Belkîs'ın Sebâ şehrinden Süleyman (a.s.) tarafına hediye göndermesinin kıssası
16. bölüm / 47 · 2354 kelime · ~12 dk okuma
565. Belkîs'ın hediyesi kırk deve olmuştur; onların yükü hep altın külçesi olmuştur.
"Belkîs", Yemen'de Sebâ şehrinin melîkesi olan bir kadının ismidir; onlar güneşe ve yıldızlara taparlar idi. Süleymân (a.s.) ona mektûb göndererek dî-ne da'vet etti; o da Süleymân (a.s.)a kırk deve hediye gönderdi ki, her birinin üzerinde altın külçeleri var idi. Nitekim bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de, sûre-i Neml'de beyân buyurulur. Ve hediye hakkındaki âyet-i kerîme budur: و انى مرسلة اليهم بهدية فناظرة بم يرجع المرسلون (Neml, 27/35) Ya'ni "Muhakkak ben onlara hediye göndericiyim; imdi gönderilmişlerin ne ile döneceklerine nazar ediciyim."
566. Vaktaki Süleyman'a mensub olan sahraya erişti, onun ferşini hep hâlis altın gördü.
Bu hediyeyi Yemen'den Kuds-i Şerîf'e getirmekte olan me'mûrlar vaktâki Kuds-i Şerîf'e yaklaştılar, o civârdaki sahrânın ferşini ve zemînini hep hâlis altından döşenmiş bir halde gördüler.
567. Altının başı üzerinde kırk menzile kadar sürdü, tâ ki nazarda altının revnakı kalmadı.
O hediye kāfilesi kırk menzil kadar altın döşenmiş zemîn üzerinde yürüdü, nazarlarında hediye olarak getirdikleri altının revnakı ve letâfeti kalmadı.
568. Def'alar ile dediler ki: "Altını hazînemizin tarafına geri götürelim, biz ne cenkteyiz?"
Hediyeyi getiren memurlar birbirleriyle konuşup dediler ki: "Yâhû! kırk menzil vardır ki, altın döşenmiş arazî üzerinde yürüyoruz; getirdiğimiz hediyenin burada ne kıymeti olur. Bu getirdiğimiz altınları kendi hazînemize geri götürelim. Biz niçin münâzaa ediyoruz?" "Peykâr", cenk ve nizâ' ve “bî-kâr”, fâidesiz ve lağv ve "abes" demektir. Ba'zı nüshada (بیکار) “bî-kâr”dır; bu halde ma'nâ: "Biz bunca abes içindeyiz", demek olur.
569. Bir arsa ki, onun toprağı hâlis altındır, oraya hediye altın götürmek ahmaklıktır.
"Dehdehî", hâlis ve kâmil-ayâr demektir.
570. Ey aklı ilâha kadar hediye götürmüş olan kimse, akıl orada yolun toprağından daha aşağıdır.
Ey aklı ve zekâvetine kıymet verip bu hediyesiyle huzûr-ı ilâhîde kendisinin makbûl kullar sırasına geçmesini zanneden bîçâre, akıl dediğin cevher-i ma'nevî, huzûr-ı ilâhîde yollarda çiğnenen topraktan daha aşağı ve kıymetsizdir.
571. Vaktaki hediyenin kesadı orada zâhir oldu, onların utanmaklığı hepsini geri çekti.
572. Yine dediler: "Gerek kesâd ve gerek râyic olsun bize ne? Biz emir kuluyuz!"
573. "Gerek altın ve gerek toprak, bizim için götürmek lâyıktır; emir vericinin emrini yerine getirmek lâzımdır!"
"Eürdenî” ve “âverdenî" masdarlarının nihâyetindeki "ya”lar "yâ-yı liyâkat"tır.
574. Eğer emr ederlerse ki, "Bunu geri götürün! Fermân ile beraber hediyeyi de geri götürün!"
Ya'ni, "Biz resûlüz ve elçiyiz; risâlette tasarruf câiz değildir. Gönderilen, gönderenin emrine tâbi'dir. Hükümdarımız olan Belkîs, Hz. Süleymân'a bunları hediye gönderdi. Bunların kıymeti olsun olmasın, yerine götürmekle mükellefiz. Eğer Hz. Süleyman: "Bunu geri götürün ve benim Belkîs'a verdiğim fermân ile beraber hediyeleri de yine geriye getirin! diye emr ederler, o vakit emre tebean geri götürürüz!" deyip huzûr-ı Süleymânî'ye girdiler."
575. Vaktaki Süleyman onu gördü, ona gülme geldi. (Dedi) ki: "Ben sizden ne vakit tirit istedim?"
Süleymân (a.s.) onların getirdikleri altın külçelerini, taâmın gāyet muhtasarı ve ednâsı olan tiride teşbih buyurdu. Ba'zı nüshalarda "serîd" yerine "mezîd" vâki'dir. Ma'nâ: "Ben sizden dîn üzerine ziyâde bir şey istemedim!" demek olur.
576. "Bana hediye veriniz demiyorum, belki hediyenin lâyıkı olunuz! dedim."
Ya'ni, "Siz beni bir pâdişâh-ı sûrî zannedip, nezdime hediye ile geldiniz; ben ise nübüvvetim hasebiyle sizden hediye değil, îmân taleb ediyorum ve îmânınızın neticesinde Hak Teâlâ tarafından ihsân buyurulacak olan ma'nevî hediyelere lâyık olunuz! diyorum."
577. "Zîrâ gaybdan bana mahsus hediyeler vardır ki, beşer onu istemeğe dahi kādir olmaz."
Bu beyt-i şerîfde اعددت لعبادي الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر ya'ni "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve beşerin kalbine hutûr etmedik şeyler hazırladım" hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur. Ya'ni beşer, gördüğü ve işittiği ve kalbine hutûr ettiği şeyleri isteyebilir; bunun hâricinde şeylerin ne olduğunu bilmez ki, isteyebilsin.
578. "Bir yıldıza taptınız ki, o altın yapar; ona teveccüh edin ki o yıldız yapar."
"Arz üzerine vâki' olan te'sîrinden altın husûle gelen bir yıldıza taptınız. Bu yıldıza tapacağınıza, o yıldızı yaratana teveccüh edip tapınız." Bu beyt-i şerîfden Sebe' kavminin Zühre yıldızına da taptıkları anlaşılır; zîrâ arzda te'sîriyle altın husûle gelen yıldızın Zühre yıldızı olduğu, ilm-i nücûm kitablarında tasríh olunmuştur. Nitekim yukarıda 516 numaralı beyitte geçti. Veyâhud "ahter"den murâd güneştir, zîrâ güneş dahi altın ma'denini terbiye eder.
579. "Yüksek bahalı olan canı hakîr edip, çerhin güneşine taptınız!"
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Neml'de vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ (Neml, 27/24) Ya'ni "Hüdhüd Süleymân (a.s.) huzûrunda dedi: O Sebe' melikesini ve kavmini, Allah'ın gayri olarak güneşe secde eder bulduk ve şeytan onlara amellerini söyledi, onları Allah'ın yolundan geri bıraktı; imdi onlar mühtedî değildirler." Yukarıki beyit ile, bu beyte nazaran Sebe' kavminin hem yıldızlara ve hem de güneşe taptıkları anlaşılır.
580. "Güneş, Hakk'ın emrinden tabbahımızdır; ahmaklık olur ki o Hudâ'dır [578] diyeyim!"
Ya'ni, "Güneş arza harâretini salıverip Hakk'ın emriyle, bizim bahçelerimizdeki meyvelerimizi ve hubûbâtımızı pişiricidir. Benim ona Hudâ'dır diye tapmam ahmaklık olur!"
581. "Eğer senin güneşini tutarsa ne yaparsın? O siyahlığı sen ondan nasıl dışarıya edersin?"
"Sen güneşe Hâlık diye tapıyorsun, ya o güneşi yaratan Hâlık o güneşin nûrunu izâle edip karartırsa, o karartıyı sen ondan nasıl dışarıya çıkarabilir- sin?" Nitekim bir küsûf vâki' oluvermekle, gündüzün latîf olan revnakı kaçıveriyor ve o manzaradan için sıkılıyor.
582. Siyahlığı götür ve şua'ı geri ver, diye Huda'nın dergahına suda' getirmez misin?"
"Sudâ'”, baş ağrısı demektir. "Sudâ' bürden", baş ağrısı götürmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Güneş kararıp, ortalık zulmet içinde kaldığı vakit, güneşin ma'bûd olduğunu unutup: "Ey bu karanlığı güneşe musallat eden, onun şuâ'ını ve ziyâsını geri ver!" diye Hudâ'nın dergâhına baş ağrısı götürürsün."
"Huda'nın dergâhı"ndan murâd, eğer huddâm-ı ilâhî olan melâike mecma'ı olursa ind-i ilâhîde istişfa' için, onlara baş ağrısı vermek olur. Eğer doğrudan doğruya huzûr-ı Bârî olursa, alâ-tarīki't-teşbîh Hakk'ı, sıfât-ı kevniyye ile tavsîf olur. Nitekim bu tavsîfin, Kur'ân-ı Kerîm'de de nazîri vardır: وَ أَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَنَاً (Hadid, 57/18) Ya'ni "Allah'a karz-ı hasenle ikrâz ediniz!" ve ان الذين يؤذن الله و رسوله (Ahzab, 33/57) ya'ni "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûl'üne eziyet ettiler" ve وَ مَن يشاقق الله و رسوله (Enfâl, 8/13) ya'ni "Kim ki Allah'a ve Resûl'üne meşakkat verirse." Velhâsıl "istihzâ” ve “istihyâ" ve "mekr" gibi Hakk'ın alâ-tarīki't-teşbîh Kur'ân-ı Kerîm'de sıfât-ı kevniyye ile ittisafı mezkûrdur. Bu beyt-i şerîfdeki "sudâ" ta'bîri dahi o kabildendir. Bu husûsta Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyubî'de îzâhât vardır.
583. Eğer seni gece yarısı öldürseler, güneş nerede! Tâ ki feryad edesin yahud ondan amân diliyesin.
Ey güneşe tapan kavim! Bilfarz gece yarısı seni öldürmeğe kasd etseler; güneş nerededir ki, amân ey ma'bûdum olan güneş, beni kurtar diye feryâd edesin?
584. Hadisât ekseriyâ gecede vâki' olur, halbuki o zaman senin ma'budun gāib olur.
Ehl-i fesâd tarafından tecavüz hâdiseleri, ekseriyâ geceleri vâki' olur. Halbuki kendine ma'bûd ittihâz ettiğin güneş, gece vakti meydanda yoktur.
585. Eğer doğruca Hak tarafına bükülür isen, yıldızlardan kurtulursun, mahrem olursun.
"Eğer mâsivâ-yı Hakk'ı kalbinden çıkarıp doğruca ve kemâl-i hulûs ile Hak tarafına bükülür ve meyl edersen, zâhiren yıldızları ma'bûd ittihâz etmekten ve bâtınen onların müessir olduklarına i'tikād eylemekten kurtulursun; ondan sonra Hakk'a ve Hakk'ın enbiyâsına ve evliyâsına mahrem ve musahib olursun." Bu beyt-i şerîfde te'sîrâtı yıldızların zâtından bilen müneccimlere de ta'rîz vardır.
586. Mahrem olduğun vakit sana dudak açarım, akıbet gece yarısında güneşi görürsün.
İmdi Hakk'a ve Hakk'ın enbiyâ ve evliyâsına mahrem olduğun vakit, sana esrâr-ı ilâhiyyeye dâir sözler söylerim, âkıbet gece yarısında hakikat güneşini görürsün; ve bu zulmet-i tabîat içinde nûr-ı Hakk'ı müşâhede edersin.
587. Revân-ı pakden gayri onun şarkı yoktur, onun tulû'unda gecenin ve gündüzün farkı yoktur.
Revân-ı pâkden, ya'ni menfûh-i ilâhî olan rûh-ı izâfiden gayri o hakikat güneşinin şarkı yoktur; o güneş ancak ufk-ı rûhdan doğar ve o güneş gece ve gündüz ile mukayyed değildir. Ufk-ı rûhdan tulû' ettiği vakit, ister âlemin sûreti gecesi ister gündüzü olsun müsâvîdir.
588. Gündüz o olur ki, o şûrık ola, o bârık olduğu vakit, gece kalmaz gece!
Asıl gündüz, o hakikat güneşinin doğduğu vakit olur; o güneş parlayıcı olduğu vakit, zâhiren ve bâtınen gece ve karanlık kalmaz.
589. Güneşin önünde zerre nasıl görünürse lübabda güneş öyledir.
"Lübâb", Müntehabü'l-Lügāť da her bir şeyin hâlisi ma'nâsınadır. Şu halde "lübâb"dan murâd, nûr-i hâlis olan nûr-i ilâhîdir. Ya'ni, "Zahirî güneşin önünde zerreler nasıl küçük ve ehemmiyetsiz bir halde görünürse, nûr-ı sâf-ı ilâhînin önünde de o zâhirî güneş zerre mesâbesinde kalır." Hind nüshalarında bu ikinci mısra sûretindedir ki, ma'nâsı “O envâr ve tâb içinde güneş öyle olur" demektir.
590. Bir güneş ki parlayıcı olur, göz onun önünde kamaşık ve hayran olur.
Zâhirî güneş ki, âfâkda parlayıcı olur, his gözü o güneşin önünde kamaşık ve hayrân bir halde kalır ve ona bakmağa kādir olamaz.
591. Arşın nûrunda arşın hadsiz mevfûr olan nûrunun önünde onu zerre gibi görürsün.
Sen o göz kamaştıran zâhirî güneşi, nûr-ı sâf ve hâlis olan arşın nûrunda, arşın hadsiz çok olan nûrunun önünde zerre gibi görürsün.
592. Göze Kirdigâr'dan kuvvet olup, onu bî-karar olarak zelîl ve miskîn görürsün.
Bu beyt-i şerîf, suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi çıkıp diyebilir ki: “Zâhirî güneşe bakmağa beşerin tâkatı yoktur; ondan pek çok şedîd ve kavî olan hakîkat güneşinin rü'yeti nasıl kābil olur ki, göz onun indinde zâhirî güneşin zerre mesâbesinde kaldığını görebilsin?"
Cevâben buyurulurlar ki: "Beşerin gözüne fâil-i hakîkî tarafından fevkalâde bir kuvvet ihsân olunur; o kuvvet sâyesinde göz, o zâhirî güneşi bî-karâr, ya'ni kendi mihveri etrafında lâ-yenkatı' devr edici olarak zelîl ve miskîn bir halde görür."
593. Bir kimyâger ki, ondan duman üzerine bir eser düştü, o bir yıldız oldu.
"Me'ser", masdar-ı mîmîdir, "eser" ma'nâsınadır. "Kimyayî"deki "yâ", isbât-ı san'at için kimyacı ve kimyâger demektir. "Kimyâger"den murâd, Hak'dır.
Ve bu beyt-i şerîfde, şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : ان الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال و الهيبة فذابت حياء و صار نصفها ماء و نصفها نارا فحصل منها دخان فخلق السموات والارض زبدها و كان عرشه على الماء ya'ni "Allah Teâlâ bir büyük inci yarattı, Celâl ve heybeti ile nazar etti, hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu; ondan bir duman hâsıl oldu, semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vâki' oldu." Manzûme-i şemsiyyemizin teşekkülü hakkında 1896 sene-i mîlâdîsinde Laplace tarafından ileri sürülen nazariye, bu hadîs-i şerîfin tefsîr ve îzâhından başka bir şey değildir. Bu nazariyyeye göre, manzûme-i şemsiyyenin menşei, sehâbe hâlinde gaz ve buhârdan mürekkeb yek-vücûd bir kütle olup, hey'et-i umumiyyesiyle birlikte kendi etrafında dönmekte idi. Yavaş yavaş bu kitle soğumuş ve tekâsüf etmiş ve bu tekâsüfü ta'kîb eden takallus sebebiyle gittikçe daha fazla bir sür'at sâhibi olmuş; vasat kısmı güneşi teşkil etmiş ve bundan kopan ve ayrılan parçalar güneş etrafında ve kendi etrâflarında dönmekte devam etmişlerdir. Binâenaleyh arz ve güneş ve sâir seyyârât, dumandan ibaret olan sehâb-ı muzîden peydâ olmuşlar ve ba'dehû buhâr-ı nârîden, mâyi'-i nârîye inkılâb edip tasallub etmişlerdir. Velhâsıl yıldızların menşe'i duman, ya'ni sehâb-ı muzîdir ve `ثم استوى إلى السَّمَاءِ وَ هِي دُخانٌ فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ` (Fussilet, 41/11) ya'ni "Ba'dehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, halbuki o duman idi. İmdi semâya ve arza tav'an veyâ kerhen geliniz! buyurdu. Onlar dahi: Biz itâat edici olarak geldik, dediler" âyet-i kerîmesinde de bu ma'nâya işâret buyurulur. Bu bâbda daha ziyâde tafsîlât, fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde zikr edilmiştir.
594. Acib bir iksîr ki, ondan yarım pertev bir karanlık üzerine vurdu, onu güneş kıldı.
Bu beyt-i şerîfde dahi `ان الله خلق الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره` ya'ni "Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra onların üzerine nûrundan saçtı" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. "Zalâm", gece ibtidâsının karanlığı ma'nâsınadır.
Ehl-i hey'et indinde ma'lûmdur ki, fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûd olmakla nûr-ı siyâh hâlindedir. Bu vücûd hiçbir vasıf ile mevsûf ve na't ile men'ût değildir; ve bu mertebe "kenz-i mahfî" mertebesidir. Eltaf-ı latîf olan vücûd-ı vâhid-i hakîkî, kendi kemâlâtını, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe ve gayriyyet-i i'tibâriyye yüzünden bilinmeğe muhabbet ettiğinden, muhît olduğu fezâ-yı bînihâyede hubb-i zuhûrun harâreti ile, nefes-i rahmânîsini tenfis ve irsâl eyledi. Bu tenfis neticesinde fezâ-yı lâ-yetenâhîde, ya'ni kendi vücûd-ı latîfinde öbek öbek inbisât eden nefes-i rahmânî, avâlim-i bî-nihâyenin heyûlâsı oldu. Ve nefesin şiddet-i irsâlinden, hareket hâsıl oldu. Ehl-i hey'et indinde bu madde-i ûlâya "sehâb-ı müzî" ta'bîr olunur. Nitekim yukarıki beytin îzâhında bir mikdâr beyân olundu. Velhâsıl vücûd-ı hakîkînin yarım bir tecellî-i nûrîsi, bir karanlık üzerine çarptı, onu güneş yapıverdi.
595. Çok acıb bir mînâ-gerdir ki, bu amelden bu kadar hâssıyyeti Zühal üzerine bağladı.
“Mînâ”, Hind lisânından me'hûz olup, Fârisî'de altın veyâ bakır üzerinde yapılan bir nevi' nakış ma'nâsında müsta'meldir ki esâsı billûrdan ibarettir. Ve bir nevi' mâî ve lâciverdî taş ki, onunla ma'deniyât üzerinde envâ'-ı nakış icra olunur; ve sırça ve billûr ve sürâhî ve şişe denilen kap ve gökyüzü ma'nâlarına da gelir. "Kimya" ma'nâsında da müsta'meldir. Burada "kimyager" ma'nâsını vermek münasib olur.
"Bir amel"den murâd, tecellî-i vâhidden ibârettir. İlm-i nücûma göre Zühal'in hâssıyyetleri şunlardır: Evvelen Zühal nahs-i ekber addolunur. Türkçe'de "en büyük uğursuzluk" demek olur. Ve arzda bu seyyâreye mensûb olan şeylerden ba'zıları numûne olarak zikr olundu:
Ma'deniyâttan: Demir pasları ve kara ve sert taşlar.
Hubûbattan: Karanfil, karabiber, zeytin, ekşi nâr, mercimek ve keten.
Ağaçlardan: Mazı, helile, ceviz, zeytin, bâdem ve yemişlerinin kabukları sert olan ağaçlar.
Hayvanâttan: Öküz, keçi, deve ve sincap, samur, kedi, fâre, büyük kara yılan ve akrep.
Tabâyi' ve efâl ve ahvâlden: Çok fikir, vehim, hayret, uzlet, fisk ve hîle, fakr-ı şedîd, buhl ile beraber servet ve hıyânet ve hıkd.
596. Bâkî yıldızları, ve cânın cevherlerini dahi, ey talib bu mikyâs üzere bil!
Zühal'den gayri olan seyyârâta dahi, Zühal gibi birtakım hâssıyyetler verilmiştir ki, onların ba'zıları yukarıda zikr olundu. Ey tâlib-i ma'rifet, sâir yıldızların teşekkülâtını dahi bu kıyâs üzere bil ve zâhirdeki yıldızlar nasıl bir hâssıyyet sahibi iseler, rûhun cevherleri dahi, ma'nâda böyle hâssıyyet ve te'sîrât sâhibidir.
597. Hisse mensub olan göz, güneşin zebûnudur; bir rabbânî gözü iste ve bul!
Bu zâhirî cismin gözü, zâhirî olan güneşin zebûnu ve mağlûbudur. Çünkü bu unsurî olan göz, unsurî olan güneşe bakamaz, derhal kamaşır. Fakat Rabb'in nûruyla münevver olan kalb ve rûh gözü, böyle nârî olan ışıklar ile aslâ kamaşmaz. Binâenaleyh böyle bir göz iste ve bul!
598. Tâ ki şererli olan güneşin şa'şaaları, o nazar önünde zebûn olsun!
Tâ ki şererli ve nârî olan güneşin şa'şaaları ve huzemât-ı ziyâiyyesi, o bulduğun rabbânî gözün nazarı ve bakışı önünde zebûn olsun!
599. Zîrâ o nazar nûra ve bu nara mensub olur; nâr onun nûrunun önünde karanlık olur.
Zîrâ o kalb ve rûhun nazarı, nûr-ı ilâhîye ve bu his gözü ise harâret-i garîziyyenin te'sîriyle fa'âl olduğundan nâra mensûb olur. Binâenaleyh nâr, rûh gözünün nûrunun önünde sönük ve karanlık ve zebûn olur.