İçeriğe atla

İbrâhîm b. Edhem (kaddesallâhu sırrahu'l-azîz) in sebeb-i hicreti ve Horasan mülkünü terki

22. bölüm / 47 · 4109 kelime · ~21 dk okuma

728. Çabuk sen Edhem gibi mülkü birbirine vur, tâ ki onun gibi mülk-i hulûdu bulasın.

Ey Hak yolunun sadâkatli tâlibi! Çabuk sen de İbrâhîm Edhem hazretleri gibi fânî olan dünya mülkünü altüst et; tâ ki bâkî ve ebedî olan âhiret mülkünü bulasın!

729. O şâh geceleyin tahtında yatmış idi; bekçiler dam üzerinde kavgada idiler.

Belh sultânı İbrâhîm b. Edhem hazretleri saraydaki odasında tahtı üzerinde gece vakti yatmış idi. Kale tarzında olan saray binâsının burçları ve damı üzerinde bekçileri uyanık olup gürültü ve patırdı ederler ve rebâb ve saz çalıp, uykularını def' edip, vazîfe-i muhafazayı îfâ ederler idi.

730. Bekçilerden şâhın kasdı da o değil idi ki, ondan hırsızları ve rindleri def' etsin.

"Şâhın, bekçileri saray üstünde ikāmesinden maksûdu, oradan hırsızları ve müfsidleri def' etmek değil idi." "Rünûd", rindin cem'idir ve "rinûd" kesr ile; münkir ve mütemellık ve muhîl olan kimseye derler ki, maksad "müfsidler" demektir.

731. O bilirdi ki o âdildir. Vâkıadan fâriğdir, gönlü emîndir.

Çünki İbrâhîm b. Edhem hazretleri kendisinin âdil olduğunu bildiğinden, idâresi altında râhat yaşayan halk tarafından, kendisine karşı bir fesâd yapılmayacağından gönlü emîndir; binâenaleyh bir vakıa zuhûru fikrinden fâriğdir.

732. Murâdların bekçisi adl olur; gecede damlar üzerinde sopacık vuranlar değil!

Taht-ı saltanatta müsterîhâne hüküm sürmek murâdının bekçisi, ancak tebaaya karşı icrâ-yı adâlet etmektir. Yoksa dam üzerinde eli sopalı adamlar değil.

733. Fakat onun rebâb sesinden maksûdu, müştâklar gibi o hitabın hayalidir.

"Semâ", "sîn'in fethi ve kesriyle, herkesin mesmû'u olacak zikr-i cemîl ve sıyt-ı hasen ma'nâsına müsta'mel olur. (Kāmûs'dan hulâsa.) Güzel ses ile vâki' olan tegannî ve terennüm hakkında birçok kıyl ü kāl vardır. Abdülganî Nâblusî hazretleri Îzâhu'd-Delâlât fĩ Semâi'l-Âlât ismindeki arabiyyu'l-ibâre risâlesinde semâı "mendûb", "mübah" ve "harâm" nevi'lerine ayırmıştır. "Mendûb", zikrullâh meclislerinde vâki' olup, ehl-i zikrin kalblerindeki şevkin izdiyâdına sebeb olan tegannî ve terennümdür. “Mübâh”, bir kimsenin kendi evinde def-i gam ve celb-i sürür için yaptığı terennüm ve tegannîdir. "Harâm", fısk u fücûr meclislerinde yapılan tegannî ve terennümdür ki, ehl-i fıskın kalbindeki hiss-i tuğyânı artırır. Binâenaleyh hüsn-i savt ile tegannî ve sazlar ile terennüm hakkındaki hüküm ahvâlin tahavvülüyle muhtelif olur. Bu beyt-i şerîfde beyân buyurulan rebâb çalgısının sesini dinlemek "men- dûb" olan kısımdandır. Ve "mendûb" ıstılâh-ı şer'îden olup, işlemesi şer'an câiz ve iyi olan şey ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfdeki "hitâb", âlem-i ervâhda vâ- ki olan اَلَسْتُ بربِّكُمْ (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hi- tâb-ı ilâhîsidir. Bu âlem-i süflîdeki ehl-i zikir, o hitâbın hayalinin müştâkıdır. Nerede bir nağme-i mûsikî işitirlerse, rûhları o hitâbın lezzet-i hayâliyle mü- telezziz olur. İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin rebâb çalgısını dinlemekten maksûdu da bu idi.

734. Zurna sadası ve davulun tehdîdi, birazcık o nâkūr-ı külle benzer.

"Tehdîd", burada, savt-ı galîz ma'nâsına olan "hedde" ve "hedede"den müştaktır. "Nâkür" ağız ile üfürülen boru ve “çenk" denilen saz ma'nâsınadır. İsrafil (a.s.)ın sûru ma'nâsına da gelir. Nitekim âyet-i kerimede فاذا نقر في الناقور (Müddessir, 74/8) ["O sûra üfrüldüğü zaman"] buyurulur. Beyt-i şerîfde "nâkür-ı küll" ta'bîriyle bu sûra işâret buyurulur. Ya'ni, "Sûr-ı İsrafil'in sadâ- sı nasıl ölülerin dirilmesine sebeb olur ise, zurnanın sadâsı ve davulun âhenk- dâr olan savt-ı galîzi de, bu âlem-i kesâfette ölü hâline gelmiş olan ervâhı di- riltip, harekete getirir."

735. Binâenaleyh hakîmler demişlerdir ki: "Bu lahnleri, biz çerhin devirlerinden aldık."

736. "Feleğin dönüşlerinin sesidir bu ki, halk tanbûr ile ve boğaz ile onu tegannî ederler."

Ya'ni, hükemâ, mûsikîdeki yedi perdeyi, yedi seyyâreden aldıklarını söylemişlerdir ki, bunlar notada: Sol La Si Do Re Mi Fa Rast Dügâh Segâh Çârgâh Nevâ Hüseynî Evc perdeleridir.

Ve on iki makāmı da on iki burca mukābil tutmuşlardır ki, onlar da: Makām isimleri: Rast | Isfahân | Irak | Kûçek | Büzürk | Hicaz | Bûselik | Uşşak | Hüseyní | Zengûle | Neva | Rehâvî Hamel Sevr Cevzâ Seretân Esed Sünbüle Mizân Akreb Kavs Cedy Delv Hût burc isimleri[dir]. Bunlardan başka yirmi dört sâat mukābilinde de, yirmi dört şu'be ihtira' etmişlerdir ki, tafsili edvâr kitablarında mündericdir. Hükemânın beyânına göre "Bu halkın tanbûr ve sâir sazlar ile ve hançereleriyle tegannî ettikleri lahinler ve sadâlar feleğin dönüşlerinin sesidir." Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde hükemânın kavlini beyân ile iktifâ buyurmuşlardır.

737. Mü'minler derler ki: "Cennetin eserleri her çirkin sadâyı, latîf etti."

Ya'ni, "Mü'minlerin hakîkati, ism-i Hâdî'nin mazharı olup, ehl-i cennettirler. Binâenaleyh cennete mensûb olan onların hakikatlerinin te'sîri, bu âlem-i kesâfetin her çirkin olan sadâsını latîf yaptı; ve kezâ bunun aksi olarak, ehl-i şekāvetin hakikatleri cehenneme mensûb olduğundan, onların hakîkatlerinin te'sîri de bu âlem-i unsuriyyâtın latîf sadâlarını çirkin yaptı." İşte mü'minlerin sözünün remzi budur.

738. "Biz hep Adem'in eczâsı olmuş idik, cennette o lahinleri işitmiş idik."

"Biz hep Adem'in, ya'ni Adem-i hakîkî olan rûh-ı küllînin eczâsı olmuş idik ve cennet-i zâtta o lahinleri, ya'ni hitâb-ı ilâhî lahinlerini dinlemiş idik."

739. "Her ne kadar bizim üzerimize su ve çamur şek döktü ise de, onlardan bizim yâdımıza birazcık geldi."

"Her ne kadar biz şimdi unsuriyât âlemine geldik ve bu unsuriyât âlemi ezeldeki mesmûâtımıza hicâb olup, bizi bir zanna ve şekke düşürdü ise de, bu âlemde latîf nağamâtı dinlediğimiz vakit, o lahinlere ve nağmelere bir mikdârcık olsun rûhumuz âşinâ olup, kulak kabarttı."

740. "Fakat mâdemki bu gam verici toprağa karıştı, bu zîr ve bu bem ne vakit o tarabı verir?"

“Zîr”, ıstılâh-ı mûsikîde kaba perdeye ve "bem", tîz perdeye derler. "Kereb", gamlı olmak ma'nâsınadır. Burada murâd, "gamlı edici" demektir. Ya'ni, "Bu lahinler, âlem-i ervâhın letâfetlerindendir, fakat mâdemki o ervâh, bu gam verici toprağa ve unsuriyât âlemine karıştı; onun letâfetleri de berâberce bu toprak âlemine karışmış oldu. Binâenaleyh o âlem-i ervâhdaki tîz ve kaba perdeler, kendi âleminde verdiği tarabı ve şevki, bu âlem-i kesâfette veremez."

741. Su vaktaki bevle ve kazûrâta karıştı, karışışından dolayı onun mizâcı acı ve keskîn oldu.

Meselâ sâf olan su, bevl ve kazûrât ile karıştığı vakit, o sâfiyetini gāib eder ve bu karışmadan dolayı onun mizâcı bozuk olur. Bu unsurî ve uzvî cesede taalluk eden elhân ve nağamâtın safveti dahi böyledir. "Gimîz", bevl ve gāit ma'nâsınadır; ve kâf-ı Arabînin zammı ile “kümîz" dahi lügattir, [bir yığın toprak ve kum ma'nâsına gelir.]

742. Onun cesedinde birazcık sudan vardır; bu bir ateşi söndürür bevl tut!

Âdem'in cesed-i unsurîsinde, su gibi saf olan o âlem-i ervâhın nağamâtından birazcık vardır. Sidik ile karışan sâf su, bir ateşi nasıl söndürürse, o cesed-i unsurîdeki birazcık elhân ve nağamât dahi öylece gam ve hüzün ateşlerini söndürür.

743. Eğer su necis oldu ise, onun bu tab'ı kaldı ki, ateş-i gamı kendi tab'ı ile söndürdü.

Eğer su gibi sâf olan o nağamât-ı latîfe uzvu ve kokmuş olan cesede karıştığı için necis ve mülevves oldu ise, onun gam ateşini söndürmesi tabîatı kalmıştır; onun bu tabîatı bozulmamıştır.

744. Binâenaleyh sema' âşıkların gıdası oldu; zîrâ onda hayal-i ictima' vardır.

Bu beyt-i şerîfin şerhinde, kırk sene cenâb-ı Pîr efendimizin hizmet-i âlîlerinde bulunmuş olan Sultân Alâeddîn Selçûkî'nin seraskeri Feridun ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretlerinin menâkıbında sema' hakkında beyân buyurulan mütâlaâtı hulâsaten zikr etmeyi münasib gördüm; onlar buyururlar ki:

"Hz. Hüdavendigâr'ımız ibtidâ-yı hallerinde, peder-i âlîleri Hz. Mevlânâ Bahâeddîn el-Veled efendimizin tarîk ve sîretleri üzere ders okutmuş ve va'z etmek ve mücâhede ve riyâzet eylemek gibi ahvâl ile meşgül olurlar idi ve aslâ semâ' etmemişler idi. Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) hazretleriyle vâki' olan sohbetleri esnasında o hazret buyurdular ki: "Semâ'a gir ki, aradığın semâ'da ziyâde olacaktır. Semâ'ın halka harâm oluşu, onların hevâ-yı nefs ile meşgül olmalarından nâşîdir. Onlar semâ' edince o mezmûm ve mekrûh olan hâl ziyâdeleşir ve hareketler lehv ve batar sebebiyledir. Şübhesiz semâ' böyle tâife üzerine harâm olur. O tâifenin muhâlifi ve âşık-ı Hak olan zümrenin ise, o aşk ve taleb hâli ziyâde olur ve o vakitte onların nazarına Allah'ın gayri bir şey görünmez. Binâenaleyh böyle bir zümre üzerine semâ' mübâh olur." Bunun üzerine cenâb-ı Mevlânâ efendimiz semâ'a girdiler ve âhir ömürlerine kadar bu siyâk üzere amel edip, onu tarîk ve âyîn ittihâz eylediler; ve meşâyih ve urefâ-i sâhib-i vecdin semâ' ettikleri mervîdir. Ve semâ'ın aslı budur ki, bir gün A'râbînin biri necdde güzel ses ile bu beyitleri okur idi: کل صبح و كل اشراقی تسعت حية الهوى كبدى تبك عيني بدمع مشتاقي لا طبيب بها و لا راقي الا الحبيب الذي شغفت به عنده رقیتی و تریاقی Nazmen tercüme: "Her sabah her zamân-ı işrâkda Çeşmimi iştiyâk eder ibkâ Sînemi hayye-i hevâ soktu Rukye-hân u tabib yoktur ona Beni meşgüf eden habîbimde Bulunur yalınız bu derde devâ" Resûl-i zîşân Efendimiz bu beyitleri işittikleri vakit, kalb-i münevverlerindeki ma'rifet ve muhabbet ve şevk deryâları cûşa gelip, bu beyitleri tekrar etmesini A'râbîye işaret buyurdular; ve zât-ı hazret-i risâlet-penâhîleri gāyet-i şevkden dest-i mübâreklerini açarak hareket-i anîf eylediler, o vech ile ki, ridâ-yı mübârekleri üzerinden düştü. İbâhat-ı semâ'ın beyânına dair ehlullâh pek çok risâle tasnîf etmişler ve ehl-i tahkîk onu câiz görmüşlerdir. Hz. Hüdâvendigâr'ımız hakāyık-ı semâ' hakkında kelimât-ı âliye inşâ buyurmuşlardır." Hz. Sipehsâlâr bu beyânâttan sonra Mesnevî-i Şerîfin bu beytini zikr etmişlerdir.

Hulâsa-i ma'nâ bu olur ki: "Semâ', âşıkların rûhunun gıdâsıdır; çünki onda ictima' hayâli vardır." İctimâ'ın hayali budur ki, sâlik-i tarîk-ı Hak, kalbinde hâsıl olan şevkin sevkiyle semâ'a başladığı vakit, müteferrik hayallerden kurtulup, ma'şûku olan Hak ile ictima' ettiğini tahayyül eder ve hayalinin kuvveti derecesinde tecellî-i Hakk'ın kabûlüne isti'dâd hâsıl olur. Bu hallerin envâ'ını Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında beyân buyurmuştur. Fakîr tarafından tercüme olunan işbu Menâkıb'ın 69. sahîfesine mürâcaât buyurulsun. Velhâsıl semâ' hakkında gerek ulemâ-yı zâhirenin ve gerek ulemâ-yı bâtınenin birçok mütâlaaları vardır; ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (kaddesallâhu sırrahû) semâ' hakkındaki hükümlerini Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 280 ve 558. bâblarında ve et-Tedbîrâtü'l- İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki kitâb-ı şerîflerinin 28. bâbında beyân buyurmuştur. Burada onların beyânı uzar. Hulâsası Sipehsâlâr hazretlerinin beyânât-ı aliyyesi gibidir.

745. Zamîrin hayalâtı bir kuvvet tutar; belki sadâdan ve safîrden sûret olur.

Mûsikînin mevzûn sadālarını dinleyen kimselerin kalblerinde merkûz olan hayâlât kuvvetlenir ve nihâyet o sadâlardan kalbdeki hayaller ve niyetler a'zâ ve cevârih-i beşerden fiilen zâhir olup, bir sûret bağlar. Meselâ kalbinde bir mahbûbeye muhabbeti olan kimsenin muhabbeti ziyâde olup nihâyet o sadâ onu o mahbûbeye mülâkāta sevk eder ve bu sûretle o hayâl, mülâkāt-ı fiilîye inkılâb eder. Ve kezâ müstemi'in kalbinde Hakk'ın aşk ve muhabbeti mevcûd ise, o tegannî ve terennüm onun rûhunu hicâb-ı mâsivâdan tecrîd edip âlem-i ulvîye tevcih eder. Binâenaleyh semâ' hakkındaki hüküm, şahsa göre değişir. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) Bostân'ında şöyle buyurur:

746. Aşkın ateşi o ceviz dökücünün ateşi gibi nevalardan şedîd oldu.

Semâ' eden âşıkın kalbindeki aşk ateşi, âtîdeki kıssada zikr olunan ceviz dökücünün âteş-i muhabbeti gibi, sadâlardan şedîd ve keskîn oldu.

747. Su bir çukurda idi, o susamış ceviz ağacına tırmandı, çok ceviz silkti.

“Negül”, lügatte gece koyunların barınması için yaptıkları geniş kuyu ma'nâsınadır. Burada “derin bir çukur” ma'nâsınadır. Ya'ni, “Su, derin bir çukur içinde akar idi; bir susamış adam dahi suya inemediği cihetle o çukurun kenârındaki ceviz ağacına sürdü ve tırmandı, ağaç üzerinden bir çok ceviz silkti." "Cevzî"deki "yâ”, kesret içindir.

748. Ceviz ağacından su içine ceviz düşerdi, ses gelirdi; o su kabarcıklarını görürdü.

"Cevz-bün", ceviz ağacı; "habâb", su üzerindeki kabarcıklar. Ya'ni, "Susuz adam ağaçtan su içine cevizleri attıkça cum cum diye ses çıkardı ve suyun sathında ceviz dânelerinin şiddet-i sukūtundan kabarcıklar peydâ olurdu; o susamış hem bu sesleri işitir, hem de suyun bu kabarcıklarını temâşâ ederdi."

749. Bir âkıl ona dedi ki: "Ey delikanlı, bırak! Cevizler muhakkak sana susuzluk getirir!"

Akıl ile mukayyed olan bir kimse o susamışa dedi: "Ey delikanlı, bu ceviz silkmekten vazgeç, zîrâ bu meşgale senin vücûduna harâret getirip, seni susatır. Halbuki su pek uzaktadır, ona vâsıl olamazsın ki, susuzluğunu izâle edebilesin!"

750. "Meyve daha ziyade suya düşüyor, su senden pek uzak alçaklıktadır." [748]

"Bu meşgale ile hem susayacaksın, hem de cevizleri derin suya inip toplayamıyacaksın ve suyu da içemiyeceksin."

751. "Sen yukarıdan zor ile aşağıya gelinceye kadar, ırmağın suyu onu uzağa kadar götürmüş olur."

"Bilfarz sen ağacın tepesinden müşkilât ve zor ile aşağıya ininceye kadar ırmağın suyu o düşen cevizleri alıp uzaklara kadar götürmüş olacaktır."

752. Dedi: "Bu silkmekten benim kasdım ceviz değildir; pek keskin bak bu zâhir üzerinde durma!"

O susamış olan kimse cevâben dedi ki: "Ey akıl mertebesinde bağlanıp kalmış olan kimse, benim bu silkmeden kasdım ceviz toplamak değildir. Sen aklının zâhir gözüyle bakıyorsun; aklının bâtın gözünü de kullan da, benim ef'âlime keskin bir nazar ile bak, zâhirde durma!"

753. "Benim kasdım odur ki, suyun sesi gelsin, hem de su üzerinde bu kabarcıkları göreyim!"

"Ben susamışım, mâdemki suyun kendisine vâsıl olamıyorum, hiç olmazsa onun şuûnâtından olan sesini his kulağım ile işitmek ve onun vücûdundaki kabarcıkları da his gözüm ile temâşâ etmek zevkinde bulunayım!"

754. Cihanda susamışın şuğlü muhakkak ne olur? Dâimâ havuzun basamağı etrafını dolaşır.

Ya'ni, "Susamış bir kimsenin bu cihânda işi gücü ancak dâimâ su havuzunun basamakları etrafında dolaşmak olur." "Su" ile vücûd-ı hakîkîye ve “onun basamağı" ile esmâ ve sıfâta ve "havuz" ile insân-ı kâmile işâret buyurulur.

755. Irmağın etrafını, suyun ve suyun sesinin etrafını Ka'be-i savabı tavaf edici hacı gibi.

"Susamışın meşgalesi, hacının Kâ'be-i savabı tavaf ettiği gibi, dâimâ ırmağın etrafını, suyun ve suyun sesinin etrafını tavaf etmektir." "Susamış"dan murâd âşık-ı Hak, "ırmak”dan murâd, ism-i Zât'ın mazharı olan insân-ı kâmil ve "su”dan murâd, Zât-ı Hak ve "suyun sesi"nden murâd sıfât ve esmâ-yı ilâhiyye ahkâm ve âsârıdır. Ya'ni Hak âşıkının işi ve gücü, hacının ism-i Zât'ın mazharı olan Kâ'be-i savabın etrafını tavâf ettiği gibi, kezâ ism-i Zât'ın mazharı olan insân-ı kâmilin ve onun zımnında Zât-ı Hakk'ın etrafını ve sıfât ve esmâ-yı ilâhiyye ahkâm ve âsârının etrafını tavaf etmektir.

756. Nitekim benim bu Mesnevî'den maksûdum, ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn, sensin!

758. Mesnevî fürû'da ve usûlde hep senin ânındır, kabul ettin.

"Bu Mesnevî-i Şerif, fürû'da, ya'ni elfâzda, ve usûlde, ya'ni ma'nâda hep senin isti'dâd-ı ezelînin kabûl ettiği hüsün ve letâfettir"; yâhud "Bu Mesnevînin fürû'u olan kıssalar ve hikâyeler ve onların zımnındaki ma'nâlar hep senindir ki, kabûl ettin.".

759. Şahlar iyiyi ve kötüyü kabûle getirirler, kabûle getirdikleri vakit, artık merdûd olmaz.

Sen âlem-i ma'nâ şâhısın; şâhlar iyiyi ve kötüyü kabûl ederler ve kabûl ettikten sonra, reddetmezler; binâenaleyh sen dahi kabûl ettiğin bu fürû' ve usûlünü emînim ki reddetmezsin.

760. Mâdemki bir fidanı ekdin, ona su ver; mâdemki ona açılma vermişsin düğümü çöz!

Mâdemki bu Mesnevî fidanını âlem-i sûret bostanına diktin, ona vâsi' olan isti'dâdınla su ver, ya'ni onu cezb et ki büyüsün; ve mâdemki ona bâ-tından zâhire açılma salâhiyeti vermişsin, düğümünü çöz de, serbestçe zuhûr etsin!

761. Onun elfâzından kasdım, senin razındır; onun inşasından kasdım, senin âvâzındır.

Bu Mesnevî-i Şerifin elfâzından ve zâhirî kıssalarından maksûdum, senin onların zımnında olan sırrındır; ve onun beyitlerinin inşâsından maksûdum da, senin canının âvâzı ve na'ralarıdır.

762. Benim indimde senin âvâzın, Huda'nın âvâzıdır; hâșa ki âşık ma'şûk-dan cüda olsun.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kurb ve ittisâli iki nevidir. Birine "kurb-i nevâfil" ve diğerine "kurb-i ferâiz" derler. Kurb-i nevâfil, "fenâ-fillâh" mertebesi olup, Hak bu mertebede كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا الخ ["Onun işitmesi, görmesi ve dili ve eliyim"] hadîs-i kudsîsi mûcibince, abde âlet olur. Binâenaleyh abd Hak'la söyler ve Hak'la işitir ve Hak'la görür ve Hak'la tutar ilh. Bu sûrette Hak abdin fiillerinin fâili olur. "Kurb-i ferâiz", bekā-billâh mertebesi olup, bu mertebede abd, Hakk'a âlet olur. Binâenaleyh bu mertebede abd, Hakk'ın fiillerinin fâili olur; ve Hak sıfat-ı Kelâm ile zâhir olduğu vakit, o abdin lisânını kullanır. Nitekim hadis-i şerîfde يقول الله بلسان عبده سمع الله لمن حمده yani “Allâh Teâlâ kulunun dili ile, semiallâhu limen hamideh! der” buyurulur.

İmdi bu beyt-i şerîfde Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin bu kurb-i ferâiz mertebesine nâiliyetlerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey Hüsâmeddîn'im senin lisânınla Hak mütekellimdir; âşık bir mertebeye eriştiği vakit, âşık ile ma'şûk arasında ayrılık kalmadığı için, benim şuhûdumda senin âvâzın Hakk'ın âvâzıdır." Binâenaleyh bu müşâhede içinde ma'şûk, ayn-ı âşıktır; ve âşıkın âlâtı, ya'ni a'zâ ve kuvâsı, ma'şûkun âlâtıdır.

763. Nâsın Rabb'inin, nâsın canına keyfiyetsiz ve kıyassız bir ittisali vardır.

"İttisal", birbirinden başka olan iki şeyin birbirine bitişip birleşmesine derler. Halbuki nâsın Rabb'inin, nâsın canına ve ma'nâsına olan ittisâli bu kabilden değildir; ta'rîfe ve keyfiyete ve kıyâsa sığmayan bir ittisâldir; zîrâ vücûdda vahdet vardır ve kesret i'tibârîdir. Bu hâl bir misâl ile bir dereceye kadar akla takrib olunabilir. Meselâ su ile buz arasında bir ittisâl vardır. Birbirine muhalif olan iki şeyin birleşmesi veyâhud birbirinin içine girmesi kabîlinden değildir; belki buz, sudan başka bir şey değildir. Aralarında ancak taayyün ve suver perdesi vardır. Zât-ı Hak ile eşyâ arasındaki ittisâl dahi و هو معهم اينما كنتم (Hadid, 57/4) "Nerede olursanız, O sizinle beraberdir" و نحن اقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) "Ve biz o kimseye şah damarından daha yakınız" وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لاَ تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) "Biz o kimseye sizden daha yakınız velâkin siz görmezsiniz" âyet-i kerîmeleri mûcibince böyle bir ittisâlden ibâret ise de, su ile buzun ittisâli ta'rîfe ve kıyâsa sığar; çünki su ma'lûmdur, fakat Hakk'ın zâtı ve hakîkati meçhûl olduğundan, onun eşyâ ile bu kabilden vâki' olan ittisâlini ta'rîf ve kıyâs ile anlatmak mümkin değildir. Bunu zevkan anlamak için, evvelâ kişi kendi rûhuna zevkan vakıf olmak ve ondan sonra vukūf-ı zevkî ve vicdânî ile rûhuna Hakk'ın ittisâlini idrâk eylemek lazımdır.

764. Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs cânın canını tanıyanın gayri değil.

"Nesnâs”ın ma'nâsı hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Kāmûs'da bir ma'nâsı da "insan sûretinde bir nevi' mahlûktur ki, insandan hâriç ve ahvâl-i kesîrede insana muhâliflerdir. Lisânımızda bunlara "yaban adamı" derler" denilmiştir. Ve târîh-i tabîîde maymun cinsinin bir nev'ine ıtlâk olunur. Ebû Hüreyre hazretlerinin rivâyet buyurduğu hadis-i şerifde ذهب الناس و بقى النسناس ya'ni "Nâs gitti ve nesnâs kaldı" buyurulmuştur ki, sûreti insân olan maklūkāttan ma'nâ-yı insâniyet gitti ve hayvâniyet bâkî kaldı" demek olur. Ya'ni "Ben yukarıki beyitte "nâs" dedim, "nesnâs" demedim; çünki "nâs" cânın cânı olan Hakk'ı zevkan ve vicdânen ve irfânen tanıyan kimsenin gayri değildir; tanımayanlar ise, sûret-i insâniyyede nesnâs denilen hayvandır ki, dimâğları henüz tekemmül edememiştir."

765. Nâs adam olur; ve hani bir adam? Sen adamın başını görmedin, kuyruksun!

Ya'ni, “Nâs, Kur'ân-ı Kerîm'de, hakkında وَ لَقَدْ كَرْمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra, 17/70) ya'ni "Biz benî-Âdem'i mükerrem kıldık" buyurulan adam olur. Hani o mükerrem olan adam? Ey gäfil, sen sûretine bakıp, adamım diye geziyorsun. Sen adamın başı olan rûh-ı menfûh-ı ilâhîyi görmedin, yalnız adamın kuyruğu olan cisimsin ve rûh-ı hayvânî ile dirisin." Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfdeki "ser" kelimesinin "sır"; ve "düm" kelimesinin "dem" olması ihtimâline binâen, ikinci bir ma'nâ daha veriyor: "Sen adamın sırrını bir an görmedin" ya'ni "Sen adamın nefh-i ilâhî olan rûh-ı insânîsini bir an bile görmedin, nasıl âdemlik da'vâsında bulunabilirsin?" demek olur ki, bu da evvelki ma'nâyı müeyyid olur.

766. "Mâ rameyte iz rameyte"yi okumuşsun; fakat cisimsin, taharrîde kalmışsın.

Ya'ni sûre-i Enfâl'de olan وَمَا رَمَيْتَ أَذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَىَ (Enfal, 8/17) ya'ni "Ve yâ habîbim, attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîme- sini okuyorsun, fakat henüz mertebe-i cismiyyette bulunduğun için, ma'nâsı apaçık olan âyet-i kerîmeyi te'vîl edip, Hakk'ı aramakta kalmışsın." 762 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere, "kurb-i ferâiz" mertebesinde abdin Hakk'a âlet olduğunu ne zevkan ve vicdânen ve ne de irfânen anlıyamamışsın. Tenzîh-i vehmî sebebiyle sırr-ı vücûddan gāfil olmuşsun.

767. Ey gabî, cisminin mülkünü Belkîs gibi, Süleyman nebî için terk et!

"Gabî", akılsız, anlayışsız demektir. "Hak ile senin aranda hicâb olan cisminin mülkünü ve tasarrufât-ı akliyyeni, vaktinin Süleymân nebîsi olan insân-ı kâmil için terk et!" Binâenaleyh Kur'ân'a ve ahâdîs-i şerîfeye, tahmînât-ı akliyyen ile birtakım te'vîlât yapmaktan vazgeç, o insân-ı kâmilin gösterdiği ilim ve irfânı ve îmânı kabûl et!

768. Ben “lâ havle" ediyorum, kendi sözümden değil, belki o düşünce mezheblinin vesvâsından.

Ben bir meclisde bu maârif ve hakāyıkı söylerken لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ ["Havl ve kuvvet yüce ve azîm olan Allâh'a mahsûstur"] deyiveriyorum; fakat bunu kendi sözümün uygunsuzluğundan söylemiyorum; belki dinleyenlerin arasındaki o düşünce mezhebli olan kimsenin vesvesesinden dolayı böyle "lâ havle" diyorum.

769. Zîra o bizim sözümüz hakkında, kalbinde vesveselerden ve inkârlardan ve zandan bir hayal ediyor.

Ya'ni, o düşünceyi, ya'ni nazar-ı fikrîyi kendine mezheb ittihâz eden kimse, bizim esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir söylediğimiz sözlerin butlânı hakkında, kendi zan ve tahmînât-ı akliyyesi sebebiyle bir hayâl yapıyor ve binnetîce inkâr ediyor.

770. "Lâ havle!" ediyorum, ya'ni mâdemki senin gönlünde benim zıddıma bir [767] söylemek vardır, çare yoktur.

Ey kendi düşüncesine i'timâd eden kimse, ben lâ havle diyorum ve bu söz ile mâdemki senin kalbinde benim sözümün zıddı olan fikirler ve ma'nâlar vardır, artık senin ma'rifette doğru yolu bulmana çâre yoktur, demeyi murâd ediyorum.

771. Mâdemki benim sözüm senin boğazını tuttu, ben sustum; sen kendi lâyıkını söyle!

Ey münkir, mâdemki benim bu esrâr ve hakāyıka müteallık olan sözüm, senin isti'dâdının boğazını tuttu ve sıktı, bunları yutup hazm edemedin; o halde ben sustum, sen kendi isti'dâdının lâyıkını söyle, bakalım ma'rifet nâmına ne cevherler dökeceksin?

772. O bir nâyî ki, latîf ney çalmıştır, ansızın onun mak'adından bir yel sıçradı.

Yukarıki beyit ile, bu beyit arasında Hind nüshalarında şöyle bir ünvân yazılmıştır: در بیان نایی که از مقعدش بادی بجست نی را بر زمین نهاد که اگر تو از من بهتر می زنی بگیر Ya'ni, "Bir ney çalanın beyânındadır ki, onun mak'adından bir yel fırladı. "Eğer sen benden daha iyi çalıyor isen, al! diye neyi yere koydu." Bu ünvân Ankaravî'de yoktur.

773. "Eğer sen benden daha iyi çalıyor isen, al, çal!" diye nâyı mak'adına koydu.

Cenâb-ı Pîr kâmilin huzûrunda içinden onun sözlerine i'tirâz eden ve kendi fikrini doğru gören kimsenin bu vesveselerini nây çalanın mak'adından çıkıralana teşbîh ve onu bu teşbîh ile te'dîb buyururlar.

774. Ey müslüman, muhakkak talebde edeb, her edebsizden hamlin gayri değildir.

Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki olan müslüman, talebde ya'ni sülûk esnâsında edeb budur ki, her edebsiz olan kimselerin, sözlerine ve fiillerine ve hallerine tahammül edip sabır ve sükût etmektir. Ve onlar ile mübâhase ve münâzaraya girişmeyip, ancak kendi hâlini ıslâha gayret etmektir. Nitekim أتأمرون الناس بالبر و تنسون أنفسكم (Bakara, 2/44) ya'ni "Nefsinizi unuttunuz da, nâsa birr ve takvâ ile mi emr ediyorsunuz?" âyet-i kerîmesi, henüz nefsi-nin sıfatından kurtulmadan halkı ıslâha sa'y edenleri tevbîh buyurur.

775. Her kimi görürsen ki, "Falan kimsenin tabîatı ve huyu kötüdür!" diye şikâyet ediyor.

776. Bil ki, bu şikâyetçi kötü huyludur; zîrâ ki o kötü huylu için, o kötü söyle-yicidir.

Ya'ni, her kim birinin huyunun kötülüğünden bahs ederse, onun aleyhin-de söylüyor ve şer'an harâm olan gıybeti icrâ ediyor; binâenaleyh bil ki, bu şikâyet ve gıybet eden kimsenin kendisi kötü huyludur, eğer iyi huylu olsa idi, onun kötü huylarına karşı sabr edip sükût edecek idi.

777. Zîrâ iyi huylu o olur ki, gümnamlık içinde, kötü huylu ve kötü tabîatlılar-dan hamûl olur.

“Humûl” (حمُول), bir kimsenin kendisini halkın nazarından düşürmesi ve ismini ve resmini meçhûl bırakarak şöhretten tevakkîsi demektir. Ya'ni, “İyi huylu olan kimse, halk arasında bî-nâm ve nişân olarak yaşar ve kötü huy-luların ef'âlini ve akvâlini ve ahvâlini tenkîd etmez; onların fenâ huylarına karşı sabır ve tahammül eder.”

778. Fakat şeyhte o şikâyet emr-i Hak'dandır, öfke ve husûmet ve heva için değildir.

Bu beyt-i şerîf, suâl-i mukaddere cevabdır. Ya'ni, "Eğer dersen ki, şeyh ba'zı müridlerin sû-i hallerinden şikâyet ediyor; bu şikâyet gıybet olmaz mı?" Cevâben deriz ki: "Şeyh kendi nefsinden fânî ve Hak'la bâkîdir; binâenaleyh o "kurb-i ferâiz" mertebesindedir ve Hakk'ın âletidir. Eğer bir mürîdin sû-i hâlini söylerse, kendi nefsinin sıfatları olan gazabını ve içindeki husûmetini ve hevâsını tatmîn için değildir." "Mümârât", husûmet ve mücadele ve mü-nâzaa ma'nâsınadır.

779. O şikâyet değildir, peygamberlerin şikâyet etmesi gibi ıslah-ı cândır.

Binâenaleyh şeyhin şikâyeti, her ne kadar zâhirde şikâyet görünürse de, hakikatte şikâyet ve gıybet değildir. Peygamberlerin ümmetlerinden şikâyet etmeleri gibi, onların cânlarının ıslahıdır.

780. Peygamberlerin tahammülsüzlüğünü emirden bil ve yoksa onların hilmi [777] kötünün hammalıdır.

Bî-edeblerin edebsizliklerine karşı peygamberlerin tahammülsüzlüğünü Hakk'ın emrinden bil de, i'tirâz etme! Onların ve vârisleri olan evliyâ-yı kirâmın tahammülsüzlükleri de bu kabildendir; yoksa gerek enbiyânın ve gerek vâris olan evliyânın hilimleri ve yumuşaklıkları, kötülükleri yüklenicidir ve tahammül edicidir.

781. Tabîatı kötülüğü hamlde öldürdüler; eğer tahammülsüzlük olursa, Hâlık'a mensubdur.

Bu enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, nefsânî olan tabîatlarını, halkın kötülüklerine tahammül etmek husûsunda öldürdüler. Onların tabîatlarında kötülüklere karşı sabırsızlık ve tahammülsüzlük hâli kalmadı. Eğer onlardan nâ-hamûllük ve tahammülsüzlük vâki' olursa, o ancak Hâlık Teâlâ hazretleri tarafından vâki' olur. Zîrâ onlar Hakk'ın âletleridir; binâenaleyh onların gazabı, Hakk'ın gazabı ve hilmi Hakk'ın hilmidir.

782. Ey Süleyman, karga ve doğan arasında, Hakk'ın hilmi ol, bütün kuşlar ile uyuş!

"Süleymân"dan murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. "Karga"dan murâd, bilir bilmez söze karışan ve aklı ermediği halde çene çalan kimselerdir. Ve "doğan"dan murâd, ulemâ-yı zâhirdir. Ve "hep kuşlar”dan murâd, sâliklerdir. Ya'ni, "Ey zamânın Süleymân'ı olan Mevlânâ, karga ve doğan meşrebinde olan kimselerin arasında Hakk'ın Halîm ism-i şerîfine mülâbis olarak zâhir ol; bilcümle sâlikler ile uyuş ve onların mertebe-i idrâklerine göre konuş!"

783. İki yüz Belkîs senin hilminin zebûnudur, ey "Kavmime hidayet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diyen!

Ey, "Ya Rab, benim kavmime hidâyet et, zîrâ bilmiyor!" diye Hakk'a yalvaran Fahrü'l-mürselîn (s.a.v.) Efendimiz'in vârisi olan kâmil! Belkîs meşrebinde olan pek çok kimseler senin hilminin zebûnu ve mağlûbudur.

Bu beyt-i şerîfde Uhud gazâsında Resûl-i Ekrem'in mübarek dişleri düşman okunun darbesinden kırıldığı vakit buyurdukları hadis-i şerîfe işaret buyurulur. Server-i âlem Efendimiz'in yüzleri yaralanıp, dişleri kırıldığı vakit, ashâb-ı kirâm çok mahzûn oldular ve: "Düşmanlar aleyhine duâ et yâ Resûlallah!" dediler. O Fahr-i cihân Efendimiz buyurdular ki:" اني لم ابعث لعانا و لكنى بعثت داعيا و رحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni Ben koğucu olarak gönderilmedim ve da'vet edici ve rahmet olarak ba's olundum! Ey benim Allâh'ım kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!"