İçeriğe atla

Osmân (r.a.)ın hilâfetinin başlangıcının ve onun hutbesinin kıssası ve fa'âl olan nâsihin, kavl ile kavvâl olan nâsihden iyi olduğunun beyânı

15. bölüm / 47 · 5572 kelime · ~28 dk okuma

489. Kıssa-i Osman'dır ki, hilafeti bulduğu vakit harâretle acele etti, minber üzerine gitti.

Bu kıssa cihâr-yâr-i güzîn efendilerimizden Osmân Zinnûreyn (r.a.) hazretlerinin kıssasıdır ki, nevbet-i hilâfet kendilerine geldiği vakit, harâretle acele edip minber-i hitâbete gitti.

490. Minber-i a'zam ki, üç basamak olmuştur, Ebû Bekir gitti ve ikinci basamakta oturdu.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in hutbe okudukları minber-i a'zam, o hazretin âhireti teşriflerinden sonra üç basamak olmuştur. İkinci basamakta Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hazretleri oturdu.

491. Ömer kendi devrinde İslâm'ın ve dînin hürmeti için, üçüncü basamak üzerinde idi.

Hz. Sıddîk'dan sonra minber-i şerîfe bir basamak daha ilâve olunup, Hz. Ömer (r.a.) kendi devr-i hilâfetinde İslâm'ın ve dînin hürmeti ve şerefi için bu ilâve olunan üçüncü basamak üstünde oturdu.

492. Osman'ın devri geldi, o tahtın yukarısı üzerine gitti ve o bahtı mahmûd olan oturdu.

Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in devr-i hilafeti geldi, o minberin yukarısına, ya'ni Resûl-i Ekrem'in oturduğu basamağa çıktı ve o bahtı mahmûd, ya'ni aşere-i mübeşşereden olan zât-ı muhterem orada oturdu.

493. Böyle olunca ona bü'l-fudûl olan bir şahıs suâl etti ki: "O iki, Resûl'ün yeri üzerine oturmadılar.

Hz. Osman'ın o makāmda oturduğunu gören bir boşboğaz küstah, o hazrete hitâben dedi ki: "Senden évvelki iki halîfe Resûl-i Ekrem'in yerine oturmadılar."

494. "Binâenaleyh sen niçin onlardan daha yükseklik istedin, mâdemki rütbede onlardan aşağısın?"

Ya'ni, "Sen sıra i'tibariyle bu iki halîfeden daha aşağı rütbede olduğun halde niçin Peygamber'in makāmına oturup, onlardan daha yüksek olmak kasdında bulundun?"

495. Dedi: "Eğer üçüncü basamağa gidersem, Ömer misaliyim, diye vehim gelir."

Hz. Osman cevâben buyurdu ki: "Eğer üçüncü basamakta otursam, hal- ka ben Ömer misâliyim da'vâsında bulunduğum vehmi gelir ki, ben pâyede Ömer'den dûnum."

496. "Ve eğer ben ikinci basamakta yer isteyici olursam, dersin ki, Ebû Be- kir'dir, bu da onun mislidir."

"Ve eğer ben ikinci basamakta otursam, o vakit dersin ki: "Bu basamak Ebû Bekir hazretlerinindir ve bu da onun yerine oturmakla o hazretin nazîri ve mis- li olduğunu iddia ediyor." Hind nüshalarında ikinci mısra' گوییم مثل ابو بکر ست او ya'ni "Bana dersin ki, o Ebû Bekir mislidir" sûretindedir.

497. "Bu yukarısı, makām-ı Mustafa'dır, benim için o şâh ile misliyet veh- mi yoktur."

Bu oturduğum yukarıdaki basamak, makām-ı Mustafa (s.a.v.)dir. Ben burada oturduğumdan dolayı, hiçbir kimseye benim ile o Şâh-ı enbiyâ arasın- da misliyet vehmi gelmez ve hiçbir kimse benim tarafımdan böyle iddiâ vukü' bulabileceğine ihtimal vermez.

498. Ondan sonra o vedûd, hutbe yerinde ikindi yaklaşıncaya kadar, sakit du- daklı oldu.

"Vedûd", mahbûb veyâ muhib ma'nâsınadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında bu kıssayı ve bu kıssanın sırrını şöyle beyân bu- yururlar: "Osmân (r.a.) halîfe oldu, minbere çıktı; halk ne buyuracak diye muntazır idiler, sâkitâne nazar edip hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir hâl ve vecd nâzil oldu; öyle ki, dışarıya çıkmağa mecâlleri kalmadı ve yekdî- ğerine nerede oturduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Öyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâ- yetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek iste- dikte ان لكم امام فعال خیر و احسن اليكم من امام قوال ya'ni "Sizin için fa'âl olan imam, kavvâl olan imâmdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mâdemki kelâmdan murâd fâidedir ve tebdîl-i ahlâktır, söz söylemeksizin bu fâidenin ez'âfını hâsıl etmiş idiler ve bu fâidenin husûlü müyesser oldu; binâenaleyh buyurdukları ayn-ı savâb idi. Gelelim kendisine "fa'âl" demesine. Gerçi minberde o hâl içinde zâhiren bir fiil icrâ etmedi ki onu, göz ile görmek mümkin olsun. Namaz kılmadı, hac etmedi, hutbe okumadı, bunlardan hiçbiri vâķi' olmadı. İmdi ma'lûmumuz olsun ki, amel ve fiil denilen şey, yalnız o sûretler değildir; belki bu sûretler, o amelin sûretidir, o amel ise candır. Nitekim Mustafa (s.a.v.) اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine iktidâ ederseniz, hidâyet bulursunuz" buyururlar idi. Bir kimse yıldızlara bakıp kat'-ı râh eder, hiç yıldızlar ona söz söyler mi? Hayır! Ancak mücerred o yıldızlara bakmak ile yolu tanır ve menzile vâsıl olur. İşte böylece senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile, onların sende tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzil-i vasla eriştirmeleri mümkindir."

499. Kimsenin mecâli yok idi ki, "Agâh ol, oku!" desin, yahud o zaman mescidden dışarıya gelsin!

500. Hâs ve âmm üzerine bir heybet oturmuş idi, o sofa ve tavan nûr-ı Hudâ dolmuş idi.

501. Her kim görücü idi, onun nûruna nâzır olurdu; köre dahi o güneşten harâret gelirdi.

Kalb gözü açık olanlar o halîfe-i zîşânın nûr-ı bâtınına nâzır olurdu; kalb gözü kör olanlara dahi, o hakikat güneşinin nûrundan kalblerine bir harâret gelir ve müteessir olurlar idi.

502. İmdi körün gözü harâretten fehm ederdi ki, fütûrsuz bir güneş doğdu.

"İmdi bâtın gözü kör olan kimseler za'fsız bir güneş doğduğunu, onun harâretinden anlardı." "Fütûr", za'f ve gevşeklik ma'nâsınadır. Kuvvetli bir ha- kîkat güneşi doğduğunu kalbinde husûle gelen harâretten ve teessürden anlar demek olur.

503. Fakat gözü bu harâret açar, tâ ki her işitilmişin "ayn"ını görsün.

Ya'ni, "Kalb gözü kör olanlar bir veliyy-i kâmilin huzûrunda bulunduğu vakit, onun nûrundan kalbi harâretlenir ve müteessir olur. İşte bu harâret ve teessür, kalb gözünü açar ve sâlik esrâr ve hakāyıktan işittiklerini aynen bu açılan kalb gözüyle görür." Binâenaleyh evliyâ-yı Hakk'ın huzûrunda oturup, onun teveccühünden kalbi harâret bulmak ve müteessir olmak, kalb gözünün açılmasına sebeb olur.

504. Onun harâretinin bir zacreti ve bir hâleti vardır, onun o harâretinden kalbde bir açılma, bir genişlik vardır.

"Zacret", kararsızlık ve ıztırâb; "füshat", geniş olmak ve genişlik demektir. Ya'ni, "O hakikat güneşi olan veliyy-i kâmilin kalblere mün'akis olan nûrunun bir ıztırabı ve bir hâli vardır ki, onun o harâretinden kalblerde bir feth-i ma'nevî ve açılma ve bir genişlik hâsıl olur." Ya'ni kâmilin nûru kalblere aks ettiği vakit bir zacret ve bir kararsızlık verir; fakat o harâretin zacretinden kalbde fetih ve genişlik vâki' olur.

505. Kör, nûr-ı kıdemden sıcak olduğu vakit, ferahından der ki: "Ben görücü oldum!"

"Kalb gözü kör olan mürîd, insân-ı kâmilin hâmil olduğu nûr-ı ilâhînin kalbine aks etmesinden dolayı harâretlendiği vakit, kalbinde hissettiği genişlik sebebiyle, "Artık ben kemâle geldim ve kalb gözüm görücü oldu!" der." Bu hâl birçok sâliklerde vâki' olmuş ve bu hâl içinde, kendilerini mürşid-i kâmil zannedip, halkı irşâda kıyâm edenler de bulunmuştur. Şeyh Şihâbüddîn Sühreverdî (k.s.) hazretleri Avârifü'l-Maarif nâmındaki kitabında, bunlar hakkında "sâlik-i ebter" buyurur. Bunlar tecellî-i rûhânîyi, tecellî-i rabbânî zannederler.

506. Pek hoş sarhoşsun, fakat ey bü'l-hasen, görücü olmaya kadar bir parça yol vardır.

Ya'ni, "Ey tecellî-i rûhânîye nâil olan kimse! Sen insân-ı kâmilin nûrunun te'sîriyle nâil olduğun bu tecellî-i rûhânîden latîf sarhoş bir haldesin; fakat ey bü'l-hasen tecellî-i rabbânîye nâiliyetle görücü olmaya kadar bir parça daha yol vardır." "Ebü'l-hasen" ta'bîri bu tecellî-i rûhânîye mazhar olan kimseye hitâb olunduğu anlaşılır; zîrâ rûh aslında hasen ve latîftir, çünki halîfe-i Hak'dır. "Ebû" ta'bîri Arabîde mâlikiyet ma'nâsı ifade eder; meselâ "Ebu'd-dînâr", altın babası demektir.

507. Bu, yüz bunun gibi körün güneşten nasibi olur; ve Allah doğruyu en çok bilicidir.

"Bu hâl ve bunun gibi yüz hâl, basar-ı basîreti açılmamış olan kimsenin, hakîkat güneşi olan insân-ı kâmilin bâtınından nasîbi olur." Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilin terbiyesinde bulunan sâliklere, o kâmilin nûrunun berekâtıyla ba'zı ahvâl zâhir olur; o sâlik bunları kendinin malı ve hâli zanneder ve bu münasebetle kendisinde "Oldum!" vehmi hâsıl olur. Halbuki eğer insân-ı kâmil nazarını ondan çevirirse, o hallerin hepsi kapanır. Bu hâl, henüz yürümeğe heveskâr olan bir küçük çocuğun kollarından tutup babasının yürütmesine benzer. Çocuk yürürken sevinir, kendisi yürüyor zanneder; eğer babası kollarını bıraksa, düşer. Binâenaleyh o sâlik, kâmilin bâtınının nûrunu görmemiştir, ancak kendisine mün'akis olan harâretinden hissetmiştir.

508. Ve o kimse, ki o nûru görücü olur, onun şerhi ne vakit Ebû Sînâ'nın kârı olur!

“O nûr-ı ilâhîyi görücü olan kimsenin şerhi, hükemânın güzîdesi olan meşhûr Ebû Ali Sînâ'nın dahi kârı değildir." Zîrâ İbn Sînâ akıl ve zekâ sâhibidir ve basar-ı basîret sahibi değildir. Nefehâtü'l-Üns'de mastûrdur ki: Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin halîfeleri Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri vâkıasında Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'i görüp ما تقول في حق ابن سينا ya'ni "Ya Resûlallah, İbn Sînâ hakkında ne buyurursunuz?" demiş, Server-i âlem Efendimiz dahi هو رجل اراد ان يصل الى الله بلا واسطتى فحجبت بيدى هكذا فسقط في النار ya'ni "O bir adamdır ki, benim vâsıtam olmaksızın Allah'a vâsıl olmak istedi, iki elimle şöyle ittim, nâra sukūt etti" buyurmuşlardır. Bundan anlaşılır ki İbn Sînâ Peygamber'e değil, akıl ve zekâsına tabi' olmuş bir kimsedir. İnsân-ı kâmilin bâtını ise akıl ve zekâ ile bilinmekten pek uzaktır.

509. Ve eğer yüz kat olsa, bu dil kim olur ki, eliyle ayân perdesini kımıldatsın?

"Ve eğer Ebû Ali Sînâ'nın ve emsâli hükemânın kuvve-i akliyyesi ve zekâsı yüz kat olsa, bu dil kim olur ki? Ya'ni kelâm-ı zâhirînin vüs'ati ve kudreti nedir ki, eliyle ya'ni belâgat-ı zâhirîsi ile, o kâmilin bâtınına örtülmüş olån ayân ve hakikat perdesini kaldırmak için kımıldatsın!" Ya'ni kâmilin bâtınındaki nûr, nûr-i Hak'dır ve onu ancak o kâmil gibi kâmil olan bir zât görür; fakat o nûrun beyânı harf ve savta gelmez ve o nûr üzerine çekilmiş olan vücûd-ı izâfi perdesi, akıl ve zekâ kuvveti ile açılmaz.

510. Vay onun üzerine! Eğer perdeyi sıyırırsa, Allah'a mensub olan kılıç [508] onun elini cüdâ eder.

Eğer bir kimse o perdeyi akıl ve zekâ kuvveti ile sıyırırsa, vay onun hâline! Allah'a mensûb celâl ve kahır kılıcı onun elini, ya'ni o kuvvetini kesip oradan ayırır.

511. El ne olur? Muhakkak onun başını koparır; o bir başı ki, cehilden sırlar yapar.

"El ne demek? O kahr-ı ilâhî kılıcı muhakkak onun zâhirî olan başını koparır; ya'ni böyle bir kimsenin akıl ve zekâveti şöyle dursun, onun kâmilen vücûdunu izâle eder ve o kahır kılıcının kestiği baş bir baştır ki, bilmediği ve idrâk etmediği esrârdan, tahmînât-ı akliyyesi ile bahs etmeğe kalkar."

İsmâîl-i Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ı şerhan buyururlar ki: "Lâkin o bir başı koparır ki, cehil ve gafletten mücerred tefâhür için esrâr-ı ilâhiyyeyi nâmahrem olanlara izhâr eder ve izn-i ilâhî olmaksızın o esrârdan bahs eder." İmdâdullah hazretlerinin mürîdleri Hasan Sahib hazretleri buyurur ki: "Kendi cehli sebebiyle bir başı başlar yapar; ve bu ma'nâ gurûr ve tekebbür-den kinâyedir." Şu halde ikinci mısra'daki (سرها) "esrâr" değil, “başlar" ma'nâsına olur.

512. Bunu sana söz takdîriyle söyledim; ve yoksa onun eli nerede ve o nerede!

Benim sana, "Dilin eli ayân perdesi açamaz!" dediğim söz takdîriyledir ve istiâre-i tahliliyye kabîlindendir. Binâenaleyh bu beyânım bilfarz, dilin eli olaydı, demek olur ve yoksa nûr-ı Hak nerede, o lisânın muhayyel olan eli nerede!

513. "Teyzenin hâyesi olaydı dayı olurdu", bu takdîr ile gelmiştir, eğer olaydı.

Meselâ "kadın olan teyzenin hayası olaydı, erkek olan dayı olurdu" darb-ı meseli bu takdîr ile gelmiştir ve söylenmiştir. Olmamış bir şey hakkında "eğer olaydı" demek olur.

514. Dilden, inkisârdan pâk olan o göze kadar, yüz binlercesine söylersem, azdır.

Ya'ni, “Lisân-ı zâhirîden, za'f ve inkisârdan pâk olan kalb gözüne vâsıl oluncaya kadar geçilecek akabeleri ve bu ikisi arasındaki farkı ve mesâfe-i ma'neviyyeyi yüz binlercesine söylesem, yine bitiremem."

515. Sakın nâ-ümîd olma, Hak dilerse nûr gökten bir anda erişir.

Ey sâlik, kıyl u kāl mertebesinden, müşâhede mertebesine kadar çok mesâfât-ı ma'neviyye olmasından dolayı sakın me'yûs olma ve Hak'dan ümîdini kesme! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri eğer dilerse, o bâtın gözünün nûru sana bir anda semâdan, ya'ni âlem-i ulvîden erişir.

"Semâ"dan murâd, mertebe-i ahadiyyettir, semâ-i mer'î değildir.

516. Yıldızlardan kânlara, onun kudreti her zamanda yüz eser eriştirir.

"Kân"dan murâd, arzdaki maâdin menba'larıdır. Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfde beyân buyurulan ma'nânın müsteb'ad olmadığına dair hissî ve zâhirî misâldir. "Hakk'ın ihsânından ümîdini kesme; nitekim pek uzak mesâfât-ı hissiyye ve zâhiriyyede bulunan yıldızlardan Hak Teâlâ hazretleri arzın maâdin menba'larına her zamanda bir çok te'sîrler ilkā buyurur." Ve ilm-i nücûma nazaran "yıldızlar"dan murâd, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârâttır. Ve ilm-i nücûma nazaran ba'zı seyyârâtın, ma'deniyât üzerine te'sîri şunlardır: Müşteri, kalay, elmas, tûtiyâ, kükürt, zernîh-i ahmer ve beyaz ve sarı renkteki taşlar; Merîh, demir, bakır, mıknâtîs ve zencefre; Zühre, inci, zeberced ve altın ve gümüş; Utârid, cıva, kehrübâ, firûze, kireç ve alçı ilh... Bu husûsta daha ziyâde tafsilât Hindistan'da tab' edilmiş olan Matla'u'l-Ulûm ve Mecmau'l-Fünûn nâmındaki eserin, ilm-i nücûm bahsinde mündericdir.

517. Feleğin yıldızları zulmetleri bozucudurlar; Hakk'ın yıldızları, onun sıfatlarında râsihtirler.

Feleğin yıldızlarının arz üzerindeki te'sîri, ancak gecenin kesîf karanlığını bozup hafifleştiricidir. Hakk'ın yıldızları olan insân-ı kâmiller ise, Hakk'ın sıfatlarını hâmil ve bu sıfatların hükmü altında sâbit ve râsihtirler.

518. Ey yardım isteyen! Beş yüz yıllık yol olan felek, eserde yeryüzüne yakın geldi.

"Ey vücûd-ı unsurîsine felekten maddî yardım isteyen insan! Pek uzak mesafede olan feleğin te'sîri, yeryüzüne yakın geliverdi." Nitekim ilm-i nücûma nazaran nutfe, rahm-i mâderde takarrur edince, Zühal seyyâresinin terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşteri terbiye eder; üçüncü ayda Merîh, dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre, altıncı ayda Utârid, yedinci ayda Kamer terbiye eder. Sekizinci ayda yine Zühal, dokuzuncu ayda yine Müşteri terbiyelerine girer. Maâdine olan te'sîrât dahi yukarıda bir nebze zikr olundu.

519. Zühal'e kadar üç bin beş yüz senedir; onun hâssıyyeti dembedem amel getirir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Zühal'e kadar olan mesafeyi müneccimler indinde ta'yîn edilmiş olan mikdâra göre beyân buyurmuşlardır; maksad Zühal'in arza olan uzaklığını beyândır, ya'ni pek uzak mesafede bulunan Zühal'in hâssıyyeti, arz üzerinde dâimâ icrâ-yı faâliyyet eder.

520. Gölge gibi geri çekilmek hususunda onu derhem getirir; güneşin önünde gölgenin tûlü nedir?

Hak Teâlâ o Zühal'in te'sîrini izâle etmek hususunda onun hâssıyyetini nizamsız bir hâle getirir ve izâle eder. Vücûd-ı hakîkî güneşinin önünde vücûd-ı izâfî gölgesinin uzayışının ve te'sîrinin ne hükmü olur?

"Derhem", bî-nizâm ve perîşân ve bî-demâğ ma'nâsınadır (Bahar-ı Acem). Burada bî-nizâm ma'nâsı münasib görüldü.

521. Ve nüfus-ı pakden yıldızlar gibi, feleğin yıldızları tarafına meded erişir.

"Nüfûs-ı pâk"den murâd, sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmil olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Yıldızlardan arza yardım geldiği gibi, sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmil olan insân-ı kâmillerden dahi feleğin yıldızları tarafına imdâd erişir." Zîrâ âlem-i sûretten maksûd insân-ı kâmilin vücûdu ve zuhûrudur. Nitekim aşağılarda beyân buyurulacaktır.

522. O yıldızlar, zâhiren bizim kāim kılıcılarımızdır; bizim batınımız semanın kāim kılıcısıdır.

"O seyyârâttan bizim vücûdât-ı unsuriyyemizin kıvamına yardım gelir; fakat bizim bâtınımız ve ma'nâmız, o semânın ya'ni seyyârâtın vücûdlarının kıvamına sebebdir." Eğer âlem-i sûretin hilkatinden maksûd olan insân-ı kâmil yetişmez bir hâle gelse, onların vücûdlarına da lüzûm kalmaz. Nitekim لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Sen olmasan eflâki yaratmaz idim" hadîs-i kudsîsi bu ma'nânın burhânıdır.

Onun beyânındadır ki, hükemâ, “Adem, âlem-i suğrâdır" derler; ve hükemâ-yı ilâhî, “Adem, âlem-i kübrâdır" derler.

523. Böyle olunca sûrette âlem-i asgar sensin, böyle olunca ma'nada âlem-i ek-ber sensin.

Ya'ni hükemânın insana âlem-i suğrâ “en küçük âlem" demeleri, sûretine nazarandır; binâenaleyh sûret âleminde arz ve semâvât insandan büyük ve insan ise onlardan pek küçüktür. Nitekim âyet-i kermede لخلق السموات وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ (Gafir, 40/57) ya'ni “Semâvâtın ve arzın halkı elbette nâsın halkından ekberdir" buyurulur. Ve hükemâ-yı ilâhînin insana "âlem-i kübra" "en büyük âlem"dir demesi ma'nâsına nazarandır. Zîrâ hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında لا يسعنى ارضی و لا سمائی و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقي ya'ni Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Bu ma'nâya binâen İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû ve radıyallahü anh) efendimiz şöyle buyururlar.

"Senin ilacın sendendir, halbuki senin vukūfun yoktur; ve senin illetin sendendir, halbuki sen görmüyorsun; ve sen apaçık bir kitâbsın ki, onun harfleriyle muzmer ve gizli olan zâhir olur. Ve sen küçük bir cirim olduğunu zu'm ediyorsun, halbuki sende âlem-i ekber dürülüp büküldü."

524. Zâhiren o dal meyvenin aslıdır; bâtınen dal, meyve içinde mevcûd olur.

Zâhirde ağacın dalı, meyvenin aslıdır ve yemiş o daldan peydâ olur; fakat bâtınına bakılırsa, o meyvenin zuhûru için ağaç dikilmiş ve dal mevcûd olmuştur. Meyvenin zuhûru maksûd olmasa idi, ağaç dikilmez idi.

525. Eğer meyve meyli ve ümîdi olmasa idi, bahçıvan ağacın kökünü ne vakit diker idi?

526. Böyle olunca, her ne kadar onun doğumu ağaçtan ise de, o ağaç ma'nâda meyveden doğdu.

Her ne kadar meyvenin doğumu ağaçtan ise de, o ağaç ma'nâsına nazaran meyveden zuhûr etmiştir; çünkü ondan maksûd olan meyvedir ve şecere-i kevnin semeresi Âdem'dir. Binâenaleyh bu kevn ü mekân ağacı, kendisinden zuhûr edecek olan Âdem için halk olunmuştur.

527. Bundan dolayı Mustafa buyurdu ki: "Âdem ve enbiyâ sancak altında benim arkamda olurlar."

Bu beyt-i şerîfde آدم و من دونه تحت لوائى يوم القيامة و لا فخر ya'ni “Âdem ve ondan gayri olan enbiyâ, yevm-i kıyâmette benim sancağım altında bulunduğu halde, benim iftihârım yoktur” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye felek-i muhît-i âmmdır. Her ne olmuş ve olacak var ise, hepsi o hakîkatin taht-ı hîtasındadır. Âlem-i kevnden maksûd, bu hakîkati hâmil olan insân-ı kâmilin zuhûrudur. Binâenaleyh o insân-ı kâmil sonra gelmiş olan öndür; nitekim âtîde buyururlar.

528. O zû-fünûn “Biz sâbık olan âhirleriz” remzini bunun için buyurmuştur.

Bu zikr olunan ma'nâdan dolayı, o zû-fünûn olan Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz hazretleri hadîs-i şerîflerinde نحن الآخرون السابقون ["Biz sâbık olan âhirleriz"] buyururlar ki, "Biz vücûd-ı unsurîde sonradan geldik, halbuki hakîkatimize nazaran, bu âlem-i kevnden evveliz!" demek olur. Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Biz" ta'bîr buyurmalarındaki nükte, o hazretin verese ve tebaası dahi bu hükümde dâhil olduğunu işrâb eder. كنت نبيا و آدم بين الماء والطين ya'ni Adem su ile çamur arasında olduğu halde ben nebî idim" hadîs-i şerîfi dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur.

529. Gerçi sûrette ben Adem'den doğmuşum, ma'nada ben ceddin ceddi vâki' olmuşum.

Cenâb-ı Pîr efendimiz verâsetleri hasebiyle lisân-ı nebevîden yukarıki hadîs-i şerîfi tefsîr buyururlar; ya'ni "Ben her ne kadar sûrette Âdem neslinden doğmuş isem de, ma'nâda silsile-i mevcûdâtın ceddinin ceddi vâki' olmuşum."

530. Zîra ki meleğin secdesi ona benim için olmuştur; ve o benim için yedinci feleğe gitmiştir.

Ya'ni, "Ben Adem (a.s.)ın sulbünde idim, onun için o mescûd oldu ve kendi mi'râcında benim hakikatimden feyz almak için, yedinci feleğe gitti." (Şerh-i İmdâdullah) (k.s.)

531. Binâenaleyh peder ma'nada benden doğdu; binâenaleyh ma'nada ağaç meyveden doğdu.

Sûret-i unsuriyyemin aslı olan babam, ma'nâda benden doğdu; zîrâ babam bir ağaç mesâbesinde idi ve ben ise meyve menzilesinde idim; binâenaleyh babamın şecer-i vücûdu, meyvenin zuhûru için olmakla, ma'nâda ağaç meyveden doğmuş oldu.

532. Fikrin evveli amelde âhir geldi; hususiyle bir fikir ki, o vasf-ı ezel ola.

"Fikir"den murâd, sûret-i ilmiyye ve zihniyyedir. Meselâ bir mi'mâr evvelen zihninde yapacağı binanın sûretini ihzâr eder ve ba'dehû o sûret-i ilmiyyeyi hâriçde fiilen vücûda getirir; binâenaleyh fikrin evveli amelde âhir gelir. miş olur. Bu hâl idrâk sahibi olan beşerin iktizâ-yı zâtîsidir. Husûsiyle bir sûret-i ilmiyye ki, o vasf-ı ezel ola, ya'ni İlim, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olup, Zât-ı ulûhiyyet gibi kadîmdir ve ezelîdir; bilcümle eşyânın hakāyıkı evvelen ilm-i ilâhîde sâbittir, ba'dehû hakāyık, vücûd-i ilmîden, vücûd-ı aynîye gelir.

533. Elhasıl işte bir anda gökten kervân gidiyor ve geliyor.

“Asumân”dan murâd, vâhidiyyet ve a'yân-ı sâbite mertebesidir; ve a'yân-ı sâbite, suver-i ilm-i ilâhîdir. Ya'ni, "Elhâsıl suver-i ilm-i ilâhî mertebesinden işte bir anda bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine kervân geliyor ve gidiyor."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Seb'e ibtidâsında olan يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَ مَا يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرَجِ فِيهَا (Sebe, 34/2) ya'ni "Allah Teâlâ arza giren şeyi ve ondan çıkan şeyi ve gökten inen şeyi ve göğe urûc eden şeyi bilir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Îder", burada ve şimdi ve işte ma'nâlarına gelir.

534. Bu kervân üzerine bu yol uzun değildir; mefâze ne vakit müfâz olana azîm gelir?"

"Mefâze", necât ve zafer ve helâk ma'nâlarına gelen "fevz"den müştaktır; ve mahall-i necât ve mahall-i helâk olan susuz çöl ve beyâbâna denir. Burada "mefâze"den murâd, âlem-i süflî ve sûret olan dünyâdır. Ve "müfaz", ifâl bâbından ism-i mefûl olup, "muzaffer kılınmış" demektir. Ve "müfâz"dan murâd, ma'nâdır. Ya'ni, “Ma'nâ kervânına bu âlem-i sûret yolu uzun ve uzak değildir; mahall-i helâk ve fenâ olan dünyâ sahrâsı ve sûret âlemi, ne vakit muzaffer ve hâkim olan maânî kervânına azîm ve müşkil gelir? Zîrâ sûret helâk olursa, ma'nâ bâkîdir."

535. Her zamanda gönül Ka'be'ye gidiyor; cisim ihsandan gönül tab'ını tutar.

Ma'nâya âlem-i sûret yolunun uzak ve uzun gelmediğinin misâli budur ki, gönül her zaman hayâlen Ka'be'ye gidiverir; fakat cisim yerinde durur, hayâl ise ma'nâdır. Binâenaleyh insan hayâlinde olan bir mahalle sür'at-i berkıyye ile gider. Bu hâl umûm insanlara şâmildir; fakat kâmillerin başka bir hâli olur ki, o da ihsân-ı ilâhî ile cisimlerinin gönül, ya'ni rûh tabîat ve hâssıyyetini iktisâb etmesidir. Binâenaleyh bu halde olan bir kâmil rûhiyle mütevec- cih olduğu bir mahalde, rûhunun sür'ati ile, cismini de beraber ihzâr eder. Onun için kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz ervâhımızdır" buyurmuşlardır.

536. Bu uzun ve kısalık muhakkak cisim içindir; uzun ve kısa nedir, orada ki, Hudâ vardır!

Bu uzunluk ve kısalık ve eb'âd-ı sâire, kesîf olan cisme ve cismin ahkâmı altında zebûn olan ervâha mahsûstur. Cismin ahkâmından kurtulup, sıfât-ı Hak'la muttasıf olan ervâh ve ecsâm için uzunluğun ve kısalığın ve sair eb'âdın ne hükmü ve te'sîri vardır?

537. Hudâ cismi tebdîl ettiği vakit, onun gitmesini fersahsız ve mîlsiz etti.

"Mil" burada ma'nâ-yı lügavîsi i'tibâriyle yeryüzünde "göz erimi" kadar bir mesâfedir (Burhân). Ve "fersah," dört bin adımdır. Ya'ni "Hak Teâlâ cismi rûha tebdîl buyurduğu vakit, onun sûret âleminde yürümesini fersahsız ve mîlsiz eder. Nitekim Server-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in mi'râc-ı şerîfleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de سُبْحانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى (İsrâ 17/1) ya'ni "Nakāisden münezzeh olan Allah Teâlâ hazretleri kulunu bir gecede Mescid-i Harâm'dan, Mescid-i Aksâ'ya isrâ eyledi" buyurulur. Halbuki bir gecede Mescid-i Harâm'dan Kudüs-i Şerîf'e gelinmesi cisim için mümkin değildir.

538. Bu zamanda yüz ümîd vardır; adımı âşıkça kaldır, ey delikanlı, kelâmı terk et!

"Bu zamanda" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz, zamân-ı şerîflerini murâd buyururlar; zîrâ kendileri vâris-i kâmildir ve onların huzûr ve terbiyeleri uşşâk-ı ilâhî için büyük bir fırsattır. Ya'ni, "Benim tarîkıme sâlik ve isrime tâbi' olan delikanlı, kıyl u kāli terk et de, Hak yolunda adımlarını âşıkça kaldır; zîrâ bu zamanda lutf-ı Hak'la verâset-i nebeviyyeyi hâizim ve benim feyz-i nazarım sebebiyle senin cismini rûha tebdîl için çok ümîdler vardır." Nitekim cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı şu beyt-i şerîflerinde sarâhaten beyân buyururlar.

539. Gerçi göz kapağını birbirine vuruyorsun; gemi içinde yatmışsın, yol gidiyorsun.

Ey sâlikim, gerçi sülükünde gözün kapalıdır ve sana âlem-i rûhâniyyetten bir şey görünmüyor; fakat me'yûs olma ki, sen gemi içinde yatmış ve uyumuş olduğun [halde], kat'-ı mesafe ediyorsun ve âlem-i hakîkate doğru gidiyorsun.

Bu beyt-i şerîf sâlik-i tarîk olanlara bir tebşîr-i azîmdir. Ma'lûm olsun ki, sâlikin keşifsiz ve gözü kapalı olarak gitmesi, keşifli gitmesinden daha hayırlıdır; zîrâ keşif yolu pek muhâtaralıdır. Sâlik için sukūt tehlikeleri çoktur. Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde buyurur ki: "Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin bir müridi var idi, dâimâ çalışıp, zikr-i Hak'la meşgül olur idi; fakat kendisine rûhânî bir keşif vâki' olmaz idi; arkadaşları onun böyle fütür getirmeksizin sa'yine taaccüb edip, Hz. Bâyezîd'e bu taaccüblerini arz ettiler. Hz. Bâyezîd onların sözünü dinledikten sonra buyurdu ki: Öyle ise ona "sultânü'z-zâkirîn" diyelim!"

تفسیر این حدیث که مثل امتى كمثل سفينة نوح من تمسك بها نجا و من تخلف عنها غرق

Bu hadîs-i şerîfin tefsîridir ki, "Benim ümmetimin meseli, Nûh gemisinin meseli gibidir. Ona temessük eden kimse necât buldu ve ondan tahallüf eden kimse boğuldu."

540. Bunun için Peygamber buyurdu ki: "Ben zamanın tufânında gemi [538] gibiyim!"

Bu, yukarıda îzah olunan ma'nâdan dolayı Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdu ki: "Ben zamânın hicâbât-ı zulmâniyyesinde ve cehâlet tûfânında gemi gibiyim!" Bu beyt-i şerîfde yukarıdaki hadîs-i şerîfin diğer bir rivâyetine işâret buyurulur. Zîrâ “Meselü ümmetî" rivâyet olunduğu gibi, "Meselî" ya'ni "Benim meselim" dahi rivâyet olunmuştur.

541. "Biz ve ashâbımız Nûh gemisi gibiyiz; her kim el vurursa, fütûh bulur."

Bu beyt-i şerîfde dahi rivâyet olana işâret buyurulur. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri bu beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ümmet" lafzından, sahâbe-i kirâmı murâd buyurdukları anlaşılır ve zâhir olan dahi budur. Eğer kâmilen "ümmet" murâd olunsa, gemiye mütemessik olacak kim olur? Ve bunda işâret vardır ki, ashâb-ı kirâma muhabbet farzdır ve eğer bir kimsenin ashâba muhabbeti olmazsa, necât bulamaz."

542. Şeyh ile olduğun vakit, sen çirkinlikten uzaksın; gündüz ve gece seyyârsın ve gemi içindesin.

Bu beyt-i şerîfde الشيخ في قومه كالنبي في امته ya'ni "Kavmi içinde şeyh, ümmeti içinde peygamber gibidir" [buyurulmuştur]. Peygamber'e mütemessik olanlar nasıl Hz. Nûh'un gemisine temessük edip kurtulanlar gibi ise, bir şeyh-i kâmile temessük edenler dahi Peygamber'e mütemessik olup kurtulanlar gibi olur. "Ve kemâl-i sıdk ile bir şeyh-i kâmile sarılan sâlik, gece ve gündüz yürüyen gemi içindeki bir kimse gibi, Hak yolunda seyr ü seferdedir, fakat kendisinin kat'-ı mesafe ettiğinden haberi yoktur."

543. Bir can bağışlayıcının canının hıfzındasın, gemi içinde uyumuşsun ve yol gidiyorsun.

"Can-bahş"dan murad, şeyh-i kâmildir; zîrâ sâlikin rûh-i hayvânîsi altında zebûn ve mağlûb olan rûh-ı insânîsini faâliyete getirir.

544. Günlerinin peygamberinden munkatı' olma, kendinin fennine ve adımına i'timâd etme!

"Ey sâlik, kendi asrının ve zamânının şeyh-i kâmilini bul ve onun sohbetinden munkatı' olma! Tarík-ı Hak'da kendi aklına ve ilmine ve zekâvetinin adımlarına i'timâd etme." Zîrâ senin aklın ve ilmin ve zekâvetin, şeyh-i kâmilin ilim ve irfânı önünde gāyet çürüktür. Beyt-i Mısrí (k.s.) : Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git Bildiklerini terk et, irfana irem dersen

545. Her ne kadar arslan isen de, eğer yola delilsiz gidersen, tilki gibi dalaldesin ve zelîlsin.

Her ne kadar ilimde ve zekâda arslan gibi kavî ve şecî' isen de, eğer Hak yoluna delilsiz gidersen, ilmin ve zekâvetinin vâsıl olamadığı birtakım müşkilâta düşüp, tilki gibi korkak ve zelîl bir hâle gelirsin.

546. Sakın şeyhin kanatlarının gayri ile uçma, tâ ki şeyhin askerlerinin yardımını göresin!

Sülükünde ancak şeyhin re'y ve tedbîri ve vesâyâsı dâiresinde hareket et, aslâ kendi aklını ve tedbîrini kullanma ki, o şeyh-i kâmilin tasarrufât-ı ma'neviyyesini ve yardımını göresin!

Menkabe: Şeyh Ebu'l-Vefa hazretleri bir mürîdini halvete koymuş. Her gün hâdim bu dervîşe bir çanak taâm ve bir testi su getirirmiş; dervîş dahi taâmı yer ve suyu içer, zikrullâha devam edermiş. Bir gün kendi kendine demiş ki: "Taríkde riyâzet ve mücâhede vardır, ben ise her gün bir çanak dolusu yemeği yer ve bir testi de suyu içerim, bu nasıl halvettir? Eğer hâdim yarın taâm ve su getirirse almam!" der ve öyle yapar. O gece halvet-hânesinde pek ziyâde acıkır ve bir lokma ekmek için kıvranır durur; aslâ kalbinde huzûr kalmaz. Ertesi gün Şeyh Vefâ hazretleri gelip ona der ki: "Yâhû! bu gece senin hâlin ne idi, sabaha kadar taâm zikrinde idin! Niçin getirilen taâmı yemedin; mürşidin senin tabîbindir, senin mizâcını ve tarz-ı tedavîni bilmez mi?" Hâdime iki çanak taâm ve iki testi su getirmesini emr eder.

547. Bir zaman onun lutfunun dalgası, senin kanadındır; onun kahrının ateşi bir dem senin hamalındır.

"Şeyh-i kâmil ba'zan lutuf ve merhamet ile zâhir olur; onun bu lutuf ve merhameti, senin rûhuna bir kanat olup, seni yukarıya uçurur ve âlem-i melekûta eriştirir; ve ba'zan kahır ile zâhir olur, o da senin için fâidelidir." Zîrâ seni dalâlet alçaklığından, hidâyet yüksekliğine çıkarır. Meskenet ve tevâzu' ve zillet-i nefis yolunu gösterir. Meselâ Hz. Hüdâyînin şeyhi, dimâğında kadılık mertebesinden kalmış olan kibir ve enâniyet bakıyyesini izâle etmek için pazarda ciğer sattırmıştır. Bu ise sûrette kahır ve ma'nâda lutuftur. Menâkıb-ı evliyâda bunun nazîri çoktur.

548. Onun kahrını, onun lutfunun zıddı sayma; nazarda her ikisinin ittihadını gör!

Ya'ni, şeyh-i kâmilin kahrından müteessir olma ki, onun altında lutuf gizlidir; binâenaleyh onun muâmele-yi kahriyyesini de lutuftan ibâret gör ve nazar-ı aklîde bunların ikisini de müttehid gör!

549. Bir zaman seni toprak gibi yeşil eder; bir zaman pür-bâd ve kalın eder.

"Pür-bâd", tekebbürden kinâyedir. Ve "gebz", kalın ma'nâsına olup, gurûr-ı nefsânî ile şişkinlikten kinâyedir. Ya'ni, "Şeyh-i kâmil bir zaman seni toprak gibi mütevazi' ve zelîl kılar; ve topraktan yeşillikler bittiği gibi, bu hâlin içinde senden dahi hüsn-i ahlâk ve ilim ve irfân yeşillikleri neşv ü nemâ bulur. Sen o vakit kendinin kemâle geldiğini zannedersin. Binâenaleyh seni sana göstermek için bir zaman dahi seni pür-bâd ya'ni mütekebbir ve kalın ve gurûr-ı nefsânî sebebiyle şişkin yapar." Evvelki hâl-i tevâzuun ile, bu ikinci hâl-i gurûrunu ve şişkinliğini mukāyese edip, henüz nefsânî sıfatlarından kurtulamamış bir nâkıs olduğunu anlarsın.

550. Arifin cismine cemâd vasfını verir, tâ ki latif olan gül ve nesrîn bitsin.

"Şâd", burada latîf ma'nâsınadır. "Gül", ma'lum olan çiçektir. "Nesrîn", beyaz gül ma'nâsınadır. Ya'ni, "Şeyh-i kâmil, ârifin cismini cemâd vasfıyla tavsîf eder veyâhud tasarruf-ı ma'nevîsiyle mürîdini mertebe-i irfâna getirir ve ona cemâdiyet vasfını verir, tâ ki ondan maârif-i ilâhiyye gülleri ve esrâr-ı ilâhiyye nesrînleri biter." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin yetmiş ikinci bâbında buyururlar ki: "Cemâdât, sâir müvelledâtdan daha ziyâde Hakk'ı ârifdir ve O'na âbiddir; zîrâ o, ma'rifet mertebesinde halk olunmuştur, aklı, şehveti ve tasarrufu yoktur. Onun takallübü nefsiyle değil, gayriyledir ve ancak musarrıfı Allah'dır ve tasrîf-i ilâhî ile musarrafdır. Binâenaleyh insanda sıfat-ı cemâdiyyetten a'lâ sıfat yoktur. Ba'dehû nebât ve ba'dehû hayvâniyettir; ve ondan sonra da derece-i cemâdiyyetten yükseldiği kadr olan şey üzerine, iddiâ-yı ulûhiyyet eden insandır. Ve bu rif'atten, onun için sûret-i ilâhiyye hâsıl olur ve onun sebebiyle aslından çıkar. Binâenaleyh taşlar neş'etlerinde asıllarından çıkmadıklarından abîd-i muhakkikîndir."

551. Fakat o görür, onun gayri görmez; cennet pâk olan dimağın gayrine koku vermez.

Fakat cemâdiyet mertebesinde olup, kendisinden gül ve nesrîn biten ârifin hâlini ancak şeyh-i kâmil görür. Zîrâ ârif cennet-i 'âcil içindedir ve cennet ise, da'vâ-yı ulûhiyyet ve enâniyetten pâk olan dimâğın gayrisine koku vermez.

552. Dimağını yârin inkârından hâlî et, tâ ki yârin gülzarından reyhan bulsun!

Böyle olunca enâniyetini terk edip, dimâğını yâr-ı sâdık olan şeyh-i kâmilin inkârından hâlî kıl; tâ ki o dimâğın, o yârin gülzârı olan rûh-ı latîfinden maârif ve esrâr-ı ilâhiyye reyhanının kokusunu bulsun!

553. Ta ki Muhammed Yemen'den Rahman'ın kokusunu bulduğu gibi, benim yarimden cennet kokusunu bulasın!

Rivâyet olunur ki, Resûl-i zîşân Efendimiz ara sıra Yemen tarafına müteveccih olup koklarlar imiş. Sebebi kendilerinden sorulduğu vakit اني لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'ni "Ben nefes-i Rahmân'ı Yemen tarafından buluyorum" buyurmuşlar. Bu kokunun menba'ı Usâm-ı Yemenî veyâhud Üveys Karanî hazretleri olduğunu muhakkikler beyân etmişlerdir. Herhangisi olursa olsun, insân-ı kâmilin rûh-ı latîfinden cennet-i zât kokusu geldiğine işaret buyurulur.

554. Eğer mi'râca mensub olanların safında durursan, yokluk seni Burak gibi yukarıya çeker.

"Mi'râca mensûb olanlar"dan murâd, evliyâullahdır; ve Burâk onların amellerinin sûretidir. Ya'ni "Eğer evliyâullah safında kāim olur ve onların amelleri gibi amel edersen, varlıktan, yokluk tarafına gelirsin ki, "fenâ-fillah" mertebesidir. Bu yokluk, ya'ni "fenâ-fillah" seni Burâk gibi yukarıya, ya'ni "bekā-billah" mertebesine çeker."

555. Arza mensub olanın mi'racı gibi kamere kadar değil, belki bir kamışın şekere kadar olan mi'râcı gibidir.

"Zemîne mensûb olan"dan murâd, îmân sâhibi olan alâkāt-ı dünyeviyyeden tecerrüd edememiş mü'mindir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında buyurur ki: "Bir kimsenin rûhu makām-ı îmânda iken, bedenden mufârakat ederse, o rûhun terakkîsi felek-i kamere kadar olur." Ya'ni "Mi'râcílerin safında bulunanları, yokluğun Burâk gibi yukarıya çekmesi, makām-ı îmânda iken ölenlerin rûhlarının mi'râcı gibi felek-i kamere kadar değildir. Belki kamışın, şekere kadar olan mi'râcı gibidir." Ya'ni kamış kamışlık sıfatını bırakıp, şekerlik sıfatını iktisab eder. Bunun gibi bu mi'râcda vücûd-ı abdânînin vücûd-ı Hakkānî'ye tebeddülü vâki' olur ve abd bu mertebede sıfât-ı Hak ile zâhir olur.

556. Bir buhârın semâya kadar mi'râcı gibi değil, belki bir cenînin akla kadar olan mi'racı gibidir.

Bu zikr ettiğimiz mi'râc, bir buhârın semâya urûc edip hevâ-yı nesîmîye kadar karışması gibi cismânî değildir; belki ana karnındaki bir cenînin doğup, büyüyüp kemâle gelerek, akıl mertebesine kadar çıkması gibi ma'nevî bir mi'râcdır.

557. Yokluk atı hoş bir Burâk oldu; eğer yok isen, seni varlık tarafına getirir.

"Hing", siyahı beyâzına gālib olan at ma'nâsınadır. "Yokluk, ya'ni fenâ-fillah atı latîf bir Burâk oldu; eğer vücûd-ı mevhûmundan fânî isen, o Burâk seni varlık, ya'ni bekā-billah tarafına getirir." "Burâk", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mi'râc gecesinde bindiği hayvan sûretinde bir rekîbedir. Ve bu rekîbe onların amellerinin sûreti idi. Ve her bir mü'min[e] derece-i ilmine göre bir rekîbe muhassasdır. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'de bu rekâibden bahs buyururlar.

558. Dağ ve denizler onun tırnağını messeder, hatta his âlemini arkaya eder.

"Süm", hayvan tırnağı demektir. Ya'ni, "O yokluk atı o kadar sür'atle yürür ki, dağlar ve deniz onun tırnağına değemez; hattâ his ve kesâfet âlemini kâmilen arkada bırakır" ve bu Burâk, seyrindeki sür'at ve şiddet sebebiyle dünyâ ve âhiret âfâkından bir anda uçurup, onların verâsı olan âlem-i hakîkate îsâl eder.

559. Gemide, ayağı çek ve revân olarak yürü! Canın ma'şûku tarafına rûh-ı revân gibi.

Hakîkat şehrine seferde gemi mesâbesinde olan şeyh-i kâmilin hifz u himâyesinde akıcı olarak ayağını çek, terakkî için oraya buraya başvurmaktan vazgeç! Can kendisinin ma'şûku olan Hak tarafına, nasıl akıp gidici ise, sen dahi öylece rûh-ı revân gibi o tarafa, şeyh-i kâmilin hifz u himâyesinde akıp git!

560. El yok ve ayak yok, kıdeme kadar git; nasıl ki canlar ademden koştu.

Ya'ni, hakikat şehrine gidişte, elin ve ayağın, ya'ni cismâniyetin dahl ve te'sîri yoktur; oraya elsiz ve ayaksız olan rûh-ı revân, ya'ni rûh-ı izâfî ile gidilir. Binâenaleyh sen dahi elsiz ve ayaksız olarak rûhunla kıdeme, ya'ni Zât-ı Hakk'a kadar git! Nitekim o rûhlar adem-i izâfî âleminden, vücûd-ı izâfî âlemine elsiz ve ayaksız olarak koştular.

561. Eğer sami'in sem'inde uyku mukaddimesi olmasa idi, sözde kıyas perdesi yırtılır idi.

"Nuâs", uyumak ve uyku mukaddimesi. Ya'ni, "Eğer sözümüzü dinleyen kimsenin sem'-i rûhunda uyku veyâ uyku mukaddimesi olmasa idi, rûhun hakîkat-ı mi'râcı hakkındaki kıyâsât-ı fikriyye perdesi kelâmımız esnasında yırtılır idi." Ve ona hakikat-ı mi'râc münkeşif olurdu; fakat sâmi'in sem'i, tahmînât-ı akliyye uykusu içindedir.

562. Ey felek onun kelâmı üzerine gevher yağdır; ey cihan onun cihanından utan!

Cenâb-ı Pîr efendimiz rûh-ı şerîflerini gāib farzıyla buyururlar ki: "Ey felek-i zâhiri, o rûhumun cismimden harf ve savt ile çıkardığı kelâmlarına gevher yağdır! Ey dar olan sûret cihânı, o rûhumun geniş olan ma'nevî cihânından utan!"

Menhec-i Kavî'de buyurulur ki: "Felek ta'bîri, kutb-ı zamâna râci'dir, zîrâ felek zâhiri nasıl muhît ise, kutb-ı zamân dahi sûreti ve ma'nâyı muhîttir."

563. Eğer yağdırır isen, senin gevherin yüz kat olur, senin câmidin görücü ve söyleyici olur.

Ey felek, eğer sen rûhlu sözlerim üzerine câmid gevher yağdırır isen, senin o gevherlerin o rûhlu sözlere mukārin olmakla, yüz kat olur; zîrâ o câmid olan gevherler zî-rûh olup, görücü ve söyleyici olur. Nitekim câmid olan ekmek, zî-rûh olan insana gıda olmakla görücü ve söyleyici olur.

564. Binâenaleyh kendin için nisâr etmiş olursun; çünki senin her sermayen yüz olur.

Böyle olunca sen gevherlerini kendin için bezl ve nisâr etmiş olursun; çünki senin câmid olan her sermayen zî-rûh ve kâmil olmakla yüz olur; ve kâmil nâkısa imdâd ettiği cihetle, senin o bezl ve nisârın, yine kendin için olur. Nitekim 521 numaralı beyt-i şerîfde yıldızlara kâmilin bâtınından imdâd vâki' olduğu beyân buyurulmuş idi.