İçeriğe atla

Mescid-i Aksâ binâsı kıssasının bakıyyesi

14. bölüm / 47 · 1327 kelime · ~7 dk okuma

469. Vaktaki Süleymân, Ka'be gibi mukaddes ve Minâ gibi mübarek olan binaya başladı.

“Hümâyûn”, burada "mübarek ve meymûn" ma'nâsınadır. Ve "Mina", Mekke-i Mükerreme'de hacıların kurbanlarını kestikleri mahallin ismidir.

470. Onun binasında kerr ü fer görünmüş oluyordu; başka binalar gibi donmuş değil idi. [468]

"Kerr ü fer", lügatte pehlivanların harbde ileri geri hareketlerine denir; burada canlılık ve hareket-i acîbeden kinâyedir. Ya'ni, “Mescid-i Aksa'nın binâsı esnasında canlılık ve acíb harekât görülmüş oluyordu. Bu mescidin binâsı, başka binalar gibi cansız ve cemâd hâlinde değil idi."

471. Binada her taş ki dağdan kırılır idi, açık olarak ibtidâdan benim ile seyr ediniz derdi.

"Sîrû bî”, terkîb-i Arabî'dir. “Bâ", maiyyet için olursa, "Benim ile beraber gidiniz" ma'nâsınadır. Ve “bâ”, müteaddî için olduğu takdirde, "Beni götürünüz" demek olur. Ya'ni, "O binânın canlılığı bu idi ki, binâ esnasında dağdan kırılacak olan taşlar daha kırılmazdan mukaddem âşikâre olarak "Beni kırın ve götürün!" diye söz söyler idi. Ma'lûm olsun ki bilcümle eşyâda sereyân-ı Zâtî vâki' olduğundan, cemâdda dahi sıfât-ı ilâhiyyenin tecellîsi vardır. Fakat onların taayyünleri, bu sıfatın zuhûruna müsaid olmadığından bâtındır. Bu hâlin delîl-i Kur'ânîsi وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ' 17/44) ya'ni “Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur velâkin siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz” âyet-i kerîmesidir. Ve hamd ve tesbih ancak zî-hayâttan vâki' olur ve onların bu hamd ve tesbihi his kulağıyla işitilmez, ancak can kulağıyla işitilir. İşte bu binâ esnasında Süleymân (a.s.) gibi bir nebiyy-i zîşânın feyz-i nazarıyla binâyı yapmakla meşgûl olanların can kulakları faâliyetle gelmiş ve taşların kelâmını âşikâr olarak işitmişlerdir.

472. Âdem evinin suyundan ve çamurundan olduğu gibi, kireç parçalarından nûr parlayıcı olmuş idi.

“Kede”, hâne, ev; “âhek” kireç ve alçı ma'nâsınadır. “Âdem evi”nden murâd Âdem'in vücûdudur. “Âb ve kil”den murâd, âdemin vücudunu terkîb eden anâsırdır. Ya'ni, “Âdemin cismini teşkil eden anâsır-ı muhtelifeden Hakk'ın Nûr sıfatı zâhir oluğu gibi, Mescid-i Aksâ'nın binâsını teşkil eden kireç veyâ alçı parçalarından dahi Hakk'ın Nûr sıfatı zâhir olurdu; ve o sıfatın nûrunun zuhûru îcâbından olarak, onun taşları ve kireçleri âdem gibi nutuk ederdi.”

473. Taş hamalsız gelici olmuş ve o kapılar ve duvarlar diri olmuş idi.

O binânın taşları cism-i insan gibi, kendi kendine hareket eder ve kapıları ve duvarları söz söyler ve dirilik eseri gösterirler idi.

474. Hak buyurur ki: “Cennetin duvarı, duvarlar gibi cansız ve çirkin değildir.”

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ankebût'da vâki وَ مَا هَذِهِ الْحَيَوَاةِ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَ لَعِبٌ وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni “Bu hayât-ı dünyâ nedir? Ancak oyun ve eğlencedir; ve muhakkak dâr-ı âhiret için hayât vardır, eğer bilseniz” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni “Hak Teâlâ buyurur ki, cennetin duvarları ve binâsı, dünyânın duvarları ve binâları gibi sûrette cemâd ve cansız ve manzaraları taş ve toprak ve kum ve kerpiç gibi çirkin değildir.” Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah bu beytin şerhinde vâki' olan bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle buyurur ki: "Lafz-ı "hayevân" iki fetha ile, aslın-da "hayât" ma'nâsında masdardır ve onun aslı "hayeyân"dır. Ve ikinci "yâ" harfini "vav" harfine tebdil etmişlerdir. Ve "hayevân” lafzı, sahib-i hayât ma'nâsında olarak daha çok müsta'meldir; ve örfde, ikinci harfin sükûnuyla [:hayvân] şöhret bulmuştur. Her ne kadar müfessirler lügatin aslına nazaran "hayevân"ı hayât ile tefsîr etmiş iseler de, Hz. Mevlânâ bu makāmda "hay-vân" kelimesini, "can sâhibi" ma'nâsında isti'mâl buyurmuşlardır. "Mâdem-ki dâr-ı âhiret mahall-i hayattır, gûyâ kendi hayâttır" ma'nâsını vermek da-hi dîğer bir vecihdir.

475. Vaktaki tenin kapısı ve duvarı bir âgâh ile beraberdir, şâhenşâha mensub hâne gibi diri olur.

Nitekim cism-i beşerin göz, kulak ve burun ve ağız gibi kapıları ve duvar mesâbesindeki beşeresi ve adalâtı, âgâh olan ve idrâk sahibi bulunan bir rüh ile beraber bulunduğu vakit o cisim, şâhenşâha mensûb hâne ve saray gibi diri olur ve o evde hareket ve envâr zâhir olur.

476. Hem ağaç ve meyve ve hem âb-ı zülal, cennetlik ile sözde ve makāldedir.

Cennet dahi rûhun rûhu olan Hak ile beraber olduğu için, o cennetin ağaç-ları ve meyveleri ve lezîz suları, cennetlik olan kimseler ile konuşurlar ve on-lara söz söylerler.

Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i kesâfet olan dünyâ dahi vücûd-ı Hak ile käim-dir; fakat bu kesâfet ve hiss-i hayvânî ve sıfât-ı nefsânî, rûh-i izâfîye perde ol-muş ve her bir sûretin bâtınındaki kelâm ve idrâk gibi sıfât-ı rûhâniyye mestûr kalmıştır. Vaktāki âlem-i âhirette bu kesâfet ve hayvâniyet hissi ve nefsâniyet sıfatları zâil olup, rûhâniyet galebe eder, gizliler âşikâr olur. Nitekim kendisinin kesâfet ve cemâdlık sıfatları zâil olup, sıfât-ı rûhâniyyesi ahkâmı zâhir olan ze-vât eczâ-yı âlemin sözlerini ve tesbihlerini bu dünyada dahi işitirler. Nitekim Hz. Pîr III. cildde 1018 numarada غلغل اجزای عالم بشنوید از جمادی عالم جانها روید ya'ni "Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurmuşlar idi. Bu hâli iktisab eden zevât-ı âliyenin kıyâmetleri kopmuş olup, cennet-i 'âcil içinde yaşamakta bulunmuş olurlar.

477. Zîrâ cenneti aletten bağlamamışlardır, belki amellerden ve niyetlerden bağlamışlardır.

Zîrâ ki cenneti kesîf olan mevâdd-ı unsuriyyeden yapmamışlardır; belki cennet ameller ve niyetler gibi a'râzdan binâ olunmuştur.

478. Bu bina ölü olan su ve çamurdan olmuştur; ve o binâ tâattan diri olmuştur.

Bu dünyânın binaları cemâd cinsinden, sudan ve çamurdan yapılmıştır; ve o âhiretin binaları ise bu dünyâda Hakk'a olan tâat ve ibâdâtın sûretleridir.

479. Bu pür-halel olarak kendi aslına benzer; ve o kendi aslına ki, ilim ve ameldir.

Bu dünyâ binalarının aslı dâimâ istihâlât içinde olan taş ve toprak cinsinden olduğundan, bunlar ile yapılan binalar dahi pâyidâr olmaz; fakat âhiretin binaları ilim ve amelden yapıldığı ve ilim ve amel ise mevâdd-ı unsuriyye gibi bozulur bir şey olmadıkları cihetle, o binâlar dahi kendi asılları gibi pâyidâr olurlar.

480. Hem taht ve köşk ve hem tâc ve elbise, cennetlik ile suâlde ve cevabdadır. [478]

Cennetin hem mekânı ve hem de libâsları, ehl-i cennet ile mükâleme ederler; ve sual ve cevabın hakāyık ve maârif ve esrâr-ı ilâhiyye üzerine olacağı vâreste-i îzâhdır.

481. Döşeme döşemecisiz bükülmüş, oda süpürgesiz süprülmüş.

"Miknâs", süpürmek ma'nâsına olan "kens" masdarından ve ikinci bâbdan "miftâh" gibi ism-i âlet olup, "süpürge" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "kennâs" vâki'dir ki, mübâlağa ile ism-i fâil olup, "süpürücü" ma'nâsına gelir. "Cennetin döşemesi, döşemeciye hâcet kalmaksızın devşirilip bükülür ve odaları süpürgesiz veyâ süpürücüsüz süpürülür."

482. Gönül evini gör! Gamdan perîşân oldu, süpürücüsüz tövbeden süpürülmüş oldu.

Cennetin odası süpürücüsüz nasıl süpürülür diye taaccüb etme, onun bu âlemde de misâli vardır. "Meselâ gönül evi gamdan tozlanıp perîşân olur, zâhirde bir süpürücü olmadığı halde, tövbe ile kalb evinin tozları süpürülüp gider; binâenaleyh istiğfâra devâm kalbde gam ve gubârın izâlesinde müessir olur."

483. Onun tahtı hamalsız seyr edici oldu; halkası ve kapısı mutrib ve kavval oldu.

"Mutrıb", saz çalan kimse; "kavval" kasâid ve gazel okuyan kimse demektir. Ya'ni, "Cennetin tahtı bir hamal tarafından nakl edilmeksizin kendi kendine yürür; ve halkası ve kapısı açılıp kapanırken sâzendelik ve hânendelik vazîfesini yapar."

484. Gönülde dirilik dârü'l-huluddur, mâdemki dilime gelmiyor, ne fâide vardır?

"Zindegî", dârü'l-hulûda muzâf olursa "Gönülde dârü'l-hulûdun diriliği vardır" demek olur. Ve eğer muzaf olmazsa "Gönülde dirilik dârü'l-hulûddur" demek olur. Ya'ni, "Gönlün diriliği ahvâli mâdem dile gelmiyor, lafz ve ibâre ile anlatmak mümkün olmuyor, bundan bahs etmek istemekte ne fâide vardır? Zîrâ ahvâl-i kalb zevkîdir ve vicdânîdir ve onunla ittisâf, riyâzât ve mücâhedâta mevkûfdur."

485. Vaktaki Süleyman her sabah ibâdı irşad için, mescide gider idi.

486. Gâh söz ve lahn ve tertib ile, gâh fiil ile ya'ni rükû'a mensûb namaz ile nasihat verirdi.

"Lahn", burada savt-ı mevzûn ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.) mescide ibâdullahı irşâd için gâh söz ile nasîhat eder ve gâh Dâvûd (a.s.)ın Mezâmîr'ini mevzûn sadâ ve tegannî ile okurdu ve ibâdet saflarını tertib ederdi. Gâh fiil ile nasîhat ederdi, ya'ni namaza mensûb olan rükû'u ta'lîm ederdi.

487. Fiile mensub nasihat, halkı daha ziyâde cezb edicidir; zîrâ her kulaklının ve sağırın canına erişir.

488. Onda emîrin vehmi az olur; haşemde onun te'sîri muhkem olur.

"Fiilî olan nasihatta nâsih, yaptığı fiil ile, halk arasına karışmış ve kendisini halk ile müsâvî bir derecede tutmuş olacağından, halk nazarında böyle bir nâsihin emîrliği vehmi az olur ve halk onun emîrliğinden ve tahakkümünden ziyâde, kendilerinin menfaat[in]e hâdim olduğuna kanâat getirirler. Binâenaleyh tevâbi' ve taraftar peydâ etmek hususunda o fiilî nasîhatın te'sîri kuvvetli olur." "Haşem", tebaa ve hademe ve leşker ma'nâlarına gelir.