Bi'setten evvel Cenâb-ı Hazret-i Peygamber (a.s.)ın şânı hakkında yehûd ve nasârânın i'tikādı ve onun nâmını hırz-ı cân etmesi ve onun zuhûrunu isteyici olması beyânındadır
48. bölüm / 48 · 1694 kelime · ~9 dk okuma
3821. Ondan evvel ki Ahmed'in nakşı fer gösterdi; onun na'tı her kafir için ta'vîz idi.
"Nakış"tan murâd, sûret-i cismâniye; "fer", şân ve şevket; "na't", makbûl ve memdûh olan sıfatlar, "gebr", mecûsî ve kâfir; "ta'vîz", belâdan mahfûz kalmak için halkın boyunlarına astıkları "muska" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in sûret-i cismânîleri bu âlemde zâhir olmazdan evvel kâfirler kitablarda gördükleri o Hazret'in evsâf-ı cemîlesini kâğıt- lara yazıp muska yaparak boyunlarına asarlar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set senelerine dâir gerek Tevrât'da ve gerek İncil'deki beyânât hakkında şimdiye kadar birçok kitablar ve risâleler yazılmışdır. Ezcümle, 1288 tarihinde tab' edilmiş olan Îzâhü'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm ismindeki kitâb ile son zamanlarda münteşir Asr-1 Saâdet nâmındaki eserde bu husûsda îzâhât vardır.
3822. Böyle bir kimse vardır, tâ ki zahir gelsin diye, onun yüzünün hayalinden onların kalbi çırpınır idi.
"Tapîden", çırpınmak demekdir. Ya'ni, "Kitablarda geleceği haber verilmiş, “Böyle zât-ı mübarek vardır. Aman gelsin de görelim!" diye o Hazret'in cemâl-i latîfinin hayâlinden dolayı kalbleri sabırsızlık ile çırpınır idi."
3823. "Ey beşerin Rabbi! Her ne ise onu pek çabuk zâhire getir!" diye secde ederler idi.
Ya'ni, o kâfirler, "Ey nev'-i beşerin mürebbîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, o zuhûrunu kitablarda ihbâr buyurduğun zât-ı şerîf nasıl bir vücûd ve nişân ise onu pek çabuk bu âlem-i sûrete getir!" diye secde ve münâcât ederlerdi.
3824. Hatta "Yesteftihun"dan onları yağıleri Ahmed'in adı ile baş aşağı olurlar idi.
“Yâğî”, âsî ve şakî demekdir. Hind nüshalarında “bâğî" yazılmışdır. İkisi de bir ma'nâya gelir. "Ser-nigûn", baş aşağı ve mağlûb demekdir. Ma'lûm olsun ki, yahûdiler Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'setinde evvel Tevrât'ta zuhûru haber verilmiş Server-i Âlem Efendimiz'in vücûd-i mübâreki ile Hak'dan düşmanları üzerine galebe ve fetih taleb ederlerdi. Ve Arab müşrikleri de yahûdileri taklîd ederek bu nâm-ı şerîf ile Hak'dan nusret isterler idi. Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm ile âlem-i vücûda geldi, gelmezden evvel nâm-ı şerîfi ile fetih ve nusret taleb ettikleri bu zât-ı zîşânı inkâr edip kâfir oldular. Nitekim sûre-i Bakara'da vâkı' olan, وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقُ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ (Bakara, 2/89) ya'ni, "Vaktaki onlara kendileriyle beraber olan kitabı (Tevrât ve İncil'i) tasdîk edici Allah indinden bir kitab, (Kur'ân) geldi, halbuki bu kitabın nüzûlünden evvel küfreden kimseler üzerine fetih taleb eder oldular idi. İmdi vaktâki bildikleri kimse geldi ve ona kâfir oldular. Allah'ın la'neti kâfirler üzerinedir" âyet-i kerîmesinde bu hakikat beyân buyurulur. Ve bu beyt-i şerîfde, "Yesteftihûn" ile bu âyet-i kerîmeye işaret buyurulmuşdur.
3825. Her nerede korkunç bir harb gele idi, onların gavsı Ahmed'in kerrârlığı olur idi.
"Mehûl", ism-i mef'ûldür; korkulmuş ve korkunç demekdir. "Mehûlî"de "yâ", vahdet içindir. "Kerrâr", hamle edici, âhirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Gavs", feryâd edip yardım istemek. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zuhûrundan evvel o kâfirlerin önüne her nerede korkunç bir harb gelse idi, onların yardım istemesi, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in rûhâniyetlerinin hamle ve hücum ediciliği olur idi."
3826. Her nerede bir müzmin hasta olaydı, O'nun yâdı onlara şâfî ilâç olurdu.
"Müzmin", üzerinden zaman geçip eskimiş ve topal ve kötürüm ma'nâlarına gelir.
3827. Onların yollarında, gönüllerinde ve kulaklarında ve ağızlarında onun nakşı olur idi.
O kâfirlerin caddelerinde geleceği haber verilmiş Resûl-i Ekrem hazretlerinin kendi kitablarında mezkûr olan ism-i şerîfi levhalar üzerine yazılmış olurdu. O isim onların kalblerinde yer tutmuş idi; ve kulakları birbirlerinden o ismi işitir ve ağızlarında da o isim dolaşır idi.
3828. Her çakal onun nakşını ne vakit bulur? Belki onun nakşının fer'i ya'ni hayâl idi.
"Çakal"dan murâd, rûh-i hayvaniyye ve sıfât-ı nefsâniyye ahkâmında müstağrak olan kimsedir. Ya'ni, her nefsânî ve cismânî olan kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin nakış ve sûret-i hakîkîsini bulamaz ve göremez. Onun ma'nâ âlemindeki gördüğü, o Hazret'in nakşının fer'i ve hayalidir. Çok kimseler rü'yâlarında cenâb-ı Peygamber'i görmek şerefine nâil olduklarını beyân ederler. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sûret-i hakîkîleriyle müşerref olan kimselerin ahvâlinde azîm tebdîl vâki' olmak lâzım geldiği halde bunlar yine kendi nakışlarının ahkâmında istiğrâkdan başlarını kaldırmazlar. Binâenaleyh onların gördükleri sûret sûret-i hakîkî-i Peygamberî değildir. Belki o sûretin fer'i olan bir hayâldir ki, bu hayâli gören kendi dimâğında onu yine kendisi îcâd etmişdir.
3829. Onun nakşı eğer duvarın yüzüne düşe idi, duvarın içinden gönül kanı damlar idi.
"Duvar"dan murâd, cemâddır. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hakîkî olan sûret-i şerîfesi cemâd üzerinde bir şemme olsa idi, o cemâdın bâtınında hakikat-i insâniyye hâsıl olup ondan gönül kanı damlar ya'ni, aşk-ı ilâhî ateşi parlar idi." Nitekim I. ciltde vâki' "Sütûn-i Hannâne" kıssası bu ma'nânın şâhididir.
3830. Onun nakşı onun üzerinde öyle mübarek olurdu ki, duvar derhal iki yüz- [3845] den kurtulur.
"Server-i âlem hazretlerinin sûret-i hakîkîsi o kesîf cemâd üzerinde öyle mübarek olurdu ki, duvar o iki yüzlülükden ya'ni, kesâfetin îcâbından kurtulur ve letâfet kesbederdi." "Ferruh", mübarek ve meymûn ma'nâsınadır. Aslı, "fer-i ruh"dur. "Fer", güzel ve yakışıklı ve "ruh", yüz ma'nâsına olup “güzel yüzlü" demek olur.
3831. Ehl-i safânın bir yüzlülüğüne nisbeten duvar için o iki yüzlülük ayib olmuştur.
Ya'ni, insanın cismi cemâd olduğu gibi, duvar dahi cemaddır. Ve iki yüzlülük kesâfetin îcâbındandır. Fakat duvar cemâd nev'inden olduğundan onun iki yüzlülük aybından kurtulması mümkin değildir. İnsan ise, rûh-i hayvânî ile rûh-i insânîden mürekkebdir. Binâenaleyh, onun duvar gibi iki yüzlülükde ve kesâfetin ahkâmı dâiresinde kalması ayıbdır ve kusurdur. Rûh-i insânînin âsârından istifade edip kalbini ahkâm-ı kesâfetden halâs eden ehl-i safâya nisbeten insanın bu iki yüzlülüğü ayıb ve kusurdur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadis-i şerîflerinde buyururlar ki: تجدون شر الناس يوم القيامة ذوالوجهين الذى يأتى هؤلاء بوجه وهؤلاء بوجه ya'ni, “Kıyâmet gününde nâsın şerlisini iki yüzlü bulursunuz ki, bir vecih ile öyle ve bir vecih ile böyle gelir.”
3832. Vaktaki onu süretle gördüler, bütün ta'zîm ve tefhîm ve muhabbeti hava götürdü.
Ya'ni, ehl-i kitâb Resûl-i Ekrem hazretlerinin evsâf-1 cemîlesini ve şemâil-i latîfesini kendi kitablarından okudukları zaman yukarıda zikrolunduğu vech ile son derece ta'zîm ve muhabbet ederlerdi. Nitekim, elyevm hıristiyanların ellerindeki Yuhannâ'nın İncil'inde Hz. Îsâ (a.s.)ın şu sözleri naklediliyor: "Ben artık sizin ile çok söyleşmem. Zîrâ bu dünyânın sultânı geliyor. Ama bende onun hiç alâkası yokdur." "Alâkası olmayan"ın ma'nâsı budur ki, Sultân-ı kâinât (s.a.v.) Efendimiz Arabî ve Kureyşî'dir. Îsâ (a.s.) ise, Benî-İsrail'dendir. Beynlerinde bu vecih ile bir alâka yokdur. Müstakil bir kitâb ve şerîat sahibi olduklarından cenâb-ı Mesîh ile bu husûsda bir alâkaları mevcûd değildir. Vaktâki Sultân-ı kevneyn Efendimiz bu âlem-i sûrete geldi, ve ehl-i kitâb rüesâsının o gıyâbî olan ta'zîm ve tefhîmleri ve muhabbetleri berhevâ olup gitti o Hazret'e düşman olup, hakk-ı âlîlerinde fenâ sözler söylediler ve aleyhinde kitablar yazdılar.
3833. Kalp ateşi gördü ve derhal siyah oldu. Kalpın kalbe ne vakit yolu olmuştur.
Kalp altın ateşe ma'rûz kaldığı vakit derhal kararır. Kalpın enbiyâ ve evliyânın kalbine girmeye yolu yokdur. Zîrâ Resûl-i Ekrem'in zuhûrundan evvel ehl-i kitâbdan ve müşriklerden bir kısmının muhabbetleri ve ta'zîmleri kalp altın mesâbesinde idi. O Hazret'in ateş mesâbesinde olan sûret-i seniyyeleri zahir olduğu vakit o ta'zîmler ve muhabbetler karardı ve adâvete mübeddel oldu. Zîrâ kalp olan muhabbet ve ta'zîmler kalbe ve bâtına nüfüz etmek için aslâ yol bulamazlar.
3834. Kalp mihekk şevklerinin lafını vurur, tâ ki müridleri şekke ata!
Ya'ni bu ehl-i kitâbın münkir olan reîslerinin nümûnesi ve örneği olarak her zamanda bâtınları kalp altın mesâbesinde olan kimseler vardır ki, onlar mihekk olan enbiyâya ve evliyâya olan şevklerinden bahsedip övünürler. Bunlar bu övünmeyi kendilerinin bir veliyy-i kâmil oldukları hakkında mürîdlerin kalblerine şek ve şübhe ilkāsı için yaparlar. Halbuki onların bâtınları hevesât-ı nefsâniyye ile doludur. Onların bu iştiyâkları kalpdır ve sahtedir.
3835. Onun mekrinin tuzağına bir nâ-kes düşer; bu şek her bir dînden zahir olur.
Böyle bir müzevirin hîlesinin tuzağına ancak akılsız ve âdî bir kimse düşer ve onu kendisine mürşid ittihâz eder. O müzevirin bir mürşid-i kâmil olması şübhesi her bir akılsız ve dirâyetsizin kalbinde zuhûr eder. Akıl ve dirâyet sahibi olan bir kimse böyle bir müzeviri sözünden ve hâlinden derhâl idrâk edebilir.
3836. Der ki: "Eğer bu temiz nakd olmasa idi, tecrübe taşına ne vakit râğıb olur idi?"
Ya'ni, o şübheye düşen akılsız kimse der ki: "Eğer bu zât sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş bir mürşid-i kâmil olmasa idi, mihekk taşı olan enbiyâ ve evliyânın muhabbeti ile yanar tutuşur mu idi? Bu zamânının evliyâsının ve âriflerinin hüccetine müştâk olur mu idi?"
3837. O mihekk ister, amma öyle ki, ondan onun kalplığı aşikar olmaya!
Ya'ni, bu müzevir ve kalp olan kimse kendisinin kalplığını ve müzevirliğini meydana çıkarmayacak olan bir mihekk ya'ni, bir velî ister ki, o velî onun ayıbını yüzüne vurmasın ve onu kâmil addedip halka medhetsin! Ve hattâ kendisini irşada me'mûr etsin ve o da bu sayede tezvîrâtına devam etsin!
3838. O mihekk ki o, sıfatı gizli tutar, ne mihekk olur, ne de nûr-i ma'rifet!
Halbuki böyle bir müzeviri ve kalpı medh edip onun sıfât-ı rezîlesini gizleyen mihekk ne mihekkdir ve velîdir ve ne de ma'rifet-i ilâhiyyenin nûrudur. Zîrâ veliyy-i kâmil ayna gibidir ve onun vücûd-i şerîfi ma'rifet-i ilâhiyyenin nûrudur. Beyt-i Niyâzî-i Mısrí (k.s.): Halk içre bir âyîneyim Her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün Ger yahşi ger yâman görür
3839. Ayîne ki o, her kaltabanın hatırı için yüzün ayıbını gizli tutar.
"Kaltaban", kendi zevcesinin fuhşunu görüp, râzı olan deyyûs ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her deyyûsun hatırı için onun bâtınının yüzündeki ayıbını saklayan bir âyîne!"
3840. Ayîne olmaz o, münafık olur! Böyle âyîneyi kādir oldukça isteme!
Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ı yukarıki beyt-i şerîfin mütemmimidir. Ya'ni, "Senin kalbinin yüzündeki nefsânî kusurları ve ayıpları göstermeyen kimse kâmil değildir. Belki içi dışına uymayan bir münafikdır ve mürşid değildir. Böyle bir kimsenin mürşidliğini gücün yettikçe isteme ve arama! Ve böyle bir kimseye musahip olma!" Hind nüshalarında ikinci mısra', این چنین آیینه را هرگز مجو suretindedir. "Böyle bir âyîneyi aslâ arama!" demek olur.
3841. Doğru söyleyici ve nifaksız bir ayîne iste! Hatm et! Ve Allah Teâlâ vifakı en çok bilendir.
Binâenaleyh, nifaksız ve senin kalbinin kötü sıfatlarını hatıra ve gönüle bakmayarak sana açıkça ve doğruca söyleyen bir mürşid ara! Ey Mevlânâ bu IV. cild Mesnevî-i Şerîfi burada bitir. Ve Allah Teâlâ hazretleri vifakı ya'ni, tevfikini kime refîk edeceğini pek ziyâde bilicidir.
Cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ hazretlerine bî-nihâye hamd ü senâ olsun ki, bu IV. cild Mesnevî-i Şerîf'in şerhi dahi 20 Zilhicce 1352 ve 5 Nîsân 1934 efrencî târihinde Perşembe günü saat 1 i 10 geçe tamâm oldu. Her bir cildin şerhinde birkaç ay hastalık sebebiyle inkıtâ' hâsıl olduğu gibi bu cildin şerhinde de üç buçuk ay kadar bir inkıtâ' vukû'a gelmişdir.