O debbağın kıssasıdır ki, misk satanların çarşısında ıtr ve misk kokusundan bî-hûş ve hasta oldu
7. bölüm / 47 · 1500 kelime · ~8 dk okuma
259. O birisi attarlar çarşısına eriştiği vakit, bî-hûş olarak düştü ve iki kat oldu.
260. Hakîm olan attarlardan ona ıtır kokusu çarptı, âkıbet onun başı döndü, yer üzerine düştü.
"Râd" kelimesinin dört ma'nâsı vardır. "Kerîm" ve "şücâ" ve "hakîm" ve "söz söyleyici". Burada hakîm ma'nâsı münasibdir; zîrâ ıtrıyât tertib ve îcâdı emr-i hikmettendir.
261. O günün yarısında yol ortasında leş gibi bî-haber olarak düştü.
O debbâğ, misk kokusundan bayılıp herkesin gelip geçtiği yol üzerinde yıkıldı ve bir ölü gibi havâssi muattal oldu.
262. O zaman halkın hepsi "lâ havle" deyici, dermân edici olarak onun üzerine toplandı.
Debbağın baygın bir halde düştüğünü gören halkın cümlesi "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" ["Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsûstur"] diyerek onun tedâvîsine koştular.
263. O birisi avucunu onun kalbi üzerine sürdü ve o dīğeri onun üzerine gül suyundan saçtı.
264. O bilmezdi ki, ona o vâkia, otlakta gül suyundan geldi.
"Mertea", otlak ve otlayacak mahal (Velî Muhammed Ekberâbâdî). Ve Şeyh Muhammed Efdal buyurmuştur ki: "Mertea", otlamak ma'nâsınadır ve burada mecâz tarîkıyle "pazar" murâd olunur. Ya'ni "O debbağın yüzüne gül suyu döken kimse bu bayılmak vak'asının o debbâğa gül suyundan hâsıl olduğunu bilmedi."
265. O birisi onun elini ve başını oğdu; ve o dīğeri yaş samanlı çamur getirdi.
"Kehgil", "kâh"ın muhaffefi olan "keh" ile "gil"den mürekkebdir, saman karıştırılmış çamur demektir. Ya'ni "Halk, baygın bir halde olan debbağın başına üştüler; kimi onun elini ve başını oğuştururdu ve kimi ıslak samanlı çamur getirip başına koyardı." Tabîatinde son derece bürûdet gälib olanlara böyle samanlı çamur koymak sûretiyle baygınlığı izâle edilmek, tabâbet-i atî-kada mu'tâd olunduğu anlaşılıyor.
266. O birisi buhuru ve ûdu ve şekeri birbirine kattı; ve o diğeri onun libasından eksiltti.
Toplanan halktan birisi de buhûru ve öd ağacını ve şekeri birbirine karıştırıp tütsü verdi ve dumanını burnuna getirdi; ve bir başkası da onun elbisesinden ba'zılarını vücudunda hiffet peydâ olmak üzere soymak sûretiyle eksiltti.
267. Ve o diğeri onun nabzını ki, acaba nasıl atıyor; ve o dîğeri onun ağzından koku alıyor.
Birinci mısra'da mahzûf vardır. “Tâ", taaccüb içindir. وان دگر نبضش گرفته که تا چون می جهد ya'ni "Ve o dîğeri acabâ nasıl atıyor diye onun nabzını tutmuş" takdîrindedir.
Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şu sûrette mündericdir: وان دیگر نبضش گرفته متنظر تا نبض او چون می جهد از خرد Ya'ni "Ve o diğeri onun nabzını tutup, acabâ onun nabzı nasıl atıyor diye akıl cihetinden muntazır ve mütefekkir bir halde" demek olur.
268. Acaba şarab mı içmiştir, yahud esrar ve afyon mu yemiştir; halk onun bîhuşluğundan âciz kaldılar.
Birinci mısra' yukarıki beytin ikinci mısrâ'ının mâba'didir. Ya'ni "Birisi "Acaba şarab mı içmiştir, yoksa esrâr mı içmiştir, yâhud afyon mu yemiştir?" diye onun ağzını kokluyor idi; velhâsıl halk onun baygınlığının sebebini bir türlü anlıyamadılar ve âciz kaldılar."
269. Böyle olunca, "Falan orada harab bir halde düşmüştür", diye acele akrabâsına haber götürdüler.
270. Kimse bilmiyor ki, niçin masrû' oldu, yahud ne oldu ki leğeni damdan düştü.
“Sar”, lügatte baş aşağı düşmek ve “masrû’”, baş aşağı düşmüş demektir. Ve “taşt ez bâm üftâden”, ya’ni “leğen damdan düşmek”, rüsvaylık ve harâblıktan kinâyedir.
271. Onun iri, gürpüz ve âlim bir birâderi var idi, çabuk ve harâretle geldi.
“Gürpüz”, ifrât ile zekî ve mekkâr ve muhîl ma’nâsınadır. Ya’ni “Baygın olan debbâğın iri ve fart-ı zekâ sâhibi ve âlim bir kadeşi var idi, aldığı haber üzerine, hemen harâretle koşup geldi.”
272. Yeninde biraz köpek pisliği olduğu halde, halkı yardı, hanîn ile geldi.
“Hanîn”, âh u nâle ma’nâsınadır.
273. Dedi ki: “Ben onun marazını biliyorum, nedendir, sebebi bildiğin vakit, ilâç yapmak âşikârdır.”
Ya’ni, “Bir hastanın evvelen marazını teşhîs etmek lâzımdır; hastalık anlaşılmadan körü körüne ilâç yapmak doğru değildir. Ben onun hastalığının neden ileri geldiğini biliyorum; hastalığın sebebi belli olduğu vakit, tedâvîsi kolay ve ilâcı da zâhir olur.”
274. Sebeb ma’lûm olmadığı vakit, marazın ilâcı müşküldir ve onda yüz ihtimâl vardır.
275. Vaktâki sebebi bildin, o kolay oldu; sebeblerin bilişi cehlin def’i oldu.
Marazın sebebini bildiğin vakit, onun tedâvîsi kolay olur; zîrâ her bir şeyin sebebi ma’lûm olunca, ilmin zıddı olan cehil mündefi’ olur ve cehil mündefi’ olunca da ihtilâf kalkar.
276. Kendi kendine dedi: “Onun beyninde ve damarında kat kat o köpek pisliği kokusu vardır.” Debbâğın kardeşi kendi kendine dedi ki: "Köpek pisliğinin kokusu, derileri dibâgat ettiği müddetçe, onun içine işlemiştir."
277. "O akşama kadar, beline kadar pislik içindedir; o rızk taleb edici olduğu halde debbağlığın garkıdır."
"Hades", burada pislik demektir. "Rûzî taleb", vasf-ı terkîbîdir. "Taleb", "talebîden" masdar-1 ca'lîsinden emr-i hâzırdır. Ya'ni "Derileri köpek pisliği ile terbiye ettiklerinden, o benim debbâğ olan kardeşim akşamlara kadar, yarı beline kadar pislik içine batmış ve rızk taleb edici olarak dibâgat san'atında müstağrak olmuştur."
278. Binaenaleyh büyük Calinos böyle demiştir: "Hasta o şeyi ki adet etmiştir, onu ver!"
Binâenaleyh tıb fenninde üstâd olan Calinos, tıbbî bir kāide vaz' edip, demiştir ki: "Hasta, marazından evvel yemede, içmede ve giymede ne şeyi âdet etmiş ise, o hastaya o şeyi ver!"
279. “Zîrâ onun o marazı hilaf-ı âdettendir, binâenaleyh onun marazının ilacını mu'tâddan iste!"
Ya'ni "O hasta, alıştığı şey hilafında hareket ettiği için, ona o hastalık gelmiştir; binâenaleyh onun marazının ilacını, alıştığı şeye rücû' etmekten bekle!" Bu esas, tabâbetin rûhudur ki, biz bunu her an nefsimizde tecrübe etmekteyiz. Meselâ yazdan kışa intikal ederken vücûdumuz alıştığı sıcaktan ayrılıp, soğuğa ma'rûz kalır; bu sebeble nezle ve girip gibi hastalıklar peyda olur, bunların tedâvîsi ise, alışmış olduğu sıcak iledir.
280. Pislik çekicilikten bok böceği gibi olmuştur; bok böceğine gül suyundan baygınlık gelir.
[278] "Cuul", Türkçe'de "bok böceği" dedikleri bir hayvandır ki, pislikler içinde yaşar ve onları yuvarlak yuvarlak yapar. Ya'ni "Debbâğ dâimâ köpek pisliği taşımaktan, bok böceği gibi pislik kokusundan zevk alır hâle gelmiştir, ona ıtrıyât kokuları baygınlık verir."
281. Onun ilacı dahi o köpek pisliğindendir, zîra onun için onun üzerinde mu'tâd ve huy vardır.
“Mâdemki benim kardeşim köpek pisliği içinde yaşamağa alışmıştır, onun ilâcı da o alıştığı köpek pisliği kokusundan olur."
282. Habîslerin habiselerini oku, bu sözün yüzünü ve arkasını açık bil!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nûr'da olan Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (radıyal-lâhu anhâ) hakkındaki âyet-i kerîmeye işâret buyurulur. Ya'ni الْخَبِيثَاتِ لِلْخَبَثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ (Nûr, 24/26) ya'ni “Habîs olan kadınlar, habîs olan erkekler içindir ve habîs olan erkekler de, habîs olan kadınlar içindir; ve iyi olan kadınlar, iyi olan erkekler içindir; ve iyi olan erkekler, iyi olan kadınlar içindir" âyet-i kerîmesinin zâhirini ve bâtınını iyi anla! Zîrâ âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı zâhirîsi, kadınlar ile erkeklerin iyi ve kötülerine aiddir. Ma'nâ-yı bâtınîsi dahi gāyet vâsi'dir. Latîf ma'nâlar, latîfü'r-rûh olanlara mahsûstur; ve habîs ma'nâlar dahi, habîsü'r-rûh olanlara mahsûstur.
283. Nâsihler feth-i bâb için, ona anber ve gül suyu ile devâ tertib ederler.
Dünyâ külhanında mahbûs olanlara rûh-ı latîfin kapısını açmak için nasîhatçılar onlara anber ve gül suyu gibi latîf kokulu olan ma'nâlan söyleyip, türlü türlü nasihat ederler.
284. Muhakkak tayyibât habîsleri düzeltmez, ey sikāt münasib ve lâyık olmaz.
"Sika", mu'temed ma'nâsına olup, "sikāt", onun cem'idir. "Ey akıl ve dirâyetlerine i'timâd olunmuş olan kimseler, muhakkak tayyib ve latîf olan nasâyih ve maânî, rûhları habîs olan şeyleri düzeltmez ve ıslâh etmez, zîrâ o letâfet-i ma'nâ, ona münasib ve lâyık olmaz."
285. Vaktāki vahyin ıtrından eğri ve güm oldular, onların figānı "Tatayyernâ biküm" diye oldu.
Vaktâki o habîsler, peygamberlere vâki' olan vahyin ıtrından ve evliyâya vâki' olan ilhâmın miskinden bayılıp eğri oldular ve dalâlete düştüler; binâenaleyh onların feryâd ve figānları: "Biz sizinle teşe'üm ediyoruz!" demek sûretiyle vâki' oldu. Beyt-i şerîfde, sûre-i Yâsîn'de olan قالُوا إِنَّا تَطيرنا بكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Yâsîn, 36/18) ya'ni "Münkirler dediler ki: Biz sizinle teşe'üm ediyoruz, eğer vazgeçmezseniz, biz sizi elbette taşlarız; ve bizden size elbette azâb-ı elîm temâs eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
286. Bu söz bize elem ve hastalıktır; sizin va'zınız bize falda iyi değildir.
Bu beyt-i şerîfe de münkirlerin lisânındandır. Ya'ni, enbiyâya ve evliyâya derler ki: "Sizin bu sözleriniz bize elem ve hastalık veriyor; zîrâ siz maâddan ve ölümden bahs ediyorsunuz; biz ölümü ve âhireti düşünerek kendimizi hasta etmek istemiyoruz, binâenaleyh sizin va'zınıza bizim için bir fâl-i hayır değildir."
287. "Eğer açık bir nasîhata başlarsanız, o demde biz sizi recm ederiz."
"Biz hayât-ı dünyâyı kendimize zehir kılmak istemeyiz; eğer siz bize karşı açık bir nasihata başlayıp keyfimizi kaçırmağa başlarsanız, biz de sizi taşlarız."
288. "Biz lağv ve lehv ile semiz olmuşuz, kendimizi nasihate bulaştırmamışız."
"Lağv", burada resim ve âdeti kaldırmak ve kayd altından çıkmak ma'nâsınadır. "Lehv", oyun ve eğlence demektir. Ya'ni, münkirler nâsihlere derler ki: "Biz bu ölümlü dünyâda kayd ve külfet altında yaşamak istemeyiz; biz kayıtsızlık ve eğlence ile vücûdumuzu semirtmişiz; binâenaleyh kendimizi nasîhata bulaştırmayız." "Sirişten", yoğurmak ve karıştırmak ve bulaştırmak ma'nâsınadır.
289. Bizim gıdâmız yalan ve boş söz ve ferahtır; bu açık tebliğden bize mi'de karışıklığı vardır.
“Bizim gıdâ-yı rûhumuz yalan ve boş sözler ve gülünecek latîfelerdir, biz bunlardan hoşlanırız. Sizin açık tebliğiniz bizim keyfimizi bozar ve mi'demizi bulandırır."
290. Marazı yüz kat ziyade ediyorsunuz, akla afyonla ilaç ediyorsunuz!
Bu beyt-i şerîf, debbağın kardeşi tarafından halka hitâben söylenmiş olmak münasib olur. Ya'ni, "Ey halk, baygın bir halde olan kardeşime yaptığınız ilâçlar ile, onun marazını yüz kat ziyâde ediyorsunuz. Meselâ akla afyonla ilâç yapıyorsunuz, halbuki afyon bil'akis aklı ma'lûl eder."