Diğer menkabe: Kezâ Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki; Şam ulemâsından Abdullah isminde bir zât nakl eder ki:
12. bölüm / 47 · 697 kelime · ~4 dk okuma
378. Senin cür'etin ve cehlin âşikâr olur. O bu iftitâşdan ne vakit üryân olur!.
Kâmili imtihân ve tecrübe etmenden dolayı, ancak senin bâtınındaki küstahlık ve edebsizlik ve cehâlet apaçık zâhir olur; senin o kâmili iftitâşından ya'ni teftîş ve tecrübe etmenden, onun ahvâl-i bâtınesi kat'â meydana çıkmaz; zîrâ kâmilin bâtını bî-renktir.
379. Eğer zerre gelir dağı tartarsa, ey delikanlı, o dağdan onun terâzîsi parçalanır.
Bu beyt-i şerîfde insân-ı nâkıs "zerre"ye ve insân-ı kâmil "dağa;" ve insân-ı nâkısın aklı “terâzî"ye teşbih buyurulmuştur. Ya'ni "İnsân-ı nâkısın insân-ı kâmili aklı ile muhâkemesi ve onu tecrübesi, bir zerrenin dağı tartmasına benzer. Binâenaleyh böyle bir imtihânda onun aklı hayrete düşer ve sersem olur." Nitekim yukarıdaki menâkıbda zikr olunan ahvâl, tavr-ı akıl hâricinde olan şeylerdir ve akıllar hayrette kalmıştır.
380. Zîra kendi kıyasından terâzî peyda eder; merd-i Hakk'ı terâzide eder. [378]
Nâkıs, kâmili kendi kıyâsât-ı akliyyesinden îcâd ettiği bir terâzî ile tartar.
381. Vaktaki o akıl mîzânına sığmaz, binâenaleyh akıl terâzîsini parçalar.
382. Ey amca, imtihanı tasarruf gibi bil; sen öyle bir şâh üzerinde tasarruf isteme!
Ya'ni, insân-ı kâmili imtihân etmek, onun mevcûdiyeti üzerinde tasarruf ve tahakküm etmek gibidir. Halbuki insân-ı kâmil sûrette beşeriyet ve abdiyet ile zâhir ise de, onun ma'nâsında hakikat vardır; zîrâ “Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i, basarı ve lisânı ve eli ve cemî-i kuvâsı olurum" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî mûcibince, ondan zâhir olan Hak'dır ve Hakk'ın sıfatıdır. Binâenaleyh kâmil üzerinde tasarruf etmek isteyen kimse, Hak üzerinde tasarruf etmek isteyen kimse gibi olur. Böyle olunca, aklını başına al da, böyle bir şâh üzerinde tasarruf etmek isteme!
383. Nakışlar, öyle bir nakkāş üzerinde imtihan için, ne tasarruf edecektir?
İnsân-ı nâkısın vücûdu, Hakk'ın nakşıdır; ve insân-ı kâmilin vücûdunda mutasarrıf Hak olduğundan, o insân-ı kâmil, nakkāş olan Hak menzilesinde olur. Bu ma'nâya göre nakışlar, öyle bir nakkāş olan kâmil üzerinde, onu imtihân için nasıl tasarruf edebilecektir; zîrâ onu imtihân ve tecrübe, Hakk'ı imtihân ve tecrübe etmek olur.
384. Eğer bir imtihan gördü ve bildi ise, onu dahi nakkāş onun üzerine çekmedi mi?
"Eğer o Hakk'ın nakşı olan insân-ı nâkıs, imtihanın ve tecrübenin ne demek olduğunu bildi ve gördü ise, nakkāş olan Hak, ilm-i ilâhîsinde sabit olan onun isti'dâdına müsteniden bu bilmeyi ve görmeyi de, o nakış üzerine çekmedi mi?" Ya'ni kâmili imtihân etmek isteyen bir kimseye, bu imtihân etmek hâtırasını, onun ayn-ı sâbitesi hükmünce, onun üzerine musallat eden dahi nakkāş olan Hak'dır.
385. Onun ilminin önünde olan sûretlerin önünde, ne kaderi olur? Muhakkak bu sûret kimdir?
"Kader", burada kuvvet ve tâkat ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hakk'ın ilminde olan a'yân-ı sâbite sûretlerinin önünde, bu suver-i unsuriyyenin ne kuvvet ve tâkatı olur? Bu süretleri kukla gibi oynatan suver-i ilm-i ilâhîdir. Binâenaleyh muhakkak bu suver-i unsuriyye kimdir ki, o sûretteki havâss-i hamse- nin akla verdiği idrâkât netîcesi olarak bir kâmili imtihan etmek dâiyesinin kıymeti olsun!
386. Vaktaki bu imtihan vesvesesi sana geldi, kötü tâli' bil ki, geldi ve senin boynunu vurdu.
Ey mürîd, sana insân-ı kâmili imtihan ve tecrübe etmek vesvesesi geldiği vakit, bunun sana müteveccih bir sû'-i kazâ olduğunu bil! Eğer onun hükmünü icrâ edersen, ma'nen senin boynunu vurur.
387. Vaktaki böyle vesvâsı gördün, çabuk çabuk Huda'ya dön ve sücûda gel!
Sana böyle bir vesvese geldiği vakit, çabuk çabuk tövbe ve istiğfâr edip secdelere kapan!
388. "Ey Huda, bu zandan beni kurtar!" diye akan göz yaşından secde mahallini ıslat!
İnsanın kalbine defi elinde olmayan birtakım fenâ hâtıralar gelir ve o hâtıraların vürûdunu istemediği halde, onlar kalbe musırran vârid olur. Bu gibi ahvâlde derhal Hâlık-ı havâtır olan Hak Teâlâ hazretlerine niyâz etmek îcâb eder ve niyâz için de secdeye kapanmak münasibdir; zîrâ beşere kurb-i ilâhî ancak secde hâlinde vâki' olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîmde واسجد واقترب (Alak, 96/19) ya'ni "Secde et ve yaklaş!" buyurulmuştur. Ve secde hâli, abdin gāye-i tezellülüdür ve tezellül esnasında ağlamak, kabûl-i niyâzda gāyet müessirdir.
389. İmtihan matlûb olduğu zaman, senin dîninin mescidi pür-harrûb oldu.
"Harrûb", keçi boynuzu demektir. Ve keçi boynuzu, neşv ü nemâ bulan mahaldeki ma'mûrelerin harâb olması, bu ağaçların hâssıyetinden imiş. Ya'ni, "Ey mürîd sana insân-ı kâmili imtihân etmek hâtırası gelir ve sen de bu hâtırânın hükmünü fiilen icrâya teşebbüs edersen, bil ki dîninin binâ-yı mescidi olan mahalde, keçi boynuzu ağaçları bitti; ya'ni kalbindeki îmân ma'mûresi harâbe-zâra döndü."