O dervîşin, “Mâdemki ben meşâyihin kerâmâtı sebebiyle rızık buldum bu altını o odun taşıyana vereyim!" diye niyet etmesi ve odun taşıyanın onun zamîrinden ve niyetinden incinmesi
21. bölüm / 47 · 1866 kelime · ~10 dk okuma
691. O bir dervîş odun taşırdı, hasta ve aciz olarak ormandan erişti.
692. İmdi ben dedim: "Rızıktan fâriğim, bundan sonra rızkım için gam yoktur."
693. "Mekrûh olan meyve bana hoş olmuştur; cisim için husûsî rızık ele gelmiştir."
"Dağlarda biten yabânî meyveler, evliyâullâhın himmeti ile bana hoş ve latîf olmuştur; cismimin kıvamı için husûsî rızık ele gelmiştir."
694. "Mâdemki ben boğazdan fâriğ olmuşum, birkaç habbe vardır, bunu ona vereyim!"
"Mâdemki ben boğazımı doyurmak için çalışmak, para kazanmak kaydından fâriğ olmuşum, cübbemin yeninde bu husûs için sakladığım birkaç altın habbesi vardır, bunu o odun taşıyana vereyim!"
695. "Bu altını, bu meşakkat çekene vereyim, tâ ki iki üç günceğiz gıdâdan hoş olsun!"
"Bu altın habbelerini meşakkat ile odun taşıyan bu fakîre vereyim; hiç olmazsa iki üç günceğiz gıdâ tedariki cihetinden hoş olsun ve râhat etsin!"
696. "Muhakkak o benim zamîrimi bildi, zîrâ ki onun sem'i Hû şem'inden nûr tutardı."
"O odun taşıyan muhakkak benim zamîrimi ve kalbimdeki niyeti bildí; zîrâ ki onun cânının sem'i, hüviyyet-i ilâhiyye şem'inden nûr tutardı; ya'ni nûr alırdı."
İkinci mısra'da âtîdeki sûretler de nüsha olarak gösterilmiştir: 1. زانکه سمعش نور داشت از سمع هو Ya'ni "Zîrâ ki onun canının sem'i, sıfat-ı sem'iyyet-i ilâhiyyeden nûr tutardı."
2. زانکه شمعش نور داشت از سمع هو Ya'ni “Zîrâ ki onun cânının şem'i, sıfat-ı sem'iyyet-i ilâhiyyeden nûr tutardı."
3. زانکه شمعش نور داشت از شمع هو Ya'ni “Zîrâ ki, onun cânının şem'i, hüviyyet-i ilâhiyye şem'inden nûr tutardı."
697. Onun önünde her bir endîşenin sırrı, şişe içinde bir çerâğ gibi idi.
O odun taşıyan velînin nazarı önünde her bir düşüncenin sırı ve hakikati, şişe içinde yanan çerağ gibi âşikâr idi.
698. Ondan zamîr hiç gizli olmaz idi, gönüllerin mazmûnu üzerine o emîr idi.
"O odun taşıyan velîden bir kimsenin kalbindeki niyet ve düşünce aslâ gizli olmaz idi. Gönüllerdeki ma'nâ ve havâtır üzerine o zât-ı şerîf hâkim ve emîr idi."
699. Binâenaleyh o bü'l-aceb benim düşüncemin cevabında dudak altından kendi kendine mırıldanırdı.
"Bü'l-aceb", ziyâde acîb; "mengîd", "mengîden" masdarından mâzîdir, öfke ile homurdanmak ve mırıldanmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "O velî benim düşüncemi keşf edip ağzının içinde kendi kendine mırıldanarak cevab verdi, dedi"
700. Ki: "Mülük için böyle mi düşünüyorsun, eğer onlar sana rızık vermeseler, rızka nasıl vâsıl olursun?"
[698] "Ey gāfil, sen Hakk'ın âlem-i sûrette de tasarruf ihsân eylediği mülûk ve pâdişâhlar hakkında böyle mi düşünüyorsun? Ya'ni para vererek onların zarûretlerini tahfif etmek niyetinde misin? Bu helâl rızkı sana o mülük verdiler de, cübbene dikili olan altın parçalarından kurtuldun; onlar bu rızkı sana vermeseler idi, sen nasıl o rızkı eline geçirebilirdin?"
701. Ben sözü anlıyamadım; fakat onun itabı benim kalbime iyiden iyiye çarptı.
"Filvâki' ben o velînin söylediği sözleri lâyıkıyla işitip anlıyamadım; çünki ağzının içinde mırıldandı; fakat onun bu meâldeki itâbı, benim kalbime iyiden iyiye, ya'ni şübhe bırakmıyacak sûrette aks etti." Bu hâl evliyâullâhın şânındandır, terbiye ettikleri mürîdlerin kalbine sözlerini ve maksadlarını ilkā ederler.
702. "Arslan gibi heybetle benim tarafıma geldi, odun dengini kendisinden aşağıya koydu."
"Bu sözü söyledikten sonra arslan gibi bir heybetle benim tarafıma gelip, arkasındaki odun yükünü aşağıya indirdi."
703. "Bir hâlin pertevi ki, o odunu koydu, benim her yedi uzvuma titreme düştü."
"O velînin arkasındaki odunu yere koyması hâlinin pertevi, benim vücûdumun a'zâlarını titretti." Ya'ni arkasındaki odunu yere heybetle bir indiriş indirdi ki, o hâlin heybetinden ben bilâ-ihtiyâr titremeğe başladım.
704. Dedi: "Yâ Rab, eğer senin hâssların var ise ki, duaları mübarek ve izleri uğurludur."
Ankaravî hazretleri "Heyend", "hestend" lafzından muhaffefdir" buyururlar. Hind nüshalarında "heyend" yerine "hay end" yazılıdır. “Eğer senin hâssların diri ise" demek olur. Ve Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: "Mîr Cemâleddîn Hüseyin, kendi Ferheng'inde "hey" kelimesini "hest" ma'nâsına yazmıştır ve demiştir ki: Bu ma'nâ Derî ve Hindî lugatlarının her ikisinde de müsta'meldir. Mesnevî-i Şerîf'in bu beytini de sened olarak zikr etmiştir." Ya'ni, "O odun taşıyan velî dedi: "Yâ Rab, eğer senin duâları mübarek ve izleri uğurlu hâss kulların var ise, yâhud senin hâss kulların tasarruf sahibi olarak diri ise" demek olur. Bu beyt-i şerîf şarttır, onun cezâsı âtîdeki beyittir; ya'ni bu beytin meâlî, âtîdeki beyit ile tamâm olur:
705. "Senin lutfunu isterim ki mînâger olsun; şimdi bu odun dengi, altın olsun!
“Mînâger”, “mînâ", Ferheng-i Cihângîrî'de “kimya" ma'nâsına gösterilmiştir. Bahâr-ı Acem'de, diğer ma'nâları da vardır. Burada "mînâger", kim- yâger ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâ Rab, senin lutfun kimyâger olsun da, bu dervîşi irşâden şimdi bu odun yükü baştan başa altın olsun!"
706. Derhal gördüm ki, onun odunu altın oldu, yer üstünde ateş gibi latîf parladı.
707. Ben o anda geç vakte kadar bî-hod oldum, vaktaki ben hayretten kendime geldim;
708. Ondan sonra dedi: "Ey Hudâ, eğer o kibâr çok gayûr ve iştihârdan kaçar iseler,"
Ya'ni, "Ben odun yükünün altına inkılâbını görünce, bir hayli vakit kendimden geçtim, vaktâki ben hayretten fâriğ olup kendime geldim; ondan sonra o veliyy-i kâmil dedi ki: "Yâ Rab, eğer senin kibâr-ı beşer olan hâss kulların senin esrârını halk nazarından saklamak hususunda gayûr ve kıskanç olup, havârık ile halk arasında meşhûr olmaktan kaçarlar ise;"
709. Sen tekrar bunu çabuk odun dengi, yine bî-tevakkuf olduğu o bir hal üzerine yap!
Bu beyt-i şerîf dahi, yukarıki beytin cezasıdır ve cümleyi itmâm eder. Ya'ni, “Yâ Rab, yine bu yükü çabuk altınlıktan çıkar da odun dengi yap ve bila-tevakkuf yine evvelki hâline çevir!" demek olur.
710. Derhal o altın dalları odun oldu, onun kârında akıl ve nazar sarhoş oldu. [708]
"Ağsân", ağaç dalı ma'nâsına olan "gusn"ün cem'idir. Odun, ağaç dallarından ibaret olduğundan altına inkılâb edince, ağaç dalları şeklinde oldu; bu münasebetle "ağsân-zer" buyurulmuştur. "O altın dalların tekrâr odun dalları olduğunu gördüğü vakit, akıl ve nazar sarhoş oldu ve alıklaştı."
711. Ondan sonra odunu kaldırdı ve benim önümden, şehir tarafına hızlı ve harâretli gitti.
712. İstedim ki ondan müşkilat sormak ve dinlemek için o şahın arkasında gideyim!
Ya'ni, "Hak yolunda tesadüf ettiğim müşkilatı sorup anlamak için o şâhın arkasından gitmek istedim, fakat gidemedim!"
713. Onun heybeti beni bağladı; hâssların huzuruna âmmeye yol olmaz!
“Çünki onda zahir olan Hakk'ın heybeti, benim ayaklarımı bağladı; zîrâ Allah Teâlâ'nın hâss kullarının huzûruna, avâm tâifesinin yolu olmaz!" Ya'ni avâm kendi irâdeleriyle onların huzûruna gidemez; eğer giderse, onların da'vet-i ma'neviyyeleri üzerine gider. Nitekim Şeyh Gälib-i Mevievî buyurur:
Gelenler âsitân-ı evliyâya Bütün da'vetlidir Galib safâya Sakın sûrette kalma aldanırsın Komazlar, yoksa sen gitmem sanırsın!
714. Ve eğer bir kimseye yol olursa, baş fedâ et de! Zîrâ o onların rahmetinden ve cezbinden olur.
Ve eğer bir kimse veliyy-i Hakk'ın huzûruna yol bulup girerse, ey ârif sen o kimseye "Bu lutfa mukābil, sen başını bile fedâ et!" de! Zîrâ onların huzûruna yol bulmak, yine o Hakk'ın velîlerinin rahmetinden ve cezb ve da'vetinden olur.
715. Binâenaleyh sıddıkın sohbetini bulduğun vakit, o tevfiki ganîmet tut!
716. O ahmak gibi değil ki, şahın kurbünü suhûletle ve kolay bulur, o dem yoldan düşer.
Avâmın, huzûr-ı evliyâya takarrubu, tevfik-ı ilâhîye mütevakkıftır. Ba'zı kimseler bu saâdete nâil ve kolaylıkla huzûr-ı evliyâya dâhil olurlar; fakat bir mîrâs yedi kolaylıkla bulduğu bir servetin kadir ve kıymetini bilmeyip, bilâhare nasıl bir fakr u zarûrete dûçâr olursa, böyle kolaylıkla huzûr-ı evliyâya dâhil olan ba'zı humekā dahi, sohbet-i velînin kadrini bilmez ve onu sâir âhâd-ı nâsın sohbetine kıyâs eder ve elindeki devleti kaçırır. Ey sâlik sen böyle bir ahmak gibi olma; huzûr-ı velînin kadrini bil!
717. Vaktaki bir kurbandan ona pek ziyade verirler, sonra, "Bu ancak öküzün bududur!" der.
Meselâ bir ahmağa kurbandan pek ziyâde et verdikleri vakit, o bu atânın çokluğunun farkına varmayıp, "Koca bir öküz kurban ettikleri halde, bana verdikleri ancak bir buttan ibarettir!" der ve azımsar.
"Kurban" rızâ-yı Hak için kesilen hayvan ma'nâsına olduğuna göre, tercüme böyle olur: Eğer "yakınlık" ma'nâsına olursa: “Huzûr-ı velîye kolaylıkla dâhil olan bir ahmağa ziyâde iltifât-ı ma'nevî vâki' olursa, bunu, bir öküzün budu kadar az bir şeydir diye hakîr görür ve bu görüşünden dolayı sohbet-i velîden istifade ve terakkî edemez."
718. Ey müfterî, bu öküzün budundan değildir; eşeklikten sana öküzün budu görünür.
Ey iftirâ eden, bu sana verilen ve rûhunun gıdâsına mahsûs olan maârif-i ilâhiyye, bu nefis öküzünün budundan ve onun ilkāâtından değildir, sana ahmaklığından dolayı öküzün budu, ya'ni ilkāât-ı nefsâniyyeden doğan ilim görünür.
719. Bu bir rüşvetsiz, bezl-i şahanedir. Bu bir rahmetten saf bahşiştir.
"Bu maârif ve hakāyık, senin zannettiğin gibi hakîr bir şey değildir; belki mülk-i ma'nevî pâdişâhlarına lâyık, rüşvetsiz bezl ve ihsândır. Bu rahmet-i ilâhiyyeden kopan sâf bir bahşiş ve atâdır. Ba'zı nüshalarda “şâhâne est" yerine "şâhân est" vâki'dir; "şâhların bezli" demek olur.
Süleymân (a.s.)ın elçileri, îmân için Belkîs'ın hicretinin ta'cîline teşvîki
720. Nitekim şah Süleyman cenkte Belkîs'ın leşkerini ve haylini cezb etti.
Rüşvetsiz bezl-i şâhânenin misâli budur ki, saltanat-ı zâhiriyye ve ma'ne-viyyeyi cem' etmiş olan Süleymân (a.s.) Sebâ hükümdârı olan Belkîs ile vâ-ki' olan cihâdda o Belkîs'ın piyâde askerini ve süvârîsini kendi tarafına cezb etti, dedi
721. Ki: "Ey azîzler geliniz, çabuk çabuk, zîrâ kerem denizinden dalgalar geldi!"
Süleymân (a.s.) Belkîs'a ve tebaasına hitâben buyurdu ki: "Ey insân sû-retinde yaratılıp, mahlûkāt-ı sâir üzerine mağrûr olan kimseler, çabuk çabuk! geliniz, zîrâ kerem-i ilâhî denizinden füyûzât dalgaları koptu!"
722. "Onun dalgasının kaynayışı her bir zamanda sahil tarafına hatarsız yüz güher saçar."
"O denizin dalgasının kaynayışı, her bir zamanda vücûdât-ı kesîfe sâhili-ne birçok tehlikesiz ilim ve irfân gevherleri saçar. Ya'ni o gevherler kolaylık-la toplanır, hiç zahmet çekilmez."
723. "Ey ehl-i reşâd, es-salâ dedik; zîrâ bu zaman Rıdvân cennet kapısını açtı!"
"Reşâd", doğru yol; "es-salâ", bir husûsa da'vet için vâki' olan nidâ; "Rıd-vân", lügatte, hoşnûd olmak demektir ve “cennet kapıcısı"nın ismidir. "Ey doğru yol ehli, ya'ni ehl-i saâdet, es-salâ diye sizi îmân tarafına da'vet ettim. Eğer îmân ederse[niz], Allah Teâlâ sizden râzı olur; zîrâ bu zaman cennetin kapıcısı olan Rıdvân, ya'ni rızâ-yı Bârî cennet kapısını açtı, cennetliklerin vürûduna muntazırdır."
724. Ba'dehû Süleymân dedi: "Ey peykler, Belkîs tarafına gidiniz ve bu dî-ne i'timâd ediniz!"
"Peyk" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır, burada, mektûb getirip götür-meğe me'mûr olan ve hâdim ma'nâsınadır. Ya'ni, Süleymân (a.s.) o elçilere dedi ki: "Ey peykler, haydi çabuk Belkîs tarafına gidiniz ve sizi da'vet ettiğim bu dîn-i Hakk'a inanınız ve i'timâd ediniz!"
725. "Binaenaleyh ey elçiler ona, "Tamâmen çabuk buraya gel!" deyiniz; zîrâ Allah selâma da'vet eder."
وَ اللَّهُ يَدْعُوا إِلى دَارِ السَّلَامِ وَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Yûnus, 10/25) Ya'ni "Al-lâh Teâlâ dâr-ı selâma da'vet eder ve dilediği kimseyi sırât-ı müstakîme hidâ-yet eyler" âyet-i kerîmesine işâret buyurur. "Dârü's-selâm"dan murâd, ism-i Selâm'ın dâire-i tecellîsine da'vettir ki, o da mahall-i selâmet olan cennettir.
726. Ey devlet tâlibi âgâh ol! Acele gel, zîrâ bu zamân fütûh ve feth-i bâb vardır.
"Ey ma'nevî devleti isteyen kimse, gaflet uykusundan uyan, acele insân-ı kâmil tarafına gel; zîrâ insân-ı kâmilin zuhûru zamânında türlü türlü kapıla-rın fetihleri vardır ve en büyük kapı olan Hakk'a vusûl kapısının açılması vardır." Bu beyân-ı âlî, Hz. Pîr efendimiz tarafından umûm mü'minlere hitâb-dır ve huzûr-ı şerîflerine da'veti mutazammındır.
727. Ey kimse ki, sen tâlib değilsin, sen dahi gel, tâ ki bu yâr-ı vefâdan taleb bulasın!
Ey Hakk'a vusûl talebi aklına bile gelmeyen kimse, huzûrumuza sen dahi gel ki, sûret-i insâniyyede mahlûk olan kimselere karşı bir vefâkâr dost olan insân-ı kâmilden kalbinde taleb duygusu hâsıl olsun. Zîrâ insân-ı kâmilin huzûru, gāfilin kalbini Hakk'a tevcih eder. Hz. Pîr efendimiz âtîdeki rubâîlerinde dahi bu da'veti yaparlar: "Yine gel, yine gel, her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve mecûsî ve putperest isen yine gel! Bu bizim dergâhımız, ümîdsizlik dergâhı değildir; eğer yüz kerre tövbeni bozdun ise, yine gel!"