Süleyman (a.s)ın Belkîs'ın elçilerine dildârlık etmesi ve okşaması ve onların kalbinden vahşetin ref'i ve hediyeyi kabûl etmemesi özrünün onlara şerhi
20. bölüm / 47 · 1882 kelime · ~10 dk okuma
655. "Ey elçiler, sizi resûl olarak gönderdim, benim reddim, sizi kabûlden daha iyidir!"
"Ey elçiler, siz bana Belkîs tarafından gönderilmiş elçisiniz; fakat ben sizi şimdi kendi tarafımdan Belkîs'a elçi olarak gönderiyorum. Sizi ve hediyelerinizi reddimden dolayı müteessir olmayın; zîrâ benim sûret-i zâhirede olan reddim, hakikatte hakkınızda hayırlıdır."
656. "Belkîs'ın önünde acebden, altın sahrâdan gördüğünüz şeyi açık söyleyiniz!"
"Belkîs'ın huzûruna gittiğiniz vakit, benim huzûrumda gördüğünüz acīb ahvâlden ve altın döşenmiş sahrâdan açıkça bahs ediniz!"
657. "Hatta bilsin ki, biz altına tama' edeci değiliz; biz altını, altın yaratıcı-dan getirmişiz!"
658. "O ki, eğer isterse yeryüzünün bütün toprağı baştan başa altın ve kıymet-li inci olur."
"O altın yaratıcı Allah Teâlâ ki, eğer isterse, yeryüzünün topraklarını baş-tan başa kâmilen altın ve kıymetli inci dâneleri yapar."
659. "Ey altın ihtiyar edici, Hak onun için mahşer gününde bu yeryüzünü gü-müşlü eder!"
"Ey hayât-ı dünyeviyyesinde altına muhabbet edip, evkātını onu kazanma-ğa sarf eden harîf, Hak Teâlâ hazretleri kıyâmet gününde يوم تبدل الارض غير الأرض (İbrâhîm, 14/48) ya'ni "O günde arz, arzın gayrine tebdîl olunur" âyet-i kerî-mesinde beyân buyurulduğu üzere arzın, ya'ni küre-i arzın sathını düz ve par-lak gümüşlü bir hâle getirir ve mâl-i dünyanın kıymeti olmadığını anlatmak için, o gümüşü ehl-i mahşere çiğnettirir."
660. "Altından fâriğiz, zîrâ ki biz çok fen doluyuz; toprağa mensub olanları [658] baştan başa altına mensûb ederiz."
"Bizim sûrî ve unsurî olan altın ile işimiz yoktur; çünki biz sûret ve ma'nâ âlemlerinde tasarruf için sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmilleriz, binâenaleyh biz hâkî ve unsurî olan insanları altına mensûb ederiz. Ya'ni onların hâkî olan rûh-i hayvânîlerini, altından daha mu'teber olan rûh-i insânîye tebdîl ederiz."
661. "Biz sizden ne vakit altın taleb ediyoruz? Biz sizi kimyager ediyoruz."
"Gedye", suâl ve taleb ma'nâsınadır. Ya'ni, "Biz enbiyâ tâifesi sizden altın mı istiyoruz? Sizi altın yapıcılığa ve kimyâgerliğe da'vet ediyoruz. Bakır olan rûh-ı hayvânînizi, altın olan rûh-ı insânîye tahvîl etmek ilmini öğretiyoruz."
662. Eğer Sebâ meliki olsa, onu terk ediniz; zîrâ âb ve kilden hariç çok melikler vardır.
- Ey âlemin zâhirine meclûb olan kimseler, elinizde Sebâ şehrinin mülkiyeti ve tasarrufu olsa bile, o mülkiyet ve tasarrufu terk ediniz; zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin anâsırdan müteşekkil olan bu dünya mülkünden hâriç, pek çok mülkler vardır. Nitekim I. cildde Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان کار فرمای آسمان جهان ["Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur"] Bu beyt-i şerîfin şerhinde cenâb-ı Pîr efendimiz îzâh buyurdular. I. cildin 2065 numarasına mürâcaât olunsun.
663. Tahta bağdır, o ki ona taht okumuşsun, sadır zannedersin, halbuki kapıda kalmışsın.
Ey hükümdâr-ı zâhirî, o taht ismini verip üstüne oturmuş olduğun makām, tahtadan bağdır ve bukağıdır ki, hürriyyet-i rûhâniyyeye doğru yürüyememek için, ayağına bağlanmıştır; sen o makāmı, sadır ve yüksek bir mevki' zannedersin, halbuki hademe tâifesi gibi kapı önünde kalmışsın haberin yok!
664. Sana kendi sakalının önünde padişahlık yoktur; iyi ve kötü üzerine nasıl padişahlık edersin?
Sen: "Mülk benimdir!" diye pâdişahlık da'vâsındasın, halbuki dikkat edersen senin sakalına bile hükmün geçmiyor; iyiler ve kötüler üzerine nasıl pâ- dişâhlık ve tasarruf edersin? Ya'ni sakalına bile hâkim olamayan kimsenin halk üzerine hâkimlik da'vâsı ayıp değil midir?
665. Senin muradın olmaksızın sakalın beyaz olur, ey eğri ümîdli sakalından utan!
Sakalının gençlikteki rengi değişip beyaz olmamasını istediğin halde, sakalın senin murâdına itâat etmeyip ağarıyor. Ey halk-ı âlemin murâdı üzerine dönmesini ve hareket etmesini isteyen eğri ümîdli hükümdâr! Senin murâdını hiçe sayan sakalına bak da, bu eğri olan ümîdinden utan!
666. Malikü'l-mülktür herkes baş koyar; toprak cihan olmaksızın ona yüz mülk verir.
Mâlikü'l-mülk ancak mûcid-i kâinât olan Hak Teâlâ hazretleridir ki, her kim O'nun emrine ve murâdına baş koyar ve itâat ederse, bu toprak ve unsurî olan cihân olmaksızın o mutî' olan kimseye, gözler görmedik ve kulaklar işitmedik birçok mülk verir.
667. Fakat Huda'nın önünde secdenin zevki, sana iki yüz devletten daha hoş gelir.
Fakat sen itâatına mükâfât olarak Hakk'ın ihsânı olan niam-ı rûhâniyyenin zevkinden ziyâde, lutufkâr olan Hakk'ın huzûrunda ettiğin secdenin zevki sana hoş gelir ve başını secdeden kaldırmak istemezsin.
668. Binaenaleyh "Mülkleri istemem, bana o secde mülkünü müsellem et!" diye nâle ederdi.
"Secde mülkü"nden murâd, kurb-i ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) ya'ni "Secde et ve yaklaş!" buyurulmuştur.
Gerek mülk-i sûrî olsun ve gerek mülk-i rûhânî olsun, onlar mezâhir-i sıfât-ı ilâhiyye olduğundan perde-i zâttır. Vaktâki kurb-i ilâhî hâsıl olup, perdeler kalkar, bu hâl içinde abd, elbette tekrâr hicâbâta düşmek istemez ve abdiyyet-i mahza içinde kalmayı ister.
669. Cihân padişahları kötü damarlıktan, bendelik şarabından koku götürmediler.
“Reg”, damar ma'nâsınadır, fakat burada tabiat ma'nâsındadır. "Bedregî", kötü tabíatlılık demek olur. Türkçe'de dahi "tabîatsız" ma'nâsına olarak "damarsız" derler. “Kötü tabiatlılıktan" murâd dahi, hodbînlik ve benlik ve tekebbürdür. Ya'ni, "Cihân pâdişâhları ve hükümdârları, benliklerinden ve enâniyetlerinden dolayı, kulluk şarabının lezzetinden taâm ve koku alamadılar."
670. Ve yoksa Edhem gibi hayrân ve bî-hûş olarak, mülkü teemmülsüz birbirine vururlar idi.
Ve eğer o şarâbdan koku almış olsa idiler İbrâhîm b. Edhem hazretleri gibi hiç düşünmeksizin tâc ve tahtı terk ve mülkü birbirine vururlar [idi]. "Deng", dîvâne, bî-hûş ve yolunda hayrân olmuş kimseye derler; diğer ma'nâları da vardır, burada "bî-hûş” ma'nâsı münasibdir. "Dereng", teemmül ve tevakkuf ma'nâsınadır. "Bî-dereng", bilâ-tevakkuf ve lâ-teemmül demektir. İbrâhîm b. Edhem hazretleri Belh pâdişâhı idi. Cezbe-i ilâhî neticesinde tâc ve tahtını terk etti. Dervîşlerin kasâidinde ism-i şerîfi çok geçer; ve nitekim Yûnus Emre hazretleri şöyle buyurur. Beyit: Koyup İbrâhim Edhem tâc u tahtı Ki ser-gerdân olubdur aşk elinden
Tercüme-i halleri Nefehâtü'l-Üns'de mündericdir.
671. Fakat Hak bu cihanın sebâtı için, onların gözleri ve ağızları üzerine mühür koydu.
Fakat Hak Teâlâ bu cihân-ı sûrî umûrunun sebâtı ve tahkîmi için onların dimâğına sûrî saltanat sevdâsını koydu ve saltanat-ı ma'nevînin debdebe ve ihtişamını görmemek için gözüne ve bendelik şarabının lezzetini doymamak için de rûhunun ağzına mühür koydu.
672. Tâ ki onlara, cihan tutuculardan haraç alalım diye, taht ve tâc tatlı ola.
"Cihândâr", hükümdâr; "harâç", hükümdarın şahsına mahsûs olarak, eski zamanlarda alınan vergi ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Hak Teâlâ zâhirî hükümdârlara ma'nâ âlemini kapadı ve nizâm-ı âlem için onların kalblerine taht ve tâc muhabbetini ve hükümdarları mağlûb edip, onlardan vergi alarak şehin-şâh olmak emelini koydu."
673. Eğer harâçdan kum gibi altın toplasan, nihayet o senden arkaya kalır.
"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ ma'nâsınadır. "Ey hükümdâr, eğer sen harâçdan kum gibi altın toplasan, nihâyet öleceksin ve öldüğün vakit, onlar başından arta kalacaktır."
674. Mülk ve altın senin canının yoldaşı olmaz; altını ver, nazar için sürme al!
Ey hükümdar! Mâdemki senin için ölüm vardır ve topladığın altınlar ve mülk ve saltanat senin cânınla beraber gitmeyip başından arta kalır, o halde o altınları muhtaç olanlara bezl ve ihsân et de, onun mukābilinde basar-ı basîretinin açılmasına hâdim olan irfân ve hikmet sürmesini al!
675. Tâ göresin ki, bu cihân dar bir kuyudur; o ipi Yûsuf gibi ele getiresin.
Ya'ni, bu cihânın dar bir kuyudan ibaret olduğunu görmek için, irfân ve hikmet sürmesini al; basar-ı basîretine sür ve o irfân ve hikmet ipine, Yûsuf (a.s.)ın kuyuda, kervanın ipine sarıldığı gibi sarıl! İkinci mısrâ', sûre-i Yûsuf'da olan kıssa-i meşhûreye işarettir; o âyet-i kerîme budur: وَ جَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلَامٌ وَ أَسَرُّوهُ بِضَاعَةً (Yûsuf, 12/19) Ya'ni "Bir kervân geldi, onların levâzımını tedarik edici olan kimse, kuyuya kovasını sarkıttı; ve Yûsuf (a.s.) kovaya sarılıp yukarıya çıkınca, kovayı çeken kimse dedi ki: "Müjde bana! İşte bir köle!" Ve onu sermâye olarak sakladı." Kıssanın tafsili tefsîr kitablarında mündericdir.
676. Tâ ki kuyudan bâma geldiğin vakit, cân: "Müjde, işte benim için bir köle!" desin.
"Bâm", dam ve sakf ma'nâsına ise de, burada "kuyunun ağzı" murâd buyurulur. Ya'ni, misâl-i evvelden, misâl-i sânîye giden bu insan kervânı- nın sefer ihtiyâcâtını te'mîne hâdim olan enbiyâ ve evliyânın, bu muzlim ve dar olan dünyâ kuyusuna sarkıttıkları ilim ve irfan ipine sarılıp, o ku- yunun başına ve ağzına çıktığın vakit cân-ı sâf olan o nebî ve onun vârisi olan veliyy-i kâmil: "Bana müjde! İşte bir köle ve mutî'!" der ve onu Hak yolunun sermâyesi olarak saklar. Ya'ni onu da halkın irşadına me'mûr eder.
677. Kuyuda nazarın in'ikasları vardır; en aşağısı odur ki, taş altın görünür.
Gerçi beşer büsbütün nazarsız değildir; bu âlem-i tabîat kuyusunda da na- zar-ı insânînin in'ikâsları vardır ki, o nazarın en aşağısı, taşı altın görür. Ya'ni unsuriyâttan her neyi kullanırsa altına kalb etmek için kullanır. Meselâ taş ocaklarından birçok zahmetler ile taş çıkarır ve demiri ateşlerde eritir ve diğer ma'denleri türlü türlü şekillere sokar. Bunlar hep altın kazanmak içindir. Bi- nâenaleyh onun nazarında her şey altın görünür. Halbuki altın dahi dîğerle- ri gibi topraktan çıkan bir maddedir; yalnız kıymeti ba'zı havâssında ve azlığındadır ve parlaklığı hissî nazarları teshîr eder.
678. Oyun vaktinde ihtilâlden, o hazefler çocuklara altın ve mal görünür.
Bu beyt-i şerîfde إِنَّمَا الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَ لَهْرٌ (Muhammed, 47/36) ya'ni “Ha- yât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, ehl-i dünyâ çocuklar gibidir ve hayât-ı dünyâ ancak oyun ve eğlence nev'inden olduğundan, akıllarının ihtilâlinden dolayı çocuklar nasıl bo- yalı ve yaldızlı tabak ve çanak parçalarını toplayıp altın ve mal nev'inden addedip eteklerine doldururlar ve birbirlerinden bu parçaları gasb ettikleri vakit, kavga ederlerse, ehl-i dünyâ dahi altın denilen ma'den parçalarını toplayıp, mal ve mülk diye sarılır; ve bunun için birbirlerini öldürürler. İşte nazarın en aşağısı budur.
679. Onun arifleri kimyager olmuşlardır; tâ ki menba'lar, onların indinde hakîr oldu.
680. O dervişin birisi gece sohbetinde dedi: "Ben rü'yâda Hızr'a mensub [678] olanları gördüm."
"Semer", gece sohbeti ve gece vakti söylenen masal demektir. “Hızrîler"den murâd, ilm-i ledün sahibi olan evliyâ-yı kirâm hazerâtıdır. Ya'ni, bir dervîş gece sohbeti esnasında kendi hâlinden haber verip dedi ki: "Ben rü'yâda evliyâullâhı gördüm."
681. Onlara dedim ki: "Helâl rızkı nereden yiyeyim ki, o vebâl olmaya?"
682. "Beni dağlık tarafına sürdüler, o ormandan meyveler silktiler."
683. (Dediler) ki: "Hudâ bizim himmetlerimiz ile o meyveyi senin ağzında tatlı yaptı."
684. "Agâh ol, temiz ve helâl ve hesabsız ve baş ağrısız ve yukarı ve aşağı nakilsiz olarak ye!"
Bu rızık hem helâl ve hem de zahmetsizdir; bunu hesabsız ve tedariki arkasında koşmaksızın râhatla ye!
685. “İmdi o rızıktan bana bir nutuk yüz gösterdi; benim sözümün zevki akılları kapar idi."
Ben o helâl rızkı yemeğe başladıktan sonra, bende bir kudret-i kelâm zuhûr etti ki, söz söylediğim zaman, dinleyenlerin akılları hayrette kalır idi.
686. Dedim: "Ey cihanın Rabb'i, bu fitnedir; bana bütün halâyıktan gizli bir bahşiş ver!"
Ben kelâmımın halk üzerindeki te'sîrini görünce, nefsimin sıfatından emîn olmadığım için dedim ki: "Ey cihânın Rabb'i, bende olan bu kudret-i kelâm fitnedir. Bana halkın muttali' olamıyacağı gizli bir lutuf ve ihsân-ı bî-diriğ buyur!"
687. "Benden söz gitti, hoş gönül buldum. Nâr gibi zevkten yarıldım."
Münâcâtım ve tazarruum üzerine Hak Teâlâ hazretleri benden zuhûr eden müessir söz söylemek kudretini izâle buyurdu. Onu müteâkib zevkli bir gönül buldum, ya'ni kendi kalbimi zevk içinde buldum; zevkin tatlılığından olmuş bir nâr gibi çatladım.
688. Dedim: "Eğer cennette, tab'ımda tuttuğum bu şâdîden gayri bir şey olmasa."
689. "Hiç başka ni'met arzusu gelmez; bundan dolayı ceviz ve şeker kamışı- na meşgül olmam!"
"Kalbime müstevlî olan bu zevkin lezzetinden kendi kendime dedim ki: "Eğer cennette şimdi tabîatımda mevcûd olan bu şâdîden ve sürûrdan başka bir şey olmasa, benim için başka bir ni'met aramağa hâcet kalmaz!" Bu zevk sebebiyle ceviz ve şeker kamışı ile meşgül olmam. "Kalbin zevki" ile zevk-i rûhânî ve “ceviz ve şeker kamışı" ile sûretten gelen zevke işâret buyurulur.
690. "Kazançtan cübbemin yeninde dikilmiş bir iki habbem kalmış idi."
[688] "Habbe"den murâd, altın dâneleridir. Ya'ni "Evvelce yapmış olduğum ka- zançtan bir iki altın dânesi tasarruf edip cübbemin yenine dikmiş ve saklamış idim."