Şeyh Abdullah Mağribînin (kaddesallâhu rûhahû) kerâmâtı ve nûru
17. bölüm / 47 · 906 kelime · ~5 dk okuma
600. Şeyh Abdullah Mağribî dedi: "Altmış yıl ben geceden bir gece görmedim."
Nefehâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî (k.s.) Şeyhu'l-İslâm hazretlerinden naklen buyurur ki: شيخ الاسلام گفت عبد الله مغربی هرگز تاریکی ندیده بود آنجا که خلق را تاریکی بودی ویرا روشنی بودی ya'ni "Şeyhu'l-İslâm buyurdu: Abdullah Mağribî aslâ karanlık görmemiş idi, oradaki halk için karanlık olurdu; onun için aydınlık olurdu."
601. "Ben altmış yıl içinde ne gündüzde ve ne de gecede ne i'tilâl cihetinden zulmet gördüm."
"İ'tilâl", illetlenmek ma'nâsına; burada aydınlık menba'ı olan güneşin küsûfuna ve ayın husûfuna işâret buyurulur. Abdullah Mağribî hazretleri buyururlar ki: "Ben altmış yıl içinde ne gündüzde bir karanlık yere girdiğimde ve ne de gecede ve ne de aydınlık menba'ı olan güneşin küsûfu ve ayın husûfu cihetinden, bir zulmet görmedim." Ba'zı nüshalarda نیز اعتلال yerine از اعتدال vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: "Benim için hâsıl olan i'tidal tab'ı cihetinden veyahud gece ve gündüzün müsâvî olmasından" demek olur.
602. Sûfiler onun sıdk-ı hâlini dediler: "Gece onun arkasında gider idik."
Sûfiler o hazretin bu husûstaki beyânını tasdíkan dediler ki: "Biz gece karanlığında, onun arkasında gider idik."
603. "Dikenlerden ve çukurlardan dolu olan sahrâlarda o mah-ı bedir gibi bize pîşrev idi."
"O hazret dikenli ve çamurlu sahrâlarda ayın on dördü gibi karanlıklarda bizim önümüzde aydınlık vererek gider idi."
604. "Gece arkaya teveccüh etmeyip, derdi: "Agah ol, çukur geldi, sol tarafa meyl et!"
605. "Bir dem sonra yine der idi: "Sağ tarafa meyl et, zîrâ ki önümüzde bir diken vardır!"
606. "Gündüz olurdu; biz onun ayağını ayak öpücü olmuş idik ve onun ayakları gelin ayağı gibi idi."
607. Ne topraktan ve ne çamurdan, ne diken tırmalamasından ve taş çarpmasından onun üzerinde eser var idi.
Ya'ni o hazretin ayağında hiçbir ârıza yok idi.
608. Hudâ Mağribî'yi bir maşrık edip, mağribi maşrık gibi nûr doğdurucu eylemiş idi.
Hak Teâlâ Mağrib diyârına mensûb olan Abdullah hazretlerinin vücûd-ı şerîfini, nûr-ı ilâhîsinin tulû'u için bir maşrık yapıp, onun ruhunun mağribi olan cismini maşrık gibi nûr doğurucu etti.
609. Bunun nûru binici olan güneşlerin güneşidir; hâs ve âmmın gündüzünü, o hârisdir.
"Güneşler"den murâd ervâh-ı mü'minînin nûrudur. "Onların güneşi"nden murâd, rûh-ı kâmilin nûrudur. Ya'ni, "Abdullah Mağribî hazretlerinin nûru, ecsâd merkeblerine binici olan ervâh-ı mü'minîn güneşlerinin güneşidir; hâs ve âmmın eyyâm-ı rûhâniyyelerini hıfz edicidir."
Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır; fakîrin anladığı budur. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'ın ibâresini şöyle yazmışlardır: نور این شمس شموسی فارسست ve böyle de ma'nâ vermişlerdir: "Bu şemûsa mensûb olan şemsin nûru fârisdir." "Şemûs", şînin fethi ile, serkeş ve harûn ve mütekebbir ma'nâsına dahi gelir. Nitekim "feres -i şemûs" derler, serkeş at demektir. "Recül-i şemûs", serkeş ve mütekebbir adam demektir. Ya'ni, "Bu âlî-kadirliğe mensûb olan felek-i velâyet güneşinin nûru, meydân-ı aşk ve muhabbette fârisdir; ve avâm ve havâssın eyyâmını o kâmilin nûru hârisdir."
610. O nûr-ı mecîd nasıl haris olmasın ki, binlerce güneş zuhûra getirir.
Kâmilde işrâk eden o nûr-ı ilâhî, nasıl hâris ve hâfız olmasın ki, o fezâ-yı bî-nihâyede binlerce güneş ve manzûmeler zuhûra getirir.
611. Sen onun nûruyla ejderhalar ve akrebler arasında emân içinde git!
"Yılanlar ve akrebler"den murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir; zîrâ kâmilin nûru sâyesinde sâlik, zulmet-i tabiat içinde gizlenmiş olan bu nefsin sıfatlarına muttali' olup tevakkî eder ve kâmilin nûru onu bunlardan hifz ve emân içinde bulundurur.
612. O pâk olan nûr senin önünde ileri gider, her bir rehzeni parça parça eder.
Ma'lûm olsun ki, tarîk-ı Hakk'a teveccüh eden sâliklerin yollarını vurucular birkaç nevi'dir. Birincisi nefis, ikincisi şeytan, üçüncüsü idrâk-i hakāyıka isti'dâdı olmayan insanlardır. İdrak-i hakāyıka isti'dâdı olmayan insanlar dahi iki nevi'dir. Ya müteşerri'dir, ya fâsıktır. Müteşerri' olanlar Kitâb ve sünnetin zâhirine bakıp lübbünden ve hakîkatinden gāfil olanlardır. Fâsıklar ise, nefsânî kimseler olduklarından, tarîk-i Hakk'a teveccüh etmek, onların hiç işlerine gelmez ve teveccüh edenleri de yollarından alıkoymağa çalışırlar. İşte bu yol vuruculardan sâliki kurtarabilecek olan ancak kâmilin rûh-ı pâkinin nûrudur. Bu nûr sâlike rehberlik edip, bu gibi rehzenlerden korur.
613. "Yevme la yühzi'n-nebî'yi doğru bil; "Nûri yes'â beyne eydîhim" i oku!
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tahrîm'de olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: يَوْمَ لا يُخْزِى الله النبي والذين آمنوا معه نورهم يسعى بين أيديهم و بأيمانهم يقُولُونَ رَبَّنَا اتْمِمْ لَنَا نورنا واغفر لنا أَنَّكَ عَلَى كُل شيئ قدير (Tahrîm, 66/8) Ya'ni "Allah Teâlâ nebîyi ve onunla beraber îmân edenleri yevm-i kıyâmette rüsvây etmez, onların nûru, onların önlerinde ve sağ yanlarında koşar. Derler ki: Ey bizim Rabb'imiz, bizim nûrumuzu itmâm et ve bizi mağfiret et; muhakkak sen her şeye kādirsin." Ya'ni, "Peygamberin nûruna tâbi' olanları Allah'ın rüsvây etmiyeceğini doğru bil ve o nûrun mü'minlerin önlerinde ve sağ yanlarında koştuğunu âyet-i kerîmeden oku!"
614. Gerçi kıyamette o nûr ziyade olur; Hudâ'dan burada tecrübe isteyiniz!
Gerçi nebînin ve ona tâbi' olanların nûru kıyâmette ziyâde olur; ya'ni Hak Teâlâ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نَورَنَا (Tahrim, 66/8) ["Bizim nûrumuzu tamamla!"] duâsını kabûl buyurup, bu nûrun kuvvetini çoğaltır; fakat bu hayât-ı dünyeviyyede dahi bu nûru kendi nefsinizde zevkan bulmak ve vicdânen tecrübe etmek üzere Hak'dan isteyiniz!
615. Zîra o hem buluta ve hem sise can nûru bağışlar; ve Allah belağını en çok bilicidir.
"Mîğ", bulut ve siyâh ma'nâlarına gelir. "Mâğ"ın üç ma'nâsı vardır: 1.Sis, 2.Siyah renkli su kuşu, 3. Siyah ve beyaz güvercin. Burada "sis" demektir. "Bulut"tan murâd, nefs-i emmâre ve "sis"ten murâd, nefs-i levvâme ve mülhimedir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri lutuf ve inâyeti ile hem kesîf bulut mesâbesinde olan nefs-i emmâre ve hem de sis mesâbesinde bulunan nefs-i levvâme ve mülhimeye can nûrunu bağışlayıp, nefs-i mutmainne mertebesine getirir; ve Allah Teâlâ nûr-ı cânı kime îsâl edeceğini ve bu nûru kabûle kimin müstaid olduğunu en çok bilicidir."