İçeriğe atla

O âşıkın telbîs ve nikāb ile kendi günâhından özür dilemesi ve ma'şûkanın onu dahi anlaması

9. bölüm / 47 · 780 kelime · ~4 dk okuma

308. Aşık dedi: "İmtihan ettim muâheze etme, tâ ki göreyim sen harîf misin, yahud setîr mi?"

"Harîf", işi ve san'atı bir olan kimsedir. Meselâ demirci, demircinin ve şekerci, şekercinin harifidir. Ve fikirde ve meslekte müttehid olan adamlara da denir. Mısra': Bizimle çün harîf oldun, çıkar hâtırdan efkârı

"Setîr", setrden, sıfat-ı müşebbehe olup perhîzkâr ve afif ma'nâsınadır. Ya'ni, âşık, ma'şûkuna dedi ki: "Ben senin huzûrunda lâubâlî ve bî-edebâne olan hareketimle seni imtihan ve tecrübe ettim. Bakalım hevâ-yı nefsânî husûsunda bana harîf misin, yoksa perhizkâr mısın, anlamak istedim." Hind nüshalarında "harîfî" yerine "harîkî" yazılıdır, "perde yırtıcı" demektir. Bu sûretde ma'nâ: "Bakalım sen yırtıcı mısın, yoksa örtücü müsün?" demek olur.

309. Ben seni imtihansız biliyor idim; fakat ne vakit haber, muayene gibi olur?

"Ben kemâlini bu mülakattan evvel imtihan etmeksizin dahi istihbâr tarîkıyle biliyor idim; fakat haber, görmek gibi değildir." Nitekim hadis-i şerîfde ليس الخبر كالمعاينة ya'ni "Haber, muayene gibi değildir" buyurulmuştur.

310. Sen güneşsin, senin adın meşhûr ve zâhirdir; eğer ben onu imtihan ettim ise, ne ziyan vardır!

Ya'ni, "Ey mürşidim, sen nâs arasında kemâlât ile meşhûrsun ve güneş gibi etrafına nûr saçarsın; eğer ben o ilim ve irfân güneşini edebsizlik ederek imtihan ettim ise, o güneşe bu imtihandan ne ziyan vardır?" Beyit: Kazârâ bir sapan taşı bir altın kâseyi kırsa Ne artar kıymeti taşın ne kıymetten düşer kâse

311. Sen bensin; ben her gün fâide ve ziyân içinde kendimi imtihan ediyorum.

"Ben senin muhabbetinde müstağrak olduğum cihetle sen bensin, ya'ni benim benliğim, senin senliğinde mahv ve müstağraktır. Mâdemki sen bensin, ben bu hareketimle kendimi imtihan ediyorum, zîrâ ben zâten her gün fâide ve kâr ve zarar ve ziyân içinde kendimi imtihân etmekteyim, bundan ne zarar olur?"

312. Adavet ediciler peygamberleri imtihan etmiş, akıbet onlardan mu'cizeler zahir olmuştur.

313. Kendi gözümü nûr ile imtihan ettim ey kimse; kötü göz, senin gözlerinden uzak olsun!

"Sen benim gözümsün, ben seni imtihan etmekle, kendi gözümü, senin nûr-ı ilminle ve nûr-ı sıdkınla imtihan etmiş oluyorum. Ey benim gözüm olan ma'şûkum ve mürşidim, kötü göz, senin gözlerinden uzak olsun ve sana kimseler fenâ gözle bakmasın!"

314. Bu cihân vîrâne gibidir ve sen defînesin, eğer senin defînenden tefahhus ettim ise incinme!

315. Ondan dolayı böyle beyhûde bî-hurdegî ettim, tâ ki her def'a düşmanlara öğüneyim!

"Güzâf", beyhûde ve abes. "Hurdegî", kârdanlık ve nüktedânlık demektir. "Bî-hurdegî” nâdânlık demek olur. "Lâf zeden", öğünmek. Ya'ni, "Senin huzûrunda seni tecrübe etmek nâdanlığını abes olarak ondan dolayı yaptım ki, senin düşmanlarına karşı sadâkat-ı hâlinden bahs ederek öğüneyim. Ben onu tecrübe ettim, şöyledir, böyledir diye medh edeyim!"

316. Tâ ki dilim sana bir ad koyduğu vakit, göz bu görülmüşten şahidlikler verir.

Ya'ni, "Dilim seni medh ederken, gözüm de gördüğü mücib-i medh ahvâle şehadet etsin!"

317. Eğer hürmet yolunda yol vurucu oldum ise, ey ay, kılıç ve kefen ile geldim.

Ya'ni, "Eğer hürmet ve riâyet yolunda şekāvet edip, yol vurucu oldum ise, ey ay gibi muhîtine nûr saçan efendim, işte sana kılıç ve kefen ile geldim, ya'ni beni cürmümün cezâsı olarak kılıçla öldür ve kefene sar, defn et, kanım sana helâl olsun!"

318. Benim ayağımı ve başımı kendi elinin gayri ile kesme; zîrâ ben bu eldenim, başka elden değilim!

Bu beyit, yukarıki beytin tetimmesidir; ya'ni "Ben kılıcı ve kefeni huzûruna getirdim, eğer beni öldürmek istersen, kendi elin ile öldür, başkasına öldürtme, zîrâ ben senin elinin perverdesiyim, başka elin perverdesi değilim!"

319. Ayrılıktan açık söz sürersin, her ne istersen yap ve fakat onu yapma!

"Ey benim ma'şûkum, ayrılıktan âşikâre sözler söylersin; ben senin firâkına dayanamam, bana her ne cezâyı istersen yap ve fakat bu ayrılık cezâsını yapma!"

320. Sözde bu demin âbâdı yol oldu, söz mümkin değildir, çünki geç oldu.

Bu beyt-i şerîf hakkında şurrâh-ı kirâm muhtelif beyânatta bulunmuşlardır. Kimi Hz. Pîr'in lisânından ve kimi âşıkın beyânından demişlerdir. Fakat Hz. Pîr'in lisanından olduğu anlaşılıyor. İbâreye verilmiş ma'nâlar dahi muhteliftir, fakîr kendi zehâbımı şöyle arz ediyorum: "Âbâd" kelimesi "în dem"in muzâfıdır. Ve "âbâd," ma'mûr demektir. "Dem", nefes ve söz ma'nâsınadır. "Râh", kāide demektir. Ya'ni, "Kelâm emrinde bu söylediğimiz sözü âbâd ve ma'mûr etmek yol ve kāide oldu; fakat söylemek mümkin değildir, çünki geç oldu." Ve bu beyân-ı âlîden maksûd bu olur ki, biz bu âşık ile ma'şûk kıssasını söyledik, fakat maksad ne olduğunu îzâh etmedik; sözümüzü îzâhât ile ma'mûr etmek kāide îcâbından idi; velâkin bu bahsi burada uzatmak için geç kaldık.

321. Kabukları söyledik ve iç defîn geldi; eğer biz kalır isek, bu böyle kalmaz.

Ya'ni, bu âşık ve ma'şûk kıssasında söylediğimiz sözler, kıssanın kışı ve kabuğu mesâbesinde olan zâhiri idi ve onun iç yüzü kapalı kaldı; eğer Hak Teâlâ ömür ihsân edip de bu âlemde daha kalır isek, bu böyle kalmaz, o kıssanın içini ve maksadımızın ne olduğunu beyân ve îzâh ederiz.