İçeriğe atla

Karısını yabancı ile beraber tutan o sûfînin kıssasıdır

3. bölüm / 47 · 545 kelime · ~3 dk okuma

160. Bir sûfî gündüz evi tarafına geldi; ev bir kapılı ve kadın kunduracı ile [158] beraber idi.

"Sûfi" ta'bîri hakkında muhtelif sebebler zikr ederler. Bir tâife tâbi'-i şerî- at olan ehl-i mücâhede ve riyâzettir, derler; ve ba'zılan "sûf", ya'ni yün libâs giyenlere verilen isimdir derler; ve ba'zıları da sûfiyi "safa" ve "safvet"ten müştak addedip safvet-i kalb sahibi olanlara mahsûs isimdir derler. Ya'ni "Sûfinin birisi gündüz ansızın evine geldi; evi gāyet basît bir kapılı idi ve ka- dın dahi zanparası olan kurduracıyı içeriye almış ve onunla zevke dalmış idi."

161. Kadın ten vesvesesinden nâşî o bir oda içinde, kendi bendesiyle çift olmuş idi.

"Ten vesvesesi"nden murâd, burada meşrû' ve gayr-i meşrû' olan mü- nâsebet-i cinsiyyedir. "Rehî", köle ve bende ma'nâsınadır. "Sâika-i şehvet- le kadına köle olmuş" ma'nâsı murâd buyurulur. Hind nüshalarında "rehî" yerine "harîf" vâki' olmuştur. Ve "harîf", işte ve san'atta müşterek ve hem- nişîn ma'nâsına gelir. Ya'ni "Kadın, cisminin vesvesesinden dolayı vâki' olan ateş şehvetini söndürmek için, kendisine esîr olan zanparasıyla veyâhud zinâda kendisiyle müşterek olan kunduracı ile çift olmuş ve mukārenet kılmış idi."

162. Vaktaki sûfî cidd ile kuşluk vaktinde kapıyı çaldı, her ikisi aciz kaldılar. Ne hîle ne de yol var idi.

Sûfî âdeti olmadığı halde ansızın kuşluk vaktinde evine gelip kapıyı çaldı. Her ikisi de âciz kaldılar; çünki kaçmak için ne tedbîr ve hîleye imkân ve ne de kaçacak bir yol yok idi.

163. Asla onun ma'hûdu değil idi ki, o zaman dükkândan ev tarafına geri dönsün.

Böyle bir vakitte sûfînin evine gelmesi mu'tâd değil idi.

164. Kasd edici olarak o gün o korkutulmuş bir hayalden dolayı eve kadar vakitsiz rücû' etti.

O korkutulmuş olan sûfî, kadını basmak hayâlinden dolayı o gün kasden eve kadar böyle vakitsiz olarak rücû' etti.

165. Kadının i'timadı, onun üzerine idi ki, hiçbir kerre bu zaman o işten eve gelmedi.

Kadının kocası olan sûfînin hiçbir kerre işinden böyle vakitte eve gelmiyeceğine dâir kat'iyyen i'timâd etmiş idi ve hiç ummaz idi.

166. Onun o kıyası kaza cihetinden doğru gelmedi, vakıa o settardır, lâyıkı verir.

Kadının kocasının hareketi hakkındaki bu kıyâsı, kazâ-yı ilâhî cihetinden isâbet etmedi ve doğru gelmedi. Vâkıâ Hak Teâlâ hazretleri kullarının ayıpla- rını ve kabahatlerini son derece örtücüdür; fakat kabâhatı icrâda ısrar edince Adil ism-i şerîfiyle tecellî buyurup, lâyık olan cezâsını verir. Nitekim âyet-i kerîmede نبئ عبادى أنى أنا الغفور الرحيم و أن عذابي هو العذاب الأليم (Hicr, 15/49,50) ya'ni "Ey Resûl'üm kullarıma haber ver ki, muhakkak ben Gafûr ve Rahîmim ve muhakkak benim azabım azâb-ı elîmdir" buyurulur.

167. Vaktāki kötülük ettin, kork, emîn olma; zîrâ ki tohumdur ve Huda onu bitirir.

Vaktāki nefsinin vesvesesine uyup, emr-i ilâhîye muhalefet ve kötülük ettin kork, tekrar o kötülüğü yapmağa cesâret etme ve Hakk'ın seni hemen muâheze etmediğine bakıp azabından emîn olma! Zîrâ kötülük arz-ı vücûda tohum ekmek gibidir ve Hak Teâlâ o kötülük tohumunun meyvesini inbât eder ve bitirir. Nitekim âyet-i kerîmede و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) “Ve kötülüğün cezâsı, onun gibi bir kötülüktür" buyurulur.

168. O kötülükten sana pişmanlık ve utanma gelmek için, o ne kadar vakit örter.

Ya'ni "Ey âsî, sen birtakım fenâlıklar yaparsın, fakat Hak Teâlâ hemen o kötülüklerin cezâsını vermez; seni afv etmek için pişman olmanı ve utanmanı ister; ve birçok vakit senin kabâhatlarını setr edip, meydana çıkarmaz ve halk nazarında seni rezîl etmez."