İçeriğe atla

Kadının, "O cihâz kaydında değildir; onun murâdı setr ve salahdır" demesi ve sûfînin buna başı örtülmüş olarak cevâb vermesi

5. bölüm / 47 · 2623 kelime · ~14 dk okuma

200. Dedi ki: "Ben ona böyle bir özrü söyledim ve o, “Hayır ben esbab isteyici değilim!" dedi.

Kadın sûfîye cevâben dedi: "Ben bu hanıma senin söylediğin fakîrlik ve küfüvsüzlük özür ve bahânesini söyledim, o da bana dedi ki: "Hayır, ben cihâz ve para pul isteyici değilim!""

201. "Biz maldan ve altından bıkmışız ve doymuşuz, biz avâm gibi hırs ve cem'de değiliz.!"

202. "Bizim maksadımız setrdir ve temizlik ve salahdır; muhakkak iki âlemde felah onunladır."

"Bizim maksadımız mestûre ve kalbi temiz ve salâh sâhibi bir kız almaktır ki, muhakkak dünyâda ve âhirette felâh ve necât kadın için bu meziyet iledir."

203. Sûfî yine fakîrlik özrünü söyledi ve gizli olmamak için onu tekrar etti.

Sûfi yine fakîrlik özrünü söyledi ki, bundan maksadı iffet ve nâmûs cihetinden karısının fakîrliğine işaret etti ve bu nükte gizli kalmamak için onu karısına karşı tekrâr etti.

204. Kadın dedi: "Ben de tekrar etmişim, cihazsızlığı mukarrer etmişim."

Kadının sûfînin işaretini anlıyamayıp kelâmı zâhirine haml ederek dedi: "Evet ben de bu fakîrlik meselesini tekrar ettim ve cihâzımız olmadığını kat'an söyledim."

205. Onun i'tikādı dağdan daha sabittir, zîrâ ona yüz fakrdan şikûh gelmez.

"Şükûh", haşmet ve büyüklük ve mehâbet ve şân ve şevket; ve “şikûh" korku ma'nâsınadır (Burhân ve Gıyâsü'l-Lügāt).

206. "O diyor ki, murâdım iffettir, sizden maksud olan sıdk ve himmettir."

"O hanım diyor ki: "Benim murâdım zenginlik değil, ancak iffettir; sizden matlûb ve maksûd olan kızınızı bize vermek husûsunda sıdk ve himmettir." Bir fahişe kadının şerîk-i cürmü muvâcehesinde, setr-i cürm için söylediği bu âlî sözlerin nazîrini zamânımızda da ahlâk düşkünlerinden dinlemekteyiz.

207. Sûfî dedi: "Bizim cihazımızı ve malımızı gördü ve aşikâr ve gizli olarak görüyor."

Hind nüshalarında “Hüveydâ nî hafa", ya'ni "Gizli değil, âşikâr olarak gö- rüyor" demek olur. Bu beyt-i şerîf dahi kadına ta'rîzdir. Ya'ni "Bu kadın ye- rine koyduğun erkek, bizim cihâzımız olan iffetimizi ve malımız olan zevce- mizin kıymetini gördü ve âşikâr olarak da görüyor" ma'nâsınadır.

208. "Dar bir ev, bir kişilik mahal ki, onda bir iğne gizli kalmaz!"

Sûfi bu sözüyle hem kadına ve hem de çarşaf altındaki erkeğe ta'rîz et- mektedir.

209. "Setri ve temizliği ve zühd ve salâhı da, kabul-i nasihat hususunda o biz- den iyi bilir!"

Bu da çarşaf altındaki erkeğe ta'rîzdir. Ya'ni "Bu sahte hanım, mestûreliğin ve temizliğin ve zühd ve salâhın bizde olmadığını, bizden daha iyi bilir." Binâenaleyh ona bu yolda nasîhat kabûl ettirmeğe ihtiyaç yoktur.

210. O setr hallerini ve setrin arkasını ve önünü ve başını ve kuyruğunu biz-[208] den daha iyi bilir.

Bu sözler dahi zü'l-vecheyndir. Bir vechi "O mu'teber ve şerâfetli hanım, mestûreliğin ne olduğunu, tepeden tırnağa kadar bilir" demektir. Diğer vechi: "Bu sahte hanım ki, senin zanparandır, seninle üryân münasebette bulunduğu cihetle, senin mestûr olan cemî-i a'zânı bizden daha iyi bilir," demek olur.

211. O zahiren cihazsızdır ve hadimsizdir; ve o salahdan ve setrden muhakkak âlimdir.

Ya'ni "Bizim kızımızın cihâzsız ve hizmetçisiz olduğu zâhirdir, bunu isbâta hâcet yoktur. Salâha ve mestûreliğe gelince, seninle münasebette bulunan bu çarşaf altındaki erkek hanım bizim ailemizde salâh ve mestûrelik olup olmadığını âlimdir; bu hallerimizi o pek yakından bilir."

212. Mestüreliğin şerhi, babadan şart değildir, çünki onun üzerine gündüz gibi aydınlıktır.

Binâenaleyh kızımızın mestûreliğini şerh ve tafsil etmek ve isbâta kalkmak babasına taalluk eden bir mesele hâlinden çıkmıştır; çünki o çarşaf altındaki hanıma gündüz gibi aydınlıktır ve zâhirdir.

Ma'lûm olsun ki, sûfî karısından şübhe etmiş ve ansızın evine gelip, zanparasıyla beraber basmış ve karısının hilesini anladığı halde, vâki' olan mükâlemesinde onu îkāz için iki vecihli cevâblar vermekle iktifâ edip rezâletini meydana çıkarmamıştır. Nitekim yukarıda 180 numaralı beyitte ليك نا دانسته . . آرم این نفس الخ ]Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin"] demiş idi. Sûfi bu tarz-ı hareketi sûre-i Nûr'da olan إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنيا والآخرة (Nûr, 24/19) ya'ni "O kimseler ki mü'minler arasında fahişe münteşir olduğuna hoşlanırlar; onlara dünyâda ve âhirette azâb vardır" âyet-i kerîmesi hükmüne tebean ihtiyâr etti; ve 181 numaralı beyitte de . . . از شما کینه کشد پنهان محق الخ ]Muhikk sizden intikāmı azar azar dikk hastalığı gibi, gizli çeker"] deyip, onların emrini Hakk'a havâle eyledi. Cenâb-ı Pîr bu hikâyeden maksûd ne olduğunu beyânen buyururlar ki:

213. Bu hikâyeyi o sebeble söyledim, tâ ki asılsız da'vâ etmiyesin, çünki kabahat rüsvâ oldu.

"Lâf", hadden ziyâde söz ve asılsız da'vâ ve öğünmek ma'nâlarına gelir. "Lâf bâfiden", öğünmekten kinâyedir. Ya'ni, "Ey kendini medh eden müddeî-i kâzib, kendini az öv; zîrâ nefsinin rezâleti benim önümde zâhir ve rüsvây oldu."

214. Ey da'vâda müstezâd olan, muhakkak sana dahi ictihad ve i'tikād bu olmuştur.

Ey bâtını, sûfînin karısı gibi bozuk olduğu halde, iffet ve salâh da'vâsında hadden ziyâde söz söyleyen kimse, senin içtihâdın ve i'tikādın dahi sûfînin karısı gibi aybını lisân ile örtmek cihetine masrûf olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, evliyâ-yı Hak herkesin rezâlet-i bâtıniyyesini keşfen görürler ve rezâletlerini sûfi gibi izhar etmeyip, onları îkāz için iki vecihli söz söylerler. Fakîr bu hâli kendi nefsimde mürşidim Selanikli Mesnevîhân Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden defâatle müşâhede ettim. Hazret benim ayıplarımı ya bir hikâye ile veyâhud iki vecihli sözler ile anlatırlar idi.

215. Çünki sen sûfînin karısı gibi hain olmuşsun, hîlekârlıkta mekr tuzağını açmışsın.

Ya'ni, "Sen, sûfînin karısı gibi içi başka, dışı başka olmuşsun; ve için hâin, dışın dost görünür. Hîlekârlık emrinde lisânınla halkı aldatmak tuzağını kurmuşsun."

216. Zîrâ her yüzü yıkanmamıştan dolayı lâf vurursun, utanırsın ve kendi Huda'ndan değil.

Ya'ni kalblerinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanmamış olan halka karşı, kendini medh edip ma'rifet ve iffet ve hüsn-i ahlâk da'vâsında bulunursun ve aybın, onların muvâcehesinde meydana çıkmaktan utanırsın. Lisânla onlara hîlekarâne sözler söylersin, halbuki senin zâhirine ve bâtınına vâkıf olan Semî' ve Basîr ve Alîm olan Allah'ından utanmazsın, onu kendi dolaplarından gâfil zannedersin.

Hak Teâlâ'nın kendisine Semî' ve Basîr ve Alîm demesindeki garaz beyânındadır

217. Hak onun için kendisine Basîr dedi ki, O'nun görüşü seni her dem korkutucu ola.

Ya'ni Hakk'ın zât-ı ahadiyyesi bir sıfatla mevsûf ve na't ile men'ût ve isim ile müsemmâ olmaktan münezzehdir. Zîrâ sıfatla mevsûf ve na't ile men'ût ve isim ile mevsûm olsa, ma'lûm olmak îcâb eder. Halbuki zât-ı ahadiyyenin hiçbir sûretle idrâki mümkin değildir. Onun için hadîs-i şerîfde "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" buyurulmuştur. Sıfât ve esmâ ancak ulûhiyetinin zâhiri olan âlem-i kevnde mevzû'-i bahs olabilir. Zîrâ âlâ' ve niam-ı ilâhiyye âlem-i halkta zâhirdir; onun için hadîs-i şerîfde "Allah'ın âlâsında ve ni'metlerinde tefekkür ediniz!" buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak, mertebe-i vahdetinde ulûhiyetle muttasıftır; ve ulûhiyet ile muttasıf olunca, onun zımnındaki Hayat ve İlim ve Semi' ve Basar ve İrâde ve Kudret gibi sıfatlar ile de muttasıf olur. Bunun için Hak Teâlâ âlem-i kevnde zâhir olan kullarına inzâl buyurduğu kelâm-ı şerîfinde onları korkutmak için اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيراً بَصِيراً (İsrâ, 17/30) ya'ni "O kullarındandan haberdardır ve görücüdür” buyurulmuştur.

218. Hak onun için kendisine Semî' dedi, tā ki şenî' sözden dudağını bağlayasın.

219. Hak onun için kendisine Alîm dedi ki, tâ ki sen korkudan bir fesâd düşünmeyesin!

220. Bunlar Hudâ üzerine ism-i alem değildir; zîra zencinin dahi "Kâfûr" [218] adı vardır.

Yukarıda isim, sıfatın zâhiridir demiş idik, binâenaleyh isimler sıfatlardan müştak olur; ve ism-i alemlerde ise ma'nâ-yı vasfî yoktur. Nitekim zenci bir kölenin rengi kapkara olduğu halde, ona ism-i alem olarak "Kâfür” derler. Halbuki "Kâfür” denilen madde beyazdır ve zencide ise beyazlık sıfatı yoktur. İşte Hakk'ın Basîr ve Semî ve Alîm gibi isimleri, ma'nâ-yı vasfiyi hâiz olduklarından bittabi' ism-i alem değildirler. İsm-i alemlerde ma'nâ-yı vasfi olmadığının her an misâlleri gözümüz önündedir. Meselâ bir kimseyi "Semîh" diye çağırırız. Halbuki onda semâhat sıfatı yoktur, bil'akis bahildir. Sâirleri de bu misallere kıyâs olunsun.

221. İsim müştaktır ve evsaf kadîmdir, illet-i ûla misali sakîm değildir.

Hakk'ın ismi sıfatlardan müştaktır ve O'nun vasıfları zât-ı ulûhiyyeti gibi kadîmdir. Meselâ Hâlikıyet sıfatı kadîmdir ve bu sıfat Hâlik ismini îcâb eder ve mahlûk ise bu ismin mazharıdır. Binâenaleyh isimlerin sebeb ve illetleri sıfatlardır ve mezâhirin zuhûrunun sebebleri ve illetleri de isimlerdir; fakat bizim söylediğimiz bu sebeb ve illet, hükemânın “illet-i ûlâ" nazariyyesi gibi sakîm ve yanlış değildir. Zîrâ hükemânın hükmü, istidlâlî ve nazarîdir ve bizim sözümüz ilm-i tecellîdir. Hükemâ “İllet-i ûlâ, akl-ı evveldir ve illetlerin illeti Hak'dır" derler. Bunların bu sözünden âlemin Hak'la olan münasebeti illet ve ma'lûliyyet cihetinden olmak ve âlemin zuhûru zâtının iktizâsından olup, Hakk'ın iradesiyle olmamak lâzım gelir; ve Hak, âlemin halkına mecbûr olmak iktizâ eder. Bu ise yanlış ve bâtıldır. Halbuki ilm-i tecellîde de illet ve ma'lûliyyet vardır, fakat hükemânın dediği gibi değildir; o da budur ki: "Muhakkak illet, kendisinin illeti olan ma'lûlun illeti olur." Şöyle ki "illet," zât-ı ahadiyye- dir. "Ma'lûl," ademde sabit olan "şey"dir. Zîrâ ademde sabit olan şeyin îcâdı- nı mûcib olan Hakk'ın vücûdudur ve bu ademde sabit olan şeyin îcâdında il- let vücûd-ı Hak'dır ve sabit olan şey ise ma'lûldür. Ve illetin kendi ma'lûlü için ma'lûl olmasına gelince, o da bu vech ile olur. Ma'dûm olan a'yân-ı sâbite ki, illet olan zât-ı ahadiyyenin ma'lûlüdür. İsti'dâd ve kabiliyetleriyle ilm-i ilâhîde sübutları hâlinde illet olan zât-ı ahadiyyeden, kendilerinin îcâdını taleb eder- ler; zîrâ "ma'lûl" olan a'yân-ı sâbitenin talebleri olmasa idi, onların "illet"i olan zât-ı ahadiyye, onları îcâd etmez idi; ve zât-ı ahadiyye olmasa idi, onun ma'lû- lü olan a'yân-ı sâbite dahi mevcud olmaz idi. Binâenaleyh mûcid olan Hak, mevcûdun îcâdında illet olduğu gibi, Hakk'ın îcâdâtına illet dahi, a'yân-ı sâbi- tenin kendi isti'dâdlarıyla Hak üzerine hükm edip, îcâdı ondan taleb etmesi ve Hakk'ın dahi onların zuhûrunu irâde buyurmasıdır. Şu halde "illet," illet ol- makla beraber, kendi "ma'lûl"ünün dahi ma'lûlü olur. Ve kezâlik ma'lûl dahi, ma'lûl olmakla beraber, kendi illetinin illeti olur; ta'bîr-i dîğer ile zât-ı ahadiy- ye hem "illet" ve hem de "ma'lûl" olduğu gibi, a'yân-ı sabite dahi hem ma'lûl ve hem de illet olur. Bu ilm-i tecellî, beyt-i şerîfde beyân buyurulduğu vech i- le, isimlerin sıfatlardan müştak ve sıfatların dahi kadîm olması esâsına müste- niddir. Hind nüshalarında birinci mısra' اسم مشتقست ز اوصاف قدیم suretindedir. Ma'nâsı "İsim, evsâf-ı kadîmden müştaktır" demek olur. Bu babdaki tafsilât ve misâl-i kevnî ile îzâhât, fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'de yazılan şerhde Fass-ı İlyasî'de mündericdir.

222. Ve yoksa teshar ve tanz ve dehâ olur, sağır için işitici, körler için ziya.

"Teshar", tefal ve anber vezninde "suhur"dan müştaktır, bir adamı istih- zâ etmek ma'nâsınadır. "Tanz", ta'n etmek. "Deha"nın birkaç ma'nâsı var- dır, burada cür'et demektir.. Ya'ni eğer Hak, evsâf-ı kadîme ile mevsûf olma- sa ve isimler dahi sıfatlardan müştak bulunmasa, zenciye "Kâfür" demek ka- bîlinden alay ve istihzâ olur veyâhud câhil bir kimseyi ta'n için "allâme" de- mek kabîlinden olur ve Hakk'a karşı cür'et ve cesâret olur. Ve kezâ sağırda sem'iyyet sıfatı yok iken işitici ve körlerde görücülük sıfatı olmadığı halde, ehl-i ziya, ya'ni gözleri aydın demek olur.

223. Yahud utanıcı nâm vakîhin alemi olur, yahud çirkin zenciye sabihin adı olur.

Hakk'ın isimleri, evsâf-ı kadîmesinden müştak olmasa, hayâsız bir kimseye, "Utanıcı" ism-i alemi verilmiş olur; veyâhud çirkin, kara yüzlü bir zenciye "Güzel" ism-i alemi konulur.

224. Yeni doğmuş çocuğa "Hacı" lakabını, yahud neseb için Gazi lakabını koyarsın.

Bunlar da sıfatsız isimlerdir ki, hakikat değildir; belki kevn-i lâhik alâkasıyla mecâzdır, ya'ni âtîde çocuğun büyüyüp, "hacı" olmasını temennîdir; ve kezâ bu çocuğun babası “gazi" idi, babasının sıfatına ittibâen, ona da “gazi" diyelim gibi bir mütalaadan dolayı "Gazi" ismi veriliyor. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hazretlerinin “esmâ-i hüsnâ”sından hiçbirisi böyle değildir.

225. Eğer memduh hakkında bu lakabları söyleseler, o sıfata malik olmadıkça sahih olmaz.

Ya'ni bu "Hacı" ve "Gazi" lakabları, hacca gidip çocuk hacı olmadıkça ve muharebeye gidip gazi olmadıkça sahih ve hakikat olmaz; ancak kevn-i lâhik alakasıyla mecâz olur.

226. O istihza ve ta'n veyahud cünun olur; Hak zalimlerin dediği şeyden mukaddestir.

Hakk'ın isimlerini bu kabilden bilmek istihza ve ta'n veyahud delilik olur. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hazretleri zalimlerin dedikleri şeyden pak ve mukaddestir.

227. "Ben visalden evvel seni bilirdim ki, iyi yüzlüsün ve fakat fena ahlaklısın!"

Bu beyt-i şerifde polisten bağa kaçıp, ma'şukasını bulan aşıkın kıssasına rücu' olunur; ve onun ma'şukası, kendisine hitaben der ki: "Ben senin bana burada vuslatından evvel iyi yüzlü, ya'ni şeklen yakışıklı ve fakat ahlaken ve sireten fena olduğunu bilirdim."

228. Ben mülakattan evvel seni bilirdim ki inaddan şekāvette sabitsin.

Ben seninle vâki' olan mülâkāttan evvel, senin hazz-ı nefsine muannidâne bir sûrette mâil ve şekāvette sabit olduğunu bilirdim.

229. Vaktaki kızıl göz ameşde olur, eğer onu az görsem de, onu o dertten bilirim.

"Ameş”, göz kapaklarını kıpkırmızı eden tarahon hastalığıdır; gözün kuvvetini kesr eder. Bu beyitte şârihlerin ihtilafları vardır, fakat fakîrin anladığı budur: "Ameş denilen marazda göz kırmızı olur. Eğer ben o gözü az görmüş olsam bile, onu ya'ni o gözün hâlini, o hastalıktan bilirim." Ya'ni ben senin kalb gözünde şehvet hastalığı olduğunu, evvelce bana göndermiş olduğun mektûblardan gördüm. Her ne kadar onu fiilen görmeyip az, ya'ni tarîk-ı istidlâl ile gördüm ise de, senin görüşünün hâlini o marazdan bilirim, demek olur. Vallâhu a'lem!

230. Sen beni çobansız kuzu gibi gördün, sen bekçim olmadığını zannettin.

"Sen beni bu bağda çobansız bir kuzu gibi görüp, benim bekçim ve muhâfızım olmadığını zannederek üzerime kurt gibi saldırdın."

231. Aşıklar ondan dolayı dertten inlediler ki, nazarı mahal olmayan yere sürmüşlerdir.

Ya'ni, mezâhir-i kevniyyede zâhir olan güzellikler, hüsn-i mutlak sahibi olan Hakk'ındır. Bu güzelliklere âşık olanlar nazarlarını, o mazharın "ayn"ına diktikleri için, bu nazarlar mahalline dikilmiş olmaz. İşte o mecâzî âşıklar, fânî olan o mezâhiri gāib ettikleri vakit, bu yanlış nazarları sebebiyle dertten inlediler ve ağladılar.

232. O ahuyu çobansız bilmişlerdir, o esîri bedava bilmişlerdir.

"Zaby", âhû; “Seby", esîr demektir; burada hüsn-i mukayyedden kinâye-dir. Ya'ni, "O mecâzî âşıklar, sahrâ-yı hüsnde gezen ve âhûlar mesâbesinde olan mazhar-ı cemîli sâhibsiz ve çobansız bilmişlerdir ve o hüsn-i mukayye-di bedava ve kıymetsiz bilmişlerdir."

233. Akıbet "Haris benim, beyhûde nazar etme!" diye gamzeden ciğer üzeri-ne ok geldi.

"Akıbet o hüsn-i mukayyedin sâhibi ve hârisi benim; o mazharın aynına, beyhûde nazar etme!" diye hüsn-i mutlak sahibi olan Hakk'ın gamzesinden o âşık-ı mecâzînin ciğeri üzerine kahır ve gayret oku geldi."

Nefehâtü'l-Üns'de evliyâullahın birinden menküldür ki: "Bir gün gözüm bir sahib-i cemâl kimseye ilişti, dikkatle baktım; onu müteakib yanımdan sır-tına birçok kebe yüklenmiş bir adam geçiyordu. O kebelerden birisinin ucu gözümün içine dokundu, öyle bir acı peyda oldu ki, gözüm çıktı zannettim. Sırrıma nidâ olundu ki: "Bir nazara bir tokat! Eğer sen nazarını ziyâde eder-sen, biz de tokatı artırırız!"

234. "Ben ne vakit kuzudan aşağıyım ve oğlaktan aşağıyım ki, benim kuyru-ğumdan haris olmasın!"

"Berre", kuzu; "büzgâle", keçi yavrusu, oğlak.

235. "Bir bekçim vardır ki, mülk ona lâyıktır, benim üzerime esen rüzgârı o bilir!"

"Benim gizlide ve âşikârede bir bekçim vardır ki, bilcümle eşyânın mâlik-i hakîkîsi olan Hak Teâlâ hazretleridir ki, mülk O'na lâyıktır. Nitekim âyet-i ke-rimede وَاللَّهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Mâide, 5/17) ya'ni “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyurulur. Ve bilcümle tasarrufât yerde ve göklerde O'nundur. Binâenaleyh benim üzerime esen tecellî rüzgârlarını O bilir."

236. "O rüzgâr soğuk mudur, yahud sıcak mıdır O bilici gāfil değildir, gaib de-ğildir ey sakîm!"

"Benim üzerime esen tecellî rüzgârları celâlî midir ve kahrî midir, yâhud cemâlî ve latîf midir? O mübâlağa ile bilici olan Hak Teâlâ hazretleri onları bil- mekten gafil değildir. وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْئً شَهِيدٌ (Mücadele, 58/6) ["Ve Allah her şeye şähiddir"] âyet-i kerîmesi mûcibince gāib değildir, hâzırdır, ey fikri sakîm olan kimse!"

237. "Şehvânî olan nefis Hak'dan sağır ve kördür; ben senin körlüğünü uzaktan kalb ile gördüm."

Şehvânî olan nefis, ya'ni kendisinde hayvanlık sıfatı galib olan kimse, hak sözleri işitmekten sağırdır ve Hakk'ı görmekten kördür. Ben seninle mülâkāttan mukaddem, bana gönderdiğin mektublardaki sözlerden senin körlüğünü uzaktan kalb ile ve basar-ı basîretle görüyor idim."

238. "Ondan dolayı seni sekiz yıl hiç sormadım, zîrâ seni cehilden ve eğri büğrülükten dolu gördüm."

"Senin nefsânî ve hayvânî olduğunu bildiğimden dolayı seni sekiz yıl hiç arayıp sormadım, yazdığın mektublarına cevâb vermedim, çünki senin kalbini cehilden ve eğri büğrülükten dolmuş gördüm."

239. "Halbuki külhanda olan o kimseyi, sen nasılsın, o niçin ma'kûsdur diye ne sorayım!"

"Tabîat-ı hayvaniyye külhanı içinde yaşayan kimseyi, sen nasılsın diye kendisine hitâben ve yâhud o ne haldedir ve niçin o böyle tabîat kuyusuna baş aşağı düşmüştür diye başkalarından niçin sorayım, zîrâ senin hâlin bellidir."