O vâizin hikâyesidir ki, her vaʼzının başlangıcında zâlimlerin ve katı kalblilerin ve i'tikâdsızların duâsını ederdi
1. bölüm / 47 · 2277 kelime · ~12 dk okuma
81. O vâizin biri kürsîye çıktığı vakit, yol kesenlere dua edici olurdu.
82. El kaldırırdı, (derdi ki:) "Ya Rab, merhamet sür, kötüler ve müfsidler ve tâgîler üzerine!"
83. "Bütün ehl-i hayrın istihza edicilerine, bütün kâfir gönüllülere ve kilise ehline!"
84. O, o duâyı asfiyâya etmezdi, habîslerden başkasına dua etmezdi.
85. Ona dediler ki: "Muhakkak bu ma'rûf değildir, ehl-i dalâletin duası mürüvvet değildir!"
"Ma'hûd", ma'rûf ve mukarrer ma'nâsınadır. Kötülere duâ eden o vâize dediler ki: "Zâlimlere duâ etmek inde's-sulehâ ma'rûf ve mukarrer bir şey değildir; esâsen ehl-i dalâlete hayır duâ etmek, kerem ve mürüvvet değildir!"
86. Dedi: "İyiliği bunlardan görmüşüm, binâenaleyh onların duâsını bu sebebden ihtiyar etmişim!"
87. "O kadar hubs ve zulüm ve cevr yaptılar ki, beni şerden hayra attılar."
"Hubs", murdarlık ve "cevr", haddi tecavüz etmek ve yoldan çıkmak demektir. Ya'ni, “O fenâ kimseler benim hakkımda o kadar murdarlık ve zulüm yaptılar ve haddi tecavüz ettiler ki, nihâyet beni şerden hayra attılar."
88. "Her bir vakit ki, dünyaya teveccüh ederdim, ben onlardan yara ve darbe yerdim."
89. "Darbeden dolayı o tarafı melce' yapardım, kurtlar tekrar beni yola getirirlerdi."
"Ben dünyâ tarafına teveccüh ederdim; onlar beni hasedlerinden beni yırtarlardı ve ben de onların elinden Hakk'a ilticâ ederdim. Binâenaleyh kurt meşrebinde olan zâlimler tekrar beni tarîk-i Hakk'a getirirler idi. Ben fesâda meyl ettikçe, onların darbeleri yüzünden salâha rücû' ederdim."
90. "Vaktaki benim salâhıma sebeb düzücü oldular, binâenaleyh ey akıl, onların duâsı benim üzerime lâzımdır!"
91. Kul derdinden ve nîşden Hakk'a feryad eder, kendi rencinden yüz şikâyet eder.
"Nîş”, arı iğnesi ve ucu sivri ve batıcı şey ma'nâsına geldiği gibi, zehir ma'nâsına da müsta'meldir. Burada zehr-i keder ma'nâsını vermek münasib olur.
92. Hak der ki: "Nihayet meşakkat ve dert seni yalvarıcı ve doğru yaptı!"
Ya'ni, "Sen râhat hâli içinde beni hatırına bile getirmez idin; hastalık ve fakr u zarûret gibi sıkıntılar nihâyet seni bana yalvarıcı ve sadık yaptı ve: Aman yâ Rab demeğe başladın!"
93. Bu şikâyeti o bir ni'metten et ki seni vurur; seni bizim kapımızdan uzak ve matrûd eder".
"Dert ve meşakkat, mâdemki seni bizim kapımıza tevcih ediyor, ondan şikâyet etme! Asıl şikâyeti ni'met ve râhattan et ki, senin doğru yolunu vuruyor ve seni gaflete düşürüp, bizim kapımızdan uzak ve matrûd ediyor."
94. Hakikatte her düşman senin ilacındır; senin kîmyân ve nâfi'in ve gönül arayıcındır.
Seni dert ve meşakkate düşüren her düşman, hakîkatte senin illetinin ilâcıdır; senin bakır gibi olan nefsini altın yapmak için kimyâdır ve sana fâide vericidir ve senin gönlünü arayıp teshîr edici olan bir mahbûbundur. O düşman sana zâhirde menfür ve mel'ûn görünür ise de, hakikatte ve ma'nâda senin salâhına hizmet ediyor.
95. Zîrâ sen ondan halvete kaçarsın, Hudâ'nın lutfundan yardım istersin.
Düşmanın sana fâideli olmasının sebebi budur ki, sen o düşmanın şerrinden tenhâ bir yere kaçarsın ve onun belâsından kurtulmak için Hakk'ın lutfundan yardım istersin. Senin Hak'dan gafletin, en büyük felâket ve bedbahtlıktır; Hakk'a teveccühün ise büyük bir devlet ve ikbâldir. İşte bu devleti sana düşman te'mîn ediyor.
96. Hakikatte senin dostların düşmandırlar, zîrâ seni Hazret'den uzak ve meşgül ederler.
Dünyanın ahvâli, ma'nâ cihetinden aksidir; dünyânın râhatı, âhiretin meşakkati ve dünyânın meşakkati, âhiretin râhatıdır. Ve dünyanın dostu, âhiretin düşmanı ve dünyanın düşmanı, âhiretin dostudur. Binâenaleyh hakikatte senin dünyâ dostların, senin âhiretinin düşmanıdırlar; zîrâ seni Hz. Hak'dan uzaklaştırıp, dünyâ ile meşgül ederler ve seni ale'd-devâm gaflete düşürürler. Nitekim bu dünyâ dostları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:
وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَ اتَّبَعَ هَوَاهُ (Kehf, 18/28) Ya'ni "Kalbini bizim zikrimizden gafil kılan ve hevâ-yı nefsânîsine tâbi' olan kimselere itâat etme!"
97. Bir hayvan vardır ki, onun adı porsuktur, o sopa darbesiyle iri ve semiz olur.
"Üşgur" ve "üsgur", porsuk denilen hayvandır.
98. Sen ona sopa vurdukça iyi olur; o sopa darbesiyle semiz olur.
99. Mü'minin nefsi muhakkak bir porsuk geldi, zîrâ o darbe ve renc ile iri ve semizdir.
"Nefis"den murâd, burada mü'minin zâtı ve varlığıdır ki, nefs-i nâtıkasıdır. Onun nefs-i nâtıkası muhakkak bir porsuk meşrebindedir; riyâzet ve mücâhede sopalarının darbelerinden iri ve semiz olur, ya'ni süfliyetten ulviyete terakkî eder.
100. Bu sebebden enbiyâ üzerine renc ve inkisâr cihân halkının cümlesinden daha ziyâdedir.
Nitekim hadîs-i şerîfde اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل ya'ni "Belânın en şiddetlisi enbiyâ üzerinedir, sonra evliyâ, sonra ale't-tevâlî onlara benzeyenler üzerinedir" buyurulmuştur.
101. Nihâyet onların cânı, canlardan daha cesîm oldu, zîrâ o belâyı başka bir tâife görmediler.
Nihâyet peygamberlerin nefs-i nâtıkaları ve canları, başkalarının nefs-i nâtıkalarından daha cesîm oldu. Zîrâ onların ma'rûz kaldıkları belâları başkaları görmediler.
102. Deri ilaçtan belâ-keş olur; Tâif sahtiyânı gibi latif olur.
"Hayvan derisi birtakım kimyevî ilaçlar sürülmek sûretiyle terbiye edilir ve bu eczâlar altında belâ çekici olur. Ondan Tâif şehrinde yapılan sahtiyân gibi latîf bir hâle gelir." Tâif, Mekke-i Mükerreme'nin 18 kilometre garbında vâki' bir şehrin ismidir; orada yapılan sahtiyanların letâfeti meşhûrdur.
103. Ve eğer acıyı ve keskini ona sürmese idi, kokmuş, nâhoş ve pis kokulu olurdu.
Ve eğer deriye kireç vesâire gibi acı ve keskin mevâddı sürmese idi, o deri leş gibi kokmuş bir hâle gelir ve etrâfa pis koku neşr ederdi.
104. Ademîyi dibagat olunmamış deri bil, rutûbetlerden çirkin ve sakîl olmuştur.
İnsan tab'an dibâgat olunmamış bir deri gibidir; onun ahkâm-ı tabiiyye dâiresinde yaşaması ve nefsinin huzûzâtına meclûben yemesi ve içmesi dolayısıyla cismi rutûbetlerden müteaffin ve sakil olmuştur. Bir taraftan terler ve vücûdunun mesâmâtından yağ sızar ve bir taraftan karnındaki taaffünât ve mülevvesât kendisini sakil bir hâle getirir.
105. Çok acıyı ve keskini ve sürüş ver, tâ ki temiz ve latîf ve ziyâde olsun!
“Ey sâlik, hayvan postu gibi olan nefsine, çok acı olan riyâzeti ve keskin olan mücâhedeyi ve ibâdât-ı muhtelife ilacını sür, tâ ki temiz ve latîf ve porsuk gibi ziyâde ve semiz olsun; ya'ni rûhâniyet mertebesine terakkî etsin!” "Firih", ziyâde ma'nâsına olup, burada "fazîlet" ma'nâsı vermek de münasib olur.
106. Ve eğer kādir değil isen ey ayyâr, eğer Hudâ sana ihtiyarsız renc verirse, rıza ver!
“Ayyâr”, çok dolaşan ve çok hareket eden kimseye derler. “Ayâr”, sahîhu'l-vezn ve hâlis demektir. Ve “ıyâr”, azık ve taâm getiren deve ma'nâsına- dır. Burada her üçü de birer vecih ile tevcîh olunabilir. "Ey hakikate vusûl için kapı kapı dolaşan sâlik; veyâhut ey îmânı hâlis olan; veyâhud ey âhirete azık ve taâm getiren nefis devesi, sen kendi irâden ve ihtiyârın ile riyâzete ve mücâhedeye kādir değil isen, eğer Hak Teâlâ hazretleri sana, senin ihtiyârın olmaksızın bir meşakkat verirse, ondan şikâyet etme, râzı ol!"
107. Zîrâ dostun belası, sizin tathîrinizdir; onun ilmi, sizin tedbirinizin balâsıdır.
"Hakîkî dost olan Hak Teâlâ hazretleri eğer size bir belâ verirse, sizi temizlemek içindir. Çünki O'nun ilmi, sizin tedbîrinizin fevkındedir. Hak Teâlâ sizin hakkınızda hayırlı olan muameleyi bilir." Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu ma'nâyı îzâhen şu gazeli inşâd buyurmuşlardır:
"Bir kimse ki, kilime sopa vurur, o cefâdan dolayı değildir; fakat hep ondan garaz, tozdan ayrılmak içindir. Senin kalbinde benlik hicâbından tozlar vardır; o toz birden bire çıkmaz. Her bir cefâ ile ve her bir darbe ile o azar azar gâh uykuda ve gâh uyanık olarak gönül çehresinden gider. Eğer uykuya kaçar isen, yârin cefâsını o iyi fiillinin tekdirlerini uykuda görürsün. Tahtanın yontulması, tahtanın helâki için değildir, dülgerin elinde bir maslahat içindir. Bu sebebden Hak yolunun bütün şerri hayırdır; zîrâ kula onun safâsı işin sonunda görünür. Deriye bak ki debbâğ, murdarlıklar içinde onu bin def'a bin [arıtır!] Tâ ki deriden gizli illet dışarıya çıksın; her ne kadar deri azdan ve çoktan bilmezse de."
108. Vaktāki safâ görür, belâ tatlı olur; sıhhat görücü olduğu vakit ilaç hoş olur.
Belâyı çeken kimse, bu belâdan saffet hâsıl olduğunu gördüğü vakit, artık belâ ona tatlı olur ve şikâyet etmez. Nitekim hasta, kendisine iyilik geldiğini gördüğü vakit, acı ilaç artık ona latîf gelmeğe başlar ve ilacın acılığından şikâyet etmez.
109. Matın aynı içinde kendini bürd görür, binâenaleyh "Uktulûnî yâ sikāt!” der.
“Mat”, mağlûb ve “bürd”, gālib ma'nâsına olarak şatranç oyunu ıstılâhındandır. Ya'ni, “Sûrette acı olan belâ, ma'nâda tatlı olunca, mağlûbiyetin aynı içinde kendini galib görür ve acılık içinde tatlılık bulur; binâenaleyh Hz. Mansur'un اقتلونی یا ثقات ان فی قتلى حيات ya'ni "Ey mu'temedler, beni öldürün, muhakkak benim katlimde hayat vardır!" buyurduğu gibi, اقتلونی یا ثقات ["Ey mu'temedler beni öldürün!"] der. "Sikāt", "sika"nın cem'i olup, "mu'temedler" ma'nâsınadır.
110. Bu avvân başkasının hakkında fâide oldu, fakat kendi hakkında merdûd [110] oldu.
Fakat bu zikr ettiğimiz polis memûrunun hâli, yukarıdaki beyânımızın tersine oldu; ya'ni galibiyetin aynı içinde mağlûb oldu; sûret-i zâhirede galib ve fakat ma'nâda mağlûb ve makhûr oldu; ve başkaları hakkında fâide ve kendi hakkında merdûd oldu.
111. Îmâna mensub olan merhamet ondan kesildi; şeytana mensub olan kîn onun üzerine sarıldı.
Îmânın şânından ve muktezâsından olan merhamet, o zâbıta me'mûrunun kalbinden kesildi ve nez' olundu. Nitekim hadis-i şerîfde لا تنزع الرحمة الا من شقى ya'ni "Rahmet ancak şakî olan kimseden nez' olunur" buyurulur. Ve kezâ لا يدخل الجنة الا رحیم ya'ni "Cennete rahîm olan kimsenin gayri girmez" buyurulur. Ve rahmet nez' olundukdan sonra, onun yerine şeytana mensûb olan kîn ona müstevlî oldu.
112. Kinciliğin ve öfkenin kargâhı oldu; dalâlin ve kâfirliğin aslını kîn bil!
O avvân, kin tutuculuğun ve öfkenin menba'ı ve fabrikası oldu; dalâletin ve kâfirliğin aslı kîn olduğunu bil; zîrâ şeytanın şeytanlığı ve merdûdluğu benî-Âdem'e olan kînindendir.
113. Bir başı akıllı Îsâ'ya "Cümleden daha müşkil nedir?" dedi.
Ya'ni Îsâ (a.s.)ın ahd-i nübüvvetinde aklı başında ve idrâki yerinde olan bir kimse, Îsâ (a.s.) hazretlerine, “Bu varlık âleminde ve isneyniyyet mertebesinde mevcûd olan güçlüklerden en müşkil olan şey nedir?" diye sordu.
Bu beyt-i şerîf, şu hadîs-i Nebevî'ye müsteniddir: ان رجلا سأل عيسى فقال يا عيسى ما اشد الاشياء قال غضب الرب فقال و بم النجاة منه قال اذا غضبت ان تترك غضبك Ya'ni "Bir kimse Îsâ (a.s.)a sordu ki: "Yâ Îsâ, eşyanın eşeddi nedir?" "Rabb'in gazabıdır," dedi. O kimse yine sordu ki: "Ondan kurtuluş ne iledir?" Dedi ki: "Öfkelendiğin vakit, öfkeni terk etmendir."
114. Ona: “Ey cân, Hakk'ın gazabıdır ki, ondan cehennem de bizim gibi titrer!" dedi.
115. “Hudâ'nın bu gazabından amân ne olur?" dedi. "Zamanında kendi öfkesini terk etmektir" dedi.
O kimse tekrâr Hz. Îsâ'ya, "Bu gazab-ı ilâhîden amân ve necât ne ile mümkin olur?" diye sordu. Hazret dahi: "Öfkelendiğin zaman, kendi öfkeni terk etmek ve öfkenin hükmü ile amel etmemektir" buyurdu.
Ma'lûm olsun ki, öfke elinde olmayarak zuhûr eden bir hâl ve bir şe'ndir. Onun terk-i vukū'una imkân yoktur; terk olunacak şey öfkenin iktizâsı olan ameldir. Binâenaleyh öfke vaktinde sabr edip o öfkenin sevk edeceği fiili icrâ etmemektir. Nitekim "Öfke ile kalkan, ziyân ile oturur" darb-ı meseli meşhûrdur. Ve Cenâb-ı Hak öfkesi olmayanları değil, öfkelendiği halde, bu öfkesini hazm edenleri وَ الْكاظمينَ الْغَيْظَ (Al-i İmran, 3/134) ["Öfkelerini yutarlar"] âyet-i kerîmesinde sevdiğini beyân buyurur. Ve hadîs-i kudsîde de يا ابن آدم اذکرنی حین تغضب اذكرك حين اغضب ya'ni "Ey Adem oğlu, öfken vaktinde beni zikr et ki, ben de öfkem vaktinde seni zikr edeyim" buyurulur.
116. İmdi avvân ki, bu öfkenin ma'deni oldu, onun çirkin öfkesi yırtıcıdan da geçti.
İmdi zâlim olan zabıta me'mûru ki, halka karşı bu öfkenin menba'ı ve fabrikası oldu, onun öfkesi yırtıcı hayvanların öfkesini bile geçti.
117. Onun rahmete ne ümîdi vardır, meğer ki o hünersiz bu sıfattan geri döne!
Zabıta me'mûru halka karşı, mahzâ öfkesinin muktezâsı olarak zâlimâne muâmele ettikçe, rahmet-i ilâhiyyeden hissemend olmak ümîdini beslemesin. Başka bir hüneri ve ma'rifeti olmadığı cihetle bu vazîfeyi deruhte etmiş olan o kimse, meğer ki bu zulüm ve gazab sıfatını terk edip, insâniyet duygusuyla harekete rücû' etsin ve halk hakkında âdilâne muâmele yapsın. O vakit rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olmak ümîdinde bulunabilir.
118. Gerçi âleme onlardan çare yoktur, bu söz onları dalâlete bırakmamaklıktır.
Gerçi âlemin avvânlardan kurtulacak yolu yoktur ve zabıta me'mûrları muhakkak âleme lâzımdır; zîrâ âlemde avvânlar olmasa, Hakk'ın hışım ve gazab sıfatı muattal kalır ve sıfât ve esmâ ise ta'til kabûl etmez. Ve eğer onlar olmasa, âlemde kötü fiil işleyenlerin cezâsı verilmez ve halbuki cezâ-yı a'mâl onların a'yânı iktizâsınca zarûrîdir. Fakat bu hakikat böyle söylendiği vakit, bu hizmetle muvazzaf olanlar kendilerini insanların hayırlısı telakkî ederek dalâlete düşerler ve halkın başına büsbütün belâ kesilirler. Binâenaleyh onlara bu gibi sözleri söylemekten ziyâde, insâf ve adâlet tavsiyesi daha hayırlı olur. Cenâb-ı Pîr'in bu beyânât-ı aliyyesi, zabıta me'mûrlarının ale'l-kāide halka karşı hasmâne muâmele etmek âdetinde bulundukları içindir. Bunların arasında zulme ma'rûz kalan benî-beşerin muâvenetinde bulunanları da vardır. Nitekim Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde buyurur ki: "Yasavulun (zâbıta me'mûrunun) birisi salâh-ı hâl ile me'lûf olduğundan ara sıra Hızır (a.s.)la mülâkāt eder imiş. Bir gün kendi kendine demiş ki: "Kudretim yettiği kadar ibâdât ve tâata gayret ediyorum, Hızır (a.s.)ın şeref-i sohbeti dahi nasib oldu; bundan sonra bu me'mûriyet dağdağasından bir köşeye çekilmek sûretiyle istirahat-ı kalb dâiresinde ibadetle meşgül olayım!" der ve me'mûriyetinden isti'fâ eder. Hızır (a.s.) mûmâileyhin sohbetine gelmez olur. Yasavul bundan ziyâde muztarib olur. Bir gün cenâb-ı Hızır yine zâhir olur, yasavul der ki: "Sultânım, ben senin şeref-i sohbetine daha ziyâde müşerref olmak için me'mûriyetimden çekilip ibadetle meşgül olduğum halde, beni terk ettiniz; sebebi nedir?" Cenâb-ı Hızır buyurur ki: "Sen evvelce yasavul idin ve zâbıta eline düşen müslümanların imdâdına koşup, onları zâlimlerin zulmünden kurtarır idin. Ben de senin bu hizmetini tahsînen gelip seninle sohbet eder idim. Zîrâ Hakk'ın âbid kulları çoktur, fakat zaleme elinden mazlûmları kurtaran kulları azdır, vaktâki sen bu hayırlı işi terk ettin, ben de senin sohbetini terk ettim." Yasavul bu cevabı alınca, tekrâr eski vazîfesini taleb etmek üzere, hükûmete müracaat etmiştir. Zabıta me'mûru olmakla beraber beşeriyetin ve nefsâniyetinin îcâbâtına tâbi' olmayan kimseler pek az olduğu için, cenâb-ı Pîr avvânlık vazîfesini takbih buyurmuşlardır.
119. Cihâna dahi çemînden çare yoktur, fakat o çemîn mâ-i maîn olmaz.
"Çemîn", sidik ve kazûrât ve kokmuş su ve murdârlık; ve “mâ-i maîn" akarsu ma'nâlarınadır. Cihâna kokmuş su da lâzımdır, çünki o gibi murdârlıkların vücûdu da bir hikmet iktizâsıdır; fakat kokmuş su, akan temiz su gibi olmaz, o başka, o başkadır. Biri insanların indinde menfûr, dîğeri makbûldür; zîrâ vücûdda habîs ve tayyib vardır; habîs olan şeyler habîsler ve tayyib olan şeyler de tayyib olanlar içindir.