Debbağın kardeşinin debbâğa gizlice köpek pisliği ile muâlece etmesi
8. bölüm / 47 · 1228 kelime · ~7 dk okuma
291. O delikanlı ondan halkı sürdü, tâ ki onun ilacını o kimseler görmiyeler.
Baygın debbağın kardeşi olan zekî debbâğ, onun başına üşmüş olan halkı, onun tarafından sürdü ve bu tedbîri, kardeşine yapacağı ilacı o kimselerin görmemesi için yaptı.
292. Sır söyleyici gibi başını onun kulağına götürdü, sonra o şeyi onun burnu üzerine koydu.
O zekî debbâğ, baygın debbâğın kulağına gûyâ gizli bir şey söylüyormuş gibi, başını onun kulağına götürdü, sonra da o getirdiği köpek pisliğini onun burnu üzerine koydu.
293. Zîra o avucuna köpek pisliği sürmüş idi; murdar beynin ilacı onu görmüş idi.
Zîrâ o zekî debbağ, avucuna köpek pisliği sürmüş ve herkes farkına varmaksızın, baygın kardeşinin burnuna tutmuş idi. Çünki murdar olan debbâğ, kendisine ilâç olmak üzere, o köpek pisliğini görmüş idi.
294. Bir sâat oldu, adamı kımıldama tuttu; halk dediler ki: "Bu bir acîb efsûn oldu!"
Debbâğ, köpek pisliği bulaşık olan avucunu, baygın debbağın burnuna tutup koklatmak sûretiyle, bir müddet zaman geçti, hareketsiz yatan adam kımıldamağa başladı. Halk bu hâli görünce, köpek pisliği kokusundan ayıldığını anlamadıkları için, "Bu adamın yaptığı efsûn acîb ve müessir bir efsûn oldu!" dediler.
295. Zîrâ bu efsûn okudu, onun kulağına üfürdü; ölmüş idi, onun feryadına erişti.
296. Ehl-i fesâdın hareketi o tarafa olur ki, zinâ ve gamze ve kaş olur.
"İşte ehl-i fesâd dahi, pislik kokusundan ayılıp, harekete gelen debbâğa benzerler. Onlar önlerinde fiil-i zinâ imkânı hâsıl olduğu vakit, canlanıp harekete gelirler; güzellerin göz işaretleri ve güzel kaşlarının temâşâsı onları tehyîc edip, harekete getirir." Ve eğer onlara hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden ve ahvâl-i berzahdan ve âhiretten bahs açılsa, debbağın misk kokusundan uyuşup bayıldığı gibi, uykuları gelir ve cisimleri hareketsiz kalır ve rehâvete dûçâr olurlar. Zîrâ onlar hakîkatte köpek pisliğinden daha berbâd olan şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyye kokusundan zevk alırlar. Hind nüshalarında, ikinci mısra' كه ز ناز و غمزه و ابرو بود sûretindedir ki, ma'nâ böyle olur: "Ehl-i fesâdın hareketi o tarafa olur, zîrâ nâzdan ve gamzeden ve kaştan olur."
297. Her kime nasihat miski fâide değildir, şübhesiz fenâ koku ile huy etmek lâyıktır.
Her kime ki ma'nâda misk ve anber olan nasâyih-i enbiyâ ve evliyâ fâide-bahş olmazsa, o kimsenin lâyıkı muhakkak, huzûzât-ı nefsâniyyenin pis kokularıyla ülfet etmek olur.
298. Hak ondan dolayı müşriklere "neces" okumuştur; zîrâ sebakdan püşk içinde doğdular.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe'de olan إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'ni "Müşrikler ancak necesdir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Zîrâ müşrikler şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyyenin bendeleridir; halbuki cisme taalluk eden şehevât ve huzûzât-ı cisim de, kendi gibi pis ve murdardır. "Bundan dolayı Hak Teâlâ müşriklere "neces" ta'bîr buyurdu. Zîrâ onlar ezelden cisim gübresi içinde doğdular ve rûhâniyetten zevk almadılar." "Püşk", keçi ve koyun ve deve ve at vesâire gübrelerine derler.
299. Kurt ki, fenâ gübre içinde doğmuştur, anber ile kendi huyunu döndürmez.
"Nitekim pis olan gübre içinde doğup peydâ olan kurtcağız, zâhirî anber ile kendinin gübreden haz almak huyunu tebdîl etmez." Bunun gibi cisim gübresi içinde doğan o müşrikler dahi, anber mesâbesinde olan nasâyih-i enbiyâ ve evliyâ ile, şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye dalmak âdetlerini terk ve tebdil etmezler.
300. Vaktaki reşş-i nûrun nisârı onun üzerine çarpmadı, o kabuklar gibi bütün içsiz cisimdir.
Bu beyt-i şerîfde, إِنَّ اللهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ فَمَنْ أَصَابَهُ مِنْ ذَلِكَ النُّورِ فَقَدِ اهْتَدَى وَ مَنْ أَخْطَأَ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra onların üzerine kendi nûrundan serpti, bu nûrdan isâbet eden kimse muhakkak mühtedî oldu; ve hatâ eden kimse muhakkak uzak dalâlet ile dalâlete düştü" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, bu hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı zâhirîsi ve bâtınîsî vardır. Ma'nâ-yı zâhirîsi budur ki: "Hak Teâlâ ecrâm-ı semâviyyeyi ve üzerlerinde mahlûkātı, tabîatı karanlık olan fezâda yarattı; ba'dehû kendi nûrundan onların zâhirine nûr ve ziyâ verdi. Bu nûru kabûle müstaid olan ecrâm, Cenâb-ı Hakk'ın murâd buyurduğu kadar yaşamak yolunu buldu; ve bu nûru kabûle müstaid olmayan ecrâm ise, fezâda uzak ve şaşkın bir devr içinde mahv oldu." Ma'nâ-yı bâtınîsi budur ki: "Hak Teâlâ halkı zulmânî olan hâl-i ademde takdîr buyurdu ki, bu ilm-i ilâhî mertebesidir; sonra onlara nûr-ı hidâyetini serpti. Kendisine bu nûr işâbet edenler saîd ve isâbet etmeyenler şakî oldular." "Nisâr", burada "inâyet" ve "ihsân" demektir. Ya'ni "Vaktāki nûr-ı hidâyet serpilmesinin inâyet ve ihsânı o kimsenin üzerine çarpmadı, öyle bir kimse meyvenin içi olmayan kabukları gibi cisimden ibârettir ve onu tahrík eden hayvanlarda olan rûhdur. O rûh-ı hayvânînin bâtını olan rûh-ı izâfî onlarda yoktur." Bu beyt-i şerîfde, nefh-i rûhun, âlem-i cismâniyette isti'dâd husûlünden sonra vâki' olduğuna işâret buyurulur. Nitekim âyeti kerîmede وَ بَدَأَ خَلْقَ الإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُم جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلالَة مِنْ مَاءٍ مهين ثُمَّ سَواهُ وَ نَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ (Secde, 32/7,8) ya'ni "Allah Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı, sonra onun neslini zayıf sudan olan sülâleden yaptı; sonra onu tesviye etti ve ona kendi rûhundan nefh etti" buyurulur. "Kuşûr", kabuk ma'nâsına olan "kışr"ın cem'idir.
301. Ve eğer reşş-i nûrdan Hak ona bir nasib vere idi, Mısır'ın âdeti gibi gübre piliç doğururdu.
Ya'ni "Eğer Hak ilm-i ilâhîsinde nûr-ı hidâyetin serpintisinden o kimseye bir hisse ve nasîb vere idi, gübre yığınından ibaret olan bu cesedden rûh-ı izâfî kuşu doğardı." Nitekim Mısır'da gübre yığını içine tavuk yumurtalarını koyarlar, gübrenin dâimâ bir derecede olan harâretinin te'sîriyle, kuluçka tavuğun altındaki yumurtadan çıkan piliçler gibi piliçler çıkar.
302. Fakat hasîs olan tavuk değil, belki ilim ve ferzânelik kuşu.
Ya'ni "İlm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi nûr-ı hidâyetten nasib alan kimsenin gübre yığını mesâbesinde olan cisminden çıkan şey, hasîs ve ednâ olan ta- vuk pilici değildir; belki ilim ve irfân ve hakîmlik ve âriflik kuşudur ki, o da rûh-ı izâfidir. "Ferzânegî", hakimlik ve zû-fünûn âriflik ve kuyûd-ı nefsânîden tecerrüd ma'nâsınadır.
303. Sen ona benzersin ki, o bir nûrdan boşsun, zîrâ ki burnunu murdarlık üzerine koyarsın!
Bu beyt-i şerîf bağdaki ma'şûka lisânından polis korkusuyla bağa kaçan âşıka hitâbdır. Ya'ni "Ey bî-edeb olan âşık, sen nûr-ı hidâyetten nasib almamışa benziyorsun; çünki burnunu şehvet-i cismâniyye murdarlığı üzerine koyuyorsun ve tenin vesvesesine tâbi' oluyorsun, gulgule-i rûhdan bîhabersin!"
304. Firaktan senin yanağın ve yüzün sarı oldu; sen bir sarı yapraksın, olmamış meyvesin!
"Benim ayrılığımdan dolayı yandın ve tutuştun ve bu sebebden dolayı yüzünün rengi sarı oldu, ya'ni benzin sarardı ve soldu. Fakat bu âteş-i aşk seni pişirmedi, yalnız sararttı. Binâenaleyh sen bir sarı yaprak gibi kaldın, olmamış bir meyve hâlindesin." Bu kıssada mürşid-i kâmil ile, kemâle gelmeğe isti'dâdı olmayan mürîde işaret buyurulur.
305. Tencere ateşten kara ve duman renkli oldu; et katılıktan böyle ham kalmıştır.
Bu beyt-i şerîfde cisim tencereye ve aşk ateşe ve aşkın cisim üzerindeki te'sîri tencerenin dumanlanmasına ve islenmesine ve et, kalb ve rûha ve sertlik, adem-i isti'dâda teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey mürîdim, sende aşk ateşi vardır ve ondan dolayı rengin sararmıştır, fakat kalb ve rûhundaki isti'dâdsızlık senin böyle ham ve nâkıs kalmana sebeb olmuştur."
306. Sekiz sene firak içinde sana kaynayış verdim; senin hamlığın ve nifâkın bir zerre noksan olmadı.
"Ey mürîdim, seni terbiye için sekiz sene terk ettim ve sana bu sûretle bâtınında bir kaynayış verdim; fakat bugünkü mülākātımda görüyorum ki, senin hamlığın ve içindeki i'tiraz ve nifak bir zerre bile eksilmemiştir."
307. "Sen illetten taş bağlamış bir koruksun, şimdi koruklar kuru üzüm oldular ve sen ham!"
"Sen bâtınında olan nifak hastalığından taş gibi kaskatı kalmış bir koruksun, halbuki senin gibi koruk olarak gelmiş olan mürid arkadaşların, illet-i nifakı ve nefsanî emrazı terk edip, kemâle gelip üzüm oldular, ya'ni makam-ı cem'e geldiler, sonra da kuru üzüm oldular, ya'ni cem'u'l-cem' makamına geldiler; ve sen ise hâlâ ham ve fark içinde kaldın!"