām-ı saltanatında istihdâm ettiğin perdedârın sana düşman olup, kapını yıkar. Senin en azîz bildiğin cânın bile, rûh-i hayvânîne düşmanlık eder ve onun benliğini ve enâniyetini yıkar."

786. İmtihan vaktinde bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın ordusudur.

Hak Teâlâ hazretleri insan sûretinde yarattığı bir mahlûk-ı müdriki, hayvâniyet sahasında serbest bir halde bırakmaz. Nitekim âyet-i kerîmede أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى (Kıyâmet, 75/36) ya'ni “İnsan başıboş bırakılmış hayvan gibi terk olunmuş olduğunu mu zanneder?” buyurulur. Binâenaleyh bu mahlûk dâimâ imtihânât-ı ilâhiyyeye ma'rûzdur. İmtihân vakti geldiği zaman bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın askeridir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Fetih, 48/4-7) ya'ni “Göklerin ve yeryüzünün orduları Allah'ındır” buyurulur.

787. Rüzgârı gördün ki Adlar'a ne yaptı? Suyu gördün ki tûfanda ne yaptı?

Eğer yerin göğün ordularının ne olduğunu anlamak istersen, bak gör ki, rüzgâr Allâh'ın emriyle Ad kavmine ne yaptı ve onları nasıl helâk etti; ve suya bak ki, Nûh (a.s.)a muhalefet eden kavmi o su tûfân içinde nasıl berbâd etti? Bunların şehirlerinin harâbeleri ve müstahâseleri bugün göz önündedir.

788. O şeyi ki, o kin denizi Fir'avn üzerine vurdu ve o şeyi ki, Kārûn'a bu zemîn göstermiştir.

“Ân çi”, “ân çi dîdî” takdîrindedir. Ya'ni, “O şeyi gördün ki, o bahr-i kîn, ya'ni Bahr-i Ahmer, Mûsâ (a.s.)a muhalefet eden Fir'avn üzerine hücûm ederek onu boğdu. Ve yine o şeyi gördün ki, kezâ Mûsâ (a.s.)a muhalefet eden Kārûn'a, bu yeryüzü göstermiştir.” Ya'ni Kārûn'un yere battığını gördün. Nitekim bunların kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de münderiçdir.

789. Ve o şeyi ki, o Ebabîl o file yaptı ve o şeyi ki, sivrisinek Nemrûd'un kellesini yedi.

Ve yine o şeyi gördün ki, o Ebâbíl kuşları, Ka'be'yi yıkmağa gelen Ebrehe'nin filini ne yaptıklarını Kur'ân'da أَلَمْ تَرَ كَيْفَ (Fil, 105/1) "Elem tere keyfe" sûre-i şerîfesinde okuyup gördün ve İbrâhîm (a.s.)a muhalif olan Nemrûd'un beynini sivrisineğin nasıl kemirdiğini de Kısas-ı Enbiya'da okudun ve gördün.

790. Ve onu ki, bir Dâvud eliyle taş etti, altı yüz parça oldu ve orduyu bozdu.

Ve onu da gördün ki, Davud (a.s.) وَ قَتَلَ دَاوُدُ جَالُوتَ (Bakara, 2/251) ["Dâvûd da Câlût'u öldürdü"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere eliyle düşman askerine taş attı ve altı yüz parça olup o askeri bozdu ve mağlûb etti.

791. Lût'un düşmanları üzerine taş yağardı, hattâ ki kara suya daldılar.

Lût (a.s.)a muhalefet eden kavim üzerine şehirleriyle beraber kara su içine dalıp helâk oluncaya kadar taş yağardı. Nitekim sûre-i Hûd'da buyurulur: فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَ أَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (Hûd, 11/82) Ya'ni "Vaktâki bizim emrimiz geldi; onların şehirlerinin üstünü altına getirdik ve onların üzerine lavlardan müteşekkil taşlar yağdırdık". Bu âyet-i kerîmeye göre, Lût kavminin bulunduğu mahalde bir bürkân zuhûr edip, bu volkanın yağdırdığı lavlar ile berâber şehrin zelzeleler ile göçerek yerinde elyevm Bahr-i Lût denilen pis kokulu bir su çıktığı anlaşılmakta; bu suda krom ma'deni ve kibrît-i karbon bulunup bu pis kokuları vücûda getirdiği rivâyet olunur. Velhâsıl kuvâ-yı tabîiyye ve anâsır-ı maddiyye Hakk'ın emrine tâbi' askerlerdir.

792. Eğer cihânın cemâdâtından peygamberlerin âkılâne yardımını söylersem,

Eğer bu unsurî olan cihânın cemâdlarından, âkil olan zî-rûhlar gibi, peygamberlere ne gibi yardımlar vâki' olduğunu söylersem,

793. Mesnevî o kadar olur ki kırk deve çekerse, yük götürücülükten âciz olur.

794. El, kâfir üzerine şehadet verir, Hakk'ın leşkeri olur, baş koyar.

(Yâsîn, 36/65) الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَ تُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَ تَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ Ya'ni "O günde onların ağızlarını mühürleriz, bize kazandıkları şeyi elleri söyler ve ayakları şehadet eder" âyet-i kerîmesi mûcibince, kâfirlerin benimdir diye sarıldıkları kendi vücûdları, aleyhlerine hücum eden Hakk'ın leşkeri olur ve Hakk'ın emrine itâat ederler.

795. Ey fiilde Hakk'ın zıddını ders göstermiş, onun leşkeri arasındasın, kork!

Ey Hakk'ın enbiyâsı vâsıtasıyla kullarına tebliğ buyurduğu evâmir ve ahkâma fiilen muhalefet edip, bu muhâlif olan fiili, muhîtine ders olarak göstermiş ve ta'lîm etmiş olan kimse! Sen gerek kendi vücudunda ve gerek vücûdunun hâricinde her an Hakk'ın emrine müheyyâ olan askerlerin içindesin, bu muhalefetten kork!

796. Senin cüz'ün cüz'ü, onun leşkeridir; vifakda muhakkak şimdi sana nifak cihetinden muti'dirler.

İnsanın cüz'ünün cüz'ü, her bir uzvunu teşkil eden hüceyrât ve vücûdunda mevcûd olan fâideli ve fâidesiz mikroblar ve anâsır-ı erbaadan her biridir. Bunlar senin emr-i ilâhîye muhâlif olarak sarf ettiğin irâdene tâbi' olup sûrette muvâfakattadırlar; fakat onların bu itâat ve muvâfakatları, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede nifak cihetindendir.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı insânîyi teşkil eden anâsır, cemâddırlar; ve cemâd ise Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkîde Hz. Şeyh-i Ekber tarafından beyân ve îzâh buyurulduğu üzere, a'ref-i billâhdır ve Hakk'a mutî olup, onun tasarrufuyla inkılâb içindedirler. Binâenaleyh emr-i ilâhîye muhâlif hareket eden insanın vücûdunu teşkil ettikleri cihetle, her ne kadar ona mutî' iseler de, nifâk cihetinden mutî'dirler.

797. Ve eğer göze der ise ki: "Onu sık!" göz ağrısı senden yüz intikām getirir.

"Demâr", helâklik ve intikām ma'nâsınadır. Ya'ni, senin vücudunun a'zâsı, Hakk'ın emri altındadır. Sen her ne kadar kendinin olup, istediğin gibi emrine itâat ettireceğini zanneder isen de, eğer Hak Teâlâ senin kullandığın gö- ze: "Onu sık!" diye emr ederse, göz ağrısı dediğimiz maraz, senin vücûdun- dan yüz intikām almağa kıyâm eder ve o zaman anlarsın ki, onun sana mu- vâfakatı nifak içinde imiş.

798. Ve eğer o dişe "Sıklet göster!" derse, binâenaleyh sen dişinden kulak bur- ması görürsün.

Ve eğer Hak Teâlâ hazretleri sana ni'met olarak verdiği dişe: "Onun vücû- duna ağırlık ver!" diye emr ederse, sen emrine tâbi' olduğunu zannettiğin [dişin], sana azâb olduğunu görürsün.

"Gûşmâl" kulak çekmek ve te'dîb etmek ma'nâsınadır.

799. Tıbbı aç, illetlerin babını oku, tâ ki ten leşkerinin amelini göresin!

Tıb kitabını aç, illetlerden bahs eden bâbı oku da, cismindeki cünûd-ı ilâ- hiyyenin yaptığı işleri gör! Husûsiyle tabâbet-i hâzırada küreyvât-ı hamrâ ve mikroplar bahsi, vücûddaki cünûd-ı ilâhiyyenin muhârebâtını açık bir sûret- te tasvir etmektedir.

800. Mâdemki her bir şeyin cânının cânı O'dur, cânının cânına düşmanlık ne [797] vakit kolaydır?

Ya'ni, âlemin hey'et-i mecmûası sıfât ve esmâ-yı ilâhiyyenin mazharları olup, cemâdda meknûz ve nebâtta mahsüs ve hayvânda zâhir ve insanda azhar olan hayât, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının pertevidir. Binâenaleyh Hak her bir şeyin cânının cânıdır ve her şeyin Kayyûm'udur. Böyle olunca cânının cânı ve her şeyin Kayyûm'u olan Hakk'a muhalefet ve husûmet kolay olur mu?

801. "Şeytan ve peri askerini bırak ki, cân arasından bana saf-derlik ederler."

"Ey Belkîs, şeytanların ve perilerin benim emrim altında bulunup, düş- manlara karşı bana cândan pehlivanlık ettiklerini düşünerek korkmak sûre- tiyle bana tâbi' olma, onları zihninden çıkar; zîrâ bunların hepsi âlem-i mülk- tendir ve onların mâliki Hak'dır; ve o Mâlik-i hakîkî beni halîfe ve nâib ola- rak gönderdi; binâenaleyh ancak niyâbet-i Hakk'ı hâiz olduğum için bana tâ- bi' ol!"

802. "Ey Belkîs, ibtidâdan mülkü bırak, vaktaki beni bulasın, mülk senin lâyıkındır."

"Ey Belkîs, evvelen âlem-i mülkü bırak ve mâlikiyet da'vâsından vazgeç! Mâlik-i hakîkînin nâibi olan zâtım tarafına gel, beni bulduğun vakit, nefsini anlarsın ve nefsini anladığın vakit, mülk senin lâyıkın olur!"

803. "Vaktaki benim nezdime gelesin, muhakkak bilirsin ki, sen bensiz hamâm nakşı idin."

"Ey Belkîs, sen benim nezdime gelip sohbetimden müstefid olarak kendini anlar isen, muhakkak bilirsin ki, sen bensiz, ya'ni benim sohbetime gelmezden evvel, hamâmların duvarlarına nakş edilmiş olan sûretler gibi cansız ve ma'nâsız idin."

804. Nakış gerek sultanın, yahud ganînin nakşı olsun, kendi cânından çeşnisiz sûrettir.

Ya'ni, duvarlardaki nakış, gerek muayyen bir sultânın veyâhud bir zengin kimsenin nakşı olsun, mâdemki kendisine mensûb olan sultânın veyâ o zengin kimsenin cânından bir çeşni ve zevk sâhibi değildir, o kupkuru bir sûrettir. Bunun gibi, cisimlere taalluk eden rûh-ı insânînin zevkinden ve çeşnisinden bîhaber olan kimseler, ister sultân olsun, ister diğer bir zengin olsun, ancak bir sûrettir.

805. Onun zîneti başkalarından dolayı beyhûde göz ve ağız açmıştır.

"O sûretin süsü ve nizâmı başkaları içindir, kendi için değildir. Boş yere göz ve ağız açmıştır." Ya'ni o nakşın kendinden haberi yoktur, onu başkaları temâşâ eder. Nitekim nefsini ârif olmaksızın ağız açıp, halka hakāyıktan söz söyleyen kimselerin kelâmları beyhûdedir ve onların kendi tahmînât-ı akliyyeleriyle gördükleri şeyler hatâ-âlûddur.

806. Ey sen ki, cenkte kendini oynamışsın; sen başkalarını kendinden tanımamışsın.

Ey sen ki, bu hayât-ı dünyâ cidâlinde kendini oynamış ve nefsinle meşgûl olmuşsun; başkalarını kendinden, ya'ni kendinde müstağrak olmandan dolayı tanımamışsın ve her husûsta kendi nefsinin varlığını görmüş ve başkalarının varlığından gāfil kalmışsın.

807. Sen her sûrette ki, "Bu benim!" diye gelsen, dursan, vallâhi o sen değilsin!

Halbuki sen, sen misin? Her sûrette "Bu benim!" diye gelsen ve o sûrette dursan, vallâhi o sûret sen değilsin; zîrâ insan, sûret-i cismâniyye ile sûret-i ahvâlden ibârettir; ve sûret-i cismâniyye dâimâ mütebeddildir ve sûret-i ahvâl ise, aslâ sâbit değildir. Gâh kabz ve gâh bast ve gâh gam ve gâh sürûr gelir, gider. Binâenaleyh bu suver-i cismâniyye ile, suver-i ahvâlden bir hâl içinde durup, "Bu benim!" desen, aslâ doğru olmaz. Çünki o zâildir; ondan sonra gelene de, yine "Benim!" diyemezsin. Bu hâl mütemâdiyen böyle gider. Senin senliğin böyle olduğu gibi, başkalarının benlikleri de böyledir.

808. Sen bir zaman halktan tenha kalsan, boğazına kadar gam ve endîşede kalırsın.

Kendi nefsini ve başkalarını tanımamış olmanın alâmeti budur ki, sen bir zaman halktan ayrılıp yalnız kalsan, için sıkılır ve boğazına kadar gam ve düşünce içinde kalırsın. Eğer kendi nefsini ve başkalarını bilse idin, bu keserâtın, vücûd-ı vâhid-i hakîkîde olduğunu anlar ve O'nda müstağrak olmak zevkiyle mütezevvık olur idin.

809. Ne vakit bu, sen olursun ki, sen evhadsin ki, kendinin sermesti ve zîbâsı ve hoşusun.

"Evhad", vahdetten ism-i tafdíldir, mübâlağa ile “bir olan" demektir. Ya'ni sen "Bu benim!" demek ile, sen olamazsın. Senin benliğin vehminden mütevelliddir. Sen âbid ile ma'bûdun ayı ayrı vücûd-ı müstakilleri vardır zannedersin; halbuki Hak sende ve senin gayrinde kendi vahdeti ile zâhirdir. Bu taayyünâtın ve şuûnâtın kesreti, Hakk'ın vahdet-i zâtiyyesine kadh vermez. Senin mevhûm olan senliğin, o vahdet-i zâtiyye içinde mütekevvin olup, sen kendinin sarhoşu ve kendinin yakışıklısı ve hoşu olmuşsun, ya'ni ancak kendini beğenmişsin. Reşehâťda mezkûrdur ki Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri buyururlar: "Şuhûdun iki ma'nâsı vardır: Biri Zât-ı mukaddesi, libâs-ı mezâhir ile zuhûrdan muarrâ müşâhede etmektir; ve biri dahi oldur ki: O Zât-ı mukaddesi birlik ve ferdâniyet na'tıyle, hemelik vasfı olmaksızın, perde-i mezâhirde müşâhede etmektir. Sûfiyye (kaddesallâhu ervâhahüm] bu şuhûda “Şuhûd-i ahadiyyet der-kesret" derler. Hz. Risâlet-penâh (s.a.v.) bi'setinden sonra bu şuhûdda idiler." Ve yine buyurdular ki: "Halk tasavvur ederler ki, kemâl "ene'l-Hak!" demekte. Kemâl odur ki, "ene"yi, ya'ni “ben”i ortadan kaldırıp, aslâ benliği anmamaktır."

810. Kendinin kuşusun, kendinin avısın, kendinin tuzağısın; kendinin sadrı- [807] sın, kendinin ferşisin, kendinin bâmısın.

Ey bu âlem-i kesîfde müteayyin olan insan! Senin ilm-i Hak'da şey'iyyetin vardır ve o şey'iyyetin Hakk'ın "Kün!" emri üzerine, ancak kendi nefsini, kendi îcâd etti; velâkin Hak'la ve Hak'da îcâd etti. Ve o şey'iyyetin bir ismin mazharı olup, sen vücûd-ı hakîkî semâsında uçan bir kuşsun ve bilcümle mevtında avlayacağın şeyler bu ismin hazînesinde meknûz olan şeylerdir; ve senin için hakîkatinin dâiresinden çıkmak imkânı olmadığından, sen kendinin tuzağısın. Hayırdan sana isabet eden şeyle kendinin sadrısın ve şerden isabet eden şey sebebiyle kendinin ferşisin. Ve gerek hayır ve gerek şer sana kendi hakîkatinden geldiği cihetle, sen kendinin bâmı ve şakîsisin. Nitekim hadîs-i şerîfde `من وجد خيرا فليحمد الله و من وجد غير ذلك فلا يلو من الا نفسه` ya'ni “Kim ki hayır bulursa Allâh'a hamd etsin ve onun gayrini bulan kimse dahi, ancak nefsine levm etsin!" buyurulmuştur. Bu ma'nânın tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de "Tekvîn" bahsindedir.

811. Cevher o olur ki, kendiyle kāimdir; o araz olur ki, onun fer'i olmuştur.

Cevher, kendi kendine kāim olan şeye derler; ve "araz" kendi kendine kāim olmayıp, kıyâmda başkasının vücuduna muhtaç olan şeye derler. İmdi senin senliğini vücûda getiren şey'iyyetin kendi kendine kāim olan bir şey değildir ki, sen bu senliğine dayanıp, benim diyesin. Binâenaleyh Hak'da mütekevvin ve Hak'la kāim olan senin hakikatinin, Hakk'ın vücûd-ı hakîkî-sinin fer'i olan bir arazdır.

812. Eğer sen Adem oğlu isen, onun gibi otur, bütün zürriyyetleri kendinde gör!

Eğer sen cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan Adem oğlu isen, bu vücûd-ı izâfî âleminde o Adem gibi otur ve hakikatinin mazhar olduğu ismin hazînesinde meknûz olan bütün zürriyyatı, ya'ni şuûnâtı kendinde ve kalbinde gör ve şuûnât-ı ilâhiyye ile mütehakkık ol!

813. Küp içinde ne vardır ki, o nehir içinde yoktur? Evin içinde ne vardır ki, o şehir içinde yoktur?

"Kâinât" küpe ve eve ve "kalb-i insânî" nehre ve şehre teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, “Küp içinde olan su, nehirde ve evin içinde olan eşyâ şehirde olduğu gibi, âlemdeki hakāyık-ı tafsiliyye-i ilâhiyye, zübde-i âlem olan insanın kalbinde de mevcûddur demek olur. Zîrâ âlem ve Adem "Allâh" ism-i câmiinin mazharıdır; ve Adem, âlemin rûhudur.

814. Bu cihân küptür ve gönül ırmak suyu gibidir; bu cihan evdir ve gönül acîb bir şehirdir.

Bu beyt-i şerîf لا يسعنى ارضى و لا سمائى و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni “Yerime ve göğüme sığmadım; velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsi mûcibince mü'min-i kâmilin kalbinin âlemden daha vâsi' olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni âlemde ne kadar tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye-i ilâhiyye mevcûd ise, kalb-i kâmilde dahi o tecelliyâtın kâffesi mevcuddur.

815. "Agâh ol, ben da'vete mensûb resûlüm, şehvete mensûb değil; ecel gibi şehveti öldürücüyüm!"

"Ey Belkîs, ben seni nefsime da'vet eden bir hükümdâr değilim; belki seni Hakk'a da'vet eden bir peygamberim. Zîrâ ben cismimin şehvetine ve lezzetlerine mensûb değilim; bu lezzetler ile alâkam kalmamıştır. Ben hâdimü'l-lezzât olan ölüm gibi, cisimlerdeki şehveti ve lezzetleri öldürücüyüm ve bu ateşleri söndürücüyüm!"

816. "Ve eğer şehvet olursa da, şehvetin emîriyim; şehvetin ve putun yüzünün esîri değilim."

"Ve eğer cismiyyetim ve unsuriyyetim i'tibariyle bende şehvet olursa da, bu o cism-i unsurîmin îcâbı olan şehvete hükm ederim; zîrâ ben o şehvetin emîri ve hâkimiyim ve şehvet benim kölemdir. Yoksa ben şehvetin esîri ve kölesi değilim; ve put gibi güzel yüzlü ve "Venüs heykeli gibi mütenâsibü'l-endâm" olan mahbûbelerin bendesi ve esîri değilim."

Ma'lûm olsun ki, bu cism-i unsurî gerek enbiyâda ve gerek evliyâda şehvetten muâf değildir. Onlar da nikâh ile kadın alıp çoluk çocuk sahibi olurlar ve şehvetlerini ancak emr-i ilâhî dâiresinde isti'mâl ederler ve emr-i ilâhî hâricinde vâki' olacak takāzâya aslâ kulak vermezler ve şehvetlerine hükm ederler. Ve kazâ-yı şehvet hâlinde de onlar Hakk'ı müşâhede ederler; ve o müşâhedede müstağrak olurlar. Yoksa mahbûbenin ve kadının sûretinde değil. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

817. "Bizim aslımızın aslı, Hakk'ın Halil'i ve cümle-i enbiya gibi put kırıcı olmuştur."

"Birinci asıl"dan murâd, hakikat-ı muhammediyye (s.a.v.)dir ki, hadîs-i şerîfde كنت نبیا و آدم بين الماء و الطين ya'ni "Ben Adem su ile çamur arasında iken peygamber idim" buyururlar. Binâenaleyh bilcümle enbiyânın aslı, (S.a.v.) Efendimiz'dir. "İkinci asıl"dan murâd, vücûd-ı unsurîde İbrâhîm Halílullâh (a.s.) hazretlerine işaret buyurulur. Resûl-i Ekrem Efendimiz Ka'be'deki putları kırdıkları gibi, İbrâhîm (a.s.) dahi kezâlik Nemrûd'un hükümdarlığı zamânında putları kırdı. Tafsílâtı Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.

818. "Ey esîr, biz puthâneye gelsek, ma'bedde put bize secde getirir, biz değil!"

"Rehî”, esîr ve köle ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Belkîs, eğer biz puthâneye girsek, putlar bize secde ederler, yoksa biz putlara secde etmeyiz."

819. Ahmed ve Ebû Cehil puthaneye gitti; bu gitmekten, o gitmeğe kadar azîm fark vardır.

Bu beyitlerde mezkûr olan put, zâhirî putlar ma'nâsına olduğu gibi, suver-i âleme de işâret buyurulur. Zîrâ bu dünya bir puthânedir ve ondaki mevcûd olan sûretlerin her birisi birer puttur ve o sûretlere muhabbet edenlerin her biri birer putperesttir. Ya'ni, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz ile, Ebû Cehil bu puthâne olan dünyaya geldiler; fakat her ikisinin bu gelişinde pek büyük fark vardır."

820. Bu gelir, putlar ona baş koyar; o gelir, ümmetler gibi baş koyar.

Ahmed (a.s.) ve onun vârisleri olan evliyâ bu dünyâ puthânesine gelirler, bu suver-i âlem onların emri altında olup, onlara baş koyar ve itâat ederler; ve onların her biri eşyâda tasarruf ederler. Fakat Ebû Cehil ve onun meşrebinde olanlar gelirler, bu suver-i âlemin kölesi ve esîri olurlar.

821. Bu şehvete mensub olan bu cihân bir puthânedir. Enbiyanın ve kâfirlerin yuvasıdır.

Bu şehvete ve lezzât-ı cismâniyyeye mensûb olan bu dünya bir puthânedir. Bu puthâneye enbiyâ ve evliyâ cism-i unsurî ile gelirler; zîrâ bu cihân-ı şehvet, her iki tâifenin yuvası ve mekânıdır.

822. Fakat şehvet, pâklerin bendesi olur; altın yanmaz, zîrâ ki kânın nakdidir.

"Fakat bu şehvet âleminde şehvet, ezelde pâk ve temiz olanların bendesi ve esîri olur. Onlar bu şehvet âteşi içinde yanıp mahv olmazlar. Nitekim altın ateşe girdiği halde yanmaz; çünki ma'den menba'ının hâlisidir ve kâmilidir."

Kimyâgerler indinde altına gelinceye kadar tabîatta mevcûd olan ma'deniyât hastadır ve ma'lûldür. Onlardaki illetler ve marazlar zâil olmadıkça, altına inkılâb etmezler. Kiminin marazı az olur, iksîre temâs edince o maraz gidip derhal altın olur; ve kiminin marazı çok olur. İksîre mukārin olmakla altın olmaz. Kendisinden daha az illetli olan başka bir ma'dene inkılâb eder. Ba'zıları da aslâ iksîrden müteessir olmaz.

823. Kâfirler kalptırlar ve pâkler altın gibidir; bu iki taife bir pota içindedir.

Ezelde ism-i Mudill'in mazharı olan kâfirler ve münkirler, iksîre temâs etmekle aslâ altına inkılâb edemeyen ma'denler gibidir; ve ezelde ism-i Hâdî'nin mazharı olan mü'minler ise, altın gibidirler. Bu iki tâife bir pota içinde ve şehvet ateşi üstündedirler.

824. Kalp ateşe geldiği vakit derhal kara oldu; altın geldi, onun altınlığı aşikâr oldu.

Ezelde ilm-i ilâhîde mü'minin ve kâfirin hakikatleri müttehid olduğu gibi, bu âlem-i sûrete geldikleri vakit dahi cisimde ve sûrette dahi müttehiddirler; fakat kalp olan kâfirler, şehvet ateşine ma'rûz kaldıkları vakit, derhal kara- rıp, kalp oldukları meydana çıkar; fakat altın gibi olan mü'minler bu ateşe girdikleri zaman, altın gibi parlak bir halde çıkarlar. Binâenaleyh sûrette ittihâd da'vâsında bulunan kâfirlerin mâhiyetleri şehvet ateşi içinde belli olur.

825. Altın, elini ve ayağını potaya hoş attı, letafetten nâşî ateşin yüzüne güler.

Altın mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ, şehvet ateşi üstünde bulunan bu cisim potasına hoş ve iyi bir sûrette el ve ayak attı; kendisinin letâfet-i bâtıniyyesi hasebiyle bu şehvet ateşinin yüzüne güler.

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şu sûrette münderiçdir: "Altın potaya el ve ayak attı; ateş yüzüne güneş gibi güler." Bu nüsha dahi aynı ma'nâdadır."Geş", hoşluk ve letâfet ve güzellik ve kemâl ma'nâsınadır.

826. Cismimiz cihanda bizim bekâmız oldu. Biz bu samanın altında gizlide derya gibiyiz.

Cismimiz ve sûretimiz, bizim ma'nâmızın yüz örtüsü ve nikābı oldu. Cisim saman ve ma'nâ deniz gibidir. Biz bu cisim samanının altında gizlenmiş olan deryâ gibiyiz. Sûrette cisimiz, fakat ma'nâda deryâyız.

827. Ey câhil dînin şahına çamur sebebiyle bakma, zîrâ bu nazarı İblîs-i laîn yapmıştır.

Ey câhil, dînin şâhı olan enbiyâ ve evliyâya topraktan mahlûk olan cisimleri sebebiyle hakîr bakma; zîrâ dergâh-ı Hak'dan matrûd olan İblîs, Âdem'e bu nazar ile bakarak خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A'râf, 7/12) ya'ni "Beni ateşten ve onu çamurdan yarattın" demiş ve bakış sebebiyle bâtın gözünün kör olduğu meydana çıkmıştır.

828. Bu güneşi ne vakit bir avuç çamur ile sıvamak mümkin olur, nihayet sen bana söyle!

Enbiyâ ve evliyânın ma'nâları ve bâtınları birer güneştir; bu güneşler bir avuç topraktan ibaret olan cisim ile örtülebilir mi? Ve koca bir güneş, bir avuç çamur ile sıvanabilir mi?

829. Eğer ona, nûrun başı üzerine toprak ve yüz kül döksen, onun başı üzerine çıkar.

Meselâ bir yere aks eden güneşin nûru üzerine toprak döksen veya birçok kül döksen, o güneşin nûru o toprakların ve küllerin altında kalmaz, üstüne çıkar. Bunun gibi enbiyânın ve evliyânın cisimlerine aks eden rûh-ı küllî güneşinin nûru onların o toprak cisimleri altında kalmaz, o cisimlerin üstüne çıkar; bu sebeble onların cisimleri rûh hükmünü alır.

830. Saman kim olur ki, o suyun yüzünü örtsün; çamur kim olur ki, güneşi örtsün? [827]

Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın ma'nâları sâf ve berrâk bir su ve cisimleri ise saman gibidir. Saman suyu örtebilir mi? Ve kezâ onların ma'nâsı güneş ve cisimleri topraktır, toprak güneşi örtebilir mi?

831. "Ey Belkîs, Edhem şâh gibi kalk, bu iki üç günlük mülkten duman çıkar!"

"Ey hükümdar olan Belkîs, Belh pâdişâhı olan İbrâhîm b. Edhem hazretleri gibi kendi mevhûm olan varlığının mezbelesinden kalk; bu iki üç günlük mülk-i fânîyi yakıp, dumanını savur!"