Ömer (r.a.)ın ahdinde olan o hırsızın hikâyesi
4. bölüm / 47 · 1604 kelime · ~9 dk okuma
169. Ömer'in ahdinde o mü'minlerin emîri hırsızı cellâda ve zâbıta me'mûruna verdi.
Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamânında, hakkında hadd-i şer'î ikāme olunmak, ya'ni eli kesilmek üzere bir hırsızı cellâda ve zâbıta memûruna verdi.
170. O hırsız: "Ey memleketin beyi, amân, benim cürmüm birinci def'adır, diye bağırdı.
171. Ömer dedi: "Hâşâ lillah ki, Huda cezâda ilk def'ada kahır yağdırsın!"
HZ. Ömer (r.a.) hırsıza cevâben buyurdu ki: "Allah Teâlâ hazretlerini noksan sıfatlardan tenzîh ederim ki, o Hudâ-yı müteâl, seni birinci def'a yaptığın hırsızlık sebebiyle yakalatarak, hakkında kahrını yağdırsın. Sen mutlakā bu hırsızlıkta musırr oldun ki, bu kahr-ı ilâhî sana geldi; zîrâ Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside سبقت رحمتى على غضبی ya'ni "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurur.
172. İzhâr-ı fazl için def'alarca örter, izhâr-ı adl için dahi yakalar.
Hak Teâlâ hazretleri kabâhat yapan kulları hakkında fazlını ve lutfunu izhâr etmek için, o kabâhatları defalarca örter, meydana çıkarmaz ve cezâ vermez; fakat kul edebsizliğinde devam ederse ve yaptığından utanıp pişman olmazsa, adlini ızhâr etmek için de onu yakalar ve kabâhatini meydana çıkarıp rezil eder.
Ma'lûm olsun ki, bu dünyâda Hakk'ın muâhazesi adamına göre türlü türlü vâki' olur. Eğer halktan utanıp ma'siyete gizli devam eden bir adam ise, onun aybını halk nazarında meydana çıkarıp rüsvây eder; ve halktan utanmayan bir adam ise, onun cismini türlü türlü ta'zîb eder. Kimine hastalık verir, kiminin elindeki serveti ve sâmânı alır, kimine hükûmet me'mûrlarını musallat eder ve sair bu gibi esbâb-ı ta'zîbi o kulunun üzerine havâle eyler.
173. Tâ ki, bu her iki sıfat zâhir ola; o mübeşşir ola, bu münzir ola!
Tâ ki, Hakk'ın lutuf ve kahır ve fazl ve adl sıfatları, ya'ni bu iki mütekābil sıfatlar zâhir ola; fazl sıfatı, iyiliğin müjdecisi ve adl sıfatı da kötülüğün korkutucusu ola.
174. Def'alarca kadın dahi bu kötülüğü yapmış idi; o kolay geçti ve ona kolay göründü.
Sûfînin karısı dahi bu kötü olan fiil-i zinâyı defalarca yapmış idi; o yaptıkları kolay geçti ve mestûr kaldı ve bir müşkilâta ma'rûz kalmadı; binâenaleyh ona bir kötü fiilin icrâsı, âtîsi için de kolay göründü.
175. Ayağı gevşek olan akıl bunu bilmedi ki, testi daima ırmaktan sağlam gelmez.
Tenin vesvesesine karşı ayağı gevşek olan akıl, bu hakikati bilemedi ki, testi her vakit ırmaktan sağlam gelmez, ba'zan da yolda kırılır. Bunun gibi bu fiil-i zinâdan dahi her zânî sağlam kurtulamaz, fiil-i haddi tecavüz edince, ya belsoğukluğu veyâ firengî ve verem gibi hastalıklara giriftâr olup, âkıbeti pek vahîm bir hâle gelir.
176. O kaza onu öyle dara getirdi ki, füc'eten ölüm münafığa yapar.
O kadın fiil-i zinâ ile meşgül iken, kazâ-yı ilâhî ile kocasının birden bire eve gelmesi onu öyle bir tazyîk hâline getirdi ki,, füc'eten ölümün münafığı yakalaması gibi oldu. Ya'ni füc'eten ölüm geldiği vakit münafık ne hâle gelirse, kadın da ansızın kocasının gelmesiyle o hâle girdi.
Ma'lumdur ki, münafık zâhiren mü'min görünür, fakat içinden münkirdir; zâhiren mü'min görünmesi maddî menfaati elde etmek sevkıyledir. Vaktâki ansızın ölüm gelir, maddî menfaat perdeleri kapanır ve âlem-i ma'nâ açılır ve onun iç yüzünün rezâleti meydana çıkar; bu kadın da bunun gibi oldu.
177. Ne yol ve ne arkadaş ve ne de emân vardır; o melek can tarafına el atmış.
O münafığın kaçacağı ne bir yol ve ne de kendini himâye edebilecek bir arkadaş ve ne de sığınacak bir mahal vardır. Ölüm meleği olan Azrâîl (a.s.) onun canı tarafına el atmış. İşte o münafık böyle sıkıntılı bir vaziyet içindedir.
178. Nitekim bu kadın o hücre-i cefâda ve onun harîfi ibtilâdan kuru oldu.
Nitekim kötü fiiliyle zevcini incittiği o odada ve onun harîfi ve zanparası bu baskın ibtilâsından dona kaldı.
179. Sûfî kendi kalbi ile dedi ki: "Ey iki kafir, sizden intikām alayım, lakin sabr ile!"
Sûfî zâten evine vakitsiz olarak şübhelendiği için gelmiş idi; kapının geç açılması büsbütün şübhesini takviye ederek kendi kendine dedi ki: "Ey iki kâfir, sizin kötü fiilinizin intikāmını alayım, lâkin sabır ile hareket edeyim."
180. "Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işit- [178] mesin!"
"Bu fesâda vakıfım, fakat şimdilik kendimi bilmemiş olan kimse yerine koyarım, tâ ki bu kötülüğün vukū'u dostun ve düşmanın kulaklarına gitmesin ve etrâfa yayılmasın; zîrâ dostun kulağına giderse, müteessir olur ve düşmanlar işitirse sevinirler."
181. Muhikk sizden intikāmı azar azar dıkk hastalığı gibi gizli çeker.
"Muhikk", ihkāktan ism-i fâil, ihkāk-ı Hak edici demektir ki, murâd Hak Teâlâ hazretleridir. "Dıkk", vücûdu yavaş yavaş eritip, insanı öldüren bir nevi' marazdır. Ya'ni "İhkāk-ı Hak edici olan Hak Teâlâ hazretleri adliyle sizden gizlice intikām alır. "Dıkk" hastalığına mübtelâ olan kimse günden güne eridiği halde, kendini iyi olur ve sıhhat bulur zannettiği ve helâkinin farkına varamadığı gibi, Hak Teâlâ da sizden farkına varmaksızın yavaş yavaş gizli intikām alır." Nitekim âyet-i kerimede وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ <span dir="rtl">بغتة و انتم لا تشعرون</span> (Zümer, 39/55) ya'ni "Size ansızın azâb gelmezden evvel, Rabb'inize rücû' edin ve O'na teslim olun; azâb geldiği halde şuûrunuz olmaz" buyurulur. Filhakîka da bu âlemde çok kimseler türlü türlü azablara dû-çâr oldukları halde, yaptıkları fenâlıkların mukābili olduğunun aslâ farkında olmazlar.
182. Dıkk adamı buz gibi her lahzada eksik olur; fakat her demde daha iyiyim zanneder.
Dıkk illetine mübtelâ olan adam, her an buz gibi eriyip zayıflar; fakat dâimâ kendisinin daha iyi olduğunu zanneder.
183. Sırtlan gibi ki, onu tutarlar, o o sözün mağrûrudur ki, "Bu sırtlan nerededir?"
Ya'ni, avcılar sırtlanı yuvasında gördükleri vakit, "Yahû burada sırtlan yoktur, sırtlan vardır diyorlar, hani yâ sırtlan nerededir?" derler ve sırtlan da, beni görmüyorlar, diye aldanıp yerinden kımıldamaz imiş. Avcılar nihâyet yaklaşarak, ayağına ip takarlar ve bu sûretle avlarlar imiş. "Keftâr", sırtlan demektir. Günâh yapıp da, Hakk'ın müsâmahasına aldananlar, ahmak sırtlan gibidir; nihâyet bir gün cezâ ipi ayağına takıldığı vakit tutulduğunu anlar.
184. O kadının hiç gizli odası yok idi, bodrum ve kapı aralığı ve tavan arası yok idi.
185. Ne bir fırın vardı ki, onda gizlensin, ne bir çuval vardı ki, onun perdesi olsun.
186. Kıyamet gününün arsası gibi ki, ne çukur ve ne tepe, ne de kaçacak yer var! "Gev", alçak zemîn ve çukur ma'nâsınadır, diğer ma'nâları da vardır. Kadı- nın evi, arsa-i kıyâmete teşbîh buyurulmuştur; ve arsa-i kıyamet hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: وَ يَسْتَلُونَكَ عَنِ الْجبال فَقُلْ ينسفها ربى نسفاً فَيَذَرها قاعاً صَفْصَفًا لَا تَرَى فِيهَا عِوَجاً وَلَا أَمْتُاً (Tâhâ, 20/105-107) Ya'ni "Ey Resûlüm sana kıyâmet gününde dağların nasıl olacağını soruyorlar, de ki: "Rabb'im onları bir parçala- yış parçalar ki, arzı döndürür bırakır, sen o arzda iniş ve yokuş göremezsin." Kadının ma'şûku çarşaf altında gizlemesi, kadının telbîs ve bahâne cihetinden söz söylemesi. Zîrâ “إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ!" Kadın, zanparasını saklayacak hiçbir yer bulamadığından, üzerine ken- di büründüğü çarşafı örttü ve onu kadın kıyafetine soktu ve zevci olan sû- fîye de telbîs ve hîle cihetinden de söz söyledi; zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerî- mede kadınlar hakkında "Ey kadınlar, sizin mekriniz azîmdir" (Yûsuf, 12/28) buyurur.
187. Çabuk kendi çarşafını onun üstüne örttü, erkeği kadın yaptı ve kapıyı açtı.
188. Çarşaf altı erkek için rüsvâ ve aşikardır; oluk üzerinde deve gibi pek zâ- hirdir.
Kadın çarşafı altında erkek rezîl ve belli bir haldedir; oluk üzerinde deve- nin durması ne kadar nazar-ı dikkati celb eder ve münasebetsiz olursa, erkek de çarşaf altında öyledir.
189. Sûfî taaccübden, "Bu nedir; ben bunu hiç görmedim, bu kimdir?" dedi.
190. Şehrin a'yânından bir hanımdır; muhakkak ona mal ve ikbalden nasib [188] vardır.
"Behr", behrenin muhaffefidir, hisse ve nasib demektir. Ya'ni "Şehrimizin eşrâfından bir hanımdır, mal ve ikbâl sahibidir."
191. Yabancı bir kimse bilmiyerek hemen içeriye girmesin diye, kapıyı kapadım.
Ma'lumdur ki, yer odalarında oturan fakîr âileler hava ve aydınlık almak için ekseriyâ sokak kapılarını açık bulundururlar; ba'zı fakîr mahallelerinde zamânımızda da emsâli çoktur. Sûfînin evi de bu kabilden imiş ve sûfi evine geldiği vakit, kapıyı açık bulup girer imiş. Bu hâle binâen kadın kapının kapalı olmasının sebebini de îzâha mecbûr olmuş oluyor.
192. Sûfî dedi: "Onun işi nedir, tâ ki şükürsüz ve minnetsiz îfâ edeyim?"
Ya'ni "Bu mu'teber ve zengîn hanımın ne işi varmış ki bize gelmiş; eğer bir hizmeti varsa, bana karşı teşekkür etmesine ve minnet altında kalmasına hâcet olmayarak onun o hizmetini îfâ edeyim."
193. Dedi: "Onun meyli akrabalık ve ulaşmaklıktır, iyi hanımdır, Hak bilir ki kimdir?"
"Peyvestegî", ittisâl ve ulaşmak demektir ki, burada sıhriyet murâd olunur.
194. "İstedi ki, el altından kızı göre, kız da tesadüfen mektebdedir."
"Zîr dest", el altından ta'bîrî, gizliden kinâyedir. Ya'ni "Bu iyi hanım bizim kızımızı gizlice görmek için "görücü" olarak gelmiş; kızımız da tesadüfen mektebe gitti, göremedi."
195. Hem dedi ki: "Gerek un, gerek kepek olsun, onu cân u dil ile gelin ederim."
Ya'ni "Kızınız ne halde olursa olsun makbûlümdür, onu candan ve gönülden kabûl edip, gelin olarak alırım."
196. "Bir oğlu vardır ki, şehirde yoktur, güzel ve zekî ve çevik ve kâtibdir.
"Mekteb", masdar-ı mîmîdir ve "mekteb-kün", vasf-ı terkîbî olup, "kitâbet edici" demektir. Hind nüshalarında "Mekseb künîst" sûretindedir; ma'nâsı, "kesb edici" demektir. Ya'ni "Bu hanımın bir oğlu vardır ki, şehirde nazîri yoktur, güzeldir, zekîdir ve hamarattır ve kâtibdir, yâhud kesb edicidir.
197. Sûfî dedi: "Biz fakîriz ve zayıfız ve nâkısız; hanımın ailesi mün'am ve muhteşemdir.
"Mün'am", ism-i mef'ûl, in'âm olunmuş ve "muhteşem", debdebeli ve kul ve halâyık sahibi. Ya'ni "Fakîriz ve emr-i taayyüşte zayıf ve nâkısız; hanımın ailesi ise, Hakk'ın ni'metlerine mazhar olmuş ve kul ve halâyık ve ihtişâm sâhibi bulunmuşlardır.
198. İzdivacda küfviyet şart olur; bir kapı tahtadan ve diğer kapı fildişinden!
Halbuki izdivâcda zevc ile zevce hâlen ve şerâfeten birbirinin dengi olmak şarttır. Küfviyetsiz izdivâc, bir kanadı tahtadan, diğer kanadı fildişinden yapılmış kapıya benzer ki, çirkinliği ve münasebetsizliği meydandadır.
199. Nikâhda her iki çift küfüv gerektir ve yoksa dar gelir, irtiyah kalmaz.
"İrtiyâh", ferahlanmak, râhat etmek demektir. Ya'ni "Nikâhda karı koca, hâlen ve şerâfeten birbirinin dengi olmak lâzımdır; aksi halde onların yaşayışlarına darlık ve geçimsizlik gelir, aralarında râhat ve huzûr kalmaz." Zamânımızda bu hâlin zâhir misalleri pek çoktur.