Bir attârın kissasıdır ki, onun terâzîsinin dirhemi baş yıkayıcı kil idi ve kil yiyici olan müşterinin çalması
19. bölüm / 47 · 1470 kelime · ~8 dk okuma
627. Toz şeker ve hâs ve iri nebât şekerini satın almak için, bir attârın önüne bir kil yiyici gitti.
“Eblûc”, beyaz şeker ve döğülmüş şeker ma'nâlarınadır; ve “kand”, nebât şekeri; “gil”, çamur ma'nâsınadır. Burada, hamamlarda baş yıkadıkları “kil” ta'bîr olunan bir sarı madde-i tayyibedir ki, Haleb'in kili güzel kokulu olduğundan makbûldür. Bu kili yemeğe alışmış olan bir kimse, şeker almak için attâr dükkanına gitti.
628. İmdi iki gönüllü tarrar olan attârın nezdinde terâzînin dirhemi yerinde kil var idi.
Attârın “iki gönüllü” olması, müşterinin hesabına başka ve kendi hesabına başka türlü düşünmesi; ve “tarrâr” yankesici demek ise de, burada terâzîyi eksik tartıp, müşterinin hakkını çalmaktan kinâye olur. “Kil yemeğe alışmış olan kimse zikr olunan vasıflı attârın nezdine gitti ki, terâzîsinin dirhem mahallinde bir kil parçası var idi.”
629. Dedi: “Eğer senin şeker almağa meylin var ise, benim terazimin dirhemi kildir.”
Attâr o müşteriye dedi: “Eğer sen şeker satın almak ister isen, benim terâzîmin dirhemi kildir, alacağın şekeri bu kil ile tartacağım, râzı olursan al!”
630. Dedi: "Bir mühimde şeker isteyici oldum, terâzînin dirhemi her ne ister- [628] sen ol de!"
Müşteri dedi: "Bir mühim ihtiyaç içinde şeker isteyici ve arayıcı oldum. Terâzînin dirhemi ister ma'denden ve ister taştan ve isterse kilden olsun, bana acele şeker lâzımdır."
631. Kendi kendine dedi: "Kil yiyici olan o kimsenin indinde dirhem ne olur, kil altından daha iyidir!"
Müşteri kendi kendine içinden dedi ki: "Benim gibi kil yemeğe alışmış olan bir kimsenin indinde dirhemin ne ehemmiyeti vardır! Kil altından daha kıymetlidir."
632. O kılavuz gibi ki, dedi: "Ey oğul, ay gibi birini gelin buldum."
"Dellâle", mübâlağa ile, “delâlet edici kadın" demek olup, gençlerin teehhülünde kılavuzluk eden kadın ma'nâsınadır. Ya'ni, "Attârın müşteriye terâzîsinin kilden olduğunu söylemesi, bir kılavuz kadının bir delikanlıya, "Sana güzel bir kız buldum!" demesine benzer." Hind nüshalarında نو عروسی یافتم بس خوب و فر suretinde vâki'dir "Pek güzel ve parlak bir yeni gelin buldum" demektir.
633. "Pek yakışıklıdır, lâkin bir şey daha vardır ki, o mestûre helvacının kızıdır."
Bu beyit dahi kılavuzun tavsîfindendir.
634. Dedi: "Eğer muhakkak böyle ise pek iyidir; onun kızı daha yağlı ve tatlı olur!"
Kılavuzun tavsîfini işiten delikanlı dedi: "Eğer bu kız dediğin gibi ise, pek iyidir; helvacının kızı daha yağlı ve tatlı olur!"
Attâr ile müşteri arasındaki dirhem tavsîfi mükâlemesi dahi buna benzedi de, müşteri attâra dedi:
635. "Eğer dirhemin yok ise, senin dirhemin kilden ise, bu iyi ve iyidir; kil benim gönlümün meyvesidir."
"Eğer dirhemin yok ise iyidir ve eğer senin dirhemin kilden ise, helvacı kızı gibi daha iyidir; zîrâ kil benim zevk duyduğum bir şey olduğu için gönlümün meyvesidir."
636. Terazînin o kefesi içine hazırdan, o dirhem yerine o kili koydu.
Terâzînin o dirhem kefesi içine o attâr, dirhem yerine, hazırladığı kili koydu.
637. Sonra diğer kefe için eliyle, o kadar da şeker kırardı.
Kili terâzînin kefesinde bırakıp, dîğer kefeye kil ağırlığında, eliyle şeker kırmakla meşgül oldu.
638. Onun keseri olmadığından geç kaldı, müşteriyi orada muntazır oturttu.
Attârın şeker kitlesini kıracak çekici veya keseri olmadığından, eliyle parçalayıncaya kadar müşteriyi dükkânında oturtup bekletti.
639. Onun yüzü o tarafa idi ve kil yiyici sabırsız olarak kili ondan gizli çalmağa başladı.
Attârın yüzü şeker tarafına müteveccih idi; kil yiyici müşteri ise, kile sabır ve tahammül edemeyip, attârdan gizli kil parçalarını çalmağa başladı.
640. "Olmaya ki ansızın onun gözü, imtihan cihetinden benim üzerime düşsün!" diye korka korka.
[638] Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyt ile bir cümle teşkil eder. Ya'ni, "Attârın yüzü şeker tarafına müteveccih idi; kil yiyici müşteri ise, olmıya ki ansızın attârın gözü, benim hareketimi tarassud ve imtihan cihetinden benim, üzerine düşsün diye korka korka, terâzînin kefesindeki kil parçalarını attârdan gizli çalmağa başladı.
641. Attâr onu gördü ve: “Ey sarı yüzlü, âgâh ol ve daha ziyâde çal!" diye kendini meşgül etti.
Attâr meselâ bir okka ağırlığı i'tibâriyle terâzînin kefesine koyduğu kilin müşteri tarafından çalınıp, tenkîs edildiğini gördü ve hoşuna gidip, görmemezliğe geldi; çünki attârın tab'ında tarrârlık var idi. Derdi ki:
642. "Eğer çaldın ise ve benim kilimden götürürsen, yürü ki yine kendi yanından yersin!"
"Kendi yanından yemek", kendi malından yemek ma'nâsınadır.
643. "Sen benden korkuyorsun, lâkin eşeklikten; ben ise sen az yersin diye korkuyorum!"
"Sen, görürse yedirmez diye benden korkuyorsun, fakat senin korkun ahmaklıktandır; ben ise, az yersin de, dirhem tarafı ağır kalır ve şeker çok gider diye korkuyorum!"
644. "Gerçi meşgülüm, öyle ahmak değilim ki, şekeri kamışımdan ziyâde çekesin!"
Ya'ni, "Gerçi ben meşgülüm, fakat şekeri, şekerin peydâ olduğu kamıştan fazlasıyla kaçıracak derecede bir ahmak değilim. Eğer senin fiiline ehemmiyet vermiyor isem, senin zararına ve benim fâideme olduğu içindir."
Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ'ın nihâyetindeki "neyem" yerine "peyem" vâki'dir. Bu halde ma'nâ "Öyle ahmak değilim ki, şekeri arkamdan ziyâde çekesin" demek olur.
645. "Vaktâki sen şekeri tecrübe cihetinden görürsün, ondan sonra bilirsin ki ahmak ve gafil kim olur?"
"Sen benden çaldığın kil kadar noksan olan şekeri aldıktan sonra tecrübe ve muayene edip, mikdârını görürsün ve noksânını anlarsın. Ondan sonra ahmak ve gāfil kim olduğunu bilirsin."
Ankaravî hazretleri bu beyitlerin ma'nâsındaki remzi şöyle tavzíh buyururlar: "Ba'zı kimseler zevk-i rûhânî şekerini almak için tarikat pazarının attârı olan mürşid-i kâmil dergâhına gelirler. O şekeri alacakları esnâda, kil mesâbesinde olan yeme ve içme kaydına düşerler. Ahmaklıklarından, mürşid kendi hallerinin farkına varmadı zannederler. Mürşid der ki: Bu hâli kendiniz için kârlı ve fâideli sanıyorsunuz, yevm-i kıyâmette imtihân günü kimin zararlı olduğunu ve kimin gāfil olduğunu anlarsınız!"
646. Kuş o dâneden nazarı hoş eder, dâne dahi uzaktan onun yolunu vurur.
Bu beyt-i şerîfde yukarıda geçen, kuşun dâneye olan nazarı sebebiyle tuzağa tutulması hakkındaki beyâna rücû' olunup buyurulur ki: "Kuşun o dâneden nazarı hoşlanır, dâne dahi uzaktan te'sîrini icrâ edip o kuşun yolunu vurur."
647. Eğer nây-ı çeşmden bir haz götürürsen, kendi yanından kebab yemez misin?
"Nây", burada kasaba, boğaz ma'nâsınadır ve gırtlağa da denir. Nâyın çeşme izâfeti, müşebbehin, müşebbehün-bihe izâfeti kabîlindendir. Ya'ni, göz yolundan vücûda gelen haz, boğazdan geçen me'kûlât ve meşrûbâtın haz ve zevkine teşbîh olunmuştur. Göz boğazından gelen zevk ve hazz-ı nefsânî ise, nâmahreme şehvetle vâki' olan nazarlardır; ve eğer "zinâ", Arabî kelime-i vâ-hideden ibaret olursa, "ez" edâtı mahzûf olur ki, "ez zinâ-yı çeşm" takdîrindedir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer göz zinâsından bir haz götürür isen" demek olur. عينان تزنیان ya'ni "Gözler zinâ ederler" hadîs-i şerîfine işâret buyurulmuş olur.
648. Bu nazar uzaktan ok ve zehir gibidir; aşkın ziyâde olur ve sabrın nâkıs!
"Bu nâ-meşrû' olan nazar, uzaktan atılan bir ok gibi gelip kalbe saplanır ve zehir gibi vücûda te'sîr eder; zîrâ bu nazar sebebiyle o nâmahrem tarafına aşkın ziyâde olur ve sabrın da nâkıs olup nihâyet fıska atılırsın!" Nitekim ha- dis-i şerîfde النظر سهم مسموم من سهام الشيطان ya'ni "Nazar, şeytanın oklarından, zehirli bir oktur" buyurulur.
649. Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır; ukba mülkü şerîf kuşların tuzağıdır.
Dünyâ malı ve dünyanın huzûzâtı zayıf rûhlu olan kuşların, ya'ni sâliklerin tuzağıdır; ve ukbâ, ya'ni âhiret mülkü ise şerîf rûhlu olan sâliklerin tuzağıdır. Birini dünyâ avlar, dîğerini de âhiret avlar.
650. Hatta bu bir mülk sebebiyle ki, o bir büyük tuzaktır, azîm kuşları şikâra getirirler.
Hatta bu âhiret mülkü sebebiyle ki, bu da hakikatte bir büyük tuzaktır ve bir büyük kayıddır; azîm kuşları ya'ni ervâh-ı kümmelîni avlarlar.
Bu iki beyt-i şerifde الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ âhiret ehline harâmdır ve âhiret dahi ehl-i dünyaya harâmdır ve her ikisi de ehlullâha harâmdır" mefhûmu beyân buyurulur. Ya'ni dünyâ zayıf rûhların tuzağıdır, onlar mâl-i dünyâ kaydında kalırlar; ve âhiret, şerîf rûhların tuzağıdır, onlar da niam-ı uhreviyye ile mukayyed olup, bununla Hak'dan hicâba düşerler. Ve azîm kuşlar olan ehlullah ise, mülk-i ukbâ yemi ve dânesi sebebiyle dünyâ sahrâsından avlanırlar ve bilâhire o kayıddan dahi kurtulup, Hakk'a vâsıl olurlar. Binâenaleyh dâm-ı âhiret Hakk'a vusûl için bir berzah olur.
651. "Ben Süleyman'ım, sizin mülkünüzü istemem, belki ben sizi her helâkten kurtarırım!"
"Hülk", "hâ”nın harekât-ı selâsesiyle, helâk olmak ve ölmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben sizin mülk-i zâhirînizi istemem, belki ben sizi helâk-i zâhirî ve ma'nevîden kurtarırım!"
652. “Zîra bu zaman siz muhakkak mülkün memlûküsünüz; mülkün maliki odur ki o helâkten sıçraya!"
"Ey Sebe' ehli, siz bu hayât-ı dünyâda, dünya mülkünün kölesi ve esîrisiniz ve aslâ hürriyetinize mâlik değilsiniz. Mülkün mâliki ve hürriyet sahibi o kimsedir ki, sûrî ve ma'nevî helâk olmaktan yakasını kurtarmış ola!"
653. “Ey cihânın esîri, tersine olarak, kendi nâmını bu cihanın emîri ettin!"
Bu beyt-i şerîf Belkîs'a olan hitâb zımnında, esîr-i dünyâ olan ümerâ-yı cihâna da şâmildir. "Ey dünyanın mülkünü kendisine efendi yapmış ve onun kölesi ve esîri olmuş olan kimse, sen hakikatte köle ve esîr iken, adını tersine olarak bu cihânın hükümdarı ve beyi olarak i'lân ettin!"
654. "Ey sen ki, canı mahbus olarak bu cihanın bendesisin, kendine nice bir cihânın efendisi dersin?"
"Ey sen ki, haddizâtında hür olan canını, sıfât-ı nefsâniyye kuyûdâtı ile bağlayarak, bu dar olan karanlık dünyâ zindanında habs ettin ve bu cihânın kölesi oldun. Böyle bir hâl içinde ne vakte kadar kendini cihânın hâkimi ve efendisi sayıp duracaksın?"