Aşıkın özrünü ma'şûkun reddetmesi ve onun telbîsini onun yüzüne çarpması
10. bölüm / 47 · 1990 kelime · ~10 dk okuma
322. O yâr onun cevabında dudak açtı, dedi ki: "Bizim tarafımızdan gündüz, senin tarafın gecedir."
Mürşid-i kâmil, fikrini saklayan mürîde cevâben söze başlayıp dedi ki: "Havâtır-ı kalbiyye bizim tarafımızdan gündüz gibi âşikârdır ve fakat senin tarafın gece gibi karanlık olduğu cihetle, senin indinde bu hâtırât-ı kalbiyye meçhûldür."
323. "Bulanık hileleri hükûmet vaktinde görücülerin önüne niçin getirirsin?"
"Başka türlü düşünüp, başka türlü söylemek gibi bulanık tedbirleri hüküm ve adl zamânında bâtın gözü gören kâmillerin önüne niçin getirirsin ve onları hîle ve telbîsler ile aldatmağa çabalarsın?"
324. "Mekir ve rumûzdan gönülde her ne tutarsan, bizim önümüzde gündüz gibi rüsvây ve aşikardır."
"Kalbinde hîleden ve gizli sözlerden her ne var ise, bizim gibi kâmillerin önünde, gündüz gibi meydandadır, sen ise gizledim zannedersin."
325. "Eğer onu bende-perverlikten nâşî örter isek, sen niçin yüzsüzlüğü hadden götürüyorsun?"
"Biz senin gün gibi âşikâr olarak gördüğümüz kalbindeki fenâ hâtıraları, bende perverliğimizden ve lutfumuzdan dolayı örtüyor ve senin yüzüne çarp-mıyor isek; sen yüzsüzlüğü niçin haddinden fazla ileri götürüyorsun?"
326. Babadan öğren ki, Adem günahda mertebe tarafına hoş tenezzül etti.
"Pâygâh", mertebe ve menzilet demektir. Ya'ni "Bî-edeb beşerin babası olan Adem (a.s.)dan edeb öğren ki, o hazret günâh içinde kendi kusûrunu i'tiraf etmek sûretiyle zillet tarafına hoşça bir tarzda tenezzül etti; onun bu te-nezzülü, hakikatte ind-i ilâhîde kadir ve menzilet tarafına oldu. Tevâzu' etti, Allah Teâlâ onu yükseltti."
327. Vaktaki o esrar âlemini gördü, istiğfâr için iki ayak üzerine durdu.
Adem (a.s.) esrâr âlemini görüp, ahkâm-ı esmâya vâkıf olduğu vakit, is-tiğfar için iki ayak üzere durdu; ya'ni mağfiret talebine kıyâm etti.
Ma'lûm olsun [ki], Âdem rûh-ı latîf ile nefs-i kesîfden mürekkebdir. Rûh-ı latîfi Hakk'a ve nefs-i kesîfi halka nâzırdır. Melâike ve âlem-i mele-kût ehli, nefs-i kesîf sahibi olmadıklarından, onlardan ma'siyet sâdır ol-maz. Ma'siyet sâdır olmayınca, onlar Hakk'ın Gaffar ism-i şerîfinin, ma-hall-i tecellîsi olmazlar. Bu ism-i şerîfin mahall-i tecellîsi ancak nefs-i kesîf sahibi olan beşer olur ve bu ism-i şerîfin celb-i âsâr ve ahkâmı da ancak ta-leb-i mağfiret iledir. Binâenaleyh beşer kendisinden ma'siyet sâdır olunca, derhål istiğfâr etmek îcâb eder. Adem-i istiğfâr, günahda ısrâr ma'nâsını müş'ir olduğundan, neûzübillâh şekāvet alâmetidir. Resûl-i Ekrem Efendi-miz Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî hazretlerinden bize mervî olan bir hadis-i şerîfle-rinde bizlere bu hakîkati tebyîn buyururlar: `لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم` Ya'ni "Eğer siz günah yapmasanız, Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, günah yaparlar, sonra da Allah Teâlâ'dan mağfiret isterler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eder." Yanlış anlaşılmasın, bu beyânâttan insanın mutlakā günâha meyl etmesi lâzım geleceği zehâbı hâsıl olmasın! İnsanın nefs-i kesîfi halka nâzır olduğundan, ondan hiç is-temediği halde aksırık gibi günâhlar sudûr edebilir. Hadis-i şerîfde derhal istiğfâr tavsiye buyurulmaktadır. Adem (a.s.) `وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلُّها` (Bakara, 2/31) ["Allah Adem'e bütün isimleri öğretti"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, âlem-i esrârda bu hakîkati gördüğünden derhal istiğfara teşebbüs etti.
328. Gam külü tarafına oturdu, bahaneden daldan dala sıçramadı.
"Endüh", "endûh"un muhaffefidir. "Ehl-i mâtem gamının şiddetinden küllüklerde oturup üstünü başını küle ve toprağa bulaştırdığı için Adem (a.s.) kendisinden sudûr eden zelle üzerine mâtem tutup, gam külü tarafına oturdu; yoksa şöyle böyle olduğu için ben yaptığım kusûrda ma'zûrum, diyerek daldan dala, ya'ni bir hîleden bir hîleye sıçramadı."
329. Ancak, "Ey bizim Rabb'imiz, biz zulm ettik!" dedi. Çünki önde ve arkada can tutucuları gördü.
Ancak cürmünü i'tiraf edip, "Yâ Rab, biz nefsimize zulm ettik!" dedi. Çünki zâhirde ve bâtında can tutucular olduğunu gördü "Can tutucular"dan murâd, zâhirde kuvâ-yı tabîiyye ve bâtında melâike-i azâbdır. Nitekim birçok kavimler kuvâ-yı tabîiyye ile helâk olup, berzahda melâike-i azâb ellerine geçtiler.
330. Her birinin yasakçı değneği göğe kadar olan can tutucuları, can gibi gizli gördü.
"Dûr-bâş”, eski zamanda yasakçıların halkı ta'zîb için kullandıkları değnek ma'nâsınadır ki, iki çatallı idi. Hz. Adem, Hakk'ın zâhirde ve bâtında âsîleri ta'zîbe me'mur buyurduğu can tutucuları, can gibi gizli gördü ki, her birinin elinde göğe kadar uzanmış yasakçı değneği vardır. "Yasakçı değneğinin semâya kadar olduğu"nun beyânı, can tutucuların kuvvet ve azametini ve ellerinden kurtulmak mümkin olmadığını tasvîrdir. O can tutucular derler:
331. Ki kendine gel, Süleyman'ın huzurunda karınca ol, tâ ki seni bu yasakçı sopası parçalamasın!
"Süleyman"dan murâd, mutasarıf-ı hakîkî olan Hak'dır. Ya'ni "Ey şânı adem olan vücûd-ı izâfi sâhibi, vücûd-ı hakîkî sâhibi ve mutasarrıf-ı aslî olan Hakk'ın muvâcehesinde, karınca gibi zayıf ve lâ-şey ol, tâ ki seni bu kuvâ-yı tabîî ve melâike-i azâb, bu yasakçı sopalarıyla seni parçalayıp helâk etmesin!"
332. Doğruluk makāmının gayrinde bir dem durma; âdem için asla göz gibi la-la olmaz.
"Lala", çocuk mürebbîsi demektir. "Ey insan, bu hayât-ı dünyeviyyede sıdk ve istikāmet makāmının gayrinde bir an olsun oturma ve hiçbir nefes hî-le ve hud'a yolunu tutma; zîrâ eğriliğin âkıbeti felâket olduğunu, bu gibilerin başlarına gelen felâketlerden ibret almak sûretiyle görmek mümkindir. Binâ-enaleyh âdem için asla bu basar-ı basîret gibi bir mürebbî olmaz."
333. Kör, eğerçi nasîhattan sâf olur ise de, o her bir dem yine bulaşık olur.
Basar-ı basîreti kör olan kimse, her ne kadar nasîhat dinlediği vakit onun te'sîriyle sâf olur ise de, o her bir dem yine nefsinin sıfatiyle mülevves ve bu-laşık olur.
334. Ey âdem, sen nazar cihetinden kör değilsin, fakat kaza geldiği vakit, göz kör olur.
Ey âdem, sen nazar-ı aklî cihetinden kör değilsin; aklının gözü seni dâimâ doğru yola götürebilir, binâenaleyh sana ni'met-i ilâhî olan o akıl gözünü açıp, yerinde kullanmak lâzımdır, o akıl gözü ancak kazâ-yı ilâhî geldiği va-kit kör olur. Beyit: ليك إِذا جَاءَ الْقَضا عَمَى الْبَصَرْ آدما تو نیستی کور از نظر Hâkim-i hükm-i kazâ infâz için takdirini Selb eder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini
335. Ömürler gerektir ki ara sıra, görücü nadiren kaza cihetinden kuyuya düşsün.
Ve kazâ-yı ilâhî dahi öyle her vakit vâki' olmaz; ömürler, ya'ni çok vakit-ler lâzımdır ki, aklının gözüyle görücü olan kimse, kazâ cihetinden nâdiren, ara sıra bir kuyuya düşsün! Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî meçhûldür diye akıl gözünün gösterdiği yolu ta'kîb etmemek hamâkat olur.
336. Halbuki kör için bu kaza onun hem-râhıdır, zîra onun için tab' ve huydur.
Halbuki akıl gözü kör olan kimse için, bu kazâ onun yolunda kendisi ile berâberdir; zîrâ körü körüne yürüyen kimse için, kazâ kuyusuna düşmek bir tabîat ve huydur.
337. Pisliğe düşer, bilmez ki koku nedir; bu koku benden midir, yahud bulaşıklık mıdır?
Meselâ zâhirî bir kör, pisliğe düşer, bir koku zâhir olur, bu kokunun menşeini bilmez, der ki: "Acabâ bu koku benden midir, yoksa bana hâriçden mi bulaşmıştır?"
338. Ve eğer bir kimse onun üzerine bir misk saçsa dahi, yârin ihsânından değil, kendinden bilir.
Aklının gözünü ta'tîl etmiş olan bir mürîde, mürşidinin nazarından bir hâl-i latîf vâki' olsa, onu mürşidinin ihsânından değil, kendi isti'dâdından bilir.
339. Öyle olunca, ey nazar sahibi, iki aydın göz, senin için yüz ana ve yüz babadır!
Binâenaleyh ey nazar-ı aklî sâhibi olan insan, Cenâb-ı Hakk'ın sana ihsânı olan iki aydın göz, seni himâye ve muhafaza emrinde yüz ana ve yüz baba hükmündedir!
340. Husûsiyle gönül gözü ki, o yetmiş kattır ve bu iki his gözü onun hûşe-çînidir.
"Husûsiyle kalb gözü ki, o göz akıl gözünden yetmiş kat daha fazla görür ve bu iki zâhirî göz, o kalb gözünün tufeylîsi ve hûşe-çînidir." "Hûşe-çîn": "Hûşe" başak ve salkım demektir; "çîn”, “çîden" masdarından emr-i hâzır olup, iki kelime vasf-ı terkîbî teşkil eder, "başak toplayıcı" ma'nâsınadır; ve başak toplayıcılık, harman sonundaki döküntüleri toplayan fakîrlerin fiilidir. Ya'ni bu iki his gözü, rü'yette kalb gözünün kuvvetine muhtâçtır demek olur.
341. Eyvah, yol vurucular oturmuşlardır, benim dilimin altına yüz düğüm bağlamışlardır.
Gönül gözünün, his gözünden yetmiş kat daha fazla olduğunu isbât için söylenecek çok sözler vardır, fakat teessüf olunur ki, şerîat nâmını vesile ittihâz ederek hakikat yolunu vurucular vardır. Fitne koparmak isterler; ben de o fitnenin koptuğunu istemem. Bu sebeble o yol vurucular benim dilimin altına yüz düğüm bağlamışlardır.
342. Ayağı bağlanmış nasıl hoş-rahvar gider! Bu çok ağır bir bağdır, ma'zûr tut!
“Râhvâr”, yorga yürüyen eşkin at demektir ki, halk galat olarak “râhvan” derler. Cenâb-ı Pîr efendimiz “kelâm”ı râhvâr ata, “nâkıs anlayanlar"ı da ayak bağına teşbih buyururlar. "Latîf râhvâr atın ayağı bağlanırsa nasıl yürüyebilir? Bunun gibi, bizim hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözlerimiz dahi, idrâkleri nâkıs olan kimselerin önünde lâyıkıyla cereyân edemez, onlar çok ağır bağdır. Ey mutafattın olan sâmi', eğer bu bahisleri açık söylemez isem, beni ma'zûr tut!"
343. Ey gönül, bu söz kırık geliyor; zîrâ bu söz incidir ve gayret değirmendir.
Ey gönül, söylemek istediğim maârif-i ilâhiyye sözleri kırık dökük geliyor; çünki bu maârif-i ilâhiyye sözleri incidir ve gayret-i ilâhiyye ise değirmendir. O sözleri ezip, kırık ve dökük bir hâle getiriyor ve gayret-i ilâhiyye o esrâr ve maârifin nâ-mahremlere tevdîini men' eder.
344. İnci her ne kadar ufak ve kırılmış olursa, hasta gözün tûtiyâsı olur.
Gerçi gayret-i ilâhiyye, maarif-i rabbaniyye hakkındaki kelâm incilerini ezıp ufaklıyor ise de, şâyân-ı teessüf değildir; zîrâ inci ne kadar ufalanıp döğülmüş bir hâle gelirse, hastalanmış bir gözün tûtiyâsı ve ilacı olur. Ve tıbb-ı atîkde göze, inci tozu sürmesiyle ilâç yaparlar.
345. Ey inci kırılmaklığından gam etme; zîrâ kırılmaktan aydınlık olacaktır.
"Ber ser zeden", mağmûm olmaktan kinâyedir. Zîrâ ehl-i mâtem iki elleriyle başlarına vururlar. "Ey inci gibi olan sözlerim, gayret-i ilâhiyye değirmeni altında kırılmak ve öğütülmekten mağmûm olma, zîrâ inci döğüldüğü vakit, gözün kuvvetine sebeb olur."
346. Böyle kırılmış, bağlanmış söylemek lâyıktır; nihayet Hak onu doğru yapar, O ganîdir.
Ya'ni, zekî ve anlayışlı olan tâlib, Hakk'ın inâyetiyle bu sözden maksad ne olduğunu anlar.
347. Eğer buğday kırıldı ve birbirinden inkisar içinde oldu ise, "İşte nân-ı der!" dir diye dükkân üzerine geldi.
"Nân-ı der"; "der" nânın sıfatıdır ve Arabî'de teşdîd ile telaffuz olunup iyilik ve ganîmet ve hayır ma'nâlarına gelir. Burada "nân-ı hayr" ya'ni hayırlı ekmek ma'nâsı vermek münasib olur. Ya'ni "Kırılmak her vakit fenâ bir şey değildir; nitekim buğday kırılır ve değirmende birbirinden ayrılıp un hâline geldikten sonra, ekmekçi dükkânında vücûd-ı beşere iyilik ve hayır olan ekmek olur."
348. Ey âşık mâdemki kabahatın aşikâr oldu, sen dahi suyu ve yağı terk et, münkesir ol!
"Ab u revgan", doğru ile yalanın karıştırılmasından kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, mürşid-i kâmil, maksadını setr için hîle yapan mürîdine hitâben buyurur ki: "Ey mürîd-i âşık, mâdemki benim huzûrumda kabâhatın zâ- hir oldu, artık doğruya yalanı karıştırıp beni iknâ'a çalışma ve inkisâr ve tevâzu'u ihtiyâr et!"
349. O kimseler ki, Adem'in has evladıdırlar, “İnnâ zalemnâ" üfürüğünü okurlar.
Adem (a.s.) zellesinden ve hatâsından dolayı, Havvâ ile beraber رَبَّنَا ظَلَمْناً أَنْفُسَنَا وَ انْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) ya'ni “Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmez [ve esirgemezsen], biz ziyân edicilerden oluruz" dediler. "Hz. Adem'in hâs evlâdı olan kimseler dahi onların isrine tebean, bir kabâhatları vâki' olduğu vakit, "Yâ Rab, biz nefsimize zulm ettik!" münâcâtıyla nefes sarf ederler ve nefislerini tezkiyeden tevakkî ederler."
350. Kendi ihtiyacını arz et, pek yüzlü bir İblîs-i laîn gibi hüccet söyleme!
[348] Binâenaleyh ey mürid-i âşık, kendi nevâkıs-ı ahlâkıyyeni mürşidine karşı açıkça söylemek sûretiyle ihtiyâcât-ı ma'neviyyeni arz et; pek yüzlü ve arsız bir İblîs-i laîn gibi, kendini kabâhatsız göstermek için hüccet ve delîl îrâdına cür'et etme. Zîrâ İblîs Cenâb-ı Hakk'a hitaben فبما أغويتني لاقعدن لهم صراطك المستقيم (A'râf, 7/16) ya'ni "Sen beni azdırdın, ben de onlar için senin doğru yoluna oturayım", ya'ni benî-Adem'i doğru yoldan azdırayım, dedi.
351. Pek yüzlülük eğer onun için ayıb örtücü oldu ise, git sen de inâda ve pek yüzlülüğe çalış!
İblîs için Hakk'a karşı hüccet ikāmesiyle pek yüzlülük ve arsızlık, kabâhati örtücü ve afv ve mağfirete sebeb oldu ise, git sen de bu inâd ve arsızlık yolunu tut!
352. O Ebû Cehil Peygamber'den kinli bir Guz Türk'ü gibi bir mu'cize istedi.
"Guzz", Asya'da Türk kavminden bir tâifedir ki, gāyet zâlim ve hûn-rîz olurlar.
353. Fakat o Hakk'ın Sıddiki mu'cize istemedi, dedi ki: "Bu yüz muhakkak doğrudan başkasını söylemez!"
Ya'ni, Ebû Cehil inâd ve da'vâ tarîkıni ve Hz. Sıddîk-ı A'zam ise muvâfakat ve tevâzu' yolunu ihtiyâr etti. Binâenaleyh Ebû Cehil Peygamber'den mu'cize istedi ve Sıddîk-ı Ekber hazretleri ise هذا وجه ليس بكاذب ya'ni "Bu bir yüzdür ki, kâzib değildir!" buyurdu. Biri enâniyetle imtihan etti, diğeri tevâzu'la ittibâ' etti.
354. Senin gibisine ne vakit lâyık olur ki, benlikten benim gibi bir yarı imtihan edesin!
Senin gibi bir nâkısa, benlik sâikasıyla benim gibi nefsiyle alâkası kalmamış olan bir dostu imtihân etmek lâyık olur mu?