İçeriğe atla

Ali (kerremallahu vechehû)ya o yahûdînin, "Eğer Hakk'ın hafızlığına i'timâdın varsa bu köşkün başından kendini at!" demesi ve Emîrü'l-Mü'minîn Ali'nin ona cevâb söylemesi

11. bölüm / 47 · 1769 kelime · ~9 dk okuma

355. Murtaza'ya bir gün ta'zîm-i Huda'dan âgah olmayan bir anûd dedi:

Aliyyü'l-Murtaza (kerremallahu vechehû) efendimize, Allah Teâlâ hazretlerinin azametinden gāfil bulunan bir inadcı yahûdî bir gün dedi ki:

356. "Ey akıllı, bir dam üzerinde ve pek yüksek bir köşk üzerinde de Hakk'ın hıfzına vakıf mısın?"

"Sen yer üzerinde Hakk'ın hıfzından bahs ediyorsun; pek yüksek bir binâ üzerinde de Hakk'ın bu hıfzına i'timâdın var mıdır?"

357. Dedi: "Evet O, bizim varlığımızı çocukluktan, menîlikten beri hifz edici ve ganîdir!"

"Menî", kelimesinde Arabî ve Fârisî olmak ihtimalleri vardır. Arabî olursa, "nutfe" ma'nâsına gelir ve Fârisî olursa "yâ"-yı masdariyye ile, "benlik" demek olur. Ya'ni, İmâm-ı Ali (k.v.) yahûdîye cevâben buyurdu ki: "Evet bizim vücûdumuzu çocukluğumuzdan ve ana rahminde nutfe hâlimizden beri ve yâhud çocukluktan ve enâniyet zamânından beri, hifz edicidir; ve O'nun hifz etmesi, kendisine bunların hıfzı lâzım olmasından değildir, zîrâ O ihtiyâçdan ganîdir!"

358. Dedi: "Hakk'ın hıfzına tamamen i'timâd et, kendini damdan bırak!"

359. "Tâ ki bana senin îkānın ve burhanlı olan güzel i'tikādın yakın ola!"

Ya'ni, "Hakk'ın hıfzına yakînin olduğu benim indimde fiilen tahakkuk etmiş olmak için kendini damdan aşağıya at ve senin hıfz olunduğunu göreyim ve i'tikādının kuvvetini anlıyayım." Yahûdînin inadı bu sözlerinden dahi zâhir oluyor. Eğer Şâh-ı velâyet bilfarz kendisini damdan atıp Hakk'ın muhâfazasını görse, yahûdi ancak Hz. Şâh'ın i'tikādının kuvvetine inanacak, yoksa kendisi îmân etmiyecekti.

360. Böyle olunca Emîr ona dedi: "Senin canın bu cür'etten rehin olmamak için sus, git!"

Emîrü'l-mü'minîn o yahûdîye cevâben dedi: "Bu cür'et ve cesâretten dolayı canın kahr-ı ilâhînin mahbûsu olmamak için bu fikrini beyândan vazgeç, sus ve git!"

361. "Bendeye ne vakit lâyık olur ki, Huda ile ibtila cihetinden tecrübeyi ileri getirsin!" "İbtila", imtihân etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kula lâyık değildir ki, Allah Teâlâ hazretlerini imtihân etmek için, herhangi bir husûsta tecrübeye teşebbüs etsin!"

362. "Ey sersem ve ahmak bendenin ne vakit mecâli olur ki, fuzûlluktan Hakk'ı imtihan etsin?"

"Gîc", perîşân ve perakende-hâtır, dimâğı perîşân olmuş ve hayrân ve sersem. "Gûl", ahmak ve nâdân ma'nâsınadır. "Fuzûl", vazîfesinden hâriç ve zâid iş yapan kimse. Ya'ni, “Hakk'ı imtihân etmek kul için fuzûllukdur, Hakk'ın azameti muvâcehesinde zerre kadar bile bir mevcûdiyeti olamayan kulun ne haddi vardır ki, Hakk'ı imtihân etsin?"

363. "O Huda'ya lâyık olur ki, o imtihanı her bir demde kullarına ileriye getire!"

Ya'ni "İmtihân ve tecrübe husūsu ancak Hakk'a lâyık olur ve Hak kullarını dâimâ imtihân ve tecrübe içinde tutar." Nitekim sûre-i Bakara'da وَلَنَبْلُونَكُمْ بِشَيْء مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَ الْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/155) ya'ni "Ve biz sizi korku ve açlık ve emvâlden ve nefislerden ve semerâttan noksanlık cinsinden bir şeyle imtihân ederiz; ve ey Resûlüm sabr edenlere müjde ver!" buyurulur. Ve imtihana müteallık olan âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir.

364. "Tâ bizi bize âşikâr göstere ki, sırlarda akîdeden ne tutarız?"

"Sirâr", ya müfâale bâbından masdar olur ki, ma'nâsı "sır söyleşmek"tir. Veyâhud sırrın cem'i olan "esrâr"ın muhaffefidir ki, ma'nâsı "gizliler" ve "örtülüler" demek olur. Akrabü'l-Mevârid'de: "Serâr", ayın son gecesi ve sînin kesriyle "sirâr", avuç içindeki çizgiler ve alındaki çizgiler ve her bir şeydeki hutût ma'nâları gösterilmiştir. Bu ma'nâya göre "Hak Teâlâ bizi, bize âşikâr göstermek ve alnımızın yazısında gizli olan i'tikādımızdan neye mâlik olduğumuz zâhir olmak için, bizi imtihân eder" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, imtihân-ı ilâhîde iki vecih vardır. Bir vechi budur ki: Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temeyyüz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba'de'l-imtihân mümkündür. Eğer bu imtihan olmasa, her ayn-ı sâbitenin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i hâliğa fiilen zâhir ve şuhûd ile tevessuk edememiş olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد و جئنابكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيداً (Nisâ, 4/41) Ya'ni "Her ümmet peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Ey Resûlüm, seni de onların üzerine şâhid getirdik." Binâenaleyh bu imtihân bizi, bize âşikâr göstermek olur. Ve beyt-i şerîfdeki "sirâr", alın yazısı ma'nâsına geldiğine göre, sırr-ı kadere işaret buyurulur. İmtihandaki ikinci vecih budur ki, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahid olanları bilelim!" buyurur. Bu imtihân ancak Hakk'ın bizi bilmesi içindir. Ma'lum olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i'tibâr vardır. Birisi mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde, Zât-ı ulûhiyyetin cemî'-i sıfat ve esmâsına mücmelen ilmidir. Bu ilim, kendi Zât'ına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim ve ma'lûm arasında aslâ temeyyüz yoktur, cümlesi şey'-i vâhiddir ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den değildir. Zîrâ Zât-ı kadîm ile beraber kadîmdir. İkincisi mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfatın ve esmâsının sûretleri yekdîğerinden mütemeyyiz olarak ilm-i ilâhîde peyda olduklarında, her birinin iktizâ-yı zâtîleri olan kābiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise, inkişaf eder ve bu kābiliyyet ve isti'dâdât ba'de'l-inkişaf Hakk'ın tafsilen ma'lûmu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara taalluk eden ilmi, onların ma'lûmiyetlerinden sonra olduğundan, “İlm-i Hak, ma'lûma tâbi'dir" denildikte "ilm-i sıfatî ve esmâî" anlaşılmalıdır. İmdi her iki vecihde de imtihân edici Hak'dır; kula, Hakk'ı imtihân etmek aslâ câiz değildir.

365. Hiç Adem Hakk'a dedi mi ki: "Bu cürüm ve hatâda seni imtihan ettim?"

Ya'ni, hiç Adem (a.s.) hatâyı irtikâb ettikten ve Hakk'ın itâbına mazhar olduktan sonra, Hakk'a hitâben dedi mi ki: "Yâ Rab, ben bu cürüm ve hatâyı, ancak senin lutuf ve keremini imtihân etmek için irtikâb ettim!"

366. "Ta ki senin hilminin gāyesini göreyim!" Ah bu kimin mecâli olur, kimin?

Hz. Adem: "Yâ Rab, bu kabâhatı senin hilminin derece-i gāyesini görmek için irtikâb ettim!" demedi. Ah! Bu imtihana kullardan kimin mecâli olur, kimin?

367. Senin aklın çok cihetten sersem geldi; senin özrün, senin günahından beterdir.

Ey kâmili imtihân eden nâkıs! Senin aklın çok vecihden sersem geldi ve sen imtihân etmek sözünü bir özür dilemek için kâmile karşı söyledin; fakat özrün kabâhatinden büyük oldu.

368. O ki gönül kubbesini yükseltti, onu imtihan etmeyi sen ne bilirsin?

اللهُ الَّذِي رَفَعَ السَّموات (Ra'd, 13/2) ya'ni "Öyle Allah'dır ki gökleri yükseltti" âyet-i kerîmesi mûcibince kubbe-i semâyı yükselten Allah Teâlâ hazretlerini sen imtihân etmeyi ne bilirsin ve onu kendi mahdûd dimâğınla nasıl imtihân edersin? Zîrâ imtihan etmek için, evvelâ iyiyi ve kötüyü tefrík etmek lâzımdır, halbuki senin kısa nazarların birçok iyileri kötü ve birçok kötüleri de iyi görür.

369. Ey hayrı ve şerri bilmemiş olan kimse, kendini imtihan et, sonra da başkasını!

Binâenaleyh ey bu âlemde dar olan fikri ve nazarı ile hayrı ve şerri bilmemiş olan kimse, evvelen kendinin bu hâlini imtihân ve tecrübe et de, ondan sonra kendi nefsinin hâricine çıkıp, başkalarını imtihân et!

370. Ey filân, eğer kendini imtihan ettin ise, başkalarının imtihanından fâriğ gelirsin.

Ey filân, eğer iyiyi kötüyü tefrík edebilip edebilemediğini imtihân ve tecrübe ettin ve bu husûsta kendi nefsinin aczini anladın ise, artık başkalarının imtihanıyla meşgül olamazsın.

371. Şeker dânesi olduğunu bildiğin vakit, şeker-hânenin ehli olduğunu da bilirsin.

Eğer kendini imtihân ettikten sonra, eğer nefsinin şekerdânesi, ya'ni ilim ve ma'rifet ve hüsn-i ahlâk ile tatlılık menba'ı olduğunu bildin ise, şeker-hânenin ya'ni mertebe-i ma'rifetin ehli olduğunu bilirsin ve o zaman kalbine gelen vâridât-ı esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye şekerleri olur.

372. İmdi bil ki, imtihansız İlâh, nâ-mahal yere sana bir şeker göndermez.

Ey mürid bil ki, Hak Teâlâ seni türlü türlü imtihanlardan geçirip, mertliğin ve vefâkârlığın ve emînliğin tahakkuk ettikten sonra, sana şeker gibi tatlı olan esrâr ve maârifini tevdî' eder; yoksa o şekeri bilâ-imtihân nâhak yere gördermez.

Menkabe: Nefehâtü'l-Üns'de mündericdir ki: Bir kimse Zünnûn-ı Mısrî hazretlerinin huzûruna gidip, kendisine esrâr-ı ilâhiyyeden bahis buyurmasını niyâz eder. Hz. Zünnûn: "Peka'lâ, bahs edeyim, fakat ondan evvel bir iş var, o hizmeti îfâ edip gel!" buyurur. Ve o adamın eline kapalı bir kutu verip, bunu al, böylece falan mahalde, falan kimseye götür der. O adam da kutuyu alıp, yola çıkar. Esnâ-yı râhda kutunun içinde bir şeyin hareket ettiğini hisseder. Merâk edip, içinde oynayan şeyin ne olduğunu anlamak için kutunun kapağını açar. Fâre varmış, kapak açılınca fâre sıçrayıp kaçar, o kimse mütehayyir kalır; kendi kendine düşünür: "Boş kutuyu, söylediği zâta mı götüreyim, yoksa avdet edip, meseleyi Hz. Zünnûn'a mı arz edeyim?" der. Avdet etmeyi münasib bulur, keyfiyeti Hz. Zünnûn'a arz eder. Cenâb-ı Zünnûn buyurur ki: "Kendin gibi bir mahlûkun sana tevdî' ettiği bir sırrın muhafazasında emîn değilsin, Hak Teâlâ'nın esrârına nasıl emîn olursun?"

373. İmtihansız bunu bil ki, mâdemki sen şahın ilminden başsın, seni pâygaha göndermez.

Ya'ni, Hakk'ın imtihanına hâcet yoktur, sen ilm-i ilâhîde baş olarak sabit oldun ve ayn-ı sâbiten reîs olmanı iktizâ etmiş ise, Hak Teâlâ seni, isti'dâd-ı ezelîne muhâlif olarak dûn bir mertebeye indirmez; zîrâ Hak Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine koyar.

374. Hiç akıl kıymetli inciyi, pislik dolu olan helâ içine bırakır mı?

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin ma'nâsını te'yîd için bir misâl-i zâhirîdir.

375. Zîra ki bir âgâh olan hakîm, buğdayı asla saman anbarına göndermez.

Bu da ikinci bir misâl-i zâhirîdir.

376. Pîşvâ ve rehber olan şeyhi, eğer bir mürîd imtihan ederse, o eşektir.

Hak yolunda kendisine iktidâ olunan bir mürşid-i kâmil, ma'nevî hastalıkların tabîbidir. Eğer bir mürid onu imtihân ederse ahmaktır. Nitekim hazâkati halk nazarında sabit olan bir doktoru, ilm-i tıbba vâkıf olmayan bir kimse, onun tabâbetdeki ilmini imtihân etmeğe teşebbüs ederse, bittabi' açık bir hamâkat olur. Zîrâ imtihân etmek, imtihan olunan kimsenin ilminin fevkında bir ilim sâhibi olmasına tevakkuf eder.

Menkabe: Muhammed Bahâeddîn-i Şah-ı Nakşibend hazretleri bir gün ashâbıyla otururken birisi gelip, bir sepet armudu hediye olmak üzere getirerek, hazretin önlerine koymuş; o hazret sünnet-i Peygamberî mûcibince, armutları sepetten çıkarıp hâzırûna dağıtmışlar ve "Herkes aldığı armutları yemesin!" demişler. Hediyeyi getiren zâta sormuş ki, “Bunları ne niyetle getirdin, doğrusunu söyle!" O kimse de: "Efendim sizin kerâmet sahibi bir zât olduğunuzu söylediler, ben de imtihân için bu armutları getirdim. Kendi kendime dedim ki, bu armutlardan ikisine gizlice işaret ettim, bu armutları götürdüğüm vakit âdet-i vech ile hâzırûna taksîm ederler; eğer dedikleri doğru ise, bu işâret ettiğim armutları bana versinler." Cenâb-ı Şâh: "Bak bakalım, o armutlar sana verilmiş midir?" buyurmuşlar. O da: "Evet efendim, bana vermişsiniz!" demiş; onun üzerine Hz. Şâh buyurmuşlar ki: "Bir kimse ki, tarîk-ı peygamberîde yürür, onu imtihân etmek câiz değildir. Eğer biz o armutları sana vermese idik, sen bizden yüz çevirip gidecektin ve bundan zarar görecektin."

377. Eğer sen onu din yolunda imtihan edersen, ey yakînsiz, sen dahi mümtehan olursun.

Ey kâmilin hâline yakîn ve hüsn-i i'tikād sahibi olmayan kimse! Eğer sen o kâmili din yolunda imtihan ve tecrübe edersen, sen dahi imtihân olunmuş olursun. le münâzara ettirdi; hepsini ilzâm etti. İmparatorun nazarında muhterem göründü; imparatorun güzel bir kızı var idi, ona âşık oldu; imparatordan istedi, hıristiyanlığı şart koydular, o da tanassur edip, kızı aldı ve dâimâ Hz. Gavs'ın sözünü yâd ederdi. Ve beni Şam'da zor ile evkāf tevliyeti üzerine nasb ettiler; ve dünyâ bana müteveccih oldu ve Hz. Gavs'ın sözü benim hakkımda da tahakkuk etti."