Aşıkın hıyânet etmesi ve ma'şûkanın onun üzerine bağırması kıssası
2. bölüm / 47 · 2545 kelime · ~13 dk okuma
120. Vaktaki o sâde adam onu yalnız gördü, o hemen kucaklayıp, öpmeğe kasd etti.
Zabıta korkusundan bağa kaçan âşık ve o düz ve basît adam vaktâki ma'şûkasını ansızın o bağda gördü, hemen kucaklayıp öpmeğe kasd etti.
121. O nigar, "Küstah gitme, edeb için akıl tut!" diye ona heybetle bağırdı.
Âşık delikanlı kadına sarılınca, o ma'şûka, "Edebsizlik etme, edebini muhâfaza için akıl dâiresine gel!" diye ona heybetle bağırdı. Zîrâ terbiyesizlik ve edebsizlik, akılsızlık îcâbıdır; ve akıl, insanı dâimâ muhîtinin kavâid-i mer'iyyesine da'vet eder. Ve "edeb", kāide ma'nâsınadır. Binâenaleyh bir kimsenin âkil olup olmadığını anlamak için elde mîzân edebdir.
122. Dedi: "Nihayet tenhalık vardır ve halk yoktur; su, benim gibi susamış hazırdır."
Aşık o ma'şûkanın sözüne cevâben dedi: "Benim fiilime niçin i'tirâz ediyorsun? Burada sen ile benden başka kimse yoktur. Sen susamış bir kimsenin önünde su gibisin ve ben de susamış bir kimseyim. Su ile susamış bir kimse bir yerde ictima' edince, sabr etmek mümkin olur mu?"
123. "Burada rüzgârdan başka kimse kımıldamaz; hazır olan kimdir, bu murâddan mâni olan nedir?"
İkinci mısra'daki "zîn murâd" yerine, Hind nüshalarında "zîn güşâd" vâki'dir; ve "güşâd", inbisât ve hoş vakit olmak ma'nâsına olup, burada "vuslat" murâd olunur. Ankaravî nüshasında her ne kadar "murâd" yazılmış ise de, tercümede "fetih ve zaferden mâni' kimdir?" denilmiştir. Ve "feth"in Fârisîsi ise "küşâd"dır.
124. Dedi: "Ey ahmak, sen deli olmuşsun; ahmaksın ve akıllerden işitmemişsin."
Ma'şûka, âşıkın sözüne cevâben dedi: "Ey ahmak, sen büsbütün akıldan tecerrüd edip deli olmuşsun. Evet ahmaksın ve çünki akıllerin sözünü dinleyip zihnine nakş etmemişsin."
125. Rüzgârı gördün kımıldıyor; onunla beraber burada rüzgâr sürücü olan bir rüzgâr kımıldatıcı vardır.
Ya'ni, rüzgâr kendi kendine hareket etmez, elbette onu kımıldatan bir sebeb vardır; ve o sebebin dahi bir müsebbibi vardır ve müsebbib sebebi sevk ediyor ve o sebeb de rüzgârı kımıldatıyor.
126. Tasrif yelpazesi Halık'ın sun'udur, o rüzgâr üzerine vurur ve onu kımıldatır.
"Mirveha", yelpaze ve "tasrîf", döndürmek ve idare etmek ma'nâlarınadır. "Mirveha"dan murâd, rüzgârı tahrîk eden sebebdir. Ya'ni "Rüzgârı tahrîk eden sebebin tasrîfi ve idaresi Hâlık'ın sun'u ve fiilidir. O sebeb veyâ fiil rüzgâr üzerine vurur, onu kımıldatır." Rüzgârı tahrik eden sebeb budur ki: Sıcak hava, soğuk havadan ve râtıb havâ, yâbis havadan daha hafif olduğundan tazyîk-ı havâ her vakit arzın her noktasında bir olmaz. Hadd-i vasatî olan 760 milimetreden ba'zan fazla, ba'zan eksik olur. Tazyîk-ı hava, hadd-i vasatîden ziyâde olan noktalara "yüksek tazyîk-i nesîmî merkezi" ve az olan yerlere de "alçak tazyîk-i nesîmî merkezi" vardır denir. Hava seyyâl bir cisim olduğundan, dâimâ muvâzenesini muhafazaya çalışır; fakat havanın sıcaklığı mütebeddil olduğundan alçak ve yüksek tazyîk-i nesîmî merkezinin teşekkülü, hava zerrelerinin bir tarafta çok, diğer tarafta az olmasını intâc eder ve muvâzene bozulur. Tekrâr muvâzene husûlü için hava zerreleri birbiri üzerinden kayar ve bu sûretle tebdîl-i mevki' etmeleri, rüzgâr husûlüne sebeb olur. Binâenaleyh rüzgârlar, yüksek tazyîk-ı nesîmî merkezinin bulunduğu mevki'den, alçak tazyîk-ı nesîmî merkezinin bulunduğu mevki'e doğru eser. Hulâsa yüksek tazyîk-ı nesîmî gösteren yerler, rüzgâr tevlîd eder ve bunlara çoğrafyâ-yı tabîî ıstılâhında "antisiklon" derler; ve alçak tazyîk-ı nesîmî gösteren yerler ise, rüzgârları celb ve da'vet eder; ve bunlara "siklon" derler. Mîm'in fethiyle "merveha", ova ve sahrâ ve her taraftan rüzgâr esen ma'nâsınadır. Eğer "merveha" bu ma'nâya alınırsa "mervaha-i tasrîf" ta'bîriyle, yüksek tazyîk-ı nesîmî gösteren merkezler ile, alçak tazyîk-ı nesîmî gösteren merkezlere işâret buyurulmuş olur ki, rüzgârları döndüren bu mervehaların sun'-ı Hak olduğu vâreste-i îzâhdır.
127. Rüzgâra mensub olan cüz' ki, bizim hükmümüzdedir; sen yelpazeyi kımıldatmadıkça sıçramaz.
Meselâ oda içindeki hava, rüzgâra mensûb olan bir cüz'dür ve bizim meskenimizde ve hükmümüzün altındadır; fakat sen yelpazeyi kımıldatmadıkça hareket etmez ve havada cereyân vâki' olmaz. "Be-hükm-i mâ der-est"deki "der" tekmîl-i vezn için zâid olarak gelmiştir. "Der-hükm-i mâst" takdîrindedir.
128. Ey sâde adam, bu rüzgârın cüz'ünün hareketi, sensiz ve yelpazesiz zuhûr etmez.
"Ser kerden", şürü' etmek ve zuhûr etmek ve peyda olmak ma'nâlarına gelir. Burada zuhûr etmek ma'nâsı münasibdir. Ya'ni "Ey aklı zayıf olan adam, bu oda içindeki rüzgârın cüz'ünün hareketi zâhir olmak için, senin vücûdun ve yelpâzenin vücûdu lâzımdır."
129. Ağızda olan nefes rüzgârının hareketi, canın ve kalıbın idaresine tabi'dir.
Meselâ bir ateşi üflemek için, ağzından çıkaracağın rüzgârın hareketi evvelâ canının irâdesine ve kalıbının idaresine tâbi'dir. Canın iradesi olup da, ağzının sıhhati ve selâmeti yerinde olmasa, üflemek müşkil olur; ve eğer canın olmasa, cismin büsbütün hareketsiz kalır.
130. Nefesi gâh medh ve habere mensûb edersin; nefesi gâh hicve ve söğmeye mensub edersin.
Ya'ni "Nefesini ba'zan bir kimsenin medhi veyâ bir haberin tebliği için ve ba'zan dahi birisini hiciv ve zem ve söğüp saymak için kullanırsın." Binâenaleyh nefesi irâdene göre tahrik eden senin varlığındır ve senliğindir.
131. Böyle olunca rüzgârların diğer hallerini bil, zîrâ bir cüz'den akıl küllü görür.
"Senin nefesin, rüzgârın bir cüz'üdür ve sen bu cüz'ü irâden vechi ile gâh iyilikte ve gâh fenâlıkta kullanırsın. Rüzgârların hallerini de buna kıyâs et!" Zîrâ rüzgârın muharriki vardır ve bu muharrik rüzgârı kendi irâdesine göre tahrik eder; gâh lutuf için ve gâh kahır için kullanır. İmdi sen kendi hâlini böyle bildiğin vakit, aklın ile, cüz' olan nefesinden kül olan rüzgârların başka başka hallerini görürsün. “Nühâ", akıl demektir.
132. Hak rüzgârı gâh bahara mensub kılar, kış vaktinde onu bu lutuftan ârî kılar.
Hak Teâlâ rüzgâra bahâr vaktinde letâfet verir ve kış vaktinde yine o rüzgârı bu lutufdan ârî kılıp kar tipisi ve fırtınalar şeklinde kahhârâne estirir.
133. Ad'ın gürûhu üzerine sarsar yapar, yine onu Hûd üzerine muattar eder.
Hak Teâlâ Ad kavminin üzerine rüzgârı cezâ olmak üzere şedîd ve gürültülü ve soğuk yapar; yine o rüzgârı o kavmin peygamberi üzerine lutuf olarak muattar yapar.
134. Hâlık bir rüzgârı semum yapar, sabanın kudumunu da hürrem yapar.
"Semûm", sam yeli demek olup, pek sıcak eser ve hayvânât ve nebâtâtı helâk eder. Ve "sümûm", zehir ma'nâsına "semm"in cem'idir. Burada iki ma'nâ da münasibdir.
135. Her rüzgârı onun üzerine kıyas etmen için, nefes rüzgârını o senin üzerine esas koydu.
Senin nefes rüzgârın savt ile elfâza tebeddül ettiği vakit ya medh eder veyâ zemmeder. İşte âfâkî olan rüzgârı da, kendi nefesinin rüzgârına kıyâs et; o da lutuf ve kahır için eser.
136. Nefes, lutufsuz ve kahırsız söz olmaz; bir gürûh üzerine bal, bir kavim üzerine zehirdir.
Ya'ni, nefes, ya lutuf veyâ kahır için söze tebeddül eder ve söz kisvesine bürünür. Ve söz libâsına büründüğü vakit, bir tâife hakkında bal gibi tatlı ve bir tâife hakkında da zehir gibi acı olur.
137. Yelpaze bir kimsenin in'âmı için ve her sivrisineğin ve sineğin kahrı için hareket edicidir.
Ya'ni, bir kimse yelpâzeyi salladığı vakit, bir kimsenin istirahati ve ni'meti için ve fakat sivrisinek ile âdî sinekleri kahır ile kaçırmak için sallar.
138. Takdîr-i rabbânî yelpazesi niçin imtihandan ve ibtiladan dolu olmasın?
Takdîr-i ilâhî yelpazesi tarafından tahrîk olunan rüzgâr, niçin lutuf ve kahır ile imtihan ve ibtilâdan dolu olmasın?
139. Mâdemki rüzgârın cüz'ü olan nefes yahud yelpaze ifsad ve ıslah edicinin gayri değildir,
140. Bu şimal ve bu sabâ ve bu batı rüzgârı ne vakit lutuftan ve in'âmdan uzak olur?
141. Bir anbardan bir avuç buğdayı gör, anla ki cümlesi böyle olur.
142. Rüzgârın küllü, o rüzgâr sürücünün yelpazesi olmaksızın, göğün rüzgâr burcundan ne vakit sıçrar?
Burç hakkındaki îzâhât III. cildin 2392 numaralı beytinde bir mikdâr geçti. Burada da birâz îzâhât münasib görüldü: Ehl-i nücûm arzın vüs'atine nazaran göğü on iki burca taksîm etmişlerdir ki, onlar da şunlardır: 1. Hamel, 2. Sevr, 3. Cevzâ, 4. Seretân, 5. Esed, 6. Sünbüle, 7. Mîzân, 8. Akreb, 9. Kavs, 10. Cedy, 11. Delv, 12. Hût. Bu on iki burcu üçer üçer dörde taksîm edip, her birini anâsır-ı erbaadan birisine nisbet etmişlerdir. Bunlardan “Hamel, Esed, Kavs” âteşî; ve “Sevr, Sünbüle, Cedy” hâkî; ve “Cevzâ, Mîzân, Delv” bâdî; ve “Seretân, Akreb, Hût” âbîdir.
Bu beyt-i şerîfde “göğün rüzgâr burcu”ndan murâd, “Cevzâ, Mîzân ve Delv” burclarıdır. Coğrafyâ-yı tabîîde rüzgârların sebeb-i zuhûru ve envâ'ı, bir dereceye kadar tesbît ve bu cereyân-ı havâîlerin küre-i arzın hareket-i mihveriyyesi sebebiyle dûçâr-ı inhirâf olduğu da tasdîk edilmiş ise de, hareket-i mihveriyyesi esnasında, arzın hangi burcun hizâsında ne gibi te'sîre ma'rûz kaldığı keşf edilmiş bir şey değildir. “Sürücünün yelpazesi”nden murâd, coğrafyâ-yı tabîîde beyân olunan rüzgârların esbâb-ı zuhûrudur.
143. Harman başında intikād vaktinde iyi fellâhlar, Hak'dan rüzgâr isterler.
“İntikād”, burada buğdayı samandan ayırmak demektir. “Rüzgâr sürücü”-nün Hak olduğunu bilen iyi ve îmânlı rençberler harman başında buğdayı samandan ayırmak için rüzgârlar isterler. Zamânımızda, yine Hakk'ın in'âmı olan akıl ve zekâ sâyesinde bu tefrîk ba'zı yerlerde îcâd olunan makineler sâyesinde icra olunur.
144. Tâ ki samanlar buğdaydan ayrı ola, ya anbara gide, yâhud kuyulara!
Rençberler rüzgârı, samanları buğdaydan ayırıp ya buğday anbarına veyâhud buğday saklamak için anbar ittihâz ettikleri kuyulara koymak için isterler.
145. O esici rüzgâr geç kaldığı vakit, cümleyi Hakk'a yalvarıcı görürsün.
Rüzgârın esmesi geciktiği vakit, rençberlerin hepsi: "Yâ Rab bize rüzgâr ihsân et, işimizi görelim!" diye Hakk'a yalvarmağa başlarlar.
146. O doğum yeli de, ağrı vaktinde böyledir, eğer gelmezse, amân diye dert sadâsı gelir.
Ya'ni, doğum vaktinde kadının rahminde, Hakk'ın izni ile birtakım yeller (gazlar) peyda olarak, rahmin elastikî olan civârını tazyîk edip genişletir ve genişleyen rahimden çocuk mehbile doğru kayar ve kolaylıkla dışarıya çıkar. Ve bu yollar kâfî derecede peyda oluncaya kadar, kadın ağrı çekip, amân diye bağırır. Uzvun teşekkülüne ait olan müşkilât bittabi' bu kāide hâricindedir ki, ahvâl-i mümâsilede tıbben ebe doktorlara ihtiyaç hâsıl olur.
147. Eğer onu sürücü o olduğunu bilmezler ise, hava için figān etmek ne huydur?
“Eğer o rüzgârı sürücü Hak olduğunu bilmiyor iseler, çiftçilerin hava talebi için figān etmeleri nasıl bir hây u hûy olur?” Ya'ni onların Hakk'a yalvarmaları boş bir gürültüden ve hây u hûydan ibaret olmuş olur. Onlar bu duâyı ve niyâzı mahzâ rüzgârı bir sürücü ve sevk edici olduğunu bildikleri için yaparlar. Hind nüshalarında هوست “hust” yerine خوست “hûst” vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ “Havâ için figān etmek ne huydur, ya'ni nasıl boş bir huydur!” demek olur.
148. Gemi ehli dahi böyle rüzgâr isteyicidirler; hepsi onu ibâdın Rabb'inden isteyicidir.
Yelken gemisi halkı dahi gemilerinin yürümesi için rüzgâra muhtaçdır ve hepsi o rüzgârı kulların mürebbîsi olan Hak'dan niyâz ederler. Zamân-ı Hz. Pîr'de gemilerin yelken ile yürüdüklerini beyâna hâcet yoktur; zîrâ buhâr makineleri ile yürüyen gemilerin îcâdı 1222 sene-i hicriyyesinde vâki'dir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ise 672 sene-i hicriyyesinde âlem-i bekāya rihlet buyurmuşlardır.
149. Yelden olan diş ağrısı da böyledir, sûz ile ve i'tikād ile def'i istersin.
Romatizmadan ve yel kapmasından dolayı vâki' olan diş ağrısı da böyledir. Ya'ni o yeli oraya sevk eden vardır, sen o yelin def'ini, o yeli sevk edenin vücuduna i'tikād ve niyâz ile istersin.
150. O cündiler, "Ey kâmrân, zafer rüzgârı ver!" diye Huda'dan niyaz edi cilerdir.
"Cünd", ordu ve "cündî", orduya mensûb demektir. "Kâm”, maksûd ve murâd; ve “rân", "rânden" masdarından emr-i hâzır, “kâmrân" vasf-ı terkîbîdir; "murâdını süren" ve "irâdesini infâz eden" demek olur. Evvelden tâmmü'l-i'tikād olan gāzīler indinde harbe mübâşeretten evvel rüzgâr kendilerinin arkasından eserse, galebeye ve önden ve düşman tarafından eserse mağlûbiyete işaret olduğu tecrübe edilmiş olduğu için, orduya mensûb olanlar: "Ey irâdesi nâfiz olan Hâlık'ımız, bize zafer rüzgârı ver!" diye duâ ederler imiş. Veyâhud "Düşman tarafını harb esnasında şaşırtacak ve işlerini bozacak kadar kuvvetli bir fırtına ve kasırga ver!" diye duâ edilmiş olmak ma'nâsı da vârid olur.
151. Kadının doğum ağrısı işkencesinde dahi, her azîzden nüsha kâğıdı isterler.
"Ta'vîz", birtakım ma'nevî mazarratlardan masûn olmak için taşınan nüsha (muska) ve "ruk'a", yazılmış kâğıt ve "talk", doğum ağrısı demektir. Ya'ni "Kadının doğum ağrısı tuttuğu vakit, bu eziyetten kurtulmak için mazannadan olan her bir zâttan yazılmış bir nüsha kağıdı isterler. İmâm-ı Gazzâlî hazretleri el-Münkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitâbında şöyle buyurur: من الخواص العجيبة المجربة في معالجة الحامل التي عسر عليها الطلق بهذا الشكل : ب ط د ز ه ج و ا ح
٤ ٩ ٢ ٣ ٥ ٧ ٨ ١ ٦
يكتب على خرقتين لم يصبهما الماء و تنظر اليهما الحامل بعينها وتضعهما تحت قدميها فيسرع الولد في الحال الى الخروج Ya'ni "Doğum ağrısı müşkil olan hâmilenin muâlecesi hakkında bu şekil, mücerreb olan havâss-ı acíbedendir. Bu şekiller, hiç yıkanmamış olan iki bez parçası üzerine yazılır ve hâmile gözüyle onlara bakar ve iki ayaklarının altına vaz' olunur, çocuk fi'l-hâl hurûca acele eder." Ve Ankaravî hazretleri dahi buyurur ki: "Eğer bir kadının doğurması güç olursa, bu âyetleri bir kağıda yazıp, suya bırakmalı; o kadın o sudan yüzüne ve gözüne sürüp, biraz da içmeli; çok geçmeyip bi-iznillah kurtulur. Âyetler budur: أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم و أوحينا إلى أم موسى أن أرضعيه فَإِذا خفت عليه فالقيه في اليم و لا تخافي و لا تحزني انا رادوه اليك و جاعلوه من المرسلين (Kasas, 28/7) ["Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endîşelendiğinde onu denize bırakıver. Hiç korkup kaygılanma; çünki biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız! diye bildirdik"]. بسم الله خالق النفس من النفس . اذا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ وَ اَذَنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ وَإِذَا الْأَرْضُ مُدت وَ الْقَتْ مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ وَ أَذِنَتْ لربها و حقت (İnşikâk, 84/1-5) ["Gök yarıldığı, Rabb'ine kulak verip boyun eğecek hâle getirildiği zaman, yer dümdüz edildiği, içinde bulunanları atıp boşaldığı ve Rabb'ini dinleyip, O'na itâate mecbûr kılındığı vakit."]. بسم الله مخرج النفس من النفس. يخرج من بين الصلب والترائب (Târık, 86/7) ["Sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar."]
152. Binâenaleyh hep yakînen bunu bilmişlerdir ki, yeli âlemlerin Rabb'i gönderir.
153. Böyle olunca her bilicinin aklı nezdinde bu vardır ki, kımıldayan ile beraber, kımıldatan vardır.
İlim sahibi olan her bir kimse aklen hükm eder ki, kımıldayan bir şey ile beraber, mutlakā onu bir kımıldatıcı vardır; zîrâ hiçbir şey bilâ-sebeb sükûnetini harekete tebdîl edemez.
154. Eğer sen onu nazarda görmüyor isen, onu eserin izharı sebebiyle anla!
Eğer sen kımıldayan şeyde kımıldatanı âşikâre olarak gözle görmüyor isen, kımıldamak eserini izhâr etmesi sebebiyle, onun varlığını anla!
155. Ten can ile kımıldar, sen canı görmüyorsun, fakat tenin kımıldamasından canı bil!
156. O dedi: “Eğer ben edebe ahmak isem, vefâda ve talebde zekîyim.”
Ma’şûkanın tevbîhi üzerine o küstâh olan âşık dedi: “Ey ma’şûkam, eğer ben edebe ahmak isem, sana karşı vefakâr olmakta ve seni talebde zekîyim.”
157. “Dedi: Edebin bu idi ki, işte görülmüş oldu; o diğerini de sen cedel edici bilirsin.”
“Lüd”, cedel edici ma’nâsınadır. Kâmûs’da diğer ma’nâları da vardır. Müntehabü’l-Lügât’da bu ma’nâ gösterilmiştir. Ya’nî iffet sâhibi olan ma’şûka, âşıka cevâben dedi ki: “Evet, bana mülâkî olur olmaz, beni kucaklamağa ve öpmeğe kasd etmek sûretiyle edebini gösterdin. O bana karşı vefakâr olmak ve beni taleb etmek husûsundaki zekâvetini ise, vakt-i mülâkâtta benimle cidâle kıyâm etmiş olan senin senliğin bilir. Zîrâ aşkta vefâ, ma’şûkaya mülâkât zamânında, onun murâdınca hareketi iktizâ eder; yoksa onun murâdına muhâlif edebsizlik, hayvâniyetten başka bir şey değildir; ve hayvanda ise, insanlara mahsûs olan aşk yoktur, nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri bir rubâîsinde şöyle buyurur. Rubâî: عشق ار نه کمال نسل آدم بودی آوازه عشق در جهان کم بودی ور شهوت نفس عشق خر و گاو سر دفتر عاشقان عالم بودی
“Eğer aşk, nesl-i Âdem’in kemâli olmasa idi, ... sîyt ü şöhreti cihânda nâkıs olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı, eşek ve öküz âlemin âşıklarının defterinin başında olurdu.”
158. Muhakkak edeb bu idi ve diğeri defîn idi; o bizim bu yakînen gördüğümüzden beter olur.”
Bana mülâkâtın zamânında kemâl-i iffetle hareket etmen muhakkak edeb idi; ve senin söylediğin vefakârlığın ve talebdeki zekâvetin, senin senliğinde medfûn ve mestûr idi. Mâdemki biz edeb-i zâhirîdeki zekâvetini gördük, zâhir bâtının ünvânı olduğundan, o bâtındaki hâlinin dahi zâhirinden daha berbâd olduğuna hükm ederiz.
159. Her ne şey ki bundan sonra bu testiden sızar, hepsi böyle bir minval ola- caktır.
كل اناء يترشح بما فيه ya'ni "Her bir kap, içinde olan şeyi sızdırır" kāidesince, ey aşk ve vefâ ve taleb da'vâsında bulunan kimse, senin vücûdunun testisinden bundan sonra hep yapmış olduğun edebsizliğin nazîri sızacaktır.