İçeriğe atla

Mescid-i Aksa'nın kıssası ve keçi boynuzu ağacı bitmesi ve Dâvud (a.s.)ın Süleyman'dan evvel o mescidin binâsına azm etmesi

13. bölüm / 47 · 7041 kelime · ~36 dk okuma

390. Vaktaki Mescid-i Aksa'yı taş ile yapsın diye, Dâvûd'a mensub olan azim dara geldi.

Ya'ni, vaktâki Mescid-i Aksa'yı taş ile yapmak azmi Dâvûd (a.s.)'ın bâtınından tazyîk etti ve mutlakan bu binâyı yapmak kasd ve azminde bulundu.

391. Hak ona vahy etti ki: "Bunun terkini oku; zîrâ bu mekân senin elinden zuhûra gelmez!"

Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri Dâvûd (a.s.)a vahiy tarîkıyle bildirdi ki: "Yâ Dâvûd, Beyt-i Makdis binâsının terkini oku, ya'ni bu husûstaki azmini terk et, zîrâ bu mahallin binâsı senin elinden zâhir olacak değildir!"

392. "O bizim takdîrimizde yoktur ki, sen bu Mescid-i Aksa'yı zuhura getiresin."

Ya'ni, "Bizim ilm-i ezelîmizde senin bu Beyt-i Makdis'i binâ etmen mukadder değildir!"

393. Dedi: "Ey sır bilici, cürmüm nedir ki, bana mescidi yapma, diye söylersin?" Vahy-i ilâhîye cevâben Dâvûd (a.s.) dedi ki: "Ey bilcümle umûrun sırrını bilici olan Hâlık'ım, benim kabâhatım nedir ki bana Mescid-i Aksa'yı yapma, diye emir buyurursun?"

394. Dedi: "Sen kabâhatsizsin; sen kanlar etmişsin, mazlumların kanını boynuna götürmüşsün."

Cenâb-ı Hak, Dâvûd (a.s.)a cevâben buyurdu ki: “Yâ Dâvûd, filvâki' senin kabâhatin yoktur; ve fakat insanların kanlarını dökmüşsün, mazlûmların kanını boynuna almışsın."

395. "Zîrâ senin sesinden sayısız halâyık can verdiler ve ona şikâr oldular."

396. “Senin âvâzın, senin can-perdâz olan güzel sadân üzerine çokluk kan gitmiştir."

Ma'lûm olsun ki, Dâvûd (a.s.)ın kan dökücülüğü iki sûretle vâki' olmuştur; ve bu iki sûretle kan dökülmesinde o hazretin asla kabahati yoktur. Birisi budur: Emr-i ilâhî üzerine küffâr ile gazâ etmiş ve gazâ-yı meşrû' ile kanlar dökmüştür. İkincisi budur ki: Dâvûd (a.s.)ın sadâsı pek güzel ve pek muhrik olup münacata başladığı يا جبال أوبى معه والطير (Sebe', 34/10) ["Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbih edin!"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, dağlar ve kuşlar, onun münâcâtına iştirak ederler idi. Ve orada hâzır olup dinleyen insanlardan birçokları azîm cezebât-ı ilâhiyye te'sîriyle can verirler idi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Yûnusî'de birinci sûretten bahs edip buyururlar ki: واعلم ان الشفقة على عباد الله احق بالرعاية من الغيرة فى الله اراد داود عليه السلام بنيان بيت المقدس فبناه مراراً فكلما فرغ تهدم فشكا ذلك الى الله فاوحى الله اليه ان بيتي هذا لا يقوم على يدى من سفك الدماء فقال داود يارب الم يكن ذلك في سبيلك قال بلى ولكنهم اليسوا بعبادي قال يا رب فاجعل بنيانه على يدى من هو منى فاوحى الله اليه ان ابنك سليمان يبنيه فالغرض من هذه الحكاية مراعاة هذه النشاة الانسانية و .... ان اقامتها اولى من هدمها الخ Ya'ni "Bil ki, Allah'ın kulları üzerine şefkat, fillah gayretten riâyete ehakdır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i binâ etmek istedi. İmdi onu mirâren binâ etti; her ne vakit fâriğ olsa yıkılır idi. Böyle olunca Allah Teâlâ'ya bunu şikâyet etti. Allah Teâlâ ona vahy eyledi ki, "Muhakkak benim bu beytim kanlar döken kimsenin iki eli üzerinde kāim olmaz!" İmdi Dâvûd (a.s.) dedi: “Yâ Rab, bu senin yolunda olmadı mı?" Hak Teâlâ buyurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: “Yâ Rab, onun bünyânını benden olan kimsenin iki eli üzerinde kıl!" Böyle olunca Allah Teâlâ ona vahy etti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleyman onu binâ eder." İmdi bu hikâyeden garaz bu neş'et-i insâniyyenin mürââtıdır ve muhakkak onun ikāmesi hedminden evlâdır." Ve Hakk'ın küffârın katlini emr etmesiyle berâber, kan döküldüğünü hoş görmemesi hakkındaki tafsilât, fakîr tarafından yazılan Fusûsu'l-Hikem şerhinde tafsil olunmuştur, burada beyânı uzun olur. İmdi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîf'de ikinci vechi beyân buyurdukları ve her iki sûretteki ma'nâ birleştiği cihetle, Fusûs ile Mesnevî arasında ihtilaf yoktur; ve cenâb-ı Pîr efendimizin ikinci sûreti beyân buyurmaları, âtîdeki esrâr ve hikemin beyânına bir mukaddime teşkil etmiştir.

397. Dedi: "Senin mağlûbun, senin sarhoşun idim; benim elim, senin elinden bağlanmış oldu."

Dâvûd (a.s.) Hakk'a cevaben dedi ki: "Yâ Rab, ben senin şarâb-ı aşkının mağlûbu ve sarhoşu idim; o mağlûbiyet içinde etrafımı gören gözüm yok idi; o hâl içinde benim irâdem ve kudretim, senin irâdene ve kudretine bağlanmış oldu."

398. "Değil midir ki, şâhın her mağlubu merhum ola; değil midir ki, mağlub, ma'dûm gibi ola!"

Ya'ni, "fenâ-fillâh" hâli içinde abd kendisinden sâdır olan ef'âlden dolayı ma'zûrdur ve rahmetin mazharıdır. Zîrâ mağlûbu'l-hâl olan, ma'dûm gibi olur. Artık o abdin vücûd-ı abdânîsine aid olan ahkâm ve âsâr zuhûr edemez bir hâle gelir.

399. Dedi: "Bu mağlub bir ma'dumdur ki, o nisbetin gayri ile ma'dûm değildir, îkān ediniz!"

Hak Teâlâ tekrâr Hz. Dâvûd'a hitâben buyurdu ki: "Yâ Dâvûd, bu fenâ-fillâh içindeki mağlûb bir ma'dûmdur ki, o ma'dûm nisbetin gayriyle değildir; ancak nisbetle ma'dûmdur. Ya'ni izâfî ve mukayyed olan bir ma'dûmdur, yoksa ma'dûm-ı mutlak değildir. Bu ma'dûmiyetin böyle nisbî bir ma'dûmiyet olduğunu yakînen biliniz! Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme ve îzâh: Hak Teâlâ buyurdu ki: "Ey mağlûbu'l-hâl olan Dâvûd, senin ma'dûmluğun nerede? Ma'dûm, nisbetin gayriyle değildir, bu hususta susunuz!"

Bu nüshanın şerhinde İmdâdullah (k.s.) şöyle buyururlar: "Hulâsa-i cevâb budur ki: Gerçi mağlûb idin ve ma'dûmu'l-ihtiyâr oldun; lâkin mâdemki bekābillah ile bâkî oldun, binâenaleyh vücûdun kâmildir ve sen Hakk'ın ihtiyâriyle muhtâr oldun. Bu ise ihtiyâr-ı kâmildir; ve bu ihtiyâr ile, ıztırâr olamaz. Böyle olunca, ihtiyârın dahli vardır. Her ne kadar bu ihtiyâr içinde merhûm isen de, benim bu beytimin, ihlâk-i beşer ile ve bu ihtiyâr ile cem' olması mümkin değildir." Ve yine bu nüshanın şerhinde, Hind şârihlerinden Muhammed Emîr buyurur ki: "Sende hâsıl olan yokluk ve fenâ, cemî'-i esmâ ve sıfâta nisbetle değildir; ve senin cemî'-i esmâ ve sıfatın fânî olmuş değildir; belki senin ba'zı sıfatın, zât-ı Hakk'ın ba'zı sıfatında fânî ve müstehlek olmuştur. Zîrâ mukayyed ve çûn için, Zât-ı mutlak ve bî-çûn olmak muhâldir. Ve lezzet-i visâl dahi bundan sonra sâbit olur. Beyit: "Ne yaparsın, bir dilberin vaslını ki, onu görmek senin için helâk-i cân gelir."

Binâenaleyh bendeye fenânın fâidesi, o...da şâibe-i takayyüd ve ubûdiyyet bâkî kalmamaktan ibârettir.

Yine Hind şârihlerinden Muhammed Eyyûb, Mîr Abdü'l-Fettâh ve Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazarâtı dahi bu nüshayı, bu meâlde şerh etmişlerdir.

400. "Böyle ma'dûm ki, o kendinden gitti, varlıkların daha iyisi ve kavîsi vâki' oldu."

Hakîkati bâkî ve sıfatı, sıfât-ı Hak'da fânî olmakla ma'dûm hükmünde olan o kimse, kendinin kendiliğinden gitti ve onun varlığı bütün varlıkların daha iyisi ve kuvvetlisi vâki' oldu; zîrâ onun varlığı Hakk'ın varlığıdır; binâenaleyh onun varlığı kâmildir.

401. O Hakk'ın sıfatına nisbetle fenâdır, hakîkatte fenâ içinde onun için bekā vardır.

O ma'dûmun sıfât-ı beşeriyyesini, sıfât-ı Hak ifnâ etmiş ve o sıfât-ı beşeriyye yerine, Hakk'ın sıfatı kāim olmuştur. Evvelce o mağlûb vücûd-ı beşerîsi ile kāim ve müteharrik iken, şimdi vücûd-ı hakiki-i Hakkānî ile kāim ve müteharrik olmuştur. Binâenaleyh hakikatte o mağlûb için, bu fenâ içinde bekā vardır; çünki vücûd-ı mecâzî fânî, vücûd-ı Hakkānî bâkîdir. Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr'in lisân-ı şerîfinden, sâlikleri irşâden beyân buyurulur.

402. Ervâhın cümlesi onun tedbîrindedir; eşbahın cümlesi de onun tîrindedir.

Ya'ni, vücûd-ı Hakkānî ile bâkî olan insân-ı kâmil, ervâhda tasarruf ettiği gibi, ecsâmda da tasarruf eder. "Eşbâh", "şebah"ın cem'idir, ecsâm ve uzaktan görülen siyahlıklar ma'nâsınadır. Ve "tîr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada "kudret" ma'nâsınadır. Ya'ni sıfât-ı Hak'la kāim olan bir kimse, bir kimsenin ruhuna teveccüh ettiği vakit, ona te'sîr ilkā eder; ve kezâ ecsâmda da tasarruf kudretini hâizdir. Menâkıb-ı evliyâda kâmillerin ervâhda ve ecsâmda tasarruflarının misâlleri pek çoktur. Ve bu Mesnevî-i Şerif de de şimdiye kadar geçmiş ve âtîde de gelecektir. Bu beyt-i şerîf dahi Hz. Pîr lisân-ı şerîfindendir.

403. "O kimse ki bizim lutfumuzda mağlûbdur, muztar değildir, belki muhtar-ı velâdır."

"Vela", dostluk ve yakınlık ma'nâsına gelir. Bu beyt-i şerîf Hz. Dâvûd'a olan hitâb-ı ilâhîdendir. Ya'ni, "O kimse ki, lutf-i tecellîmizde mağlûb ve fânî olmuştur, artık o kimse muztar ve âciz değildir, dostluğun ve yakınlığın muhtârıdır, ya'ni onun irâdesi, Hakk'ın iradesidir."

404. İhtiyarın müntehâsı ise odur ki, burada onun ihtiyarı müftekad olur.

"Müftekad", gäib edilmiş [demektir.] Ma'lûmdur ki, irâde Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Hakk'ın bu sıfatı, efrâd-ı beşerden her birine isti'dâdı nis- betinde aks edip cüz'iyetle zâhir olmuştur. Binâenaleyh insan irâde ve ihtiyâr sahibidir; fakat onun bu ihtiyârının bir müntehâsı vardır. Bu müntehâ dahi, kendine cüz'iyetle mün'akis olan irâdeyi, kendi küllüne terk etmektir ki, burada onun ihtiyârı, gāib edilen olur.

405. Eğer o nihayet benlikten mahv olmasa idi, bir ihtiyar için çeşni olmaz idi.

İrâde-i külliyye-i Hakk'ın, efrâd-ı beşerden her birine mün'akis olan pertevi, onlarda bir müstakil ihtiyâr vehmi vücûda getirir; onlar dahi bu ihtiyârlarını gāib etmemek için, ona sarılırlar. Eğer bu ihtiyârlarını gāib etmek korkusu olmasa idi, efrâd-ı beşer, kendi ihtiyârlarının zevkini ve çeşnisini duymazlar ve ihtiyârlarının benliğine ve varlığına karşı lâkayd kalırlar idi. Binâenaleyh her bir şeyin lezzeti ve çeşnisi, onun iftikārı ve gāib olması mülâhazasından neş'et eder. Meselâ insanın gözü, gāib etmek korkusundan dolayı zevkli ve kıymetlidir.

406. Cihânda gerek lokma ve gerek şerbet olsun, onun lezzeti, lezzetin mahvının fer'idir.

“Lokma”dan murâd, ekl ve yeme ve “şerbet”ten murâd, içme demek olur. Ya'ni, “Nitekim cihânda yemenin ve içmenin lezzeti, lezzetin mahvının fer'idir; zîrâ insanın yemeden ve içmeden duyduğu lezzet ve çeşni, o lezzetin mahvından bir fer'dir.” Ve nitekim bir kimse hastalık sebebiyle yemenin ve içmenin lezzetini gāib ettiği vakit, keşke sıhhatim yerinde olsa idi de, soğanı kırıp tatlı tatlı ekmekle yese idim, dediği defâatle işitilmiştir. Bundan anlaşılır ki, zıdlar birbirinin fer'idir; ya'ni zevk, zevksizliğin ve zevksizlik dahi zevkin fer'idir; çünki bu zıdlar birbirinin vücûdundan inkişaf eder.

407. Gerçi lezzetlerden te'sîrsiz oldu; o bir lezzet oldu ve lezzet tutucu oldu.

Ya'ni, “İhtiyârını, ihtiyâr-ı Hak'da fânî kılan kimse, gerçi bu ihtiyârının lezzetlerinden ve çeşnilerinden te'sîrsiz oldu; fakat o lezzetsizliğin zıddı bir lezzet ve bir zevk oldu ki, o dâimâ lezzet tutucu oldu." Zîrâ onun ihtiyâr-ı cüz'îsinin zevki, ihtiyâr-ı küllî-i Hak'da fânî olduğu cihetle, artık o mağlûb, ihtiyâr-ı küllî-i Hakk'ın zevki ile mütezevvık oldu ve onun ihtiyârının müntehâsı bu oldu. Şerh: İnne'l-mü'minûne ihvetün ve'l-ulemâ kenefsin vâhidah, özellikle Dâvûd ve Süleymân ve diğer peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) ittihadı ki, eğer onlardan birini inkâr edersen, hiçbir peygambere iman doğru olmaz; ve bu ittihadın alametidir; zira o binlerce evden bir evi viran edersen, onun hepsi viran olur ve bir duvar ayakta kalmaz. Çünkü "Biz onlardan hiçbirini ayırmayız." Ve akıllıya işaret kafidir; halbuki bu beyan işaretlerden ileri geçti. انمَا الْمُؤمِنُونَ اخوة (Hucurât, 49/10) Ya'ni “Mü'minler kardeştirler ve العلماء كنفس واحدة ya'ni "Ulemâ nefs-i vâhide gibidir" âyet ve hadîsinin şerhi. Husûsiyle Dâvûd ve Süleymân ve sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ittihâdı ki, eğer onlardan birini münkir olursan, hiçbirine îmân dürüst olmaz; ve bu ittihâdın alâmetidir; zîrâ o binlerce evlerden bir evi vîrân edersen, onun hepsi vîrân olur ve bir duvar kāim olmaz. Zira لا نفرق بين أحد منهم (Bakara 2/136) ya'ni "Biz onlardan birini tefrîk etmeyiz." Ve âkıle işâret kâfidir; halbuki bu beyân işaretlerden ileri geçti.

408. İmdi Huda'dan Dâvûd'a hitâb geldi ki: "Ey iyi çehreli olan güzîde peygamber!"

409. "Gerçi senin cehdin ve kuvvetin ile zâhir olmaz; fakat mescidi senin oğlun yapar!"

410. "Ey hakîm, onun fiili senin fiilindir; mü'minler için kadîm bir ittisâl bil!"

Ma'lûm olsun ki, îmân iki nevi'dir: Birisi îmân-ı tahkîkî, diğeri îmân-ı taklîdîdir. Her iki sınıf dahi mü'min iseler de وَلِكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عملوا (En ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesi mûcibince, her iki îmân arasında fark-ı küllî vardır. Maahâzâ îmân-ı tahkîkî, bir ma'nâ-yı küllî olduğu gibi, îmân-ı taklîdî dahi bir ma'nâ-yı küllîdir. Ve her iki îmân, îmân olmakta müttehiddir. Bunların her iki nev'i, ma'neviyetleri i'tibâriyle tecezzî kabûl etmez; fakat bu îmân sâhiblerinin sûretleri, her zamanda taaddüd eder. Sûretlerin taaddüdü, ma'nânın taaddüdünü îcâb etmez. İmdi sûretleri müteaddid olan mü'minler, ma'nâ-yı küllîde ittihâd ettikleri için, âyet-i kerîmede إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اخْوَةٌ (Hucurat, 49/10) ["Mü'minler kardeştirler"] buyurulmuştur. Âyet-i kerîmenin bu ma'nâsı hakîkî ve taklîdî îmân sâhiblerine şâmil ve âmmdır. Ve العلماء كنفس واحدة ["Ulemâ nefs-i vâhide gibidir"] hadîs-i şerîfi, bu umûmî ma'nâyı husûsîleştirir ki, ulemâdan maksad, ulûm-i ledünniyye sahibi olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Bu zevâtın îmânları, îmân-ı tahkîkîdir. Binâenaleyh beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında îmân-ı hakîkî sâhibleri arasındaki ittihâda ve ikinci mısra'da da umûm mü'minler arasındaki ittihada işâret buyurulur. Ya'ni, “Îmân-ı tahkîkî sâhibi olan oğlun Hz. Süleyman'ın fiili, senin fiilindir ve zâten alelumûm îmân-ı tahkîkî ve îmân-ı taklîdî sâhibi olan mü'minler arasında îmânın ma'neviyeti i'tibariyle kadîm bir ittisâl ve ittihad vardır."

411. Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir.

"Mü'minler cisimleri ve sûretleri i'tibariyle taaddüd eder ve birbirinden ayrı görünürler; lâkin onların îmânları bir şeydir ve sûrette birbirinden ayrı olan mü'minler, ma'nâda müttehiddirler." Nitekim mü'minlerin cisimleri de başka başkadır ve müteaddiddir; fakat şe'n-i ilâhî olan rûh-ı küllî birdir ki, o da rûh-ı a'zamdır. Ma'nâ-yı küllî olan îmân, eşhâs-ı muhtelifeye taalluku sûretiyle tecezzî etmediği gibi, rûh-ı küllî olan rûh-ı a'zam dahi kezâlik mü'minlerin eşhâs-ı muhtelifesine taalluk etmekle tecezzî etmez.

412. Öküzde ve eşekte olan fehim ve canın gayri, âdemî için başka bir akıl ve cân vardır.

Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfenin ma'nâsı tavazzuh edebilmek için Azîz Nesefî hazretlerinin rûh ve cisim hakkındaki beyânâtından muktebes olan bir hulâsayı, mukaddime olarak arz ediyorum: Ma'lûm olsun ki, rûh birdir ve fakat rûhun merâtibi vardır ve her mertebede bir ismi vardır. Bu mertebelerin isimleri hasebiyle rûhun çok olduğunu zannederler. Halbuki rûh birden ziyâde değildir. Velâkin cismin dahi rûh gibi merâtibi vardır ve her birinin de bir adı vardır. Toprak, su ve hava ve ateş ümmühâttırlar. Her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Sûreti zulmet ve ma'nâsı nûrdur. Sûretlerine "unsur" ve ma'nâlarına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur, dört tabîat olur; ve bunların cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı birbirine karıştırırlar, bir "mizâc" peyda olur; ona "cisim" derler. Ve bu ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit, onların ma'nâsını da karıştırmış olurlar; ve ondan dahi bir mizâc peyda olur, ona da "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhda olur. Ümmehât birbirine karışmamış oldukları müddetçe, onlara "anâsır" ve "tabâyi" derler ve karıştığı vakit "mizâc" peyda olur, "cisim" ve "rûh" derler. Cismin muhtelif merâtibi vardır. Her bir mertebe bir isim alır; "cism-i cemâd,” “cism-i nebât," "cism-i hayvân;" ve kezâ rûh dahi merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır. “Rûh-ı cemâd," "rûh-ı nebât," "rûh-ı hayvan"dır; ve "insan" envâ'-ı hayvandan bir nevi'dir. İşte hakikat-ı mizâc ve hakikat-ı cisim ve hakîkat-ı rûh budur. "Cisim", âlem-i mülkdendir ve "rûh" âlem-i melekûttandır; ve "cisim", âlem-i halkdandır ve rûh âlem-i emirdendir. Rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir. Mertebe-i nebâtta bittab', mertebe-i hayvanda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insanda bi'l-fiil. Adem "rûh-i nebâtî” ve “rûh-i hayvânî” ve “rûh-i nefsânî"de hayvanlar ile müşterektir; ve "rûh-i insan” bu üç rûh kabílinden değildir; zîrâ âlem-i ulvîdendir. Ve nebâtî ve hayvânî rûhlar, âlem-i süflîdendir. Rûh-i hayvânî cüz'iyâtı müdriktir ve rûh-i insânî cüz'iyyatı ve külliyâtı müdriktir. Rûh-i hayvânî nef ve zararı müdriktir ve rûh-i insânî nef ve zararı ve enfa' ve ezarrı müdriktir; ve âlim ve mürîd ve kādir ve semî ve basîr ve mütekellimdir. Bilme vaktinde bütün âlimdir ve görme vaktinde serâpâ basîrdir ve işitme vaktinde tamâmen semîdir ve kelâm vaktinde de bütün mütekellimdir. Bilcümle sıfat hakkında da böyledir."

Ma'nâ-yı beyit: "İnsanın rûhu ve idrâki, öküzün ve eşeğin, ya'ni hayvanların ruhunun ve idrâkinin gayridir." Nitekim yukarıda îzâh olundu.

413. Yine âdemînin akıl ve canının gayri olarak bir velîde o deme mensub bir can vardır.

Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Hayvânâtın vücudunda iş yapanlar vardır ve dâimâ iş içindedirler; ve onların işi budur ki, nûru zulmetten tefrîk ederler. Evvelâ gıdâyı ağza koyarlar, ağız kendi işini tamam eder ve kalbe verir; ve kalb kendi işini tamam edip, dimâğına verir; vaktāki dimâğa erişir ve dimâğ kendi işini tamam eder, urûc tamam olur ve nûr zulmetten ayrılır ve nûrun sıfatı zâhir olur ve hayvan bilici ve işitici ve görücü olur. Ve bu iksîrdir ve hayvânât dâimâ bu iksîr içindedir; ve insan bu iksîri nihâyete eriştirir ve iksîr âdemin yaptığı bu iksîrdir, her ne yerse, o şeylerin dâimâ canını alır ve eşyânın zübde ve hulâsasını zabt eder. Ya'ni nûru, zulmetten öyle ayırır ki, nûr kendini kemâhî bilir ve görür ve bu insân-ı kâmilin gayrinde olmaz. İnsân-ı kâmil bu iksîri kemâle eriştirir ve bu nûru zulmetten tamâmen tefrîk eder. Zîrâ bu nûr hiç başka bir mahalde kendini kemâhî bilmedi ve görmedi; ve insân-ı kâmilde kemâhî bildi ve gördü. İşte bu iksîr-i kâmil, rûh-ı menfüh-ı ilâhîdir. Binâenaleyh alelumûm insanların akıl ve idraki, hayvanların rûhundan ve idrâkinden âlîdir ve insân-ı kâmilin rûhu ve idrâki ise, sâir insanların rûh ve idrâklerinden âlîdir."

414. Hayvana mensub olan can ittihad tutmaz, sen hava ruhundan bu ittihadı isteme!

Hayvanlık mertebesindeki rûhda ittihâd yoktur; rûhun bu mertebesiyle diri olanlar arasında dâimâ muhalefet ve cenk vardır. Sen havâ-yı hâricîden müvellidü'l-humûza gazını almak ve ciğerdeki karbon gazını dışarıya çıkarmak sûretiyle diriliği devam eden bu rûhdan bu ittihâdı isteme!

Ma'lûm olsun ki, insanlar rûh-i hayvânîde, hayvanlar ile müşterektir ve bu rûhun ahkâmı altında zebûn olanların rûh-i insânîleri kuvvede kalmış ve fiile gelememiş olur. Binâenaleyh mürşid-i kâmil terbiyesiyle mücâhede ve riyâzât ve tahsil-i ma'rifet hep bu kuvvede kalmış olan rûh-i insânî ahkâmının fiilen zuhûru maksadına müsteniddir; bu maksadı müdrik olmayan insanlarda rûh-i hayvânî ahkâmı zâhir olup, dâimâ birbirleriyle muhalefet ve nizâ içindedirler ve birbirlerini hayvanlar gibi yırtıp helâk ederler ve biri dîğerinin hâlinden müteessir olmaz.

415. Eğer bu ekmek yese, o tok olmaz; ve eğer bu, yük çekerse, o sakîl olmaz.

Meselâ eğer biri karnını doyursa, diğerinin karnı doymaz; ve birisi arkasına yük yüklense, dîğeri onun sıkletini duymaz.

416. Belki bu onun ölümünden sevinir; vaktaki onun rızkını göre, hasedinden ölür.

Rûh-i hayvânî le diri olan kimseler, o kadar birbirine muârız ve muhâlifdir ki, birisi dîğerinin ölümünden sevinir; ve kezâ birisi dîğerinin servet ve ni'mete müstağrak olduğunu gördüğü vakit hasedinden patlar.

417. Kurtların ve köpeklerin canı her biri ayrıdır; canları müttehid olan, Hudâ'nın arslanlarıdır.

Kurt ve köpek meşreb ve tabîatında olan kimselerin rûh-i hayvânîleri birbirinden ayrıdır; zîrâ rûh-i hayvânî cismin teşekkülüyle beraber peydâ olur. Ve mâdemki cisimler ayrıdır, o rûhlar dahi ayrıdır. Canları müttehid olanlar, Hakk'ın arslanları olan insân-ı kâmillerdir; zîrâ onların ruhu, menfûh-i ilâhî olan, rûh-i izâfîdir. Her biri, dîğerinin hâlinden müteessir olur.

418. Onların canlarına ben isim ile cem' söyledim; zîrâ bu can, cisme nisbetle yüz olur.

Ya'ni, ben, müttehid olan insân-ı kâmillerin canlarına da ism-i cemi' olarak "cânhâ" dedim. Bu ta'bîrden, rûh-i hayvânî gibi onların canlarının dahi ayrı olduğu zehâbı hâsıl olur ise de, cismâniyet âleminde böyle söylemek îcâb eder; zîrâ müfred olan bu rûh-i izâfî, cisme nisbetle çok ve müteaddid görünür.

419. Göğün güneşinin o bir nûru gibi, evlerin sahnına nisbet yüz olur.

Rûh-i izâfînin hakikatte bir olup, cisimlere nisbetle çok görünmesinin nazîri budur ki, göğün güneşi birdir ve onun nûru da kezâlik birdir; fakat o nûr ve ziyâ her evin sofasına ayrı ayrı aks eder ve evlerin sofalarının adedince çok görünür.

420. Fakat sen ortadan duvarı kaldırdığın vakit, onların hep nûrları bir olur.

Ya'ni "Güneşin bir olan ziyâsını ve nûrunu ayrı gösteren şey, sofaları birbirinden ayıran duvarlardır. Duvarları kaldırdığın vakit, sofalara aks eden ziyâların hepsi müttehid olur." Bunun gibi, rûh-i izâfî güneş gibi birdir, onu ayrı ve çok gösteren sofaların duvarları mesâbesinde olan cisimlerdir. Fakat rûh-i hayvânî mertebesi böyle değildir; zîrâ o cisimlerle beraber teşekkül edip, cismin fenâsıyla mahv olur. Ve yanan bir mumun sönmesi kabîlindendir; bu i'tibâr ile ayrı ayrıdır ve aslâ aralarında ittihâd yoktur.

421. Bu sözden fark ve işkâller gelir; zîrâ ki bu misl olmaz, misal olur.

"Misl", bir şeyin nazîri; ve "misâl" bir şeyin mümâsili ve müşâbihi ma'nâsınadır. "Misl"de, bir şeyin bir şeye mutabakatı olduğu ve "misâl"de de, bir şeyin diğer şeye ba'zı husûsâtta müşâbeheti olduğu anlaşılır. Ya'ni yukarıda rûh-i izâfînin cisimlere olan taalluku, ziyâ-yı şemsin, evlerin sofalarına in'ikâsına benzer denilmiş idi. Halbuki bu misâlden ba'zı ayrılıklar ve müşkiller çıkar. Ayrılıklar budur ki: Ziyâ-yı şems evin sofasına ve duvarına inkısâm sûretiyle düşer ve rûh-i izâfî ise, cisimlere taallukda böyle münkasım olmaz; belki bir hakikat bunlarda müteayyen olur. Ve nûr, güneşin mübâyinidir ve güneşten münfasıldır. Rûh-i izâfî ise, latîfe-i ilâhiyye olup, Hak'dan münfasıl değildir ve Hak onunla beraberdir ve rûh hakikat-ı külliyyedir; ve mevcûd olan nûr, cüz'-i hakîkîdir. (Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri).

Ve müşkiller budur ki, mâdemki rûh bir hakikat olup, muhtelif ecsâma taalluk etmiştir, şu halde birinin vücudunda olan rûh, dîğerinin vücudunda olan rûh olurdu ve bunun bildiğini, onun dahi bilmesi lâzım gelirdi; ve kezâ insân-ı nâkısın rûhu ile, insân-ı kâmilin rûhu arasında da fark olmamak îcâb ederdi. (İsmail-i Ankaravî hazretleri).

Binâenaleyh bu söylediğimiz misl ve nazîr değil, belki ba'zı cihetlerden benzemesi hasebiyle ancak bir misâldir.

422. Arslanın şahsından, şecî olan benî-Âdem'in şahsına kadar, hadsiz farklar vardır. Meselâ şecâatli adama, arslan derler; ve cesâreti ve şecâati cihetinden arslana benzetirler; halbuki arslanın şahsı ve şekli ile, Âdem oğlunun şahsı ve şekli arasında nihâyetsiz farklar vardır.

423. Lakin ey latif bakışlı, vakt-i misalde, canbazlık cihetinden olan ittihada bak!

"Cânbâzlık" burada "ma'nâ oyunculuğu" demektir; ve ma'nâ oyunculuğu da iki şeyin birbirine benzemesine sebeb olan ma'nâdır. Arslanla insan arasındaki cesâret ve şecâat ma'nâsı gibi. Ya'ni bir şeyin misali, o şeyin aynen nazîri demek değildir; belki birbirinin arasında bir veyâ daha ziyâde vech-i müşâbehet vardır demek olur. "Binâenaleyh, ey latîf bakışlı o kimse, sen misâl vaktinde iki şeyin müttehid olduğu ma'nâya bak ve aralarındaki vech-i müşâbeheti gör!"

424. Zîra o şecî nihayet arslan misali oldu; ta'rifatın cümlesinde arslanın misli değildir.

O şecî ve cesûr olan insan, nihâyet şecâatte ve cesârette arslanın misali ve benzeri oldu; yoksa bütün arslanın ta'rîflerinde ve vasıflarında arslanın misli ve nazîri değildir.

425. Bu dünya evi müttehid bir nakış tutmaz; tâ ki ben sana bir misali açık göstereyim.

"Âlem-i hisde, rûhun sıfatlarıyla müttehid olan bir nakış ve bir sûret bulunamaz ki, ben sana bu husûsta açık bir misil ve bir nazîr göstereyim." Zîrâ bu dünyânın nakışları fânîdir ve inhilâl kabul eder; ve rûh ise sahib-i bekādır ve inhilâl kabûl etmez. Binâenaleyh âlem-i fenâda, âlem-i bekāya mensûb olan rûhun misli ve nazîri bulunamaz.

426. Aklı hayranlıktan satın almam için, nâkıs bir misali bile ele getiririm.

Binâenaleyh aklı hayranlığın esâretinden kurtarmak için, nâkıs olan bir misâli bile ele alarak, satın almak mecbûriyeti hâsıl olur; o misâl de budur ki:

427. Onun nûru sebebiyle zulmetten kurtulmaları için, gece her bir oda için bir çerağ koyarlar.

428. O çerâğ bu ten olur, onun nûru rûh gibidir; bunun ve onun fitilinin muhtâcıdır.

Bu misâl, evvelki zamanlarda müsta'mel usûl-i tenvîre âid bir misâldir. Evvelki zamanlarda topraktan ma'mûl ayaklı bir çanak yaparlar ve bu zarfa "çerâğ" derler idi. Bu zarfın içine zeytinyağı ve pamuktan fitil yapıp, zeytinyağı ile meşbû' olan fitili yakarlar; bu çerâğın ışığı sâyesinde gecenin karanlığını izâle ederler idi. Sonraları mum yakmak taammüm etti ve ba'dehû petrol gazı lambaları îcâd olundu. Hâl-i hâzırda ise elektrik tenvîrâtı taammüm etmeğe başladı. Ya'ni, gecenin zâhirî zulmetinden kurtulmak için, her evde çerâğ yakarlar. Hak Teâlâ hazretleri dahi adem-i izâfî zulmetinden kurtulmaları için, beşerin topraktan mahlûk olan cisim çerâğını yaktı. Nûr-ı cân zâhir olmak için bu çerâğın ve rûh-i hayvânînin fitiline muhtaçdır; ve cisim çerâğının ve rûh-i hayvânînin bekāsına sebeb olan altı şeydir ki, onlar da tıb kitablarında "sitte-i zarûriyye" nâmıyla zikr olunur: 1. Hava, 2. Me'kûl ve meşrûb, 3. Uyku ve uyanıklık hâli, 4. Hareket ve sükûn, 5. İstifrâğ ve ihtibâs, 6. Ağrâz-ı nefsâniyyedir. İşte bu ahvâl, çerâğın fitilleri mesâbesindedir.

429. Altı fitilli o çerâğ, bu havas hep uyku ve yemek üzerine esas tutar.

O altı fitilli olan çerâğ-ı cisim, o havâss-i hamse-i zâhire ve bâtine hep uyku ve yemek esâsı üzerine müsteniddir ki, bu iki hâl çerâğın altı fitilinin en mühimlerindendir.

430. Yemeksiz ve uykusuz yarım nefes yaşamaz; taâm ile ve uyku ile dahi yaşamaz.

O cisim çerâğı dünyâda yemeksiz ve uykusuz yaşayamaz; ve fakat yemek ile ve uyku ile dahi yaşamaz; zîrâ bilcümle eşyâ her ân-ı gayr-i münkasimde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve onu müteâkib, nefes-i rahmânî ve tecellî-i lutfi ile serían mevcûd olur. Buna ıstılâh-ı muhakkıkînde "teceddüd-i emsâl" derler. O cismin büsbütün inhilâli mukadder olan zamâna kadar yemek ve uykuya ihtiyacı bu âlem-i kesîfin iktizâsındandır. Binâenaleyh bir bakıma göre cismin yaşaması yemek ve uyku iledir; ve bir bakıma göre de değildir.

431. Fitilsiz ve yağsız ona bekā olmaz, fitil ile ve yağ ile de o vefâsızdır.

Bu âlem-i sûrette cisim çerâğının fitili ve yağı olmazsa, ondan zâhir olan rûh-i hayvânî nûrunun devâmı ve bekāsı olmaz. O nûr söner. Eğer nûrun sönmesi mukadder ise, yukarıda zikr olunan altı nevi' fitilin ve ekl ve şürb yağının fâidesi olmaz. Binâenaleyh cismin eceli geldiği ve kıyâmeti kopacağı vakit, o cisim çerâğına hizmet etmenin hiçbir fâidesi ve te'sîri olamaz.

432. Zîrâ ki onun illete mensub olan nûru ölüm isteyicidir. Nasıl yaşar ki, aydınlık gündüz onun ölümüdür.

Zîrâ ki o rûh-i hayvânînin illete ve emrâza mensûb olan nûru tab'an ölüm isteyicidir. O rûh nasıl yaşar ki, aydınlık olan gündüz, ya'ni tecellî-i zâtî-i Hak, âlem-i kesâfete ve zulmete mensûb olan o rûh-i hayvânînin ölümüdür, ya'ni aydınlık karanlığın ölümüdür; ve kezâ karanlık dahi, aydınlığın ölümüdür. İki zıddan birisi galib olunca, dîğerini öldürür.

433. Beşerin cümle hisleri dahi bekāsızdır, zîrâ ki haşr gününün nûru önünde lâdır.

"Haşr", toplanmak ve cem' olmak demektir. "Haşr günü"nden murâd, butûnun zuhûra münkalib olduğu gündür; ve "O günün nûru"ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak nûrunun inkişafıdır ki, o günde izâfî olan benlikler, fânî olur. Beyit: Gel Hüdâyî'den al haber erken Ben diyen gafil utanır yârın

Ya'ni, cisim çerâğının tevâbiinden olan ve beşerin enâniyetini vücûda getiren havâss-i zâhire ve bâtınesi, cisim ile beraber bekāsızdır. Zîrâ ki haşir ve cem' gününün huzûrunda hepsi lâdır ve fânîdir; ve onların yokluğu ve fenâ- sı, hakîkî olan yokluk ve fenâ değildir, belki izâfî olan yokluktur. Zîrâ vücûdda sabit olan bir şeyin adem-i mahz olması imkânı yoktur. Nitekim bu hakîkati erbâb-ı fen dahi sezmişlerdir.

434. Bizim babalarımızın hissi ve canı, ot gibi külliyyen fânî ve yok değildir.

“Binâenaleyh bizim geçmiş ve vefât etmiş olan babalarımızın hissi ve canı, âlem-i ma'nâyı ve âhireti inkâr edenlerin dediği gibi külliyyen fânî ve yok olmuş değildir."

Hind nüshalarında “bâbâyân-ı mâ" yerine "nâ-pâyân-ı mâ" yazılmıştır, ma'nâsı “Bizim hissimiz ve nihâyetsiz olan canımız külliyyen fânî ve lâ değildir" demek olur.

435. Fakat yıldız ve mehtab gibi, hep güneşin şuâından mahvdır.

Bizim hissimizin ve canımızın haşir ve cem' gününde fânî oluşu, güneşin şuâının şiddetinden yıldızların ve mehtâbın nûrlarının mahv olmasına ve görünememelerine benzer. Halbuki gündüz yıldızların ve ayın nûru mevcuddur, külliyyen mahv ve fânî değildir; ancak güneşin şiddet-i ziyâsı onların nûrunu bastırıp, görünmez bir hâle getirmiştir.

436. Nitekim pirenin darbesinin yakması ve acısı, sana yılanın yarası geldiği vakit mahv olur.

"Keyk", pire; "ileyk" Arabî terkibdir, "sana" demek olur. Bu beyt-i şerîf dahi dîğer bir misâldir. Ya'ni, "Pirenin ısırmasından hâsıl olan acı ve yanma, o anda yılanın sokmasından hâsıl olan acı ve elem altında gizlenir; ve yılan sokmasının acısı, pire ısırmasının acısını bastırır."

437. Nitekim çıplak, suda arıların zahmından kurtulmak için suya sıçradı.

Bu da diğer bir misâldir. Ya'ni, "Meselâ çıplak olan bir adamın üzerine arılar hücum eder, o da onların hücumundan ve sokmalarından kurtulmak için suya dalar."

438. Arılar onun fevkınde tavaf ederler; baş çıkardığı vakit, onu muaf tutmazlar.

Ya'ni, anlar onun suya daldığı noktada, başı üzerinde dönüp dolaşırlar; o kimse sudan başını dışarıya çıkardığı vakit arıları yine ona musallat olurlar. "Arı"dan ve "su"dan murâd ne olduğu ebyât-ı âtiyede îzâh buyurulur.

439. Su, Hakk'ın zikri ve arı bu zamân, bu falanın ve o falanın yadıdır.

Ya'ni, "Hakk'ın zikri" sâf olan su gibidir ve "arı" dahi Hakk'ın bu zikri zamânında, bu falan ve o falan şeyin hâtırasıdır. Kalb Hakk'ın zikriyle meşgül olduğu vakit, ona mâsivâ hâtıraları ve fikirleri musallat olup, arılar gibi o kalbin etrafında dolaşıp dururlar.

440. Zikir suyunun içinde nefesi yut ve sabr et, tâ ki fikirden ve eski vesvese[438]den kurtulasın.

Ey sâlik, âb-ı sâfi gibi olan Hakk'ın zikri esnasında nefesini yut ve sabr et, tâ ki habs-i nefes ile vâki' olan zikir esnasında, Hakk'ın gayrinin düşüncesi ve kendini bildiğin zamandan beri, sana ânz olan cisminin vesveseleri sana musallat olmasın. Nitekim suya dalan kimse, nefesini habs edip, su içinde kaldıkça, başında dolaşan arılar onu sokamazlar.

441. Ondan sonra o safâ suyunun tab'ını muhakkak hep başdan ayağa kadar tutarsın.

Ya'ni, habs-i nefes tarîkıyle Hakk'ı zikr ettiğin esnâda mâsivâ düşüncesinden ve tenin eski vesveselerinden kurtulduktan sonra انا جليس من ذکرنی ya'ni "Ben, beni zikr eden kimsenin celîsiyim" hadis-i kudsîsi mûcibince, Hak senin celîsin olur ve Hak senin celîsin olduğu vakit, senin sıfatın, onun sıfâtı altında mahv ve müstehlek olur. Binâenaleyh sen o safâ suyunun hem-tab'ı olursun, ya'ni artık sende zâhir olan Hakk'ın sıfatı olur.

442. Öyle ki, o şer arısı sudan kaçar, senden de korku tutar.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Yûnusi'de buyurur ki: لا يعلم قدر هذه النشأة الانسانية الا من ذكر الله الذكر المطلوب منه فانه تعالى جليس من ذكره والجليس مشهود للذاكر و متى لم يشاهد الذاكر الحق الذي هو جليس فليس بذاكر فان ذكر الله سارى فى جميع العبد لا من ذكره بلسانه خاصة الخ . Ya'ni "Muhakkak bu neş'et-i insâniyyenin kadrini, ancak ondan matlûb olan zikir ile Allah Teâlâ'yı zikr eden kimse bilir. Zîrâ Hak Teâlâ, onu zikr eden kimsenin celîsidir ve halbuki celís, zâkirin meşhûdudur ve zâkir kendisinin celîsi olan Hakk'ı ne vakit müşâhede etmezse zâkir değildir. Zîrâ zikrullah abdin hey'et-i mecmûasında sârîdir; onu zikr eden kimsenin lisânına hâs değildir ilh..." Ya'ni zâkirden matlûb olan lâyıkı vech ile zikir, Allah Teâlâ'yı cemî'-i kuvâ ve a'zâsıyla havâtırını toplayarak bir kimsenin zikr etmesidir. Çünki Hak Teâlâ kendisini zikr eden kimsenin celîsidir ve celîs olan kimse hâzırdır, gāib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâkirin meşhûdudur; ve zâkirin, kendisinin celîsi olan Hakk'ı esnâ-yı zikirde müşâhede etmediği vakitlerde, o kimse Hakk'ı zâkir değildir; ve zâkirin bu müşâhedesi suver-i maddiyyenin müşâhedesi gibi hissî değildir, belki zevkîdir. Ve Hakk'ın zevkan müşâhedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyettir. Şu halde Hakk'ı zevkan müşâhedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin kadrini esnâ-yı zikrinde Hakk'ı müşâhede eden bilir. İmdi ey sâlik, Hakk'ı lisânen zâhirin ve rûhen ve kalben bâtının ile zikr edersen başında dolaşan şer arıları, senden korkup kaçarlar ve aslâ mâsivâ hâtırası hutûr etmez olur.

443. Ondan sonra istersen sen sudan uzak ol, zîrâ ey kapı yoldaşı sen sırda suyun hem-tab'ısın.

Ya'ni, "Sen mâsivâ hâtıralarını nefy ederek, Allah Teâlâ'yı cemî'-i kuvân ve a'zân ile zikr ettiğin vakit, Hak senin bilcümle kuvânın ve a'zânın celísi olacağından, bundan sonra istersen, lisân-ı zâhir ile Hakk'ı zikr etme; zîrâ ey Hak kapısında bizim ile yoldaş olan sâlik, artık sen bâtında zikr-i Hak'la hem-tab' olursun!" Ya'ni senin nefesin zikr-i Hak olur ve senin sıfatın, O'nun sıfatı altında mahv ve müstehlek olur. Bilfarz Hakk'ın zikrinden kurtulup, mâsivâ ile meşgül olayım desen bile, yine zikr-i Hak'dan fâriğ olamazsın. Ve senin halin رجال لا تلهيهم تجارة و لا بيع عن ذكر الله (Nûr, 24/37) ya'ni "Adamlar vardır ki, onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgül etmez" âyet-i kerîmesinin mâ-sadakı olur ve bu hâl senin için bir mevt-i ihtiyârî olur.

444. Çok kimseler ki cihandan geçmişlerdir, yok değildirler ve sıfâta karışmışlardır.

Ya'ni, çok kimseler vardır ki, bu dünyâda iken ihtiyârî ölüm ile ölmemişler ve bu âlemden tabîî ve ıztırârî ölüm ile ölüp gitmişlerdir. Bu gidenler, ma'nâyı ve âhireti münkir olanların iddiası gibi, yok olmamışlardır. Ancak Hakk'ın sıfatına karışmışlardır. Zîrâ ölümün hakikati adem değildir, belki rûhun bedenden ve ma'nânın sûretten alâkasını kesmesidir.

445. Cümlesinin sıfatları, Hakk'ın sıfatlarında, o güneşin huzurunda yıldızlar gibi bî-nişandırlar.

Iztırârî ölüm ile dünyâdan gidenlerin sıfatları, güneşin ziyası huzûrunda nûrları nişansız ve esersiz kalan yıldızlar gibi, Hakk'ın sıfatının nûru altında zebûn ve bî-nişân kalırlar; ilm-i cüz'îleri, ilm-i küllî-i Hak'da ve hayât-ı cüz'iyyeleri sıfat-ı Hayât-ı Hak'da ve irâde-i cüz'iyyeleri, irâde-i külliyye-i Hak'da fânî olup, ilm-i ilâhîdeki hakikatleri bâkîdir.

446. Ey serkeş, eğer Kur'ân'dan nakil istersen "Onların hepsi bizim indimizde ihzar olunmuşlardır"ı oku!

Ey ölümü adem sayan inadçı ve Kur'ân'ı te'vil eden münkir! Eğer Kur'ân'dan ölümün adem olmadığına delîl-i naklî istersen Yâsîn sûre-i şerîfesindeki وَإِنْ كُلِّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/32) ya'ni “Muhakkak bütün halk cem' edilip, bizim indimizde ihzâr olunmuşlardır" âyet-i kerîmesini oku!

447. İyi bak, "Muhzarûn" ma'dûm olmaz, tâ ki ruhların bekāsını yakînen bilesin.

Ya'ni, âyet-i kerîmede "Muhzarûn" buyurulduğuna nazaran, ihzâr olunmuş olanlar, mevcud olanlardan olur, yoksa ma'dûm olanları bir yere toplamak mümkin olmaz. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmedeki "Muhzarûn"dan rûhların fânî olmayıp, bâkî olduklarını yakînen bil; onların ma'dûmiyetleri izâfidir, hakîkî değildir. Nitekim yukarıda îzah olundu.

448. Mahcûbun rûhu onun bekāsından azabdadır; vâsılın ruhu bekāda hicabdan pâktir.

Ma'lûm olsun ki, hicâb iki kısımdır. Birisi hicâb-ı zulmânî ve diğeri hicâb-ı nûrânîdir. “Hicâb-ı zulmânî", nefsin sıfatları ve “hicâb-ı nûrânî" dahi rûhun sıfatlarıdır. Sâlik bu hayât-ı dünyeviyyede bu iki sıfatın lezzâtından fânî ve bu iki nevi' perdeleri yırtıp, Hakk'ın sıfatları altında mahv ve müstehlek olmadıkça Hakk'a vâsıl olamaz ve her insân-ı nâkısın rûhuna evvelen nefsinin ve sâniyen rûhunun benlikleri hicâb olur. Ve mevt-i ıztırârî ile öldükten sonra, bu rûh, kendisinin bu hicâb içindeki bekāsından azabda olur. Fakat bu âlemde insân-ı kâmil terbiyesiyle ve Hakk'ın inâyeti ile sülûk ve mücâhede neticesinde Hakk'a vâsıl olanların rûhları ıztırârî ölümden sonra, rûhlarının bekāsı içinde bu iki hicâbdan pâk ve ârî olur. Gerçi hicâb-ı rûhda bulunanlar dahi, ehl-i cennetten iseler de, onların makāmı, kâmillerin makāmı olan cennet-i hâs değildir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Mebde' ve Meâd risâlesinde şöyle buyururlar: "Her kim cennet-i hâs içinde bulunursa, râhat-ı mutlaka içindedir. Bu cennetin bâkîsi, derecât-ı cennetin dîğer mertebeleridir. Bu derecâtta olanlar lezzet ve râhat-ı mutlak içinde olmazlar; ve elem ve renc-i mutlak içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişlerdir, bu vecihden lezzet ve râhat içindedirler; ve fakat kurb-ı hazret-i Zü'l-Celâl'den mahrûmdurlar. Bu vecihden âteş-i firâk içindedirler."

449. Bu hayvan hissi çerağından muradı sana söyledim; âgâh ol, tâ ki ittihad istemiyesin!

Bu hayvân hissinin ve ruhunun çerâğı olan cisimden murâd ve maksûd ne olduğunu yukarıda sana söyledim. Sakın sen o rûh-ı hayvânînin ittihâdını bekleme ve bu rûh-ı hayyânî ile diri olan insanların arasında ülfet ve ittihâdın devamını ümîd etme! Bugün bir husûsta ittihad ederlerse, yarın bir ihtilâf neticesinde birbirlerini yırtarlar.

450. Ey falan, kendi rûhunu çabuk, sâliklerin ervâh-ı kudsüne muttasıl et!

Yukarıda îzah olunduğu vech ile ittihad ve i'tilaf ancak hakikat-i vâhide olan rûh-ı insânînin hâssasıdır, o rûh, rûh-ı kudsîdir; binâenaleyh ey falan kimse vakit fevt etmeden, çabuk kendi rûhunu, tarîk-ı Hak sâliklerinin kud- sî olan rûhları safına muttasıl kıl ve rûhundaki hayvâniyet sıfatını insâniye- te tahvîl et!

451. Senin yüz çerağın, gerek ölsünler, gerek dursunlar, imdi ayrıdırlar ve müt- tehid değildirler.

"Mirend", "mîrend" muzâri'-i cem'-i gäib sîgasının muhaffefidir. "Bîs- tend", "istâden" masdarından muzâri'-i cem'-i gāib sîgasıdır, “bâyistend"in muhaffefidir. Ya'ni, "Senin rûh-i hayvânî sahibi olan yüz çerâğ, ya'ni cisim musâhibin olsa, ister ölüp âhirete intikāl etsinler, ister dünyâda diri olarak dursunlar, onlar birbirinden ayrıdırlar ve aslâ aralarında ittihâd yoktur."

452. Bundan dolayı bu bizim ashâbımız hep niza' ederler; enbiyâda kimse ni- za' işitmedi.

Ya'ni "Rûh-i hayvânîler arasında ittihad olmamasından dolayı, bu bizim musahiblerimiz arasında dâimâ nizâ' ve muhalefet mevcûddur; zîrâ onların rûhu henüz, rûh-i insânî mertebesini iktisâb edememiştir." "În ashâb-ı mâ” ta'bîriyle, Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerindeki mü- rîdlerine işâret buyurulmuş olması vâriddir. Zîrâ zamân-ı şerîflerinde ba'zı kimseler: "Hz. Mevlânâ kâmil bir zâttır, fakat müridleri yaramaz adamlardır" demişler ve bu söz Hz. Pîr'e vâsıl olduğu vakit: "Eğer onlar iyi adamlar ol- muş olsa idi, ben onların müridi olurdum" buyurmuşlardır. Velhâsıl rûh-i hayvânî arasında ittihad yoktur; o ittihâd ancak rûh-i insânîye mahsûsdur. "Nitekim rûhları rûh-i kudsî ve izâfî olan enbiyâ-yı izâm ve onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm aralarında kimse nizâ' ve muhalefet işitmedi."

453. Zîra ki enbiyanın nuru güneş idi; bizim hissimizin nûru çerâğ ve şem' ve dumandır.

Ya'ni, "Peygamberlerin ervâh-ı kudsiyyelerinin nûru güneş gibidir ve gü- neşin ziyâsı ve nûru bir menba'dan çıkar; bu sebeble odalara aks eden nûr- lar arasında ihtilaf yoktur. Fakat hissimizin ve rûh-ı hayvânîmizin nûru, çerâğın ve mumların nûruna ve onlardan çıkan dumanlara benzer; binâenaleyh birbirinden ayrıdır."

454. Biri söner, biri gündüze kadar kalır; biri soluk, diğeri parlak olur.

"Meselâ yanan çerâğlardan birisi daha gündüz olmadan söner, dîğeri sabâha kadar yanar, yâhud birisi pejmürde ve sönük sönük yanar, dîğeri de bol alev ile parlak parlak yanar." Cisimlerin rûh-i hayvânîleri de böyledir, bünyelerin îcâbına göre kimi kuvvetli yanar, kimi pejmürde ve sönük sönük yanar. Ya'ni kimi kaviyyü'l-bünye olarak yaşar, kimi zayıf ve ma'lûl olarak yaşar.

455. Hayvana mensub olan cân gıdâdan diri olur; o her bir iyide ve kötüde dahi ölür.

Ya'ni, cism-i unsurîye taalluk eden rûh-i hayvânî, gerek sâlih olan ve gerek fâsık olan kimselerde alelumûm yemeden ve içmeden diri olur ve kuvvetlenir; ve bünye gıdâ ile kuvvet buldukça, o rûh-i hayvânînin kuvve-i dâfia ve câzibesi, ya'ni gazabı ve şehveti dahi şiddetli olur; fakat o rûh-i hayvânî ister sâlihde ve ister fâsıkda olsun netîcede ölür ve fânî olur.

456. Eğer bu çerâğ söner ve dürülüp bükülürse, komşunun evi ne vakit karanlık olur?

Ervâh-ı hayvaniyye arasında ittihad olmadığına misâldir. Ya'ni, “Sûrî çerâğ, yağı bittiği için söner; veyâhud birisi tarafından fitili bükülüp söndürülürse, komşunun evi karanlık olmaz; zîrâ onun evindeki çerâğ yanar ve sönmez. Bunun gibi bir cisimdeki rûh-i hayvânî zâil olup o cisim ölürse, komşunun rûh-i hayvânîsi devam eder."

457. Mâdemki o evin nûru bunsuz dahi ayaktadır, binâenaleyh her evin his çerağı ayrıdır.

Mâdemki o komşunun evinin çerâğı, bu komşunun çerâğı sönse dahi ya- nıyor; ve birinin rûh-i hayvânîsi öldüğü ve söndüğü vakit, diğerinin rûh-i hayvânîsi ayakta duruyor; bundan anlaşılıyor ki, her cismin rûh-i hayvânîsi dîğerinden ayrıdır.

458. Bu, hayvana mensub olan canın misali olur, Rabbânî olan canın misali olmaz.

Bu, yukarıdan beri verdiğimiz îzâhât, rûh-i hayvânînin misâlidir, Rabbâ- nî ve kudsî olan rûh-i insânînin misali değildir. O menfûh-i ilâhî olan rûh-i insânî ve izâfî başkadır.

459. Gece hindûsu tarafından vaktāki ay doğdu, her bir pencerenin üzerine bir nûr düştü.

"Bâz" kelimesinin çok ma'nâsı vardır, burada "cânib ve taraf" ma'nâsı- nadır. "Gece hindûsu"ndan murâd, rûh-i hayvânîdir; zîrâ rûh-i hayvânî zul- met-i tabîattan münbaisdir. "Ay"dan murâd, rûh-i izâfidir. "Hindû”, zenci köle ve câriye ma'nâsınadır. Ya'ni, "Cism-i insânînin hâmil olduğu rûh-i hayvânî, rûh-i insânî isti'dâdına gebedir; vaktāki rûh-i insânî isti'dâdına ge- be olan ve zenci câriye mesâbesinde bulunan rûh-i hayvânî tarafından, rûh-i insânî ayı doğdu; cisimlerin her bir his pencerelerine bu nûr düştü ve in'ikâs etti." Binâenaleyh rûh-i insânî ayı ile nûrlanan her bir cisim, o nûru bir menba'dan aldı.

460. O yüz evin nûrunu sen bir say; zîrâ artık onsuz, bunun nûru kalmaz. [458]

Ya'ni, o rûh-i insânî nûruyla münevver olan yüz cisim evinin nûrunu sen bir say; zîrâ o rûh-i insânînin nûru olmaksızın, artık bu evin nûru kal- maz; ve birkaç cisim evi bu nûr ile münevver olmuş ise, onların nûru da kalmaz. Bu beyt-i şerîfde enbiyânın ve her asırda vücûdları iksîr hükmündeki vâ- ris-i hakîkî olan evliyâ-yı kirâmın rûh-i kudsîlerine işâret buyurulur. Zîrâ en- biyânın ve vârislerin rûhları güneş gibidir ve sâir efrâd-ı beşerin cisimleri ev- ler gibidir. Efrâd-ı beşeriyyenin rûh-i hayvânîleri, onların güneş gibi olan rûh-i kudsîlerinden münevver olur; ve bunların gurûbu hâlinde cisimlere mün'akis olan onların nûru zâil olup, beşer rûh-i hayvânîlerinin zulmeti altında kalırlar. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin I. cildinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Mesnevî: "Muhakkak cihân o bir kimsedir ve âgehdir; felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür. O zât-ı cihân kâmil ve müfreddir. Nüsha-i küll-i vücûd, onun için olmuştur. Muhakkak cihân o bir kimsedir ve bâkîleri hep etbâ' ve tufeyldir." Ve bu ma'nâ Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâ-tü'l-İlâhiyye nâmındaki kitâb-ı şerîflerinin ibtidâlarında îzâh buyurulmuştur.

461. Parlayıcı güneş ufuk üzerinde oldukça, onun nûru her evde misafirdir.

"Kunuk", "konuk", Türkçe "konmak" masdarından ism-i masdar olup, misafir ma'nâsınadır. Ya'ni, "Enbiyânın ve enbiyâdan sonra vâris-i kâmilin rûh-i kudsîsi güneşi ufuk-ı vücûd üzerinde bulundukça, onun nûru, cisim evlerindeki rûh-i hayvânî üzerlerinde misafirdir ve cisim evleri onların nûrunun tufeylileridir."

462. Tekrâr can güneşi âfil olduğu vakit, bütün evlerin nûru zâil olur.

Rûh-i kudsî sahibi olan zamânın peygamberi ve onun vârisi olan kutb-ı zamân âfil olduğu ve âlem-i kevnden âlem-i ma'nâya gurûb eylediği vakit, onun ervâh-ı hayvâniyyeye mün'akis olan nûru zâil olur ve ancak şerîat ulemâsının yıldızlar gibi olan rûhlarının nûru kalır.

463. Bu nûrun misali geldi, misli değil; muhakkak senin için hâdî, düşman için reh-zendir.

Ya'ni, bu yukarıda zikr olunan misâller, rûh-i ilâhî nûrunun misâli geldi; yoksa tamâmı tamâmına mutâbık olan o nûrun misli ve nazîri değildir. Ey müstaid olan sâlik, sen o misâllerde vech-i müşâbehetleri anlayıp vâsıl-ı hidâyet olursun ve ma'rifetin doğru yolunu bulursun. Fakat kendi idrâk ve irfânını yüksek görüp, i'tirâz ve cidali kendisine rehber ittihâz eden hakikat yolu düşmanın bu misâller yolunu keser; ve meselâ i'tiraz edip der ki: "Sen rûh-i insânîye "hakikat" dedin ve onun nûrunu müttehid gördün; ve enbiyâ ve evliyâ için “o nûru hâmillerdir" dedin. Şu halde enbiyâ ve evliyâ aralarında fark olmamak lâzım gelir. Ve husûsiyle enbiyâ aralarında و فضلنا بعض النبيين على بعض (İsrâ', 17/55) ya'ni "Biz enbiyânın ba'zısını baʼzısı üzerine tafdíl ettik" âyet-i kerîmesi mûcibince fâzıliyyet ve mefzûliyyet sâbittir."

İşte bu kimsenin i'tirâzı, ma'rifetteki noksânından vâki' olur. Zîrâ bu misâlin inceliklerini idrak edememiştir. Meselâ güneşin nûru menba'-ı vâhidden çıkar ve evin muhtelif pencerelerinden içeriye aks eder. Halbuki nûrun hakîkati birdir; fakat pencerelerin vüs'ati ve isti'dâdları muhteliftir. Enbiyâ ve evliyâ aralarındaki fark dahi hakikatte ittihâd ile beraber böyledir.

464. O çirkin huylu örümcek misali üzere kokmuş perdeler örer.

O kötü huylu mu'teriz ve mücâdil, o örümcekler tab' ve meşrebinde olup, ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın önüne zayıf olan kendi nazar-ı fikrîsi ile peydâ ettiği birtakım hayâl perdelerini örer; ve bu çürük perdeler ile o maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı setr ettiğini, ya'ni ibtâl ve cerh eylediğini zanneder.

465. Kendi salyasından nûra bir perde yaptı, kendi idrakinin gözünü kör etti.

O örümceğe benzeyen mu'teriz, örümceğin çıkardığı ince salyalar mesâbesinde olan kendi sözlerinden mahz-ı nûr olan ulûm-i enbiyâ ve evliyânın önüne bir perde çeker; bu çektiği perde ile, ancak kendi idrâkini kör eder.

466. Eğer atın boynunu tutarsa, müntefi' olur ve eğer atın ayağını tutarsa tepme alır.

"At"dan murâd, kelâm-ı enbiyâ ve evliyâdır; ve "atın boynu"ndan murâd, o kelâmın lübbü ve esâsı ve bâtını; ve "ayak"ından murâd, o sözlerin zâhiridir. Ya'ni, "Eğer kelâm-ı enbiyâ ve evliyânın lübbünü ve esâsını tutarsan, o sözlerden müstefid olursun; ve eğer zâhirini alıp, kıyâsât-ı fikriyyen ile i'tirâzâta kalkarsan, o ma'nevî atın tekmelerini yersin."

467. Serkeş at üzerinde yularsız az otur; aklı ve dîni muktedâ et vesselâm!

"Böyle olunca, sert huylu at mesâbesinde olan ma'rifet-i enbiyâ ve evliyâya ihtiyât yularını takmaksızın binme, ya'ni o ma'rifete ihtiyatsız yaklaşma; bu husûsta akl-ı selîmi ve dînin gösterdiği düstûrları muktedâ yap!" Zîrâ akl-ı selîm anlıyamadığın maânîye i'tirâz cür'etinde bulunmamayı îcâb eder ve dîn-i kibâra hürmeti tavsiye eder. Filhakîka erbâb-ı tarîkden ba'zılarına tesâdüf olunur ki, onlar Şeyh-i Ekber hazretlerinin maârif-i âliyesine "darlık" isnâd etmek küstahlığında ve bu Mesnevî-i Şerîfin vahdet-i vücûda müteallik olan beyânâtını doğru görememek edebsizliğinde bulunur ve bu i'tirâzı bir zevk meselesi telakkî edip, kendilerini ma'zûr görürler. Halbuki dînin bu iki muktedâlarının sözlerini adem-i kabûl, lübb-i Kur'ân ve ahâdîse muhalefet olduğundan, pek büyük bir zevksizlik ve azîm terbiyesizlik olur. Bunların bu hakāyıka i'tirâzları, cenâb-ı Pîr efendimizin yukarıda buyurdukları gibi örümcek salyasıyla ağ germek ve bu ördükleri ağlar vâsıtasıyla bu hakāyıkı örtmeğe çalışmak kabîlindendir.

468. Bu âhenge gevşek ve aşağı bakma; zîrâ bu yolda sabır ve nefsin meşakkatleri vardır.

"Şıkk", meşakkat ve sıkıntı ve zorluk ma'nâsınadır. Nitekim sûre-i Nahl'de وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدِ لَمْ تَكُونُوا بالغيه الا بشقّ الْأَنْفُسِ (Nahl, 16/7) ya'ni “Râkib sizin yüklerinizi bir şehre kadar yüklenir, siz ona ancak nefislerin meşakkati ile bâliğ ve vâsıl olursunuz” buyurulur. Ya'ni, “Bu enbiyâ ve evliyânın âheng-i ma'rifetine gevşek ve alçak bakma; zîrâ bu ma'rifet yolunda nefislerin sabrı ve meşakkati vardır." Ya'ni bu maârif ve hakāyıkın bilâ-i'tirâz kabûlü için rûhun, nefs-i hayvânînin te'sîrâtı altından kurtulması îcâb eder; bu da akl-ı selîm kuvveti ve dîn düsturlarıyla nefsin benliğini ve enâniyetini ezmek ile olur. Bu enâniyeti ezmek ise, gāyet meşakkatli ve sıkıntılıdır ve çok sabır lâzımdır.