Misâl-i dünyâ külhan gibidir ve takvâ hamam gibidir
6. bölüm / 47 · 1183 kelime · ~6 dk okuma
240. Dünyanın şehveti külhan misalidir ki, takva hamamı ondan aydınlıktır. [238]
"Şehvet", bilcümle huzûzât-ı nefsâniyye ve ezvâk-ı maddiyye-i dünyeviyyedir. Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri menâkıbında buyurur ki: "Takvânın zâhiri Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle maâsîden perhîz etmekten ibâret olduğundan التقوى محافظة اداب الشريعة ya'ni "Takvâ âdâb-ı şerîatin muhafazasıdır" denilmiştir. Ve takvâ, kendisinde huzûzât-ı nefs olduğu için, Hak (celle ve alâ) hazretlerinin harâm ettiği şeylerden perhîz etmekten ibaret olduğuna nazaran التقوى ترك حظوظ النفس ya'ni "Takvâ, huzûz-ı nefsin terkidir" denilmiştir. Ve takvâ, husûl-i kemâle mâni' olan her şeyden imtina' olduğuna göre التقوى كل ما يبعدك عن الله عز و جل ya'ni "Takvâ seni Hak Teâlâ'dan teb'îd eden şeylerin kâffesinden ictinâbdır" denilmiştir. Tâ ki muktezâ-yı sülük ve vusûl olan şey o kimseye hâsıl olsun. Takvâda zikr olunan bu makām, sâlik-i müttakînin ibtidâ-yı makāmıdır. Zîrâ takvânın makām-ı a'lâsı, nazarı mâsivallahdan bilkülliye kat' edip, gayr ile meşgüliyeti kendine harâm-ı mahz bilmektir. Nitekim Ca'fer-i Sâdık (r.a.) buyurmuştur: التقوى ان لا يرى في قلبك شيئا سوى الله تعالى Ya'ni "Takvâ, kalbinde Hak Teâlâ hazretlerinden gayri bir şey görmemendir." Ve Şeyh Nasrâbâdî buyurur ki: التقوى ان يتقى العبد عن ما سوى الله تعالى ya'ni "Takvâ abdin Allah Teâlâ hazretlerinin gayrinden ittikāsıdır."
241. Fakat müttakî kısmı bu külhandan sâfdır, zîrâ ki hamâm içindedir ve temizliktedir.
Ya'ni, takvâ sâhibi, dünyâ külhanından sâfdır, çünki o takvâ hamamı içinde şehevât ve huzûzât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanıp, temizlenmektedir.
242. Zenginler hamamcılara ateş etmekten dolayı tezek çekicilerdir.
Ma'lumdur ki, zenginlik insanlar tarafından alelumûm huzûzât-ı nefsâniyyenin kemâli ile icrâsı maksadına müsteniden arzû olunur. Bunun istisnâsı da bulunur ise de kāide değildir. Meselâ bir kimse fukarâya muâvenet ve muhtâçların imdadına yetişmek ve kendisi ancak zarûret mikdârı intifa' etmek niyeti ile zenginlik isteyebilir; fakat bu niyette bulunan gäyet nâdirdir. Ve نعم المال للرجل الصالح ya'ni "Mal, sâlih adam için ne güzeldir!" hadîs-i şerîfi, bu gibi nâdir olan sulehâ hakkındadır. Bunlara “ağniyâ-yı şâkirîn” dahi derler ki, indallahda mertebeleri büyüktür. Fakat bunlar da ehl-i takvâdan ma'dûd oldukları cihetle, beyt-i şerîfde beyân buyurulan zenginlerden hâriç kalırlar. Ya'ni, "Dünyâ külhandır ve takvâ hamamdır ve zenginler ise, takvâ hamamını kızdırmak için tezek taşıyan külhancılar mesâbesindedir." Ya'ni ehl-i takvâ, zenginleri, şehvet-i nefsâniyye kesbinde görürler ve o şehvetin hayali kalblerine gelir, onu yakarlar ve ondan ihtiraz ederler; onların içinde temizlendikleri takvâ hamamı ziyâde kızışmış olur.
243. Hamam sıcak ve azıklı olmak için Huda onlara hırs koymuştur.
Ehl-i takvânın, içinde temizlendikleri takvâ hamamı sıcak olmak ve tahâret levâzımı tamam olmak için, Hak Teâlâ o hamam külhanına gübre taşıyıcı olan zenginlere hırs şehveti[ni] onların üzerine havâle etmiştir.
244. Bu külhanı terk et ve hamama sür ve külhanın terkini o hamamın aynı bil!
"Bu şehvet-i nefsânî külhanını terk et ve himmetini takvâ hamamı tarafına sür ve şehvet külhanının terkini, o takvâ hamamının aynı bil!" Ya'ni şehvet-i nefsânîyi terk etmek, takvânın aynıdır.
245. Her kim külhandadır, o hadim gibidir; o kimseye sabirdir ve hazimdir.
Şehvet-i dünyâ içinde olan her bir kimse, o şehvete sabr eden ve hazm ve ihtiyât eden kimse, hizmetçi gibidir.
246. Her kim ki hamama gitti, onun alâmeti, onun güzel yanağı üzerinde zâhirdir.
"Sîmâ”, yüzdeki alâmet ve nişan ve kırmızı renk ma'nâsınadır. Ya'ni "Takvâ hamamı içinde yıkananların yüzlerinde alâmet-i tahåret vardır." Nitekim ayet-i kerîmede سيما هم في وجههم من أثر السجود (Fetih, 48/29) ya'ni "Onların yüzlerinde, secdeler eserinden onların alâmeti vardır" buyurulur.
247. Külhana mensub olanların sîmâsı da, libasdan ve dumandan ve tozdan âşikardır.
“Külhana mensûb olanlar”dan murâd, ehl-i dünyâdır ki, onlar ahvâl-i âhıreti düşünmek istemezler, huzûzât-ı dünyeviyyeye can verirler. “Libâs”da murâd, onların zâhirî süsleridir; ve “duman”dan murâd, içlerinde kaynaya şehvet kazanının dumanları olan sözleri ve kelâm-ı zâhirîleridir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Muhammed, 47/30) [“Sen onları konuşma tarzlarından tanırsın”] buyurulur. Ve “toz”dan murâd, onların ef’âlidir. Ya’ni “Ehl-i dünyânın alâmeti de zâhirdir. Onlar elbise-i müzeyyenelerinden ve sözlerinden ve fiillerinden belli olurlar.” Nitekim âyet-i kerîmede يَعْرِفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahmân, 55/41) ya’ni “Mücrimler alâmetleriyle tanınır” buyurulur.
248. Eğer onun yüzünü göremezsen, onun kokusunu al; koku her kör için asâ geldi.
“Koku”dan murâd, ahlâktır. Ya’ni “Eğer sen o dünyâ ehlinin vech-i bâtınîsini göremiyor isen, insanın bâtınının aynası olan ahlâkına bak; zîrâ ehl-i dünyâ, yalancı, menfaatperest ve cem’-i mâla harîs olur.”
249. Eğer koku tutmaz isen, onu söze getir, yeni sözden eski râzı bil!
“Eğer sen ehl-i dünyâdan herhangi birinin ahvâl ve ahlâkına vâkıf değil isen, onu söze getir; o söylesin, sen dinle, onun yeni sözlerinden, bâtınında-ki eski sırrını bil!” Zîrâ herkes sözünde kendi bâtınının ahvâlini izhâr eder. Ne kadar setr ederse etsin, mutlakâ sözünden mâhiyyet-i asliyyesi anlaşılır.
250. Şimdi külhana mensûb olan altın sâhibi, “Akşama kadar yirmi küfe pislik taşıdım!” der.
Ya’ni o söze getirdiğin ehl-i dünyâ sana, kalbinin meyil ve alâkasından bahse başlayıp, “Bugün akşama kadar yirmi kese akçe kazandım!” der ki, bu söz bir külhancının: “Ben bugün külhanı kızdırmak için akşama kadar yirmi küfe tezek taşıdım!” demesinin nazîridir. “Selle”, sepet ve küfe demektir. “Çirk”, gübre ve pislik ve kir pas ma’nâsınadır.
251. Senin hırsın cihânda ateş gibidir, her zebânesi yüz ağız açmış.
"Zebâne", ateş alevinin ucu demektir. Ya'ni, "Ey ehl-i dünyâ, senin hırsın dünyâda ateş gibidir; o ateşin alevinin her ucu, yüz ağız açmış muzahrefât-ı dünyeviyyeyi yutmak ister."
252. Akıl indinde bu altın, gübre gibi nâhoştur; gerçi gübre gibi ateşin ziyasıdır.
Ya'ni "Gübre ve tezek hamamı kızdırmak için lâzım olan bir maddedir. Her ne kadar tezeğin böyle bir hizmeti olur ise de, yine kendisi ve kokusu nâhoştur. Ehl-i dünyanın rağbet ettiği altın dahi her ne kadar dünyayı ma'mûr edip, gözler kamaştırıcı tezyînât vücûda getiren bir madde ise de, akl-ı kâmil indinde gübre gibi nâhoştur; ve âlem-i bâtında kokusu fenâdır." O kokuyu rûhâniyeti kuvvetli olanlar duyup istikrâh ederler.
253. Bir güneş ki ateşten dem vurur, râtıb gübreyi ateşin lâyıkı eder.
"Güneş"den murâd, insân-ı kâmildir. "Çirk-i ter" ya'ni "râtıb gübre"den murâd, zâhir altın ve mal, "ateş"ten murâd, ateş-i takvâdır. Ya'ni "Insân-ı kâmil ki, ateş-i takvâdan dem vurur, ıslak tezek mesâbesinde olan zâhirî altını ve malı ateş-i takvâya lâyık eder."
254. Güneş o taşı da altın etti, tâ ki hırs külhanına yüz şerer düşe.
Ya'ni “İnsân-ı kâmil o taş ve cemâd olan cismi de altına, ya'ni altın gibi kıymetdâr olan rûha tebdîl eder; nihâyet hırs külhanına takvâ ateşinden yüz kıvılcım düşer, ya'ni hırsı yakar."
255. O kimse ki der: "Mal cem' etmişim!" Nedir? Ya'ni "Bu kadar gübre götürmüşüm!"
Şehvet-i dünyâ külhanında olan kimse söze geldiği vakit: "Bu kadar mal kazandım ve topladım!" der. Bu ne demektir? Bu söz hakikatte "Bu kadar pislik taşıdım!" demek olur.
256. Bu söz gerçi ki, rüsvaylık artırıcıdır, külhancılar arasında fahrlar vardır.
Ehl-i dünyânın: "Bugün şu kadar para kazandım!" demesi hakikatte rüsvâylık ve kepâzeliği ziyâdeleştirir; fakat ne yapalım ki bu külhancılar arasında bu nevi' iftihârlar vardır.
257. Eğer sen geceye kadar altı küfe çektin ise, ben zahmetsiz yirmi küfe çektim!
Ya'ni külhancılar arasında müftehirâne sözler cinsinden olmak üzere birisi dîğerine: "Eğer sen geceye kadar altı küfe gübre taşıdın ise, ben senden daha fazla olarak yirmi küfe taşıdım, hem de hiç zahmet çekmedim ve yorulmadım!" der. "Kereb", bî-ârâm olmak ve gamnâk olmak ma'nâsınadır (Kenzü'l-Lügāt).
258. O kimse ki külhanda doğru ve temizliği görmedi, misk kokusu onun üzerine bir renc olarak zahir gelir.
Ya'ni bir kimseye alıştığı fenâ bir şey, iyi gelir ve hakîkatte iyiyi görse, ondan zahmet ve elem çeker.