İbtidâ cihetinden Adem'in hilkatinin tavırları ve menzilleri
47. bölüm / 48 · 16529 kelime · ~83 dk okuma
3622. Evvelâ cemâd iklîmine gelmişdir; ve cemâdlıkdan nebatlığa düştü.
Ya'ni, rûh-i insânî mertebe-i ervâhtan evvelâ cemâd iklîmine gelmişdir; ve cemâdlık mertebesinden dahi nebâtlık mertebesine düştü.
3623. Senelerce nebatlıkda ömür yaptı, halbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan ya- da getirmedi.
Ya'ni, rûh-i insânî birçok müddet toprağı teşkil eden anâsır-ı basîta âle- minde dolaştı; ve senelerce de nebâtlık mertebesine intikāl edip yaşadı. Ne- bâtlık mertebesinde iken bu mertebenin îcâbı olan cenk ve cidâl içinde kalıp, evvelce cemâdlık mertebesinde bulunduğunu aslâ hatırına getirmedi.
3624. Ve nebatlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebatlık hâli onun hatırına hiç gelmedi.
"Ve senelerce yaşadığı nebâtlık mertebesinden hayvanlığa düştüğü vakit evvelce bulunduğu nebâtlık hâli aslâ onun hatırına gelmedi. Hayvanlık mer- tebesinin zevki ve duyguları içinde müstağrâk oldu." Bu beyitlerin nazîri III. cildde 3887'den 3892 numarasına kadar olan ebyât-ı şerîfede geçti.
3625. Ancak bir meyilden gayrı ki, onun tarafına tutar, hususiyle bahar ve zaymurân vaktinde.
"Zaymurân", fesleğen yaprakları ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hayvanlık merte- besinde iken nebât mertebesini tahattur etmez. Fakat onda nebât tarafına bir meyl-i tabîî vardır. Husûsiyle bahar mevsimi gelip yeşillikler kemâl-i letâfet ve tarâvetle neşv ü nemâ bulduğu ve fesleğenler top top fışkırdığı vakit, hay- vanın bu nebâtâta meyli daha ziyâde mahsûs olur."
3626. Çocukların analarına meyli gibi ki, kadının sütüne kendi meylinin sırrı- nı bilmez.
"Hayvanın nebâta meyli çocukların analarına meyli gibidir. Çocuk, anası olan kadının sütüne kendi meylinin sırrını nasıl bilmezse, hayvan dahi nebâ- ta olan meylinin sırrını öylece bilmez." "Libân", kadın sütü ve emzirmek ma'nâlarınadır.
3627. Her yeni mürîdin o talihi açık, şeref sahibi tarafına meyl-i müfriti gibi...
"Civân-baht-ı mecîd", makām-ı irşâdda bulunan insân-ı kâmilin sıfatıdır. "Tâlihi açık" ta'bîriyle ilm-i ilâhîde sabit olan isti'dâdının kemâline işâret buyurulur. Bu insân-ı kâmilin rûh-i küllîsi birçok ervâh-ı cüz'iyyenin imâmı ve anası mesâbesindedir. Kendi mürşidine bu âlem-i kesîfde müsâdif olduğu vakit, bu ervâh-ı cüz'iyye, çocukların analarına meyli gibi meyleder. Ve onun bu meyli, müfrit olup onu kendi mürşidinden kimse ayıramaz.
3628. Bunun cüz' olan aklı o küll olan akıldandır. Bu sâyenin hareketi o gül dalındandır.
Ma'lûm olsun ki, vücûd-i hakîkî-i Hak ahadiyet, vahdet, vâhidiyet mertebelerinde vitriyyet üzere olup libâs-ı gayriyyet ile mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şefiyyetle muttasıfdır. Ve bu şefiyyet küllü'l-küll olan rûh-i Muhammedî ile zâhirdir. Binâenaleyh, bu şef'iyyet ve isneyniyet bir emir ve bir şe'n-i ilâhîden ibaretdir. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de, وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ya'ni, “Sana rûhdan suâl ediyorlar. "Rabbimin emir ve şe'nidir!" diye cevab ver!" buyurulur. Bâdehû küllü'l-küll olan bu rûh-i Muhammedî'de bilcümle enbiyâ ve evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyin olmuş ve onlardan dahi her birine tâbi' olan ümemin ervâh-i cüz'iyyeleri taayyün etmişdir. Ve akıl rûhun sıfatı olduğundan, bu rûh-i Muhammedî'ye "akl-ı küll" dahi derler. "Halîfe-i ûlâ", "tercümân-ı ilâhî”, “miftâh-ı vücûd", "kalem-i îcâd", "cünd-i ervâh" sıfatlarıyla da tavsîf ederler. İm-di bu ervâh-ı cüz'iyyenin akl-ı cüz'îleri kendilerinin tâbi' olduğu akl-ı külldendir. Ve onlar "gölge", ve tâbi' oldukları insân-ı kâmil "gül dalı" mesâbesindedir. Ve bu gül dalı, gül ağacı mesâbesinde olan küllü'l-küll olan rûh-i Muhammedî'ye merbûtdur.
3629. Onun sâyesi nihayet onda fânî olur. Binâenaleyh, meylin ve cüst ü cû-nun sırrını bilir.
Ya'ni, insân-ı kâmilin rûhunun ve aklının cüz'ü ve sâyesi olan ve meyl-i müfrit ile bu insân-ı kâmile meyleden sâlik, âkıbet bu ifrât-ı meylinin netîce- si olarak o kâmilde fânî olur ki, buna lisân-ı sûfiyyede "fenâ fi'ş-şeyh" derler. İşte bu "fenâ" neticesinde sâlik o kâmile olan meylinin sırrını ve hikmetini ve cüst ü cûsunun aslını bilir ve anlar.
3630. Ey iyi talihli! Ağacın dalının gölgesi, eğer bu ağaç kımıldamazsa ne va-[3645] kit kımıldar?
"Ey isti'dâd-ı ezelîsi yüksek olan sâlik! Senin tâbi' olduğun mürşid-i kâmil, küllü'l-küll olan akl-ı Muhammedî ağacının dalıdır. Sen de bu dalın gölgesisin. Bu ağaç kımıldarsa dal dahi kımıldar ve dalın kımıldamasından sen dahi kımıldarsın." Ya'ni sendeki bu meyl-i müfrit senden değildir. Belki seni tahrîk eden asıllardandır, demek olur.
3631. O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin.
Ya'ni, rûh-i insânî evvelâ cemâd, ba'dehû nebât, ba'dehû hayvan mertebelerine geldi. Sonra onu Hâlık'ı tekrar insanlık mertebesine çekti ki, sen bu mertebe-i insanda o Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-i vâhid-i hakîkîsini bilir ve idrak edersin.
Ma'lûm olsun ki, hilkat-i Adem hakkında dört kavil vardır: Birincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i zâhiresi üzerine müfessirîn-i kirâm taraflarından beyân buyurulan kavildir. Bunda ehl-i kitabın cümlesi müttefikdir. Mücmelen beyânı budur ki: Hak Teâlâ hazretleri hey'et-i âlemi bütün levâzımı ile halk ve ikmâl buyurdukdan sonra Adem'in sûret-i cesedini "hame-i mesnûn"dan, ya'ni "yıllanmış, kokmuş çamur"dan tesviye edip ona rûh nefh etti. Sonra onu cennetden ihraç edip rûy-i zemîne indirdi. Ve Havvâ'yı onun dıl'-ı eyserinden yaratdı. Adem ile Havvâ arasında bi't-tenâsül nev'-i benî-Adem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre hilkat-i Adem'den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet geçmişdir.
İkincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i bâtınesi üzerine kâşif-i.esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkıkîn hazarâtı tarafından beyân buyurulan kavildir. Cenâb-ı Ni'metullah (k.s.) hazretleri sûre-i Nuh'da olan وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) ["Allah sizi de yerden bitki olarak bitirmiştir"] âyet-i kerîmesinin tefsirinde şöyle buyururlar: ای انبتكم من الارض انباتا ابداعيا وصير كم انواعا واصنافا اولا من النبات ورباكم الى ان صرتم ثانيا حيوانا ثم انسانا قابلا للمعرفة والايمان ثم كلفكم بما كلفكم من التكاليف الشاقة لترتقوا من رتبة البشرية الى مرتبة الخلافة والنيابة الالهية وتفوزوا بما لا عين رأت ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'ni, "Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi. Ve sizi envâ' ve esnaf olarak yaptı. Evvelâ nebât cinsinden, sâniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma'rifete kābil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba'dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilafete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikānız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti." Bu tefsîr bu ebyât-ı şerîfenin meâline tamâmıyle mutâbıkdır.
Üçüncüsü, Adem istihâlât neticesinde tedrîci olarak değil, belki toprakdan defî olarak halk buyurulmuşdur. Bedreddin Simâvî (k.s.) kitâb-ı Vâridât'ında bu kavle zâhibdir.
Dördüncüsü, tedkîk-i müstehâsâta nazaran târîh-i tabîî ulemâsının kavilleridir. Bu akvâl-i erbaanın tafsili fakîr tarafından Fusûsü'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde on birinci faslın on birinci vaslında münderiçdir. Burada zikri uzun olur. İmdi nev'-i benî-Âdem sath-ı arz üzerinde zikrolunan bu dört kavilden hangisi vechiyle halk edilmiş olursa olsun mahlûkāt-ı arziyyenin kâffesine fâik ve cümlesinden mükerrem ve eşrefdir. Bu etvâr-ı hilkatden hiçbirisi Allah Zülcelâl'in varlığı ve melâikesinin vücudunu ve resûllerini ve kitablarını ve yevm-i âhireti ve kazâ ve kaderi ve ba'de'l-mevt ba'si inkâra sebeb olamaz.
3632. Böyle iklîmden iklîme gitti. Akıbet şimdi akıl ve arif ve kavî oldu.
Rûh-i insânî cemâd ve nebât ve hayvan iklîmlerini dolaştı, sonra insâniyet iklîmine geldi. Ve insâniyet iklîminde dahi evvelâ nutfe, sonra aleka ve sonra mudğa ve sonra insan şeklinde bir cenîn olup rahm-i mâderden doğdu; ve çocukluk ve şebâbet ve kehl tavırlarını geçirip âkıbet âkıl ve ârif ve cesîm ve kaviyyü'l-bünye oldu.
3633. Ona evvelki akılları yad etmek yokdur. Bu akıldan dahi ona tahavvül etmek vardır.
Rûh-i insânî evvelce bulunduğu merâtibdeki akılların derecesini idrâk ve tahattur edemez. Ve ancak mertebe-i insâniyyedeki aklın tavrına vakıf olur. İmdi o rûh-i insânîye bu aklın tavrından dahi tahavvül etmek îcâb eder. Zîrâ rûhun seferi tamam olmamışdır. Onun merâtib-i nüzülü olduğu gibi merâtib-i urûcu da zarûrîdir.
3634. Nihayet hırs ve taleb dolu olan bu akıldan kurtulur. Bü'l-aceb olan yüz binlerce akıl görür.
Rûh nihâyet mertebe-i insâniyyede hırs ve taleb ile dolu olan bu akl-ı maâşdan kurtulur. Ve bu akıl tavrının hâricinde olan ve pek acîb bulunan birçok akıllar görür. Zîrâ bu akl-ı maâş âlem-i kesâfetteki kuyûd-ı tabîat dâiresinde mahbûsdur; ve zaman ve mekân ve cihât ile mukayyeddir; ve bu akıl bast-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi ahvâli baîd ve acib görür. Vaktâki rûh bu akıldan kurtulur, ona bu gibi ahvâl acîb gelmez.
3635. Gerçi uyumuş oldu ve evvelden nâsî oldu. Onu kendi nisyanı içinde ne vakit bırakırlar!
Gerçi rûh-i insânî bu beşeriyet mertebesinde evvelki hâli unutucu oldu ve bu mertebenin tavrı içinde uyumuş oldu ve gaflete düştü. Fakat onu kendinin bu unutkanlığı içinde asla bırakmazlar.
3636. Tekrar onu o uykudan uyanıklığa çekerler ki, âlemin re'yi üzerine rîşhand eder.
"O rûhu tekrar bu beşeriyet mertebesinde dalmış olduğu gaflet uykusundan uyandırırlar. Uyandıkdan sonra uykuda olanların re'y ve fikri ile istihzâ eder." "Rîş-hand", sakala gülücü ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir, istihzâ etmekden kinâyedir. Uykuda olmak akl-ı maaşın tavrı dâiresinde mukayyed olmakdır. Bu aklın tavrında mahbûs olanlar ehl-i istidlâldir. Ve uykudan uyananlar ehl-i keşf olup onlar hakāyık-i eşyayı görürler ve ehl-i istidlâlin muhâkemât-ı sakîmeleriyle istihzâ ederler. Nitekim feylesoflar havârık-ı âdâtı münkir olurlar ve ulemâ-i zâhir dahi kendi tavr-ı akılları dâiresinde Kur'ân'a ma'nâlar verip ehl-i hakîkati kendilerine güldürürler. Ve gafletden uyananlar derler
3637. Ki: “Rüyada yediğim şey ne gam idi! Niçin doğru haller bana feramuş oldu?"
Ki, “Rü'yâda yediğim gam ve gussa ne gam ve gussa idi! Niçin uyanıklığın doğru olan ahvâlini unuttum da bu rü'yâ âleminin hayallerine daldım?"
3638. "Niçin bilmedim ki, o gam ve i'tilâl uyku fiilidir ve firîb ve hayaldir?"
"İ'tilal", illetli olmak, bahâne getirmek ve bir kimseyi işinden alıkoymak demekdir. Burada evvelki ma'nâ münasibdir. Ya'ni, "Ben niçin o gamın ve gamla ma'lûl olmanın uyku fiili ve rü'yâ hâli olduğunu ancak bir aldanma ve hayâl olduğunu bilmedim de beyhûde yere muazzeb oldum?"
3639. Kezalik dünya ki, uyuyanın rüyasıdır, uyumuş olan kimse zanneder ki, bu muhakkak daimdir.
Bu beyt-i şerîfde الناس نيام واذا ماتوا فانتبهوا ya'ni, “Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar” hadîs-i şerîfiyle şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur.
Câbir ibn Abdullah (r.a.) buyurur: كنت عند النبى صلى الله عليه و سلم اذ جاءه رجل ابيض الوجه وعليه ثياب بيض فقال السلام عليك يا رسول الله قال عليه السلام و عليك السلام ورحمة الله فقال ما الدنيا ؟ قال عليه السلام الدنيا كحلم النائم فقال فكيف يكون الرجل فيها ؟ قال عليه السلام متشمر كطالب القافلة وقال فكم القرار فيها ؟ قال عليه السلام كقدر تخلف المختلف عن القافلة فقال فكم ما بين الدنيا والاخرة قال عليه السلام غمضة عين فذهب الرجل فقال عليه السلام هذا جبرائيل اتاكم ليزهدكم عن الدنيا ويرغبكم في الآخرة ya'ni, "Bize beyaz yüzlü ve üzerinde beyaz elbise olan bir adam geldiği vakit, (S.a.v.) in yanında idim.
"Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:
"Ve aleyke's-selâm ve rahmetullah!" buyurdu.
"Dünya nedir?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:
"Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" buyurdu.
"Bir adam orada nasıl olur?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:
"Kāfileye tâlib olan gibi hatırlanıcıdır" buyurdu.
"Orada karâr ne kadardır?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:
"Kāfileden geri kalanın geri kalış mikdârıdır" buyurdu.
"Dünyâ ve âhiret arası ne kadardır?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz: "Bir göz yumması kadardır" buyurdu. Müteâkıben adam gitti. Aleyhisselâm Efendimiz buyurdu ki: "Bu Cebraildir. Sizi dünyâdan perhîz ettirmek ve âhirete tergîb etmek için size geldi" buyurdu.
3640. Nihayet ansızın ecel sabahı gelir, zan ve dagal zulmetinden kurtulur.
Dünyâ rü'yâsında müstağrak olan gāfilin nihâyet ansızın ecel sabâhı gelir, o vakit bu derin uykudan uyanır. Hadd-i zâtında ma'dûm hükmünde olup mevcûd zannettiği hayâlât-ı dünyeviyyenin dagalinin ve hîlesinin zulmetinden kurtulur.
3641. Kendinin müstakarrını ve yerini gördüğü vakit, o kendi gamlarından dolayı onu gülme tutar.
Ölen kimse kendinin mahall-i istikrârını ve kendine mahsûs olan makāmı gördüğü vakit dünyanın mahz hayâlden ibaret olan ahvâline müteessir olup gam çektiğine taaccüb eder; ve bu taaccüb sebebiyle onu gülme tutar.
3642. İyi ve kötü her ne şey rüyada görür isen, mahşer gününde bir bir zahir olur.
Ya'ni, dünyâda uyuduğun vakit birtakım rü'yâlar görürsün ve birtakım ef'âlin vukū' bulur. Uyandığın vakit o rü'yâyı da ta'bîr ettirirsin. Muabbir uyanıklık hâlinde sana vâki' olacak olan ahvâli beyân eder. Bunun gibi bu dünyadaki uyanıklık hâli de âhirete nazaran uykudan ibaretdir; ve gördüğün suver ve ef'âl dahi rü'yâdır. Binâenaleyh bu dünyâ rü'yâsında iyi ve kötü her neyi görürsen onların ta'bîri mahşer gününde bir bir zahir olur.
3643. Bu cihân uykusunda yaptığın şey uyanıklık vaktinde sana aşikâr olur.
Bu dünyâ uykusunda senden zâhir olan ef'âlin ta'bîri uyanıklık hâli olan ölüm vaktinde sana zahir olur.
3644. Hatta zannetme ki, bu kötüyü bu uyku içinde yapmak vardır ve senin için ta'bîr yokdur.
Ya'ni, bu dünyâ uykusu içinde yaptığın fenâ fiilin âlem-i hakikatde ta'bîri yokdur zannetme!
3645. Ey esîr üzerine zulmedici kimse! Ta'bîr günü belki o gülme, ağlama ve inleme olur.
Ey âciz olan bir esîre zulmedici olan kimse! Ta'bîr günü olan rûz-i mahşerde senin bu dünyâ rüyasındaki gülmen, ağlama ve inleme hâline mübeddel olur.
3646. Ağlamayı ve derdi ve gamı kendinin zârîliğini kendinin uyanıklığında şadımanlık bil!
Hayât-ı dünyada görülen rü'yâlar aksine ta'bîr olunduğu gibi bu dünyânın ahvâli de âhirete nazaran kezâ aksine ta'bîr olunur. Meselâ bu dünyâdaki ağlamayı ve derdi ve gamı ve kendinin zaîfliğini uyanıklık hâli olan ölüm vaktinde şâdımanlık bil!
3647. Ey Yusuf'ların derisini yırtmış olan! O ağır uykudan kurt kalkarsın.
"Yûsuflar"dan murâd, mazlûmlardır. Ya'ni, "Ey bu hayât-ı dünyeviyyesinde mazlûmlara zulmetmiş olan kimse, ağır uyku mesâbesinde olan bu hayât-ı dünyâdan ölüm vâsıtasıyla ayrılıp uyandığın vakit, kurt olarak kalkarsın ve hayât-ı berzahiyyen kurt sûretleriyle muazzeb olur."
3648. Senin huyların bir bir kurtlar olmuşdur. Gazabdan senin a'zânı yırtarlar.
Ya'ni, "Senin garazlardan ibaret olan ahlâkından her biri kurtlar sûretine girmişdir. Hayât-ı berzahiyyede sana musallat olup öfkeli bir sûrette hücum ederek senin a'zânı yırtarlar." Bu ma'nâ II. cildin 959 numarasına müsâdif olan,
[ya'nî "Vakt-i mahşerde her bir araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nevbet vardır."] beyt-i şerîfinde açık bir sûrette îzâh edilmişdir.
3649. Kısasda senin ölümünden sonra kan uyumaz. Sen deme ki öldüm ve halâs bulurum.
Bir kimse bir kimseyi haksız yere öldürdüğü vakit şer'an kısâs olunur. Ey zâlim ve kātil, sen bir kimseyi öldürüp kısâs olunduğun vakit bil ki, maktûlün kanı uyumaz. O âlem-i berzahda faâliyetine devam eder. Binâenaleyh sen deme ki, yaptığım fiil-i katlin cezâsını kısâs olunmakla buldum ve öldüm başka cezâdan kurtuldum.
3650. Bu peşin olan kısas hîle düzücülükdür. O kısasın darbesi indinde bu [3665] oyuncakdır.
Bu dünyâda olan kısâs-ı âcil tedbîr tertibinden ibaretdir. O hayât-ı uhreviyyedeki kısâsın darbesine nisbeten bir oyuncak mesâbesinde[dir]. Zîrâ dünyâ kısâsındaki elem ve azâbın pek çok fevkindedir.
3651. Bundan dolayı Hudâ dünyâya "laib" ta'bîr etmişdir. Zîrâ bu ceza o cezânın indinde oyundur.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hadîd'de olan, اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبْ وَلَهْوٌ (Hadîd, 57/20) ya'ni, "Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyun ve lehvdir!" ve sûre-i Ankebût'un âhirinde olan, وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni, "Bu hayât-ı dünyâ ancak boş meşgale ve çocuk oyunudur; ve âhiret evi ise hayât-ı ebedîdir. Eğer bilseler!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Hayat-ı dünyadaki cezâların ve elemlerin hiffetinden dolayı Hak Teâlâ dünyâya zikr olunan âyet-i kerîmelerde "oyun" ta'bîr buyurmuşdur."
3652. Zîrâ bir ceza cengin ve fitnenin teskînidir. O hadım etmek gibidir ve bu ise sünnet etmek gibidir.
Zîrâ bu dünyânın cezası ehl-i dünyâ arasındaki cidâl ve fitne-i sûrînin teskîni ve nizâm-ı âlemin te'mîni içindir. Nitekim âyeti kerîmede, وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةُ (Bakara, 2/179) ya'ni, "Sizin için kısâsda hayat vardır" buyurulur. Zîrâ ehl-i sûret ve gaflet ölümden korkarlar. Onları katl-i nefse cür'etden men' için kısâs ve ölüm ile tehdîd îcâb eder. Kısâs şerîatde bu tedbîr için mevzû'dur. Fakat kısâs ile kātilin cezası sâkıt değildir. Onun âhiretde de cezâ-i şedîdi vardır. O âhiretin cezâsı ihsâ etmek ya'ni bir kimsenin büsbütün âlât-ı tenâsüliyyesini kesip hadım etmek gibidir. Ve bu dünyânın cezâsı ise âlet-i tenâsülün ucundaki fazla deriyi kat' edip sünnet etmek gibidir. Velhâsıl azâb-ı âhiret azâb-ı dünyaya nazaran pek şedîddir. Nitekim hadis-i şerifde, ان ناركم هذه جزء من سبعين جزأ من نار جهنم ya'ni, "Sizin bu ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş cüz'ünden bir cüz'üdür" buyurulur.
Onun beyânındadır ki, cehennemin halkı açtırlar ve Hak Teâlâ'ya "Bizim rızıklarımızı semiz et ve çabuk bize eriştir, zîrâ bizim sabrımız kalmadı!" diye feryad edicidirler
3653. "Ey Musa! Bu sözün nihayeti yokdur. Agah ol! O eşekleri otlarda bırak!"
"Ey Mûsâ!” ta'bîriyle bilumûm insân-ı kâmillere ve bilhusûs cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîflerine işaret buyurulur.
3654. "Tâ ki o hoş alefden semiz olsunlar. Agah ol ki, bizim hışımlı kurtlarımız vardır!"
Bu beyitlerde sûre-i Hicr'in ibtidâsında vaki' olan, ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا ويتمتعوا ويلههم الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) ya'ni, "Bırak onları yesinler ve menfaatlensinler ve emel onları meşgül etsin. Onlar yakında bileceklerdir!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ, hayât-ı dünyanın ezvâk ve huzûzâtına dalmış olan eşek meşrebindeki insanları kendi hallerine bırak, yiyip, içip semizlensinler! Bizim hayât-ı berzahiyyelerinde onlara öfke ile hücum edip yırtacak kurtlarımız vardır."
3655. Kendi kurtlarımızın feryadına mûkıniz. Bu eşekleri onların tu'mesi ederiz.
Ya'ni, "Zâlimlerin arazlardan ibaret olan ahlâk ve ef'âlleri kurtlar sûretlerine mütemessil olup, dâr-ı azâb olan cehennemde onların vürûduna intizâren feryâd ediyorlar. Biz onların feryâdını muhakkak sûretde biliyoruz ve işitiyoruz. Hayât-ı dünyeviyyeleri munkatı' oldukdan sonra biz onları o kurtların tu'mesi ve lokması ederiz."
3656. Bu eşekleri senin dudağından bir hoş nefes kimyası, âdemî etmek ister.
"Ey Mûsâ, senin ağzından sudûr eden ve kimyâ mesâbesinde olan bir latîf nefes ve kelâm, bu eşek sürülerini bu eşeklik sıfatından tebdîl edip insan yapmak ister."
3657. Sen da'vet ile birçok lutuf ve cûd ettin. O eşeklerin talihi ve nasibi olmadı.
"Ey Mûsâ, sen o eşek meşrebinde olan ehl-i gafleti âlem-i hayâlden âlem-i hakîkate da'vet edip onlar hakkında birçok lutuf ve keremler ettin. Fakat onların tâli'i ve isti'dâd-1 ezelîleri ve nasîbleri olmadı."
3658. İmdi ni'met yorganını ört, tâ ki onları çabuk bir gaflet uykusu götüre!
"İmdi mâdemki onların hayâlden hakîkate dönmek isti'dâdı yokdur, onların üzerine bu âlem-i hayâlin ni'metleri yorganını ört, tâ ki onlar derin bir gaflet uykusuna dalsınlar ve bu niam-ı hayaliyyede müstağrak olsunlar!"
3659. "Tâ ki bu saf böyle bir uykudan sıçradıkları vakit şem' sönmüş ve sâkî gitmiş ola."
"Rede", saf ma'nâsınadır. Ya'ni, "Tâ ki bu ehl-i gaflet safı böyle derin bir uykudan sıçradıkları ya'ni, hayât-ı dünyeviyyeleri munkatı' olup öldükleri vakit, fırsat şem'i sönmüş ve ma'rifet şarabının sâkîsi olan insân-ı kâmili de gitmiş görüp teessüf edeler."
3660. "Onların tuğyanı seni hayretde tuttu. İmdi "Cezâhüm..."den büyük hasret içerler."
Birinci mısra'da sûre-i Yusuf'da olan حَتَّى إِذَا اسْتَيْئَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذَبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا (Yusuf, 12/110) ya'ni, "Vaktâki resûller me'yûs oldular ve onlar tekzîb olunduklarını zannettiler, onlara nusretimiz geldi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ sen onları da'vet ettikçe onların azgınlığının ziyâdeleşmesi seni hayrete ve yeise düşürdü." Ve ikinci mısra' dahi, وَجَزَاهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا (İnsân, 76/12) ya'ni, "Ve onların sabırları sebebiyle cezâları cennet ve harîr libâslardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ, sen onların tuğyanlarını görüp me'yûs olma! Onların hayât-ı uhrevîyyede cezaları bu âyet-i kerîmenin hükmünden mahrûmiyetleri ve hasret şarabını içmeleridir."
3661. "Tâ ki bizim adlimiz dışarıya ayak basa, cezâda her çirkine lâyık olanı vere!"
Ma'lûm olsun ki, gerek dâr-ı dünyâ ve gerek dâr-ı âhiret esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsıdır. Dünyâda lutuf ve kahır âsârı mümtezicdir. Fakat âhiretde tecellî-i lutfînin mahalli cennet ve tecellî-i kahrînin mahalli de cehennemdir. Binâenaleyh dâr-ı âhiret Adl ve Hakem isimlerinin ahkâm-ı galebesi altındadır. Ve Adl ism-i şerîfinin muktezâsı herkese lâyığını vermek ve her hakkı hak sahibine eriştirmekdir. Binâenaleyh, dünyâda nefislerini hadd-i şer'î dâhilinde habsedenlerin cezâsı ve hakkı, âhiretde cennet ve hadd-i şer'îyi tecavüz edip hayvanlar gibi mutlaku'l-inân hareket edenlerin cezâsı da cehennemdir. Nitekim âyet-i kerîmede, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (Zilzal, 99/7-8) ya'ni, "Zerre mikdârı hayır işleyen onun mukābili olan hayrı ve zerre mikdârı şer işleyen de onun mukābili olan şerri görür" buyurulur.
3662. Zîra o bir şehi ki, onu açık görmediler, maâşda gizli, onlar ile beraber idi.
“Zîrâ şâh-ı hakîkî olan Hakk'ı onlar bu hayât-ı dünyeviyyelerinde açık görmediler. Halbuki o şâh-ı hakîkî bâtın cihetinden bu hayât-ı dünyeviyyelerinde ve maâşda onlar ile beraber idi." Nitekim âyet-i kerimede, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) ya'ni, "Nerede olsanız, O sizinle beraberdir" buyurulur. Ma'lûm olsun ki, ehl-i zâhir "Hak Teâlâ bu eşyayı ilmiyle muhîtdir" derler ve ihâta-i zâtiyyeyi kabul etmezler. Halbuki ilim sıfatdır, sıfatın mevsûf olan zâtdan infikâkini îzâh edemedikleri halde bu i'tikādlarında ısrâr ederler. أَنَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) ya'ni, "Âgâh ol, O herşeyi muhîtdir" âyet-i kerîmesini ihâta-i ilmiyye ile te'vîl ederler. Bunların zevk-i ilmîleri sıfata kadardır ve sırr-ı vücûda vukūfları yokdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki misâller ile ihâta-i zâtiyyeye irşâd buyururlar.
3663. Nitekim akıl seninle beraberdir. Her ne kadar senin bu görmen ondan kāsır ise de senin tenin üzerine yüksekden nazar eder.
"Müşrif", burada "yüksekden nazar edici" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Maiyyet-i Hakk'ın misâli budur ki, senin aklın her nerede olsan seninle beraberdir. Böyle olmakla beraber senin bu zâhir gözün onu görmekden âcizdir. "İşte benim aklım budur!" diye gösteremezsin. Fakat, o akıl senin cismin üzerinde senin efâline yüksekden nazar eder."
3664. Ey filân, senin sükûnundan ve hareketinden imtihan vaktinde onun görmesi kāsır değildir!
Ya'ni, ey kimse! Akıl senin fevkinden senin sükûnunu ve hareketini murâkabe eder. Hareket îcâb eden yerde seni harekete ve sükûn îcâb eden yerde de sükûna da'vet eder. Binâenaleyh sen onu görmediğin halde dâimâ o seni görür.
3665. Eğer o aklın Hâlık'ı dahi seninle beraber olursa ne acibdir? Sen niçin câiz kılıcı değilsin?
Eğer o aklın zâtı seninle beraber olduğu gibi o aklın Hâlıkı'nın zâtı dahi seninle beraber olursa taaccübe şâyân bir hal midir? Niçin ihâta-i zâtiyyeyi câiz görmezsin de âyât-ı kur'âniyyeyi te'vîl edip "Hakk'ın eşyayı ihâtası ihâta-i ilmiyyedir" dersin ve sûre-i Kāf'da olan وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ ونعلم ما توسوس به نفسه ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kāf, 50/16) ya'ni, "Biz insanı yarattık, onların nefislerinin ilkā ettiği vesveseyi biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" âyet-i kerîmesi, sarīh bir sûretde ihâta-i zâtiyyeyi beyân buyurduğu halde onu te'vîl edersin.
3666. Akıldan gafil olur, fenâlık üzerinde dolaşır. Ondan sonra onun aklı melâmet eder.
Meselâ bir kimse aklın kendisini murâkābe ettiğinden gāfil olur. Bu aklın tavrı hâricinde bir fenâlık tarafında dolaşır. Ondan sonra akıl içinden onu "Niçin bu fenâlığı yaptın? Bunun neticesi böyle bir vehâmet tevlîd eder" diye levm eder.
3667. Sen aklından gafil oldun. Akıl değil. Zîrâ melâmet etmeklik onun huzurundandır.
Sen aklının seni murâkabe ettiğinden gāfil oldun. Fakat akıl, seni murâkabeden gafil değildir. Zîrâ senin yaptığın fenâlığı melâmet etmesi onun huzûrundan münbaisdir.
3668. Eğer hazır olmasa idi ve gāfil olsa idi, melâmet hususunda ne vakit sana bir tokat vurdu?
Eğer aklın senin efâlini görücü olmasa idi, hiç sana melâmet tokatını vurur mu idi?
3669. Ve eğer senin nefsin ondan gafil olmasa idi, ne vakit senin cünûnun ve harâretin böyle yapardı?
“Cünûn", vehmin aklı setr etmesidir; ve "tefes", sıcak olmak ve sıcaklık. Ya'ni, "Eğer senin nefsin aklın huzûr ve murâkabesinden gāfil olmasa idi, onun tavrı hâricine çıkıp vehmin sevki ve nefsin harâreti sebebiyle birtakım fenâlıklar yapar mı idin?"
3670. Binaenaleyh sen ve senin aklın usturlab gibidir. Vücûd güneşinin kurbunu bundan bilirsin. [3685]
“Usturlab”, güneşin terâzisi ma'nâsına olarak lafz-ı Yunânî'dir. Zîrâ “ustur”, terâzi; “lâb”, güneş demekdir. Güneşin irtifâ'ını ve kurb ve bu'dunu ta'yîn için tam bir dâire şeklindedir. Rivâyete nazaran bu dâire Batlamyus tarafından îcâd edilmişdir. Sonraları şemsin irtifa'ı doksan dereceyi geçmediğinden rub'-ı dâire şekline irçâ' edilmişdir. Bu beyt-i şerîfde vücûd-i insânî ve onun aklı “usturlâb”a ve zât-ı Hak “güneş”e teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, “Usturlab ile güneşin kurbu bilindiği gibi, senin vücudun ve aklın ile de vücûd-i Hak güneşinin kurbu bilinir.”
3671. Senin aklının sana bî-çûn olan kurbu vardır. Solda ve sağda ve arkada veyâ yüz önünde değildir.
Sen aklının sana olan yakınlığını ta'rîf edemezsin. Zîrâ onun yakınlığı ve beraberliği bî-keyfiyetdir ve ona bir cihet ta'yîni mümkin değildir.
3672. Şah için bî-çûn olan kurb niçin olmasın ki, akıl o yola bahis bulmaz.
Mâdemki aklın zâtının ta'rife sığmayan bir yakınlığı vardır, o aklın Hâlık'ı olan şâh-ı hakîkînin zâtının ta'rîfe sığmayan bir yakınlığı niçin olmasın ki? O zât-ı Hakk'ın kemâl-i letâfetinden dolayı aklın ondan bahs etmeye aslâ yolu yokdur.
3673. Senin parmağında olan o hareket, parmağın önünde yahud onun arkasında yahud solunda ve sağında değildir.
Ya'ni, hareketin parmağa ta'rîfe sığmayan ittisâli ve yakınlığı vardır.
3674. Uyku ve ölüm vaktinde ondan gider, uyanıklık vaktinde onun karîni olur.
O ta'rîfe sığmayan parmakdaki hareket uyku ve ölüm vaktinde parmakdan gider. Fakat uyanıklık vaktinde tekrar onun karîni ve yakını olur.
3675. Senin parmağına ne yoldan geliyor ki, senin parmağın onsuz menfaat tutmaz?
“O hareket senin parmağına hangi yoldan gelip gidiyor ve yakınlığı nasıl bir yakınlıkdır, aslâ ta'rîfe sığmaz. Zîrâ o hareket olmasa senin parmağının asla sana faidesi olmaz.” Ma'lûm olsun ki, a'zânın harekâtı rûh-i hayvanîden münbaisdir; ve bu hareket iki nev'dir. Birisi kasıdsızdır ve diğeri maksada makrûndur. Meselâ uyuyan kimsenin vücûdundaki hareketler kasıdsız ve rûh-i hayvânînin te'sîriyledir. Fakat uyanıklık hâlindeki harekât bir fikir ve arzûdan münbaisdir. İmdi senin vücûdunda a'zânı tahrîk, muharrikin sana olan kurbu ve beraberliğini ta'rîfe sığmaz ve bî-çûn olursa onları halk eden Hâlık'ın senin vücuduna kurbu ve yakınlığı ve tasarrufu elbette ta'rîfe sığmaz.
3676. Gözün ve gözbebeğinin nûru, senin gözüne altı cihetden gayrı ne yoldan gelir?
Gözün ve gözbebeğinin nûru, rûhun bedene olan taallukunun te'sîrinden-dir. Ve rûhun vücûda olan kurbunu ve beraberliğini ta'rîf etmek kābil değildir. Zîrâ ta'rîfe sığan şeyler altı cihetle mukayyed olan eşyâdır.
3677. Halk âlemi cihetler tarafınadır. Emir ve sıfat âlemini cihetsiz bil!
Halk âlemi ve kesâfet ve taayyünât mevtını cihetler tarafınadır ve cihetler ile mukayyeddir. Emir ve sıfat âlemini ma'nâ mevtınını cihetden ârî bil.
3678. Ey sanem, âlem-i emri cihetsiz bil! Şübhesiz amir daha cihetsiz olur.
Ey cism-i unsurî sahibi olan insan, ma'nâdan ibaret olan âlem-i emri cihetsiz bil! Şübhesiz bu emir âleminin âmirinin zâtı daha cihetsiz olur ve ta'rîfe sığmakdan münezzeh bulunur.
3679. Akıl cihetsiz oldu ve Allâmü'l-beyân akıldan daha akıl ve candan daha candır.
Akıl kemâl-i letâfetinden dolayı altı cihet ile mukayyed olmadı. Allâmü'l-beyân olan Hakk'ın zât-ı şerîfi ise, aklın Hâlık'ı olduğundan, akıldan daha latîf ve candan daha latîfdir. Binâenaleyh, elbette cihât ile mukayyed olmakdan münezzehdir.
3680. Bir mahlûk ona taalluksuz değildir. Ey amca, o taalluk bî çûndür. [3695]
Ya'ni, "Her bir mahlûkun Hakk'ın zât-ı latîfine taalluku vardır. Zîrâ her bir mahlûk o vûcûd-i vâhid-i hakîkîde mütekevvindir. Ve onların varlıkları ve görünüşleri hakîkî değil, izâfidir. Fakat onların bu tekevvünlerinin zât-ı Hakk'a taallukları ta'rîfe sığar bir şey değildir." Meselâ senin hayalin senin vücudunda mütekevvindir ve senin mec'ûlündür ve elbette sana taalluku vardır. Fakat bu taalluku ta'rîf etmek mümkin değildir. Zîrâ senin her cüz'ünü parça parça etseler ve bu hayalini görmek isteseler hiçbir yerinde bulamazlar ve göremezler.
3681. Zîra ki ruhda fasl ve vasl olmaz. Vehim fasl ve vaslın gayrını düşünemez.
Alem-i emirden olan rûhda ayrılık ve bitişiklik olmaz, zîra o ma'nâdır. Meselâ bir kâğıt üzerine "insân" kelimesi yazıldığı vakit, bu kelimeye taalluk eden ma'nâ bu nakşa bitişik değildir. Eğer ona bitişik olsa, bu nakış mahv edildiği vakit ma'nâsı da mahv olmak îcâb eder; ve ondan munfasıl ve ayrı da değildir. Zîrâ bu nakşı görünce ma'nâsına intikāl olunur. Binâenaleyh, ma'nânın sûret hakkında faslı ve vaslı mevzû'-i bahs olamaz. Fakat vehim ve zan ancak fasl ve vasl hallerini düşünebilir.
3682. Delil cihetinden faslın ve vaslın gayrına iz götür. Fakat alîl olan iz götürmek teskîn etmez.
Ya'ni, rûhun bedene taallukunda onun faslının ve vaslının gayrı olan bir fikri ta'kîb et ve bu fikri takviye ve tahkîm için delíîl ara ve misäller düşün. Nitekim biz bu bahisde o misâlleri îrâd ettik. Fakat aklı ahkâm-ı tabiat ile ma'lûl olan kimselerin fikrini, bu delîller ve misâller teskîn etmez ve kandır- maz. O kimsenin fikrine rûhun cisme olan alâkasında fasl ve vasldan gayrı bir hâl sığmaz da der ki: "Rûh cisme ya muttasıldır veyâ munfasıldır." Hind nüshalarında "alil" yerine "galil" vâki'dir. "Susamış olan kimse" demekdir. Bu sûretde ma'nâ, “İdrâk-i hakikate susamış olan kimseye fasıldan ve vasıl- dan gayrı olan bir hâli anlamak için delîl kâfî değildir" demek olur. Bu ma'nâ- lar beyt-i şerîfdeki "delil"in delîl-i ilmî ve fikrî olmasına göredir. Eğer "de- lil"den murâd, mürşid-i kâmil olursa ma'na şöyle olur. Ya'ni, "Vehim ve zan ancak levâzım-ı ecsâm ve mekân ve cihet olan fasl ve vasl hallerini düşüne- bilir. Ey hakikatin idrâkine susamış olan kimse! Sen hakikat yolunun delîli ve rehberi olan mürşid-i kâmilden fasl ve vaslın gayrı olan hâli izle. Fakat, is- ti'dâd-ı nâkıs ile ma'lûl olan kimseyi bu izleyiş de kandırmaz" demek olur.
3683. Eğer asıldan uzak isen, peyderpey nişân bul, tâ ki mertlik damarı seni vasl tarafına götüre!
Ey kimse, eğer sen fikren o hakîkî asıl olan Hakk'ın ihâta-i zâtiyyesinden uzak isen, bu ihâta hakkında mütevâliyen delîlde nişân ve alâmet ara ve bul! Tâ ki, mertlik ve insanlık damarı seni o asla vusûl tarafına götürsün." "Peybürden", "nişan bulmak" ve "izlemek" ma'nâsınadır.
3684. Bu taalluka akıl nasıl iz götürür? Bu akıl, vaslın ve faslın bağlanmışıdır.
Ma'lûm olsun ki, bu akl-ı cüz'î, Hakk'ı ve eşyayı yekdiğerinden ayrı görür. Hak ve eşyâ arasında sâniiyyet ve masnûiyyet nisbetinden başka bir şey görmez. Onun için tenzîh-i sırf erbâbı Hakk'ı kâmilen bu eşyâdan ayrı görür; ve onların aklı ancak faslı kabûl eder. Ve Mücessime ve Hulûliye tâifesi de Hakk'ı bu eşyaya muttasıl görürler. Halbuki evvelki tâife eşyayı vücûd-ı nefsü'l-emri ile mevcûd bildikleri için şirk-i hafidedirler; ve ikinci tâife de cehl-i sırf içindedirler. Binâenaleyh, bu iki tâife vaslın ve faslın bağlanmışıdır. Bu akl-ı cüz'înin bulabileceği nişân ve iz bu kadardır.
3685. Bundan dolayı bize Mustafa, "Zât-ı Huda'da bahsi istemeyiniz!" diye vasiyet buyurdu.
Ya'ni, akl-i cüz'î, fasl ve vasl hallerinin bağlanmışı olduğu için Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri bize `تفكروا في كل شيئ ولا تفكروا في ذات الله` ya'ni, "Her şeyde tefekkür edin ve Allah'ın zâtında tefekkür etmeyin!" buyurur. Ve kezâ `تفكروا في خلق الله ولا تفكروا فى الله فتهلكوا` ya'ni "Allah'ın halkında tefekkür edin ve Allah hakkında tefekkür etmeyin, helâk olursunuz!" buyurur. Zîrâ, Allah Teâlâ'nın zâtı hakkında, "Acabâ ne keyfiyettedir ve nasıldır ve nasıl varlıkdır?" diye tefekkür etmek, bu tefekkürde müstağrak oldukça akl-ı cüz'înin helâkini mûcib olur ve insan çıldırır. Ve kezâ `تفكروا في آلاء الله ولا تفكروا في الله` ya'ni, “Allah'ın âlâsını, ya'ni esmâ ve sıfatın[da] düşününüz; ve Allah hakkında tefekkür etmeyiniz!" buyurur. Bu sebebden dolayı âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri, `ويحذركم الله نفسه والله رءوف بالعباد` (Âl-i İmrân, 3/30) ya'ni, "Allah Teâlâ sizi kendi nefsinden ve zâtından tahzîr eder. Ve Allah kullarına Raûf'dur" buyurur. Rahmet-i kâmile ve re'fet-i şâmilesiyle kulları[nın] fikirlerini boş yere yormamalarını emreder.
3686. O ki, O'nun zâtında tefekkür etmeklikdir, hakikatde o nazar zâtda değildir.
Ma'lûm olsun ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfi bilcümle kuyûd ve izâfâtdan münezzeh olan bir varlıkdır. O varlığa işâret olunmak üzere cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretleri "vücûd-i mutlak" ta'bîr buyurmuşdur. Bu âlem-i kelâma mahsûs olan bir ıstılâh-dır. Yoksa hakikatde o varlık mutlakiyyet kaydından dahi mutlakdır. Binâenaleyh, Zât-ı Kadîm'e ilm-i hâdisin taalluku muhâldir. Bu hususda insanın ilmine ne vârid olursa o mahlûkdur ve o kimsenin mec'ûlüdür. Zât-ı Hak ise bunların cümlesinden münezzehdir. Binâenaleyh, o kimsenin nazarı hakikatde zât-ı Hakk'a değildir, belki kendi vehminin îcâd ettiği ma'nâyadır.
3687. Zîrâ o vehim yoldadır. İlâha kadar yüz binlerce perde geldi.
“Zîrâ Zât hakkındaki hayâli îcâd eden vehim yoldadır, çünkü mahlûkdur. Binâenaleyh Allah'ın zâtına kadar yüz binlerce zulmânî ve nûrânî perdeler vardır." Nitekim hadîs-i şerîfde buyurulur: `ان لله تعالى سبعين ألف حجاب من نور و ظلمة لو انكشف لاحترقت سبحات وجهه ما انتهى اليه بصره` ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetden yetmiş bin hicabı vardır. Eğer inkişâf etse, O'nun vec- hinin ve zâtının nûru kendine müntehî olan basarı yakar." Ya'ni, tecellî-i zâtîde isneyniyet ve ikilik kalmaz. Ve Şâh-ı velâyet İmâm-ı Aliyyü'l-Mürtazâ (k.v.) ve (r.a.) buyurur ki: كل ما يدركه عقلك فالله خالقه ya'ni "Senin aklının idrâk ettiği her bir şeyin hâlıkı Allah Teâlâ'dır."
3688. Her birisi bir perdede vâsıl olmuş huyludur. Onun vehmi odur ki, o muhakkak "Hû"nun aynıdır.
Ya'ni, "Bu âlem-i kesâfetde Hakk'ı arayanlardan her biri bu zikrolunan yetmiş bin hicabın birisine yapışıp kendisini zât-ı Hakk'a vâsıl olmuş farzeder ve vâsıl olmuş olanın huyunu tutar. Böyle bir kimsenin vehmi odur ki, muhakkak o hüviyyet-i ilâhiyyenin aynı olmuşdur." Halbuki "vücûd-i mümkin"in "vücûd-i vâcib" olmasına imkan yokdur. Hak Hak'dır ve abd de abddir. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de şöyle buyururlar: ولا شك ان المحدث قد ثبت حدوثه وافتقاره الى محدث احدثه لامكانه في نفسه فوجوده من غيره فهو مرتبط بارتباط افتقار ولا بد ان يكون المستند اليه واجب الوجود لذاته غنيا في وجوده بنهسه غير مفتقر ya'ni, "Ve şek yokdur ki, muhakkak muhdesin hudûsü ve kendisini ihdâs eden muhdise onun iftikārı onun kendi nefsinde imkânından nâşî sâbit oldu. Imdi onun vücûdu onun gayrındandır. Böyle olunca o irtibât-ı iftikār ile murtabıtdır; ve müstenedün-ileyhin li-zâtihî vâcibü'l-vücûd, kendi nefsiyle vücûdunda ganî, gayr-ı müftekır olması lâbüddür." İmdi zulmânî ve nûrânî hicâblardan her bir perde hâdis olduğundan o perdenin hükmünde müstağrak olanların "ayn-ı Hû" olmasına imkân yokdur. Ve bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi Hindli Imdadullah (k.s.) hazretlerinin Vahdetü'l-Vücûd risâlesinde mevcûd olup fakîr tarafından tercüme edilmiş ve bu bahis fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde de münderic bulunmuşdur. Burada zikri uzun olur. Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ındaki موصول خوست Hind nüshalarında موصول جوست dur. Bu sûretde ma'nâ "Her birisi bir perdede mevsûl isteyicidir" demek olur. Fakat evvelki nüsha zevk-âverdir.
3689. Binaenaleyh, Peygamber ondan bu tevehhümü def' etti, tâ ki galat içinde sevda pişirici olmaya!
"Sevda", burada hayâlât-ı fâside demekdir. "Pez", "puhten" masdarından emr-i hâzırdır. "Sevda-pez", vasf-ı terkîbî olup "hayâlât-ı fâside pişirici" ve "hayâlât besleyici" demek olur. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretleri yukarıdaki, لا تفكروا في ذات الله ["Allah'ın zâtında düşünmeyiniz!"] ve ان لله تعالى سبعين ألف حجاب من نور و ظلمة ["Allah Teâlâ'nın nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır!"] ilh. hadîs-i şerîflerinde bu perdelerde mevsûl huylu olmak vehmini birtakım galat ve yanlış görüşler içinde hayâlât-ı fâside pişirici olmamak için böyle düşünenlerden def' etti."
3690. Ve o kimse ki onun vehminde terk-i edeb vardır, Rab bî-edebe ser-ni- [3705] ğunluk verdi.
"Bî-edeblik"den murâd, mahlûku Hakk'ın zâtı addetmekdir. Ma'lûm olsun ki, ba'zı kimseler muhakkıkların âsârını mütâlaa edip zât-ı latîf-i Hak ile bu eşyâ-yı kesîfe arasındaki râbıtayı lâyıkıyla anlayamadıklarından, ya büsbü- tün "tenzîh”de ifrâta veyâhud "teşbîh-i sırf"a düşüyorlar. Münezzihler, Hak ile eşyâ arasında sâniiyyet-masnûiyyet nisbetinden başka bir nisbet tahayyül edemiyorlar; ve müşebbihler dahi zât-ı Hakk'ı mahlûk mertebesine tenzîl edi- yorlar. Evvelki düşünce yarım ma'rifet ve ikinci düşünce ise bir cehl-i sırfdır ve edebsizlikdir.
3691. Ser-nigunluk o olur ki o, aşağı tarafa gider. O zanneder ki, o metîn dağdır.
"Ser-nigûn", baş aşağı demekdir. Ya'ni, "Zât-ı latîf-i Hakk'ı zulmânî ve nûrânî olan hicablardan birinin "ayn"ı bilmek, baş aşağı gitmek olur. Zîrâ o âlem-i halk olan âlem-i süflîye doğru gider. Bununla beraber o kimse zanne- der ki, ma'rifetde metîn bir dağ gibidir."
3692. Zîrâ ki sarhoşun haddi böyle olur ki, o göğü yerden bilmez.
"Hadd", burada "ta'rîf" demekdir. Ya'ni, "Sarhoşu ta'rîf ederken böyle ta'rîf edip derler ki, "O sarhoş göğü yerden fark edemez!" Ya'ni başı o kadar dönmüşdür ki, gördüğü yer midir yoksa gök müdür ayırt edemez." Binâena- leyh, gök mesâbesinde olan zât-ı Hakk'ı ve yer mesâbesinde olan mahlûk- dan tefrîk edemeyenler dahi başları dönmüş sarhoşlar gibidir.
3693. Onun acâyibinde fikre gidiniz. Azîmlikden ve mehabetden gaib olunuz.
تفكروا في آلاء الله ]"Allah'ın ni'metlerini düşününüz!"] hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, Hakk'ın zâtında tefekkürü terk edip onun acib olan âsâr ve sıfatlarında tefekkür ediniz ki, onlarda ahkâm-ı esmâ ve sıfatını göresiniz; ve bu esmâ ve sıfatıyla vâki' tecelliyâtın azametinde ve mehâbetinde hayrân olup kendinizi gāib ediniz.
3694. Vaktaki onun sun'undan sakalını ve bıyığını zayi' ede, kendi haddini Sâni'den bilir, susar.
Vaktāki bir kimse zât-ı Hakk'ın sun'unun azametinden sakalını ve bıyığını zâyi' ede, ya'ni, kendinin varlığını ve enâniyetini gäib ede, artık kendinin haddini bilir ve Sâni' Teâlâ hazretlerinin zâtından bahs edemeyip susar. Zîrâ, zât-ı Hakk'ın azametini ilm-i hey'et okuyanlar fezâ-yı bî-nihâyeyi tasavvur ettikleri vakit idrak ederek şaşırıp kalırlar.
3695. O candan “Lâ uhsĩ"den gayrı söyleyemez. Zîrâ o beyân add ve hadden hariçtir.
Bu beyt-i şerifde, اللهم لا احصي ثناء عليك انت كما اثنيت على نفسك ya'ni, "Ey benim Allah'ım! Ben senin nefsine senâ ettiğin gibi senâyı sana ta'dâd edemem!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Acâibât-ı sun'-i ilâhîyi görenler bu hadis-i şerîfden başka söz söyleyemez. Zîrâ Hakk'ın senâsı ferd-i âferîdenin lisânıyla ta'dâd ve ta'rîf olunamaz. Her ne söylense pek nâkıs kalır." Hind şârihlerinden Veli Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Senâdan aczi i'tirafın birkaç vechi vardır.
1. Bu senâyı lisân-ı sûrî ve cisim ile yaparlar. Halbuki zâhirin bâtını ihâtası kābil değildir.
2. Bir mahlûk senâ-yı Hakk'ı îfâ edemez. Ancak Hak cemî'-i mevcûdâtın lisânıyla kendine senâ eder. Nitekim âyet-i kerimede, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ya'ni, "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yokdur" buyurulur.
3. Mâdemki şühûd itibarıyla bende, Hakk'ı fâil ve kendini âlet görür, binâenaleyh o şahsın senâsı yine Hakk'ın kendisini senâ etmesidir. 4. Mâdemki vahdet-i vücûd i'tibârıyle bende, hakîkatde adem-i mahzdır, binâenaleyh, mertebe-i şühûdda olsun olmasın, Hakk'a lisânıyla senâ ettiği vakit, senâ eden yine Hakk'ın kendidir. 5. İhsâ edilemeyen senâ senâ-i kavlîdir; ve Hakk'ın senâsı kendi zâtına senâ-i fiilî veyâ hâlîdir. 6. İhsâ-i senânin adem-i imkânı, Zât'ın adem-i idrâki mülâhazasıyladır.
Zülkarneyn'in Kāf dağına gitmesi ve "Ey Kāf dağı! Hakk'ın sun'unun azametinden bize söyle!" diye ricâ etmesi ve Kāf dağının "Onun sıfat-ı azameti söze gelmez. Zîrâ O'nun indinde idrâkler fânî olur!" diye cevap vermesi ve Zülkarneyn'in "Onun sanâyi'inden hatırında tuttuğunu ve söylemesi sana pek kolay geleni söyle!" diye niyâz etmesi
Ma'lûm olsun ki, şerh-i şerîfde Zülkarneyn hakkında muhtelif mütâlaalar beyân etmişler ve ismine de "İskender" demişlerdir. Fakîr burada bir delîl-i kat'îye müstenid olmayan bu ihtilafâtı yazmaya lüzûm görmedim. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de İskender ismi mezkûr değildir. Yalnız, "Zülkarneyn" lakabıyla kıssası zikrolunmuşdur. Âyât-ı kur'âniyyenin zâhirine nazaran bu zât aksâ-yı şarka doğru seyahat etmiş ve orada pek ibtidâî akvâma mülâkî olmuşdur. Nebî veyâ velî veyâ hükümdar olduğunda da ihtilaf vardır. Ebû't-Tufeyl'den menküldür ki, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine, "Zülkarneyn peygamber mi idi yoksa pâdişah mı idi?" diye soruldu. Buyurdular ki: "Ne nebî idi ve ne de pâdişâh idi. Bir abd-i sâlih idi ki, Allah Teâlâ'yı severdi. Allah Teâlâ dahi onu severdi!"
Ma'lûmdur ki, elyevm beşer, küre-i arzın etrafını denizden ve karadan ve havadan dâiren-mâdâr devr etmektedirler. En büyük dağların mahalleri ve sath-ı bahrdan irtifâları coğrafya kitablarında münderiçtir. Binâenaleyh eb- yât-ı âtiyede beyân buyurulduğu üzere küre-i arzın etrafını kuşatmış sâfi zümrüdden müteşekkil bir dağa zâhirde hiçbir kimse müsâdif olmamıştır. Halbuki Kopernik'den üç yüz sene evvel güneş bir tarafdan gurûb etdikden sonra öbür tarafın altını ziyâdâr edeceğini buyuran, (cilt II, 42. beyit) ve ["Ey güneş, arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin!"]
["Zerreler gördün ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur!"] (cild III, 26 numaralı) beyt-i şerifinde mikropların vücûdunu keşfen haber veren cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz arzın etrafında maddeten böyle bir Kāf dağı olmadığını yine keşfen bilirler idi. Binâenaleyh bu sürh-i şerîf-de bir remz-i azîm vardır. O da budur ki, "Kāf dağı"ndan murâd, her asırda mevcûd ve vâhidü'z-zaman olan kutbü'l-aktâb hazretleridir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz I. cildde, (2967 numarada) buyururlar:
"Muhakkak cihan o bir kimsedir, o eblehdir. Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür. O zât, cihân-ı kâmil ve müfreddir. Nüsha-i küll-i vücûd onun için olmuşdur. Muhakkak cihan o bir kimsedir ve bâkîleri hep etbâ' ve tufeyldir, ey müstemi'!"
Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri dahi, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-i Memleketi'l-Insâniyye kitâbının temhîdinde buyururlar ki: فالقطب معلوم غير معين وهو خليفة الزمان ومحل النظر والتجلى و منه تصدر الآثار على ظاهر العالم وباطنه وله يرحم من يرحم ويعذب من يعذب وله صفات ان اجتمعت في خليفة عصر فهو القطب وعليه مدار الامر الالهى وان لم تجتمع فهو غيره ومنه تكون المادة لملك ذلك العصر
ya'ni, "Kutub ma'lûm-ı gayr-ı muayyendir, ya'ni halk onu tanımaz. Ve o halîfe-i zamân ve mahall-i nazar ve tecellîdir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına âsâr ondan sudûr eder. Ve rahm olunan kimseye onun sebebiyle rahm olunur ve azâb olunan kimseye onun sebebiyle azâb olunur. Ve onun sıfatları vardır. Eğer o sıfatlar halíîfe-i asırda ictimâ' ederse o kutubdur ve medâr-ı emr-i ilâhî onun üzerinedir. Ve eğer icti- mâ' etmezse onun gayrıdır. Ve bu asrın hükümdarına madde ondan tekevvün eder.
Ve onun "zümrüd"den olmasına gelince, kezâlik Şeyh-i Ekber hazretleri aynı eser-i şerîflerinin on yedinci bâbında hacer-i zümrüd bahsinde buyururlar ki: "Âlem-i kebîrde mevcûd olan zümrüd taşına mukābil insanda dahi bir sır ve latîfe vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sırrın âyeti إن الذين اتقوا إذا مسهم طائف من الشيطان تذكروا فَإِذَا هم مبصرون (A'raf, 7/201) ya'ni, "Şunlar ki ittikā ederler, şeytan tarafından onlara vesvese dokunsa tezekkür ederler. İmdi onlar doğru yolu görürler" âyet-i kerîmesidir. Alem-i kebîrdeki zümrüdün hâssiyyeti perîşân rü'yâlara mâni' olmak ve kalbe kuvvet vermek olduğu gibi, kuvve-i müzekkirenin hâssiyyeti dahi İblîs'i hîlesinden men' etmekdir ve onu tedhîş eylemekdir. Ve zümrüd taşının havâssından birisi de yılanın gözünü kör etmekdir. Bundan dolayı cenâb-ı Pîr efendimiz III. cildin 2538 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde,
ya'ni, "Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhâdır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür" buyurmuşdur. Ve V. cildin 1951, 1952 numaralı beyitlerinde bu ma'nâ mezkûrdur. İmdi, kutb-i zamân bu hâssiyyetin kemâlini câmi'dir. Bu şerh-i şerîfden anlaşılacağı üzere Zülkarneyn kendi asrının kutbuna mülâkî olmuş ve âtîdeki suâlleri ondan sormuş ve cevab almışdır.
3696. Zülkarneyn Kāfdağı tarafına gitti. Onu gördü ki, saf zümrüdden idi.
Bir abd-i sâlih ve velî olan Zülkarneyn zamanın kutbuna mülâkî oldu, onun vech-i mübarekini nefis ve şeytan yılanının gözünü kör edici bir sâfi zümrüdden ibâret gördü.
3697. O âlemin etrafına ihata edici halka olmuş; o halk-ı basît hakkında hayrân kaldı.
"Basît", burada vâsi' ve geniş ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bir velî olan Zülkarneyn bâtın gözüyle gördü ki, o kutbu'l-aktâb hazretlerinin ma'nâsı emr-i tasarrufda âlemin etrafını ihâta edici bir halka olmuş ve âlem onun halka-i tasarrufu içinde kalmışdır. Binâenaleyh, Hz. Zülkarneyn o ma'nâsı vâsi' olan mahlûk-i ilâhî ve abd-i rabbânî hakkında hayretde kaldı.
3698. Dedi: "Sen dağsın, diğerleri ne derler? Zîrâ senin büyüklüğünün yanında oyuncakdırlar."
Zülkarneyn dedi: "Sen ma'nâsı vâsi' bir veliyy-i Hak'sın. Fakat senin yanında diğer velilerin hâli nedir? Zîrâ onlar senin büyüklüğünün yanında oyuncakdırlar." Ya'ni diğer velilerin vüs'at-i ma'nâları senin vüs'atinin yanında pek küçük kalır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda zikrettiğimiz beyt-i şerîflerinde, هر ستاره بر فلك جزء مهست [Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür"] buyurmuşlar ve kutbu'l-aktabı "ayın parlaklığı"na ve diğer velîleri de "yıldızların parlaklığı"na teşbih buyurmuşlar idi.
3699. Dedi: “O dağlar benim damarlarımdır. Hüsn ü bahada benim mislim olmazlar."
Kutb-i zamân Zülkarneyn'e cevâben buyurdu ki: "O sâir evliyâ benim damarlarım ve tâbi'lerimdir. Güzellikde ve kıymetde benim mislim ve nazîrim olmazlar." Ma'lûm olsun ki, kutbu'l-aktâb, kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup hakîkat-i muhammediyyenin mazharıdır. Ve bu i'tibâr ile “Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir. "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Sâir evliyâda bu mazhariyet yokdur. Onlar kutbu'l-aktab'ın tasarrufu altındadır ve füyûzât-ı ilâhiyye cümlenin kalblerine kutbu'l-aktabın kalbinden tevzî' olunur; ve bilcümle ekvânda tasarruf eder. Binâenaleyh, ekvâna olan tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyye onun kabzasından zâhir olur.
3700. "Ben her bir şehir için gizli bir damar tutarım. Etrâf-ı cihan benim da-[3715] marlarım üzerine bağlanmışdır."
"Ben her bir şehrin halkı için gizli bir kuvve-i tasarrufiyyeye mâlikim. Etrâf-ı cihân benim tasarrufum üzerine bağlanmışdır."
3701. "Hak bir şehrin zelzelesini istediği vakit o bana söyler, bir damarı sıçratırım."
"Hak Teâlâ hazretleri bir şehrin halkına kahr ile tecellî etmek için bir şehrin zelzelesini murâd ettiği vakit bana emreder. Ben de o şehire mahsûs olan bir damarımı oynatırım, ya'ni, himmetimi o şehrin kahrına tevcih ederim."
3702. "Binaenaleyh, ben o damarı kahr ile kımıldatırım ki, şehir o damara muttasıl olmuşdur."
3703. "Vaktāki, "Kâfidir!" der, damarım sakin olur. Sakinim ve fiil cihetinden sa'y içindeyim."
Ya'ni, "Kutbu'l-aktab yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emînidir ve yed-i kudret-i Hak'da bir âletdir. Ve bir âlet nasıl ki, bir üstâdın isti'mâline muhtâç olursa, bu halîfe dahi öylece Hakk'ın isti'mâline muhtâç olur ve Hakk'ın irâdesiyle hareket eder ve onu taklîb eden Hak'dır. Kutbun vazîfesi telakkî ettiği emr-i ilâhî üzerine esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin hükmü zâhir olmak için bir tevcîh-i kalbîden ibaret olduğundan zâhirde sâkindir ve bâtında sa'y içindedir."
3704. "Merhem gibi sakin ve çok iş yapıcıyım. Akıl gibi sakin ve ondan söz hareket edicidir."
"Kutbun ekvân üzerinde tasarrufu, yara üzerine konulan merhemin tasarrufuna benzer. Zâhirde merhem sâkindir ve yara üzerinde bilâ-hareket durur. Fakat bu sükûnet içinde yara üzerinde işler yapar. Ve kezâ onun tasarrufu vücûdda aklın tasarrufu gibidir. Akıl sâkindir ve ondan maânî ile dolu olan elfâz ve kelâm hareket eder."
3705. O kimsenin nezdindeki onun aklı bunu bilmez. Zelzele arzın buharâtındandır.
Aklı ekvânda tasarruf eden kutbu'l-aktab olduğunu bilmeyen kimsenin indinde zelzele arzın buhârâtından vâki' olur. Ya'ni, onun aklının gözü ancak zelzelenin vukū'una sebeb olan esbâb-ı maddiyyeyi görür; ve bu esbâbı tahrik edenin kim olduğunu bilmez. Zîrâ eğer zelzelenin sebeb-i müstakilli ol- sa o esbâb-ı mâddiyye dâimâ mevcûddur; ve zelzele de dâimâ mevcud olmak lâzımdır. Arâzî-i bürkâniyyeden olan yerlerde uzun seneler zelzele vukū' bulmaz. Sonra hiç beklenmeyen bir mahalde zelzele zuhûr ediverir. Binâenaleyh, o esbâbın muharriki vardır. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfde bu ma'nâ bir misâl ile tavzîh buyuruluyor.
Bir karınca kâğıt üzerinde giderdi. Kalemin yazmasını medhe başladı. Diğer bir karınca daha keskin idi. "Parmakları medh et ki, bu hüneri onlardan görüyorum" dedi. Diğer bir karınca her ikisinden daha parlak gözlü idi. "Ben kolu medh ederim, parmaklar kolun fer'idir" dedi
3706. Bir karıncacık bir kâğıt üzerinde o kalemi gördü. Bu sırrı da başka karıncaya söyledi.
3707. Dedi ki: "O kalem, fesleğen ve sûsen çiçekliği ve gül gibi, acâib nakışlar yaptı."
3708. O karınca dedi: "O sanatkâr parmakdır ve bu kalem fiilinde fer' ve eserdir."
Ya'ni, “Bir küçük karınca bir kâğıt üzerinde kalemin türlü türlü nakışlar yaptığını gördü ve taaccüb edip, kendince sır addettiği bu hâli diğer bir karıncaya keşf etti ve, "Şu kalemin hünerine bak, ne güzel nakışlar yaptı!" dedi. karıncanın nazarı bundan daha ileri olduğundan ona cevaben dedi ki: "O nakışları yapan san'atkâr, kalem değil parmakdır ve bu kalem parmağın fiiline ve eserine tâbi"dir."
3709. O üçüncü karınca dedi: "Pazudandır. Zîra zaîf olan parmak onun kuvvetinden nakış bağladı."
Üçüncü karıncanın nazarı daha keskin olduğundan onlara i'tirâzen dedi ki: "Hayır, bu nakışlar ne kalemden ve ne de parmakdandır. Belki koldandır. Zîrâ zaîf olan parmak, kolun kuvvetinden nakış bağladı."
3710. Nihayet birisi böylece yukarıya gitti. Karıncaların en büyüğü biraz fatîn idi. [3725]
3711. Dedi ki: "Bu hüneri sûretden görmeyiniz. Zîrâ uykuda ve ölümde bî-haber olur."
Nihayet bir dördüncü karınca fikren onların fevkıne çıktı. Zîrâ onların en büyüğü ve biraz daha çok fikirli ve dikkatli idi. Dedi ki: "Bu hüneri ve nakışları kalemden ve parmakdan ve koldan görmeyiniz. Zîrâ, bunlar sûretdir ve sûretler ise uykuda ve ölümde bî-haber bir hâle gelir."
3712. "Sûret libâs gibi ve asâ gibi geldi. Akıl ve canın gayrı ile nakışlar hareket etmez."
Ya'ni, "Cism-i beşerin müdebbiri ancak akıl ve candır ve ancak akıl ve canın te'sîriyle sûret-i cisim harekete gelir."
3713. O bî-haber idi ki, bu akıl ve kalb, taklib-i Huda olmaksızın cemâd olur.
Ya'ni, sûretin harekâtını akıl ve candan bilen bu dördüncü karınca her ne kadar diğerlerinden daha yüksek görmekde idiyse de bu da ma'rifetde nâkıs idi. Bilmezdi ki, bu akıl ve kalb dahi Hak Teâlâ hazretlerinin taklîbi ve döndürmesi olmasa cisim gibi cemâd hükmünde kalır.
3714. Bir zaman ondan inâyeti koparsa, zekî olan akıl ahmaklıklar yapar.
"Akıl cismin tasarrufunda ve tedbîrinde müstakil değildir. Onu taklîb ve tasrîf eden dahi Hak Teâlâ hazretleridir. Eğer Hak Teâlâ ondan inâyetini ve imdâdını kaldırırsa o zekî olan akıldan türlü türlü ahmaklıklar zâhir olur." Bu beyt-i şerîfde kutbu'l-aktabın vücûdu bir sûretden ibaret olup hakikatde âlemde mutasarıf olan o olmayıp ancak Hak Teâlâ hazretleri olduğuna işâret buyurulur.
3715. Vaktaki onu söyleyici buldu, vaktaki Kāf dağı nutuk incisini deldi, Zülkarneyn dedi:
Zülkarneyn hazretleri vaktâki kutbu'l-aktab hazretlerini hüccete ve mükâlemeye mütemâyil buldu ve inci mesâbesinde olan maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyye sözlerini söylemeye başladı, o hazrete hitâben dedi.
3716. Ki: "Ey söz söyleyici, habîr ve sır bilici, bana Hakk'ın sıfatlarından beyân et!"
“Habîr”, “hibret”den sıfat-ı müşebbehedir. “Hıbret”, ilm-i zevkî demekdir. Zîrâ kutbu'l-aktâb cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve onların âsârını kendi nefsinden zevken ârifdir. Zülkarneyn dedi ki: "Ey Hakk'ın sırrını bilici ve ilm-i zevkî sâhibi olan söz söyleyici! Bana sıfât-ı ilâhiyyeyi açıkça beyân et!"
3717. Dedi: "Git ki, o vasıf ondan daha hâildir ki, beyân onun üzerine kudret götüre!"
“Dest”, burada “kudret” ma'nâsınadır. Kutbu'l-aktab Zülkarneyn'e cevâben dedi ki: "Hakk'ın vasfı beşerin kullandığı mahdûd lügatler ve lafızlar ile beyân edilmek mertebesinden âlîdir; ve insanı pek ziyâde korkutucu bir mertebededir. Zîrâ sıfât-ı ilâhiyyeden bize bildirilenleri bile lâyıkıyla idrâk edemiyoruz. Halbuki, meclâ-yı sıfât ve esmâ olan fezâ-yı bî-nihâyedeki mükevvenâtı bizim idrâkimiz ihâta edemez. Âlât-ı fenniyye vâsıtasıyla vâki' olan idrâkâtımız bugün akıllarımızı durdurup tedhiş ediyor." Bu hâle işâreten cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de hikmet-i rahmâniyyeye mukārin olan Fass-ı Süleymânî'nin nihâyetinde, ولو نبهنا على المقام السليماني على تمامه لرأيت امرا يهولك الاطلاع عبد ya'ni ve eğer biz makām-i Süleymânî'ye tamâmı üzere tenbîh ede idik, sen bir emri görür idin ki, onun üzerine ıttıla' sana hevl verirdi" buyurur. Zîrâ, rahmet sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfatdır. Ve Süleyman (a.s.) ise rahmet-i imtinân ile rahmet-i vücûbu zevkan ârif idi. Nitekim tafsíli mezkûr fasdadır. İmdi bir sıfat-ı Hakk'ın mazharı olan zâtın makāmı hâil olursa, diğer sıfatların beyânında ne kadar hevl-nâk maânî zâhir olur.
3718. "Yahud kaleme, ucu ile tâkat olur mu ki, sahîfeler üzerine ondan haber yaza?"
Ya'ni, "Böyle lisânen söylemek imkânı olmayan sıfât-ı ilâhiyyeyi kalem dahi sahîfeler üzerine yazmakdan âcizdir." Ya'ni, sıfât-ı ilâhiyye alâ-tarîki'l-ihâta ne söylenebilir, ne de yazılabilir.
3719. Dedi: "Ey çok âlim, Hakk'ın aceblerinden en aşağı bir destanı açık söyle!"
"Habr", "ha"nın fethi veyâ kesriyle [hıbr] âlim ve fâzıl kimse demekdir. (Sarrâh) Bu kelimenin diğer ma'nâları da vardır. Burada bu ma'nâyadır. "Niku", burada “çok" ma'nâsınadır. "Destân" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "söz" demekdir. Ya'ni, "Zülkarneyn tekrar kutub hazretlerine dedi: "Ey çok âlim ve fâzıl olan zât-ı muhterem! Hakk'ın acib olan tertîbât-ı kevniyyesinden en aşağı olan, ya'ni bizim elfâz ve lügātımıza ve aklımıza sığan sözleri söyle!""
3720. Dedi: "İşte üç yüz yıllık yol olan sahrayı, şah, kar dağları doldurmuşdur." [3735]
"Kar dağları"ndan murâd, âtîde gelecek olan 3725 numaralı beyt-i şerîf-de görüleceği üzere gāfillerin suver-i müteayyineleridir. Kutbun taayyün-i sû-rîsi "Kāf dağı"na teşbîh buyurulduğu gibi, gāfillerin suver-i müteayyineleri dahi "kar dağları"na teşbíh buyurulmuşdur. "Sahra"dan murâd, sahrâ-yı fikir ve hayaldir; ve "üç yüz yıllık yol"dan murâd, kutbu'l-aktab hazretlerinin mertebesine varıncaya kadar olan efrâd-ı beşerin merâtib-i fikriyyesinin uzaklığından kinâyedir. Bu merâtibde olanların fikir ve hayal-i gāfilâneleri soğuk karlara teşbîh buyurulmuşdur. "Şah"dan murâd, mutasarrıf-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleridir.
3721. Dağ dağ üstüne hesabsız ve adedsiz; her zamanda ona kar meded olarak ulaşır.
Ya'ni, "Hadsiz ve hesabsız olan ehl-i gaflet birbiri üzerine yığılmışdır. Her birinin ayrı ayrı meslek-i fikrîsi ve hayâlîsi vardır. Onların her birine soğuk karlar mesâbesinde olan fikir ve hayâl meded ve yardım olarak erişir." Nitekim türlü türlü i'tikādlar ve felsefî olan meslekler meydandadır.
3722. Bir kar dağı diğeri üzerine çarpar, kar soğukluğunu seraya eriştirir.
"Sera", merkez-i hâk ve nemli toprak ve âlet ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Meselâ bir kar dağı olan feylesof efendi, diğer bir kar dağı olan feylesof üzerine çarpar ve onun meslek-i fikrîsine i'tirâz eder. Onlara vârid olan fikir ve hayâl, soğukluğu halkın en aşağı tabakasına kadar eriştirir."
3723. Bir kar dağı hadsiz ve derin anbardan kar dağı üzerine çarpar.
"Bir kar dağı olan gāfil hadsiz ve derin olan ism-i Mudill'in hazînesinden vârid olan fikr-i bâtıl ve hayâl-i fâsid sebebiyle diğer bir kar dağı üzerine çarpar ve i'tirâz eder."
3724. Ey şâh! Eğer böyle vâdî olmasa idi, cehennemin harâreti cümleyi yakar idi.
"Ey şâh-ı ma'nâ olan Zülkarneyn! Eğer bu kar dağlarının soğukluğu olmasa idi, cehennemin harâreti gibi yakıcı olan şevk-i ilâhî ateşi cümle halkı yakar ve mahvederdi. Bereket versin ki, bu ehl-i gafletin soğuk fikirleri ve hayalleri bu harârete mâni' oluyor." Bu sürh-i şerîfde fakîre lâyih olan bir ma'nâ da budur ki, "Kāf dağı"ndan murâd, cenâb-ı Pîr (r.a.) efendimizin vücûd-i şerîfleridir; ve "Zülkarneyn"den murâd, Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) haz- retleridir ki, "iki karn" ile ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın ahkâmını hâiz olmalarından kinâyedir. Hattâ ba'zı nüshada "cümle râ" yerine "mermerâ" vâki'dir. "Bizi yakardı" demek olur.
3725. Akıllerin perdeleri yanmamak için, gāfilleri kar dağları bil!
Ya'ni, "Akıllerin perde-i beşeriyyetleri şevk-ı ilâhî ateşi ile yanmamak için gāfillerin vücûdlarını kar dağları bil!" Zîrâ âkılleri îcâbât-ı beşeriyye ile meşgül eden ve bu ateşin şiddetine mâni' olan bu gāfillerdir. Nitekim Mâlik b. Dînâr hazretlerini pazarda halkın kalabalığı arasında gezerken görmüşler ve "Burada ne yapıyorsun?" diye sormuşlar. O hazret dahi, "Gaflet celbini istiyorum!" diye cevab vermişdir.
3726. Eğer kar dokuyucu olan cehlin aksi olsa idi, o Kāf dağı şevkin ateşinden yanar idi.
Eğer kar gibi bürûdet peydâ edici olan ehl-i gafletdeki cehlin insân-ı kâmilin kalbine aksi ve te'sîri olmasa idi, o insân-ı kâmil şevk-i ilâhînin ateşinden yanar ve bi'l-külliyye beşeriyet hâricine çıkar idi. Zîrâ insân-ı kâmilin irşâd-ı halk için hicâb-ı beşeriyyete rücû'u lâzımdır.
3727. Ateş muhakkak Huda'nın kahrından bir zerredir. Alçakların tehdîdi için bir turadır.
"Dirre", turadır ki, iplerin bükülmesinden hâsıl olan kamçı gibi bir şeydir. Gerek maddî ve gerek mânevî olan ateş Hak Teâlâ hazretlerinin sıfat-ı kahır ve celâlinden bir zerredir. Ya'ni, "Kalbe ârız olan bu şevk ateşi Hak Teâlâ'nın kahrından bir zerredir. Alçak olan nüfûs-i beşeriyyenin te'dîbi ve hayvanlıkdan teb'îdi için bir turadır ve kamçıdır." Zîrâ, nefs-i leîm bu âteş-i şevk ile müeddeb olur.
3728. Azîm ve fâik olan böyle bir kahr ile beraber, lutfunun serinliğini gör ki, ateş üzerine sabıkdır.
"Azîm ve maddî ateşlere fâik olan böyle bir kahır ateşi ile beraber Hak Teâlâ'nın lutfunun serinliğini gör ki, o ateş üzerine sabıkdır." "Berd-i lutf"dan murâd, Hakk'ın nizâm-ı âlem için vaz' buyurduğu hâl-i gafletdir. Ve şevk ateşi beşeriyetde bu gafletden sonra olduğu için lutfun serinliği bu ateşden mukaddem ve sabıkdır. Çünkü insanlar bu âlem-i keserâta geldikleri vakit fark-kable'l-cem' hâlinde bulunurlar. Sonra makām-ı cem'e gelirler ve nâr-ı şevk makām-ı cem'de başlar.
3729. Sebk niteliksiz ve nasıllıksız ma'nevîdir. İkiliksiz sabıkı ve mesbuku gördün mü?
Ya'ni, lütfun kahırdan sabık olması bî-çûn ve bî-çigûnedir ya'ni, ta'rîfe sığmaz, ma'nevîdir. Zîrâ her ikisi de sıfât-ı ilâhiyyedendir; ve sıfât-ı ilâhiyyenin cümlesi kadîm ve ezelî olduğundan bir sıfatın diğer sıfatdan mukaddem ve sâbık olması, vârid değildir. Sâbıkıyet ve mesbûkıyet nisbetleri ancak bu sıfât-ı kadîmenin âsârı mezâhir-i kevniyyede zâhir olduğu vakit belli olur. Zîrâ, vücûd-i mahz, lütufdur, kahır ondan sonradır; ve çünkü kahır vücûda ve varlığa terettüb eder. Vücûd ve varlık olmayınca kahrın taalluk edeceği mahal olmaz. Binâenaleyh bu i'tibâr ile lütuf sâbık ve kahır mesbûkdur. İkiliksiz sâbıkıyet ve mesbûkıyete gelince bu hâl a'yân-ı sâbite âlemine âiddir. Zîrâ bu âlem, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesidir. Ve ilm-i ilâhî mertebesinde ise ikilik yokdur ve bîçûndur. Ya'ni, niteliksiz ve nasıllıksızdır ve ma'nevîdir. Çünkü bu mertebe zât-ı Hakk'ın kendi zâtına, kendi zâtında, kendi zâtıyla vâki' olan tecellîsinden ibâretdir. Bu mertebeye "mertebe-yi vâhidiyyet" ve "hakîkat-i insâniyye" derler.
3730. Eğer görmedin ise, o senin noksanındandır. Zîra, halkın akılları o men-[3745] ba'dan bir arpadır.
Eğer bu ikiliksiz sabıkıyet ve mesbûkıyeti görmüyor isen, senin mertebenin ve aklının noksânındandır. Zîrâ halkın akılları bu hakikat-i insâniyye mertebesinden bir arpa kadar ya'ni, o mertebeye nisbeten halkın akılları cüz'îdir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَمَا أُوتِيتُم مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا (İsrâ, 17/85) ya'ni, “Size ilimden verilen şey ancak azdır" buyurulur. Hind nüshalarında birinci mısra' گر ندیدی آن بود از فهم پست sûretindedir. "Eğer görmüyor isen o senin anlayışının alçaklığındandır" demek olur.
3731. Ayıbı kendi üzerine koy, dîn âyâtı üzerine değil! Ne vakit çamurlu kuş din feleği üzerine erişir?
"Âyât-ı dîn"den murâd, ehl-i hakikat olan kâmillerdir. Onlar Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin bâtınlarını ve inceliklerini gösterirler. Ya'ni, "Ey kimse! Vücûd-ı Hakk'ın merâtibini ve onun vahdetini görmüyor isen, bu hâl senin noksânından ve anlayışının alçaklığındandır. Binâenaleyh, kusûru ve ayıbı kendi nefsine isnâd et! Yoksa dînin âyâtı olan ehl-i hakikatin keşfen vâki' olan beyânât-ı aliyyelerine değil! Sen âlem-i süflînin havâss-ı hamsene verdiği ma'lûmât üzerine birtakım delâil îrâd edip ya tenzîh-i sırfa veya teşbîh-i sırfa hükmedersin. Bu ulûm-i istidlaliyye ile senin rûhun ve aklın kanatları çamurlanmış bir kuş mesâbesindedir. Böyle bir çamurlu kuş, dînin feleği olan vahdet-i sırfa ne vakit erişebilir?" Böyle bir kuş ancak âlem-i süflîde ve ikilik âleminde çırpınıp durur.
3732. Kuşun âlî olan cevelângâhı havadır. Zîrâ ki onun neşvi şehvetden ve hevâdandır.
"Kuşun yüksek olan cevelângâhı eflâke kadar değil, ancak havaya kadardır ve havâ-yı nesîmî içinde uçabilir. Zîrâ ki onun neşv ü nemâsı şehvetden ve hevâdandır." Ya'ni, kuşun vücûdunun tekevvünü nutfeden değil, belki erkek kuşun dişi kuşun uzv-i tenâsülüne şehvetle bıraktığı havadandır. Binâenaleyh uçuşu da kendinin neş'etine muvâfık olarak hava içinde olur. Bunun gibi insanın tekevvünü de şehvetden ve kesîf olan nutfedendir. Binâenaleyh onun rûh-i hayvânîsine merbût olan akl-ı maâşının uçabildiği sâha dahi bu âlem-i kesâfetde ancak havâss-i hamsesinin verdiği ma'lûmâtın dâiresidir. Birinci mısra'da "hevâ", havâ-yı nesîmîdir. İkinci mısra'daki "hevâ”, hevâ-yı nefs olduğundan kāfiye sahîhdir.
3733. Binaenaleyh sen hayır ve evetsiz hayrân ol! Tâ ki senin önüne rahmetden bir mahmil gelsin.
"Mahmil", masdar-ı mîmî olup, merkeb ve develerin üzerindeki hevdec ma'nâsınadır. Ya'ni, "Eğer sen âyât-ı dîn olan ehl-i hakikatin kelâmını nok- san fehim ve aklından dolayı anlayamıyor isen, ne hayır de, ne de evet! Ya'ni, ne inkâr et ve ne de tasdîk et! "Ben bunu anlayamadım" deyip tevakkuf et! Tâ ki rahmet-i ilâhiyyeden sana bir mahmil-i rûhânî gelip seni o anlayamadığın ma'nâlara kadar götürsün." Zîrâ anlamadan hayır ve evet demekde zarar vardır.
3734. Mâdemki bu acâibin fehminden ahmaksın, eğer evet dersen tekellüf edersin.
Mâdemki, ehl-i hakîkatin vahdet-i sırf hakkındaki beyânât-ı acībelerini anlamakdan âcizsin, eğer anlamadan baş sallayıp evet dersen tekellüf etmiş olursun ve tekellüf bâtında olmayan şeyi zahmetle çıkarmakdır. Bu hal makbûl bir haslet değildir. Bunun için (S.a.v.) Efendimiz اتقیاء امتى ابعدهم عن التكلف ya'ni, "Benim ümmetimin etkıyâsı tekellüfden çok uzakdır" buyururlar.
3735. Ve eğer hayır dersen, hayır senin boynunu vurur. Kahır, o hayır ile senin pencereni bağlar.
"Ve eğer anlamadan hakāyık-i ehlullahı inkâr edip hayır dersen, senin bu inkârın senin boynunu vurur. Kahr-ı ilâhî senin kalb gözünü kör eder ve aklının penceresini kapatır. Bu kahır hem ma'nen ve hem de zâhiren vâki' olur."
Nitekim vâizin birisi Ayasofya câmi'-i şerîfinde esnâ-yı va'zında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretlerinin maârif-i aliyyelerine i'tiraz eder imiş; ve bu i'tirâzında musırr bulunup ekser-i dersinde tekrâr eder imiş. Bir gece rü'yasında Hz. Şeyh zuhûr edip, "Benden ne istiyorsun? Bir daha i'tirâz edecek olursan seni bu elimdeki kılıç ile kırk parça ederim!" buyurmuş. Vâiz bu rü'yâdan havf edip bir müddet sükût etmiş. Fakat yine bir gün her nasılsa rü'yâyı unutup va'zında coşarak hazret-i şeyh aleyhinde bulunmuş. Dersden çıktığı vakit herkes dağılmış, o da avlu tarafına doğru giderken üzerine bir fenâlık gelmiş ve avluda bulunan bir ağaca dayanmış, bir müddet sonra da yıkılmış. Görenler alıp Gülhane'ye götürmüşler, orada teslîm-i rûh etmiş. O akşam evine gidemediği için hânesinin halkı aramaya mecbûr olmuşlar. Nihâyet Gülhane'de olduğunu haber alıp oraya gitmişler. Fakat Gülhâne'de bu vâiz vefât ettiği vakit doktorlar kimsesiz bir adam zannıyla teşríhhaneye götürüp orada talebeye ders göstermişler. Bilâhare böyle âilesi olduğunu haber alınca doktorlar telâş edip derhal parçaladıkları a'zâlarını birleştirip tekfin etmişler. Ve âilesine karşı da beyân-ı i'tizâr edip kefenin açılmamasını çünkü cesedinin kırk parça edilmiş bulunduğunu söylemişlerdir. Ve Hz. Şeyh'in ma-ârifine içinden i'tirâz edip zâhirde Fütûhât tercümesini okumak isteyen bir zâtın ağzı kapanıp dudakları içeriye çöktüğünü ve bir kelime bile okuyamadığını fakîr kendi gözüm ile gördüm.
3736. Böyle olunca ancak hayran ve vâlih ol ve işte bu kadar! Tâ ki Hakk'ın yardımı önden ve arkadan gele!
Ya'ni, hakāyık-i ehlullâha aklın ermediği vakit, ne inkâr et ve ne de tasdîk et, hayrân ol! Bu hayretin ve safvet-i kalbin sebebiyle sana Hakk'ın yardımı önden ve arkadan gelir. Anlayamadığın ma'nâları zevkan anlamaya başlarsın. Sakın evliyâ-i Hakk'a ta'rîz etme!
3737. Vaktaki hayran ve perişan ve fânî oldun, hal dili ile “İhdina!.." dedin.
"Vaktâki ehl-i hakîkatin hâline ve kāline i'tirâz etmeyip hayretde kaldın ve akl-ı cüz'în perîşân oldu ve kendi dirâyetine i'timâden o hâli ve kāli muhâkeme etmekden fânî oldun, senin bu hâlin اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (Fâtiha, 1/6) ya'ni, "Yâ Rabbi, beni sırât-ı müstakîme hidâyet et!" demek ma'nâsını mutazammın oldu." "Gîc", dimâğı perîşân ve muhtel olan ma'nâsınadır.
3738. Çetinin çetinidir; ve lerzân olduğun vakit, o çetin mülayim ve müstevî olur.
"Zeft", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "sert ve çetin" demekdir. Ya'ni, "Hâl ve kāl-i evliyâ çetinin çetinidir, ya'ni, pek çetindir. Vaktâki onlara karşı titreyici olursan o çetin olan şey mülayim ve düz olur ve sana basit görünür ve idrâkine kolay gelir."
3739. Zîrâ ki, çetin olan şekil münkir içindir. Vaktaki aciz geldin, lütuf ve ihsandır.
Ya'ni, enbiyânın ve onların varisleri olan evliyânın hâl ve källeri şeklinin çetin olması münkirler içindir. Zîrâ, münkirler inkâr ettikçe onların hakikati bu münkirlere mestûr kalır. Fakat ey kimse! Onların önünde kendi aczini ve kusûrunu i'tiraf edip inkârı ve tasdîki terk ederek hayretde kalırsan, bu aczin sana lütuf ve ihsân olur; ve netîcede bilmediğin ve anlayamadığın hakāyıka muttali' olursun.
Cebrail (a.s.)ın kendisini Mustafa'ya kendi sûretiyle göstermesi ve vaktâki onun yedi yüz kanadından birisi zâhir oldu, ufku tuttu ve güneş bu kadar şuâ'ıyla beraber mahcûb oldu
Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlakın hakikat-i muhammediyye mertebesinden hakikat-i insâniyye ya'ni, suver-i ilmiyye mertebesine tenezzülünden sonra bu mertebenin mâ-dûnundaki merâtibe tenezzülü sıfat-ı Kudret'in mezâhiri ya'ni kuvâ ile vâki'dir. Zîrâ, efâl kuvvet ile tezahür edeceğinden efâl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm vâsıtasıyla zahir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı şerîatda "melâike"dir. Zîrâ "melek", kuvvet ve şiddet ma'nâsınadır. Melâike âlem-i his ve şehadetde eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler. Zîrâ ervâh-dır, âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye temessülen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i'tikādâtı ile münasebetdârdır. Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.)a vesâir enbiyâ (aleyhimüsselâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki, huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Yoksa melâikenin hakikat-i asliyyeleri üzere rü'yeti beşeriyet âleminde mümkin değildir. Bu hakikate binâen sûre-i En'âm'da kâfirlerin Peygamber'e "Bir melek göndere idi de, keşke bize peygamber olduğunu söyleye idi!" demelerine karşı Hak Teâlâ وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا (En'âm, 6/9) ya'ni, "Eğer o resûlü bir me- lek olarak göndere idik, elbette âdem sûretinde yapardık" buyurur. Bunun için Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e âdem sûretinde temessül ederdi. Ve kezâlik sûre-i Meryem'de, فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًا (Meryem, 19/17) ya'ni, "Biz Meryem'e rûhumuz olan Cibrîl'i gönderdik, ona beşer-i seviyy sûretinde temessül etti" buyurulur. Tefsîr-i Kâşânî'de sûre-i Fâtır'da, جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ (Fâtır, 35/1) ["Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar."] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyurur ki: "Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te'sîr ile ittisâli onun kanadıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te'sîr bir kanat olmuş olur. Melâikenin kanatları ya'ni, vücûh-i te'sîrâtı adede münhasır değildir. Belki onların te'sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanatları gayr-ı kabil-i ta'dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi'râc'da Cebrail (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Maksad-ı âlîleri, يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ ["O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar"] (Fâtır, 35/1) âyet-i kerîmesi mûcibince vücûh-i te'sîrâtının kesretine işaret buyurmakdır.
3740. Mustafa Cebrail'in önünde dedi ki: "Ey Halil! Nasıl ki senin sûretin vardır."
3741. "Bana sen mahsüs, aşikâr olarak göster, tâ ki nazar ediciler gibi göreyim!"
Ya'ni, Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz Cebrail (a.s.) a hitâben buyurdu ki: "Ey dost! Senin sûret-i asliyye-i melekiyyen nasıl ise, bu âlem-i his ve şehadetde bana onu hissen ve zâhiren göster, tâ ki ben senin o sûretini bir cismi temâşâ edenler gibi göreyim!"
3742. Dedi: "Kādir olmazsın ve senin tâkatın olmaz. His zaîf ve incedir, sana zor gelir!"
Hz. Cibrîl cevâben dedi: "Yâ Resûlallah! Sen şimdi bu âlem-i taayyün-i beşerî içinde benim sûret-i asliyye-i melekiyyemi âlem-i hisse naklen mütemessil olmama kādir olmazsın ve buna tâkat getiremezsin. Zîrâ his âlemi zaîfdir ve incedir. Bu sûret-i mütemessile his gözüne zor ve şedîd gelir."
3743. Dedi: "Göster, tâ ki bu cesed görsün. Acabâ his ne hadde kadar nazikdir ve mededsizdir?"
Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Cibril'e ısrar edip buyurdular ki: "Sûret-i asliyyeni bu âlem-i hisse naklen mütemessil ol, bu cesed görsün. Bakalım bu hissin tahammülü ne kadardır ve nezaketi ve mededsizliği ne hadde kadardır, anlayalım!"
3744. Ademîn'in teninin hissi sakîmdir. Fakat batınında bir halk-ı azîm vardır.
Benî-Adem'in havâssi sakîmdir ve ma'lûldür ve gayet tahammülsüzdür. Fakat bâtınında Hakk'ın bir halkı vardır ki, azîmdir, aslâ cismine benzemez. Zîrâ onun hakîkati hakāyık-ı câmi'dir ve emânet-i ilâhiyyeyi hamle müstaid olmuşdur.
3745. Bu cisim taş ve demir misali üzeredir. Fakat o, sıfatda çakmakdır.
"Ateş-zene", çakmak demekdir. Ya'ni, "Bu cism-i insânî taş ile demire benzer. Her ikisi de sûret-i kesîfe sâhibidir. Fakat onlarda bir sıfat vardır ki, ona da "çakmak" derler. Bâtın ve ma'nâ itibariyle ateş izhar edicidirler."
3746. Taş ve demir ateş îcâdının mahal-i tevellüdüdür. Ateş iki valid üzerine kahr yağdırıcı oldu.
Ya'ni, "Taş ile demirin hey'et-i mecmuasına "âteş-zene" sıfatını verirler. Çünkü onların bâtınından ateş zuhûr eder ve ateşin îcâdı bunlardan doğar; ve taş ile demir ateşin vâlididir. Vaktâki ateş bunlardan zuhûr eder, bu iki vâlid üzerine kahır yağdırıcı olur. Zîrâ ateş taşı yakıp parçalar ve demiri kıpkırmızı yapıp yumuşatır." Hind nüshalarında, بر دو والد yerine زین دو والد vâkı'dir. "Bu iki vâlidden kahır yağdırıcı ateş doğdu" demek olur.
3747. Ateş dahi ten vasfının kadiridir. Onun teni üzerinde kāhirdir, şûle-zendir.
"Dest-gâr", kâf-ı Fârisî ile “kādir" ma'nâsınadır. "Ateş"den murâd, kahr-ı ilâhîdir ki, bu kahır Adem'e cennet-i zâttan "İhbitû!.." emriyle vâki' olmuşdur. Ve Adem bu taayyün-i kesîfi ile zât-ı Hak'dan hicâba ve gaflete düşmüşdür. Binâenaleyh bu cism-i kesîf, o âteş-i kahrın dest-gârı ve kādiridir; ya'ni, o kahrın eserini izhâra kādir olan bir cism-i unsurîdir; ve bu kahır ve Hak'dan uzaklık ateşi, bu cism-i unsurî üzerinde kāhir ve gālibdir; ve onda dâimâ sıfât-ı nefsâniyye şu'lelerini vurucudur. Bu beyt-i şerîfde biraz yukarıda geçen. [3728] numaralı ["Azîm ve fâik olan böyle bir kahr ile beraber, lutfunun serinliğini gör ki, ateş üzerine sabıkdır."] beyt-i şerîfine merbûtdur.
3748. Tende İbrahim gibi şu'le vardır ki, ateşin burcu ondan makhûr olur.
Fakat yine cisimde İbrâhim (a.s.) gibi bir şu'le-i ezelî vardır. İbrâhim (a.s.) vücûd-i şerîfiyle Nemrûd'un ateşini nasıl gülzâre döndürdü ise, o şu'le dahi, âteş-i kahrın burcu, bu taayyün-i kesîfi ve onun âsârı olan sıfât-ı nefsâniyyeyi kahr eder ve onu gülzâr-ı hakāyık ve maârife tebdîl eder.
3749. O zû-fünûn olan Resûl, lâ-cerem, “Nahnü'l-âhirûne's-sâbikūn" remzini dedi.
Şübhesiz, zû-fünûn olan Sultân-ı enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz, نحن الاخرون السابقون ya'ni, "Biz sâbıklardan olan âhirleriz!" hadîs-i şerîfinde, bu şu'le-i İbrâhimî'nin evvel ve taayyün-i kesîfinin âhir olduğuna işâret buyururlar. Bu hadîs-i şerîf de bu cildin 528 numaralı beyt-i şerîfinde dahi geçti.
3750. Zâhirde bu iki bir örse zebûndur. Sıfatda demirlerin menba'ından ziyâ- [3765] dedir.
"Zâhirde taş ve demirin her ikisi de demircinin örsüne zebûndur. Demirci örs üzerinde bunları çekiç darbesiyle parça parça eder. Fakat, onların her ikisinin bir sıfatı vardır ki, demirlerin menba'ı o sıfata karşı zebûndur ki, o da her ikisinde mündemic olan ateşdir; ve ateş bilcümle maâdîni ve taşları yakar ve eritir; ve hatta şekillerini tebdîl edip buhar hâline bile getirir." İşte insanın cismi de zâhiren böyle zebûndur. Fakat onun sıfât-ı mahfiyyesi bütün zevâhiri altüst eder. "Sendân", demircilerin üzerinde demir dövdükleri örs ma'nâsınadır.
3751. Binaenaleyh, Adem sûrette cihanın fer'idir. Ve sıfat cihetinden cihanın aslıdır, bunu bil!
Ya'ni, "Adem'in cismi bu kesîf olan dünyânın cüz'ündendir ve ondaki anâsırdan müteşekkildir. Fakat onda mündemiç ve mahfî olan sıfat cihetinden bu cihân-ı kesîfin aslıdır." Nitekim ağacın meyvesi ağacın cüz'üdür. Fakat ağaç meyve için dikilip terbiye olunduğu cihetle meyve, ağacın aslı olur. İşte لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni, "Ey insân-ı kâmil! Sen olmasa idin, eflâki yaratmaz idim!" hadîs-i kudsîsi bu ma'nâyı beyân buyurur.
3752. Onun zahirini bir sivrisinek çarka getirir. Onun bâtını, yedi feleği muhît olur.
“İnsân-ı kâmilin cismini bir sivrisinek soksa çarka ve harekete getirir. Fakat onun bâtını bu manzûme-i şemsiyyenin hey'et-i mecmûasını ihâta edicidir. Çünki onların vücûdu bu insân-ı kâmilin zuhûru içindir." Birinci mısra'daki "çerh", dönmek ve ikinci mısra'daki "çerh", felek ma'nâsınadır. Binâenaleyh kāfiye-i beyt sahîhdir.
3753. Vaktaki ilhah etti biraz, bir heybet gösterdi ki, dağ ondan mündekk olur.
"Mündekk", infiâl bâbından ism-i mef'ûldür. Masdar-ı sülâsîsi "dekk"dir; "vurmak ve dövmek ve parça parça etmek" demekdir. Binâenaleyh "mündekk", "parça parça olmuş" ma'nâsına olur. Bu beyt-i şerîf Cibril (a.s.)ın hey'et-i asliyyesiyle görünmesi kıssasına rücû'dur. Cenâb-ı Pîr bundan evvel cism-i zâhirînin derece-i za'fını ve fakat bâtınının kuvvetini bir mukaddime hâlinde beyân buyurdukdan sonra kıssaya rücû' etmişlerdir. Ya'ni, "Resûl-i Kibriyâ (a.s) Efendimiz Hz. Cibril'e hey'et-i asliyyesi ile görünmesi için ilhâh ve ısrâr buyurdular. Hz. Cibril dahi biraz kendi sûret-i asliyyesinden bir heybet gösterdi ki, o sûretin heybetinden dağ parça parça olmuş olur."
3754. Bir şehperi şark ve garbı tutmuş, Mustafa mehâbetden bî-hûş oldu.
"Şehper", kuş kanadının en uzun tüyü demekdir. Burada Hz. Cibrîl'in vücûh-i te'sîrâtının en mühimlerinden birisini temsil-i cismânî ile izhâr etmesidir. Zîrâ ma'nânın bu âlem-i hisde sûretden ârî olarak görünmesi mümkin değildir. Binâenaleyh Hz. Cibril, bu ma'nâya münasib bir sûret ile Resûl-i Ekrem Efendimiz'in his gözlerine zâhir oldu. Ve onun azameti şarkı ve garbı tuttu ve âfâkı kapladı. Bu temessül, ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz'in his gözlerine münhasır olduğundan, onu afâkda bu mehâbetle müşâhede eden dahi ancak o Hazret (a.s.) idi. Efrâd-ı sâirenin his gözleri bundan mahcûb idi. Nitekim temessül eden ervâhdan ba'zılarını ba'zı zevât gördüğü halde onun yanında bulunanların görmediği menâkıb-ı evliyâda çok vâki'dir. Cenâb-ı Cibril bu mehâbetle zâhir olunca Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o mehâbetden bî-hûş oldu ve kendilerinden geçti.
3755. Vaktaki korkudan ve heybetden onu bî-hûş gördü, Cebrail geldi onu âgūşuna çekti.
Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cism-i zâhirlerinin bu heybetden bî-hûş olduğunu Hz. Cibrîl (a.s.) gördü, sûret-i beşeriyyeye temessül edip, geldi o Server-i kâinâtı kucağına aldı ve onu o bî-hûşlukdan ve baygınlıkdan ayılttı.
3756. O mehâbet yabancıların nasibidir; ve bu iltifat dostlara mebzüldür.
"Tecémmüş”, kelimesinin sülâsîsi "cemş"dir. Ve Kāmûs'un beyânına göre, "cemş” mahbûb ile mülâabe edip ötesini ve berisini sıkıştırmak ma'nâsınadır. "Tecemmüş", tefe'ül bâbından masdar olup, tekellüf ile mülâtefe etmek ve gönül almak demek olur. Ya'ni, "Hz. Cibril'in bu mehâbeti cismânî olan yabancılar içindir. Bu gönül almak dostlar için mebzûldür. Nitekim cismânî ve nefsânî olan Lût ve Semûd kavimlerine heybetle zâhir olup onları helâk etti. Fakat Hakk'ın dostları için onların lütufları ve gönül almaları mebzûlen vâki' olur.
3757. Şahlar için yukarı oturma zamanı vardır. Çavuşların hevli ve elde keskin kılıçlar vardır. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe yabancılara karşı olan muâmele başka ve dost-lara ve mahremlere olan muâmele başka olduğunu tavzîh için misâldir. Ya'ni, “Bir zamân olur ki pâdişahlar tahtları üzerine kurulup mehâbetle otururlar ve etrâfına da müsellah ve heybetli muhafızlar dizilir."
3758. Yasakçılar ve mızraklar ve kılıçlar vardır ki, mehâbetden arslanlar titrer.
“Dûr-bâş", asıl ma'nâsı "uzak ol!" demekdir ki, "yasakçı”dan kinâye olur.
3759. Çavuşların sesi ve o çevgânlar vardır ki, onun heybetinden canlar gevşek olur.
"Çevgân", ucu eğri sopalardır ki, cirit meydanlarında onunla top çelerler. “Nihîb”, nihâb" kelimesinin kāide-i fârisiyye üzere imâle olunmuşudur; "heybet ve azamet" ma'nâsınadır. Bu hâl, pâdişâhın resmî bir alay yaptığı vakitlerde olup etrâfındaki bu muhafızların hey'etinin heybetinden ve azametinden görenlerin canları gevşer; ve fesâda meyledecekler varsa kuvve-i ma'neviyyeleri gevşer.
3760. Bu reh-güzerin hâssı ve âmmı içindir ki, onlara bir şehinşâhdan haber [3775] vere.
Bu heybet ve azamet yollarda olan havâs ve avâma pâdişâh alayının geldiğini haber vermek içindir.
3761. Bu heybet avâm içindir, ta ki o tâife kibir külâhını koymasınlar!
Evvelki beyitde mezkûr olan “hâs ve âmm" ta'bîrinde hâssın âmm ile berâber zikri alayın geldiğini umûma ihbâr ma'nâsınadır. Burada yalnız avâmın zikri heybete ma'tûfdur. Binâenaleyh, ma'nâda tenâkuz yokdur. Ya'ni, “Pâdişâh bu heybetini ve azametini bilhassa avâm-ı nâs tâifesine gösterir. O ayak takımları kibir ve serkeşlik külâhını başlarına giyip hükümete karşı isyân edemesinler!"
3762. Tâ ki onların benlikleri ve bizlikleri kırıla, hodbîn olan nefis fitneyi ve şerri az ede!
"Men ü mâ-hâ", benlikler ve bizlikler demekdir; murâd, enâniyetdir. Ya'ni, "Pâdişâhın heybetinden bu ayak takımının dimâğlarında olan benlikler ve bizlikler kırılmak ve kendini görücü olan nefis fitneyi ve şerri az yapmak içindir."
3763. Şehir ondan emîn ola, zîrâ şehriyar hükûmetin zahmının kahrını tutar.
"Şehriyâr", sâhib-i kudret pâdişah demekdir. Ya'ni, "Pâdişâhın bu heybeti, fitneye ve fesâda mâil olan avâmın cür'etlerini kırarak şehir onların fesadlarından emîn olmak içindir." "Îmin" [Eymin] "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. Zîrâ, sâhib-i kudret olan hükümdâr ehl-i fesâd olanlara karşı hükûmetin darbe-i kahrına mâlikdir. "Gîr ü dâr", cenk ve kavga ma'nâsına olup, bu da hükümet ma'nâsını mutazammındır.
3764. Binaenaleyh, o hevesler nefislerde olur. Şahın heybeti o uğursuzluklardan men' edici gelir.
"Şâhın heybetinden ve satvetinden nâşî nefislerde olan fitne ve fesâd ateşini söndürür ve şâhın heybeti, o uğursuzlukları men' eder." "Nühûs", "nahs"in cem'idir, "uğursuz olmak" ma'nâsınadır (Akrebü'l-Mevârid).
3765. Vaktaki bezm-i hâs tarafına geri gelir, orada kısâs ve mehabet ne vakit olur!
Şah o heybetli ve mehâbetli alaydan vaktâki sarayına avdet edip bir bezm-i hâs ve meclis-i işret tertib edip sevdiklerini ve mahremlerini meclisine kabûl eder, artık o meclisde husûsiyet ve şevk ü şetâret hüküm sürer; ve orada aslâ kısâs ve mehâbet olmaz. Gerek şâh ve gerek ehl-i meclis inbisât içinde olur.
3766. Hilim hilim içindedir ve rahmetler cûşdadır. Çengden ve neyden başka hurûş işitmezsin.
"Hilm", yumuşaklık ve mülâyemet; "cûş”, kaynamak ve çalkanmak ve hareket etmek; "çeng", çalgı âleti; "hurûş", çağrışma ve bağrışma ve şamata demekdir. Ya'ni, "O meclis-i hâsda şâhın hilmi ve yumuşaklığı kat katdır ve merhamet ve ihsânı hâl-i harekettedir. Orada çengden ve neyden başka bir gürültü ve patırtı işitmezsin."
3767. Küçük davulun ve büyük davulun hevli cenk içindir. Çeng sesi havas ile izzet vaktinde olur.
3768. Muhasibin dîvânı avâm içindir; ve o peri yüzlüler kadehin harîfidir.
“Dîvân”, büyük meclis; “muhâsib", mufâale bâbından ism-i fâildir, "hesab edici" demekdir. Ya'ni, "Hesab sorucu olan büyük meclis veya mehâkim avâm içindir. Havâssın harekâtı ma'kül ve hesablı olduğundan ömründe o gi-bi meclislere ve mahkemelere çıkmayanlar çokdur; ve o peri yüzlü güzel sâ-kiyeler ve sâkîler, işret meclisinin musahibidirler ki, bunlar havâsdır." Hind nüshalarında ikinci misra' و آن پری رویان گرفته جام را suretinde vâki'dir. “Ve o pe-ri yüzlüler ve güzeller meclis-i hâsda kadeh tutmuşlardır." Bu mısra' dahi ay-nı ma'nâyı ifade eder.
3769. O zırh ve o tolga cenk içindir; ve ipek ve saz ta'rîşe mahsusdur.
"Zırıh", eski harblerde demir halkalardan ma'mûl câketdir. "Hûd", harbde başa giyilen demirden ma'mûl külâhdır ki, ona Türkçe "tolga" derler. Arabî'si "miğfer" dir. "Çâlîş", harb ve cenk demekdir. "Rûd", kelime-i Fârisî olup, bir-kaç ma'nâya gelir. Burada bir sazın adıdır. "Ta'rîş", üzerine ba'zı nebâtât sar-mak üzere yapılan çardakdır. Burada "kameriye" dediğimiz çardakdır ki, ehl-i zevk, üzerine hanımelleri ve menekşe gülleri gibi kokulu nebâtât sarmak üze-re yapılır ve altında sazlar ile işret ederler. Ya'ni, “O zırh ve tolga harb ve darb esnâsında kullanılır; ve ipekli döşemeler ve libâslar ve sadâsı latîf olan sazlar da kameriye zevki âlemine mahsûsdur."
3770. Ey cevad, bu sözün nihayeti yokdur, hatm et! Ve Allah Teâlâ doğru yolu çok bilicidir.
Ey beyân-ı hikemiyyât ve maârifde nefsi cömerd olan Mevlânâ! Mehâbetin yabancılara ve lütuf ve iltifatın dostlara olduğunun misâlleri çokdur ve bu sözün nihâyeti yokdur. Bu bahsi bitir de sadede rücû' et! Ve Allah Teâlâ doğru yolu çok bilicidir.
3771. O bir his ki Ahmed'de gurûb edicidir, şimdi Yesrib'in toprağı altında uyumuşdur.
"His"den murâd, havâss-i zâhire-i cisimdir. "Yesrib", Medîne-i Münevvere şehrinin ismidir. Ya'ni, "Server-i enbiyâ Ahmed (a.s.) Efendimiz'de fânî ve gurûb edici olan havâss-i zâhire-i cisim, şimdi Medîne-i Münevvere'nin toprağı altında uyumuş ve faaliyetten sukūt etmişdir.
3772. Ve o azîmü'l-hulk ki, o saf yırtıcıdır, tagayyürsüz mak'ad-i sıdkdadır.
Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Kalem'de vaki' وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ["Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin"] ve ikinci mısra'da dahi sûre-i Kamer'de vaki' إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/54-55) ["Takva sahibleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarındadır. Güçlü ve Yüce Allah'ın huzûrunda mak'ad-i sıdkdadır"] âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Server-i âlem Efendimiz'in azîm olan hulkuna ve ma'nâsına gelince bilcümle merâtib-i ervâhı çiğneyip hepsinin fevkine geçmişdir; ve onun rûh-i küllî-i Muhammedî'si hiçbir tagayyüre uğramaksızın melîk-i muktedir olan huzûr-i ilâhîde mak'ad-i sıdkdadır."
3773. Tağyîrâtın mahalli tenin vasıflarıdır. Bâkî olan rûh parlak güneşdir.
Ya'ni, beşer sûret ve ma'nâdan ve cisim ve rûhdan mürekkebdir. Cismin sıfatlarında türlü tagayyürât olur. Zîrâ cisim birçok tavırlar ve istihâleler ge- çirir ve nihâyet fânî olur. Fakat rûhun sıfatlarında aslâ tagayyür ve istihâlât yokdur. O bâkîdir ve parlak bir güneşdir, dâimâ nûrunu saçar.
3774. Bir tağyîrsizdir ki, şarka mensûb değildir; bir tebdîlsizdir ki, garba mensûb değildir.
Ya'ni, cism-i beşer cemâdlık mertebesinden doğar ve ölür; ve nebât mertebesinden doğar ve ölür; ve sonra hayvâniyet mertebesinden doğar ve ölür; ve sonra da insanlık mertebesinden doğar ve cenîn olur ve çocuk olur ve delikanlı olur, sonra ihtiyarlar. Bu keserât âleminden gurûb eder. Binâenaleyh o cisim hem şarkî ve hem de garbî olur. Rûha gelince, rûhda bu tagayyüratın hiçbirisi yokdur; ve türlü türlü istihâleler geçirip tebeddül etmez. Binâenaleyh, onun için şurûk ve gurûb yokdur. Ve cisim mekân ile mukayyeddir. Şarkda ve garbda bulunur. Rûh ise, mekân ile mukayyed değildir. Ne şarka mensûbdur ne de garba!
3775. Güneş zerreden ne vakit medhûş oldu? Şem' pervâneden ne vakit bî-hûş oldu?
“Güneş”den murâd, rûh-i küllî-i Muhammedî (a. s.) dir. “Zerre”den murâd, o rûh-i küllînin tevâbi'idir ki, Hz. Cibril de bunda dâhildir. Nitekim hadis-i şerîfde, انا من الله والمؤمنون من نوری ya'ni, “Ben Allah'danım ve mü'minler benim nûrumdandır” buyurulur. Ve “şem”den murâd, kezâ o rûh-i küllîdir; ve “pervâne”den murâd, Hz. Cibríl (a.s.)dır; “medhûş”, hayretden dolayı aklı gitmiş olan. Ya'ni, “O rûh-i küllî-i Muhammedî, zerre mesâbesinde olan kendi tevâbi'inden ve cenâb-ı Cibril'den medhûş olur mu? Ve kendinin pervânesi olan Hz. Cibríl'den o şem'-i a'zam bî-hûş olur mu?”
3776. Cism-i Ahmed için ona taalluk oldu; bu tagayyür tenin lâyıkı oldu, bil!
“Cebrail (a.s)ın azametini müşâhededen nâşî vâki' olan bî-hûşluk, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in cism-i şerîfine taalluk etti. Bu tagayyür ancak cismin lâyıkı oldu. Ey hakikatin tâlibi olan sâlik, bunu böyle bil! Yoksa bu bî-hûşluğun rûh-i küllî-i Muhammedî'ye aslâ taalluku yokdur.” Ankaravî hazretleri, “bedân” zamîrini rûh-i a'zama ircâ' buyurmuşdur. Bu sûretde ma'nâ şöyle olur: "Ahmed (a.s.)ın cism-i şerîfinin o rûh-i a'zama taalluku oldu. Bil ki, bu tagayyür tenin lâyıkı olur."
3777. Bir hasta gibi ve uyku ve elem gibi, can bu evsafdan pak ve münferid olur.
Ya'ni, hasta olan ve uyuyan ve elem çeken ancak cisimdir. Ve bunlar rûh-i hayvânînin cisme verdiği hâssa-i his ile mahsüs olur. Cevher-i mücerred-i nûrânî olan can bu evsâfdan pâk ve ayrı ve müfred olur.
3778. Ve eğer canın vasfını söylersem, muhakkak kādir olmam; bu kevn ü mekâna zelzele düşer.
“Ve eğer canın ya'ni, rûh-i küllî-i Muhammedî'nin vasfını söylesem, onun vasfını bizim mahdûd olan lügatlarımıza sığmayacağı için, ifadeye kādir olamam; ve mümkin olabildiği kadar söylesem kevn ü mekâna zelzele düşer.” Ya'ni, ukūl-i zaîfe erbâbının havsala-i idrâki bu ifadeleri kabûl edemeyeceği için herkesi bu beyânât aleyhine ayaklandırmış olurum. Çünkü rûh-i a'zam halîfe-i ilâhîdir ve halîfe ise müstahlifin “ayn”ıdır. İşte bu kadar remiz kâfî olur.
3779. Eğer onun tilkisi bir dem perîşân oldu ise, guya ki o dem, can arslanı uyumuş idi.
“Mânâ”, şibih ve nazîr ve mânend ve sanki ve gûyâ ki, ve zannedersin ki, ma'nâlarına gelir. "Tilki"den murâd, Server-i âlem Efendimiz'in cism-i saâdetleridir; ve rûh-i a'zamları arslana teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Hz. Cibril'in kendi hakîkatine münasib bir sûretle temessül ettiği vakit Server-i âlem Efendimiz'in cism-i saâdetleri aşüfte ve bî-hûş ve perîşan oldu ise, gûyâ ki o anda rûh-i a'zamları uyumuş, ya'ni kendi evsâfıyla zuhûru terk etmiş idi." Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretlerinin teklif-i âlîleri Hz. Cibríl'in sûret-i asliyyesine his gözüyle nazar etmek idi. Binâenaleyh, o sûreti his gözüyle müşâhede buyurmak için tamâmıyla âlem-i hisse müteveccih olmuşlar idi. Bu sebeble cism-i şerîfleri o müşâhededen müteessir oldu; ve bittabi', cism-i şerîflerinin faaliyetini arzû buyurmaları üzerine, rûh-i a'zamlarının faaliyeti[ni] o anda bertaraf etmiş olurlar idi. Nitekim bu kadar mu'cizât ve havârık rûh-i a'zamlarının faâliyeti ile zuhûra geldi; ve harbde yaralanmak gibi ahvâl dahi cism-i şerîflerinin faâliyeti ile vâki' oldu.
3780. O arslan uyumuş idi ki, uykudan pakdir. İşte yumuşak başlı korkunç arslan!
Ya'ni, "O arslan olan rûh-i a'zam-ı Muhammedî uyumuş idi. Ya'ni, cisim üzerinde kendi sıfatıyla zuhûrunu terk etmiş idi. Zîrâ cisim gibi ona uyku ârız olmakdan pâkdir. İşte sana bir arslan ki, hem yumuşak başlı ve hem de korkunçdur." "Nerm-sâr"; "nerm", yumuşak, “sâr", baş ma'nâsınadır; "yumuşak başlı" demek olur. "Sâr", mübâlağa ma'nâsı da ifade eder. Bu ma'nâya göre "pek yumuşak" demekdir.
3781. Kendi arslanını öyle uyumuş yapar ki, bu köpekler onu tamâmen ölmüş bilirler.
"Kendisini uyumuş yapmak"dan murâd, makām-ı abdiyyet ile zuhûrdan kinâyedir. Ve "köpekler"den murâd, ehl-i nefis olan münkirlerdir. Ya'ni, "Server-i âlem (a.s.) ekser-i evkātde makām-ı abdiyyet ile zahir olduğundan ehl-i nefis olan münkirler ve münafıklar o Hazret'i tasarrufâtdan ve mugayyebâta ıttıla'dan gafil addederlerdi." Bu beyt-i şerîfde âriflere, makām-ı abdiyyetde olup, hiçbir vech ile tasarruf etmemek sûretiyle sünnet-i seniyyeye ittibâ'a işâret vardır. (Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazarâtı şerhlerinden).
3782. Ve yoksa alemde kimin mecâli olurdu ki, bir zaîfden bir çöpü kapa idi.
"Türbüd" ve "tirbid", içi boş çöp ve kamış ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer o hakikat arslanı kendisini bi'l-iltizam uyumuş bir hâle koyup, halkın ahvâlinden tecâhül etmese idi, hiçbir kimsenin bir zaîfin elinden bir çöp almaya ve ona zulüm etmeye mecâli olmaz idi. Server-i âlemin ve onun vârisi olan kâmillerin bu tecâhülleri, ahkâm ve âsâr-ı esmânın zuhûruna müsâit bulunmak için olduğu vâreste-i îzâhdır.
3783. Ahmed'in kefi o nazardan mahdûş oldu; onun denizi muhabbet köpüğünden pür-cûş oldu.
"Kef"den murâd, cisim ve cismin havâssidir. Ve "bahir"den murâd, rûh-i küllî ve onun kemâlâtıdır. “Mahdûş", tırmalanmış demekdir. Ya'ni, "Hz. Cibrîl'in hey'etindeki heybete olan nazardan müteessir olan Ahmed (a.s.) Efendimiz'in ancak cism-i şerîfi oldu. Onun rûh-i küllî-i Muhammedîsi muhabbeti ilâhî köpüğünden pür-cûş oldu." Ya'ni, zâhiri başka ve bâtını başka bir hâlde oldu; ve mu'teber olan da onların bâtın-ı şerîfleri idi. Zîrâ, cisimde sâir nâs ile müşterekdirler.
3784. Ay, bütün nûr saçıcı mu'tî olan kefdir. Eğer ayın keffi olmazsa, olma de!
Ya'ni, Server-i âlemin bâtını olan rûh-i küllîleri ay gibi bilcümle merâtib-i kevniyyeye nûr saçan eldir. Nûr saçan ayın eli olmağa lüzum olmadığı gibi, onların el mesâbesinde olan cism-i şerîfleri de müteessir olup faâliyetden kalmış ise, varsın kalsın de! Zîrâ rûh-i küllîleri faâliyetde ve cûş ü hurûşdadır.
3785. Eğer Ahmed celîl olan o kanadı açarsa, Cebrail ebede kadar medhûş olur.
Eğer Ahmed (a.s.) Efendimiz, eğer o azîm olan rûh-i küllîleri kanadını açarsa Cibrîl (a.s.) ebede kadar medhûş olup kendinden geçer idi. Zîrâ o rûh-i a'zam, hazret-i Cibrîl'i dahi muhîtdir; ve çünkü Server-i âlem Efendimiz "ebu'l-ervâh"dır.
3786. Vaktaki Ahmed Sidre'den ve onun mersadından ve Cebrail'in makāmından ve onun haddinden geçti,
"Sidre", lügatde, "kenardaki ağaç" ma'nâsınadır. Ve şerîatda, "Sidretü'l-müntehâ", yedinci gökdeki bir ağacın ismidir. "Mersad", mahal-i tarassud. Ya'ni, “Ahmed (a.s.) Efendimiz vaktāki mi'râc gecesinde Sidretü'l-müntehâdan ve Cibril'in mersadından ve makāmından ve haddinden ileriye geçti;”
3787. Ona dedi: "Haydi benim arkamdan uç!" Dedi: "Git, git! Ben senin harîfin değilim!"
Resûl-i Ekrem Efendimiz Cibril'e dedi: "Haydi sen de benim arkamdan geç, bu Sidretü'l-müntehâdan ileri geçelim!" Cenâb-ı Cibril dedi ki: "Hayır sen git, ben buradan ileride senin refikin ve musâhibin olamam!" Zîrâ, Sidretü'l-müntehâ âlem-i sûretin nihâyetidir; ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcları kendi hakikatları olup cenâb-ı Cibril'in burada sûret-i cibrîliyyet ile onlara refâkat etmesi mümkin değildi. Eğer kendi makāmından bir adım ileriye atmış olsa, onun sûret-i cibrîliyyesi o hakîkatde mahvolurdu.
3788. Tekrar ona dedi: "Gel ey perde yakıcı! Ben henüz kendi evcime gitmemişimdir."
"Perde-sûz", âlem-i sûrete ma'nâ indiricilikden kinâyedir. Zîrâ Hz. Cibrîl enbiyâ (a.s.)a vahy-i ilâhîyi inzâl eder; ve Hz. Meryem'e de ma'nâ-yı Îsevî'yi tahmil etti. "Evc", burada "yüksek mertebe" demekdir. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem Efendimiz tekrâr Hz. Cibrîl'e hitâben buyurdu ki: "Ey perde-sûz, ey emîn-i vahy-i ilâhî! Gel bana refâkat et. Zîrâ ben henüz kendi yüksek mertebem olan hakîkat-i muhammediyyem makāmına gitmemişimdir ve mi'râcım tamam olmamışdır."
3789. Dedi: "Ey benim hoş-ferim. Eğer bu hadden hariç kanat çarparsam, benim kanadım yanar."
"Fer", şan, şevket ve rif'at demekdir. Ya'nî, "Ey benim şân ve şevketi ve rif'ati güzel ve latîf olan refikim! Benim makāmım bu sidretü'l-müntehâdır. Bu makāmımın hâricine çıkamam. Eğer bu hadden hâriç hareketim vâki' olursa benim kanadım ve sûret-i cibrîliyyem yanar ve kendimden geçer ve bî-hûş kalırım."
3790. Bu kıssalar, hâsların ehass hakkında bî-hûşluğu, hayret içinde hayret [3805] geldi.
"Hâss"dan murâd, Hz. Cibríl ve "ehass"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. "Kısas", kıssanın cem'idir. "Kıssa"nın cemi' olarak zikri, bu bahisde iki kıssa mezkûr olmasından nâşîdir. Birisi Resûl-i Ekrem'in âlem-i hisde Cibril'in müşâhedesinden bî-hûşluğudur; ve ikincisi de Cibril'in kendi makāmını tecavüzü ve hakikat-i muhammediyyenin inkişafı takdîrinde yanacağı ve bî-hûş olacağıdır. Binâenaleyh, bu iki kıssada evvelki hal hayreti mûcib olduğu gibi, ikinci hâl de hayreti mûcibdir. Binâenaleyh, bu kıssalar hayret içinde hayretdir.
3791. Cümle bî-hûşluklar burada oyuncakdır. Ne kadar can tutarsın ki, candan fâriğ oluculuk vardır.
Bu beyt-i şerîf, hâsların ehass hakkındaki bî-hûşluklarının tefsîridir. Ya'ni, "Bütün bî-hûşluklar hâsların ehass hakkındaki bî-hûşluklarına nisbeten bir oyuncakdır ve küçük bir hâldir. Senin canının kuvveti ve mukavemeti ne kadardır? Ve onda canlik mertebesinden geçecek kadar pehlivanlık var mıdır? Zîrâ bu mertebedeki bî-hûşlukda can uçuruculuk ya'ni, can fedâ edicilik vardır." Beyt-i Niyazî-i Mısrî (k.s.): Aşk yolu belâlıdır Her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes Cânâna erem dersen
Eğer bir pehlivanlık yoksa Hz. Cîbril'in لو دنوت انملة لاحترقت ya'ni, "Bir parmak yaklaşırsam, yanarım!" dediği gibi, sen dahi yanmakdan korkup kendi makāmından bir parmak ileriye geçemezsin!
3792. Ey Cebrail, gerçi sen, şerîf ve azîzsin! Sen pervâne değilsin ve şem' dahi değilsin.
"Ey Cebrail, sen her ne kadar şerîf ve azîz ve melek-i mukarreb isen de, bu âlem-i kevnin şem'i değilsin. Zîrâ, o şem'in hâdimisin; ve pervâne dahi değilsin, zîrâ o şem'in tevâbi'inden dahi değilsin. Senin makām-ı ma'lûmun vardır. O şem'in pervâneleri beşerden olur." Beyt-i Sâib-i Isfahânî (k.s.):
3793. Parlama vaktinde şem' pervaneyi da'vet ettikde pervânenin canı yanmakdan perhîz etmez.
Zîrâ yanmak vaktinde şem' da'vet edince pervânenin canı yanmakdan çekinmez. Nitekim, Resûl-i zîşânın, efrâd-ı beşerden olan hakikati pervâneleri, derhal onun da'vetine icâbet edip canlarını fedâ etmişlerdir. Ve nitekim hicret-i nebeviyye esnasında Hz. Sıddîk-i A'zam ile İmâm-ı Ali (k.v.) aslâ canlarını ve nefislerini hesâba katmadılar; ve ashâb-ı Bedir ve ashâb-ı Uhud'un ve deşt-i Kerbelâ şühedâsının halleri meydandadır. Sen ise, ey şerîf ve azîz olan Hz. Cibrîl! Resûl-i Ekrem'in taleb-i refâkati üzerine yanmakdan korkup o refâkati terk ettin. Zîrâ refâkatin ve can fedâsının sâiki aşk idi. Nitekim Mevlid-i Şerîf'de Süleymân (Çelebi) Efendi hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lisânından şöyle buyururlar:
Çün ezelde bana aşk oldu delil, Yanar isem ben yanayım ey Halil!
Ankaravî hazretlerinin bu beyt-i şerîfde beyân buyurduğu vecih dahi şudur: Burada "Cibril"den murâd, mertebe-i akılda olan akl-ı kâmil sahibleridir. "Pervâne"den murâd, (S.a.v.)in vârisleri ve cemâl-i Ahmedî'nin âşığı olan ashâb-ı fenâ ve erbâb-ı safâdır ki, melek-i mukarreb onların mertebesine vâsıl olmaz. Bu sebeble cenâb-ı Pîr Cebrâîl (a.s.)a hitâb ve akl-ı kâmil sahiblerine takrîz edip buyururlar: "Ey makām-ı akılda ve mertebe-i melekiyyetde ve rûhâniyyetde kalan ve hâslar zümresine dâhil olan kimse! Gerçi sen dahi nefsü'l-emirde azîz ve şerîfsin; velâkin sen pervâne gibi âşık değilsin; ve şem' gibi ma'şûk dahi değilsin. Zîrâ şem'-i hakîkî olan insân-ı kâmil tecellî-i zâtî ânında pervâne gibi olan âşıklarını kendi visâline da'vet ettiği vakit, pervânenin canı yanmakdan ve fânî olmakdan perhîz etmez.
3794. Bu münkalib olan kelâmı defn et! Arslanı aks üzere yaban eşeğinin saydı et!
"Münkalib olan kelâm"dan murâd, cism-i Muhammedî'nin sûret-i Cibrîl'den bî-hûşluğu ve Cibril'in dahi, hakikat-i muhammediyyenin inkişafından ebede kadar medhûşluğu ki, bu haller birbirinin aksi ve münkalibidir. "Şîr"den murâd, cenâb-ı Mevlânâ efendimizin rûh-i şerîfleridir; ve "yaban eşeği"nden murâd dahi, cism-i unsurileridir. Nitekim yukarıda geçen 3779 numaralı beyt-i şerîfde canı, "arslan"a ve cismi de, "tilki"ye teşbîh buyurmuşlar idi. Ve "Teşbîhde hatâ olmaz" kāidesi meşhûrdur. Ya'ni, "Ey Mevlânâ! Bu münkalib ve aks üzere olan beyânâtı defn et! Nâmahremler nazarından ört de, arslan gibi olan rûhunun ahkâm ve âsârını yaban eşeği mesâbesinde olan cismine avlat ki, rûhâniyet âleminden cismâniyet âlemine dönüp sûret-perest olan bu halkı irşâd edesin!" demek olur.
3795. Sen söz saçıcılık kırbasını bağla; sen boş söz söyleyicilik dağarcığını açma!
"Pâşîden", saçmak; "sühan-pâş" vasf-ı terkîbîdir. "Pâşî"deki "ya" masdariyet, ve "tâ" hitâb içindir. "Kalmâş", herze ve beyhûde ve ma'nâsız ve nâma'kūl söz demekdir (Burhân). "Kalmâşî"deki "ya", masdariyet ve "tâ", hitâb içindir. Fakat, "kalmaşît" (قلماشیت) kelimesinin "Kul mâ şi'te" (قل ما شئت) ibâre-i arabiyyesinin muhaffefi olması da muhtemeldir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîfde bu gibi tasarrufât çokdur. İbârenin ma'nâsı, "İstediğini söyle!" demekdir ki, “ağza geleni söylemek"den kinâye olur. Evvelki ihtimâle göre ma'nâ: "Ey Mevlânâ, sen söz saçıcılık tulumunu ya'ni, cismi bağla! Avâma nazaran herze ve beyhûde görünen kelâm dağarcığını açma!" İkinci ihtimâle göre, "Ağzına geleni söylemek dağarcığını açma!" demek olur. Ankaravî nüshasında "pâşît" yerine "şâşît" vâki'dir. Bu kelîme “şâşîden" masdarındandır. "İşemek ve râtıb olmak ve teraşşüh etmek ve sızmak" ma'nâlarına gelir. Burada "sızmak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Sen söz sızdırıcılık tulumunu kapa!" demek olur ki, esrâra müteallik olan kelimâtı sızdırmakdan kinâyedir.
3796. O kimse ki, onun eczâsı zemînden geçmedi, onun önünde senin kalmaşlığının ma'küsü gör!
Eczâ-yı vücûdu anâsır-ı arziyye mertebesinden ileri geçemeyip can âlemine ayak basmamış olan kimselerin indinde, senin boş sözcülüğünden mütevellid ma'kûs sözlerden ibâret bil! Zîrâ, bu gibi cismânîlerin esrâr-ı rûhâniy- yeye vukūfları yoktur. Onlar senin bu münkalib ve ma'kûs kelâmlarını saçma ve beyhûde hayâlâttan ibâret zannederler.
3797. Ey onların "ev"ine garib olarak nâzil olan habibim! Onlara muhalefet etme, müdâra et!
"Hüm", zamîr-i gāibleri, akılları cismâniyet âleminden ileri geçemeyen kimselere râci'dir. Birinci mısra'daki "dâr", mufâale bâbından emr-i hâzırdır, "müdârâ et!" demekdir. Ve "müdârât", bir kimsenin bir kimseye karşı içindeki muhalefeti saklayıp, zâhirde hüsn-i muâmele ve iltifat etmek demekdir. İkinci mısra'daki "dâr", "ev" ma'nâsınadır ve murâd, cismâniyetdir. "Garib", vatanından ayrılmış ve yabancılar içinde kalmış olan kimseye derler. Bu hitâb, ya cenâb-ı Mevlânâ efendimizin kendi rûh-i şerîflerine veyâhud Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine olmak vâriddir; ve bunun zımnında bilcümle ehl-i dillere de tavsiyedir. Ya'ni, “Ey cismânîler arasına garib olarak nâzil olan rûh-i habîbim!" veyâhud, “Habibim Hüsâmeddîn Çelebi, o cismânîlerin seviye-i idrâklerine muhâlif söz söyleme! Zâhirde onlara müdârâ et!" Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz VI. cildde bu ma'nâyı te'yîden şöyle buyururlar: چون که جفت احولانیم ای شمن لازم آید مشرکانه دم زدن
"Ey sûret-perest! Mâdemki biri iki gören şaşıların arkadaşıyız, müşrikçe konuşmak lâzım gelir!"
3798. Ey onların arzında sakin olan misafir! Onların murad ettikleri ve istedikleri şeyi ver ve onları râzı et!
"A'ti", if'âl bâbından emr-i hâzır; “râmû”, “revm" masdarından fiil-i mâzî, "taleb" ma'nâsınadır. “Arzi", if'âl bâbından emr-i hâzırdır, “râzı et!" demekdir. "Zaîn", sefer edici ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey cismânîlerin arz-ı cismâniyyetinde sâkin olan rûh-i misafirim! O cismânîlerin murâdı ve talebleri vech ile söz söyle ve onların bâtınlarını râzı ve mutmain kıl!"
3799. Şaha ve nâz-hoşa erişinceye kadar ey Rey'li, Merv'li ile hoş geçin!
"Şâh"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleridir. "Nâz”, burada yeni bitmiş ve yeni zâhir olmuş demekdir; ve "hoş", burada "bûse" ma'nâsına gelir. "Nâz-hoş", "yeni zâhir olan bûse" demek olur; ve bundan Hakk'ın yeniden zâhir olan tecelliyât-ı latîfesi murâd olunur. “Râzî", "Rey" şehrine mensûb demekdir. "Rey" kelimesinde "yâ" harfini "elif"e kalb ve bir de "ze" harfi ilave ederek "Râzî" derler. “Râz", sır ma'nâsına olmak i'tibâriyle "sırra mensûb" demek dahi olur; "ehl-i hakîkat"den kinâyedir. “Mervezî", Horosan'da vâki' "Merv" şehrine mensûb demekdir. Nisbet vaktinde, "Merv"in "vav"ından sonra bir "ze" harfi ziyâde ederler. Hülâsa-i ma'nâ şudur: "Ey âlem-i hakîkate mensûb olan rûhum, Hakk'a ve O'nun yeni bûsesi olan tecelliyât-ı latîfesine erişinceye kadar, ehl-i sûret olan cismânîler ile hoş geçin!" Bu beyt-i şerîfde, تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَة فاصبر صبراً جميلاً (Maâric, 70/4-5) ya'ni, "Melâike ve rûh, Hakk'a mikdârı elli bin yıl olan bir günde urûc eder. Binâenaleyh, sabr-ı cemîl ile sabr et!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
3800. Ey Mûsa, zamânenin Fir'avn'ı indinde mülayim söz ile yumuşak söylemek lazımdır.
Mûsâ'dan murâd, rûh-i şerifi Hz. Mevlânâ veyâhud Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri olmak câizdir. "Zamânenin Fir'avn'ından murâd, ehl-i dünyâ ve cismânî olan kimselerdir. Ya'ni, "Hak Teâlâ Mûsâ ve Hârûn hazretlerine hitâben, إِذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا (Taha, 20/43-44) ya'ni, “İkiniz Fir'avn'a gidiniz. Zîrâ o azdı! Ona mülayim söz ile söyleyiniz!" buyurdu. Binâenaleyh, sen dahi "Ey Mûsâ-yı rûhum veya Hüsâmeddîn Çelebim! Ehl-i nefs olan cismânî kimseleri irşâd için onlara mülayim sözler söyle!"
3801. Eğer kaynayan yağ içine su koyar isen, ocağı ve çömleği harab edersin!
Bu cismânî kimselerin sıfât-ı nefsâniyyeleri vücûtlarında kaynayan yağlara benzer ve onlara karşı sert sözler ile yapılan nasîhatler de soğuk su kabilindendir. Bir çömlek veya tencere içindeki yağ fokur fokur kaynarken içine birdenbire soğuk su dökülürse şedîd bir teâmül-i kimyevî husûle gelip yağ taşar, çömlek ve yağ karmakarışık bir hâle gelir. Binâenaleyh, bu gibi cismânî kimselere mülayim söz söylemek lâzım gelir.
3802. Mülayim söyle, lakin gayr-ı savab söyleme! Hitâb-ı mülâyemetde vesvese satma!
Ey mürid-i hakîkî olan Hüsâmeddîn'im! Ehl-i nefis olanlara yumuşak sözler söyle fakat, onu Hak yoluna celbedeceğim diye nefsinin hazzına münasib ve gayr-ı savâb söz de söyleme! Ve kezâ bu mülayim sözler arasında onu vesveseye düşürecek kelâm dahi sarf etme! Zîrâ, sâlikin kalbinde hâsıl olan her nevi' vesvese onun bâtınını terakkîden mahrûm eder.
3803. İkindi vakti geldi, sözü kısa et! Ey kimse ki senin asrın asrı âgâh edicidir.
Yukarılarda dahi beyân olunduğu üzere bu Mesnevî-i Şerîfi cenâb-ı Pîr söyler ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri de yazar idi. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre, buraların yazılması ikindi vaktine müsâdif olmuşdur. İkindi vakti akşama yakın olduğundan Hz. Pîr efendimiz, zât-ı şerîflerine hitâben, "Ey Mevlânâ, artık ikindi vakti geldi ve akşam yaklaştı. Sözü kısa kes! Ey sen ki, senin asrın ve zamânın, ehl-i asrı gafletden uyandırıcıdır." Ankaravî hazretleri ikinci mısra'daki birinci "asr"ı, "sıkmak” ma'nâsına alıp buyururlar ki: "Ey hakîm-i ilâhî, senin nerm ve hilm ile halkı sıkman ehl-i asrı âgâh edicidir."
3804. Sen çamur yiyene de ki: "Şeker iyidir!" Fasid yumuşaklık etme, ona çamur verme!
"Çamur"dan murâd, telezzüzât-ı nefsânî ve müşteheyyât-ı cismânî; ve "şeker"den murâd, gıdâ-yı rûh olan hikem ve esrâr-ı rabbânîdir. Ya'ni, "Cismânî kimsenin hazz-ı nefsânîsine muvâfık sûretde halîmâne söz söyleme ve ona bunların fenâ olduğunu yumuşaklık ile anlat! Zîrâ sâlikin hazz-ı nefsânîsine muvâfik sözler yumuşak ve halîmâne olsa da onun bâtınını bozar. Binâenaleyh, sen ona yemeye alıştığı çamuru yedirmiş olursun.
3805. Canın nutku için sen, cana mensub olan ravzasındır; ve gerçi harf ve savtdan müstağnîsindir.
Ya'ni, "Sen gerçi harf ve savtdan ve elfâz isti'mâlinden müstağnîsin. Canın harfsiz ve sadâsız olan nutkuna mahsûs olan câna mensûb bir hakāyık ve maârif bahçesisin." Bu beyt-i şerîf Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitâb olunmak münasibdir. Zîrâ yukarıda 3803 numaralı beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben, “İkindi vakti oldu, sözü kısa kes!" buyurmuşlar idi. Bu beyt-i şerîfde de, "Ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Gerçi sen benim harf ve savt ile söyleyeceğim elfâz-ı zâhirî kisvesi altındaki hakāyık ve maârifden müstağnîsin. Çünkü benim canımın harfsiz ve savtsız kelâmı için, sen benim canıma mensûb olan bir bahçesin. Sana elfâz ile canımdan tulû' eden hakāyık ve maârifi söylememiş olsam bile benim canımın vâridâtı senin canının gülzârına aks eder ve bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçekleri o gülzârda biter.
3806. Şekeristan içinde bu eşek başı, ey çok kimseye ki diken koymuşdur.
3807. Uzakdan zan götürdü ki o, ancak odur. Mağlub olan koç gibi geriye gitti.
"Şekeristan"dan murâd, harfsiz ve savtsız olan candan zuhûr eden hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. "Eşek başı"ndan murâd, âtîdeki beyt-i şerîfde beyân buyurulduğu üzere elfâz-ı sûriyyedir. "Diken"den murâd, adem-i idrâkdir. Ya'ni, "Rûhun harfsiz ve savtsiz olan ulûm-i ledünniyyesi şekeristanı içine elfâz-ı zâhiriyye vaz'ı, birçok kimselere karşı adem-i idrâk dikenini koymuşdur. Öyle bir kimse zannetti ki, ma'nâ ancak o elfâz-ı zâhiriyyenin delâlet ettiği şeyden ibaretdir." Meselâ Mesnevî-i Şerîf'deki esrâr ve hakāyık, kıssalar ve hikâyeler altında mezkûrdur. Bunlar şekeristan içine eşek başı koymak mesâbesindedir. Bu Mesnevîyi okuyanlardan birçok kimseler zannederler ki, Mesnevî ancak bu kıssalardan ve hikâyelerden ibaretdir. Binâenaleyh, çok kimseler adem-i idrâkleri sebebiyle mağlub olan koç gibi, "Bu okunacak kitâb değildir!" diye geriye giderler. Hattâ fakîr ba'zı kimselerden işittim ki, "Cenâb-ı Mevlânâ büyük bir zâtdır. Ama kitabı mühim bir kitâb değildir!" derler. Bunları o şekeristân-ı hakāyık ve maârifden ürküten o eşek başı mesâbesinde olan kıssalar ve hikâyelerdir.
3808. Kelimenin sûretini ma'na asmalarında ve firdevs-i âlîde yakînen o eşek başı bil!
"Rez", üzüm asması; "firdevs", içinde yemiş ağaçlan olan bostan ma'nâ- sınadır. Ya'ni, "Kelimelerin sûretlerini bu kitâb-ı Mesnevîdeki ma'nâ asma- larında ve esrâr ve hakāyık meyveleri ile dolu olan bu firdevs-i âlîde muhak- kak eşek başı bil! Bu eşek başı bostanlarda vuhûş ve tuyûru ürküttüğü ve ka- çırdığı gibi kelimelerin sûreti ve yukarıda beyân olunan münkalib sözlerde id- râki nâkıs olanları bu kitâb-ı Mesnevîden kaçırır.
3809. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Bu eşek başını o kavun-karpuz tarlasına getir.
"Bittih", kavun ve karpuz; "zâr", edât-ı mübâlağadır. "Bittih-zâr", kavun ve karpuz tarlası demek olur. Kavun ve karpuzdan murâd, Mesnevî-i Şerîfin kıssaları ve hikâyeleri ve hezliyâtıdır. Vech-i şebeh budur ki, kavun ve kar- puzun dışı tatsız kabuk ve içi lezîzdir. Bu kıssaların dahi zâhiri kabuk ve bâ- tını zevk-âver bir takım hakāyık ve esrâr-ı rabbânîdir. Ya'ni, "Ey Hakk'ın zi- yâsı olan Hüsâmeddîn Çelebim! Bu eşek başı mesâbesinde olan benim söyle- diğim elfâzı, kavun ve karpuz tarlası gibi olan bu Mesnevî-i Şerif kitabına yaz!" demek olur.
3810. Tâ ki eşek başı, selhhâneden öldüğü vakit, o kavun ve karpuz tarlası ona [3825] başka neşu bağışlasın!
"Meslaha", hayvanın derisi yüzüldüğü mahal ya'ni, selhhâne demekdir. "Mebtaha", kavun ve karpuz biten mahal ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nihayet o eşek başı mesâbesinde olan elfaz meslahadan öldüğü ya'ni, ma'nâları zâhir olduğu vakit, bu kavun-karpuz tarlası mesâbesinde olan Mesnevî-i Şerîf, o elfâza yeniden başka bir neşv ve dirilik bağışlasın!"
3811. Agah ol, sûret yapıcılık bizden ve can sendendir. Hayır! yanlış, bu da senden o da sendendir.
Ya'ni, "Elfâzın sûretlerini tertib edip söylemek bizden ve onların canı olan ma'nâlarını beyân ve şerh etmek sendendir. Hayır, bu söylediğim yanlışdır. Çünkü Mesnevî-i Şerîfin elfâz ve kelimâtı da sendendir. Onun ma'nâları da sendendir." Çünkü onları cezb eden senin o geniş olan havsala-i isti'dâdındır. Nitekim hadîs-i şerifde: ان الله تعالى يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر هممهم ya'ni "Allah Teâlâ hikmeti vâizlerin lisânı üzerine onların himmetleri mikdârınca telkîn eder" buyurulur.
3812. Ey açık güneş, felek üstünde mahmûdsun, zemîn üzerinde de ebede kadar mahmûd ol!
Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ında, ان لله اولياء اخفياء معروفون بين اهل السماء ومستورون بين اهل الارض ya'ni, "Allah'ın pek gizli evliyâsı vardır ki, gök ehli arasında ma'rûf ve arz ehli arasında mestûrdurlar" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, âlem-i melekût ehli olan ervâh-ı âliye arasında mahmûd ve memdûhsun. Şimdiye kadar arz ya'ni, âlem-i mülk ehli arasında gizli idin. Bundan sonra yeryüzünde de ebede kadar mahmûd ve memdûh ol!"
Ma'lûm olsun ki, evliyânın merâtibi ve evsâfı muhtelifdir. Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr'in müridlerinden Feridun bin Ahmed Sipehsâlar hazretleri yazdıkları Menâkib'da Sultan Veled hazretleri'nden naklen, şöyle beyân buyurur: "Hakk'ın âşıklarıyla, ma'şûkları üç mertebedir. Mansûr-ı Hallâc (r.a.) âşıklık makāmının birinci mertebesinden idi. Onun mertebe-i vustâsı, “azîm” ve âhir mertebesi "a'zam"dır. Bu üç mertebenin ahvâl ve akvâli âlemde zahir oldu. Velâkin ma'şûkān-ı ilâhînin üç mertebesi gizlidir. Kâmil ve vâsıl âşıklar birinci mertebeden olan ma'şûkların yalnız nâmını işittiler ve onların yüzünü görmek temennîsinde bulundular. Ma'şûkların mertebe-i vustâsından bulunanların nâm ve nişânına kimse erişemedi. Ahirînden olanları ise hiç işitmediler!"
3813. Tâ ki yere mensub olanlar, göğe mensûb olanlar ile bir kalbli ve bir kıbleli ve huylu olsunlar.
Tâ ki ehl-i mülk ile ehl-i melekût senin medhinde bir kalbli ve bir kıbleli ve bir huylu olsunlar; ve yer ve gök ehli müttehiden senin ezkâr-ı cemîleni lisanlarına getirsinler!
3814. Tefrika ve şirk ve ikilik kalksın; vücud-i mânevîde vahdet vardır.
"Vücûd-i mânevî", ıstılâh-ı sûfiyede ikinci doğuştan ibaretdir ki, bu doğuş sâlikin meşîme-i tabîatdan ve onun ahkâmından hârice çıkmasıdır. Nitekim İsâ (a.s.) لن يلج ملكوت السموات والارض من لم يولد مرتين ya'ni "İki doğmayan kimse semâvât ve arzın melekûtuna giremez!" buyurur. Sâlikin vücûdu bu mertebeye vâsıl olup, tabîatdan ve tabîatın ahkâmından çıkarsa tefrika ve vücûdda müşâreket duygusu ve ikilik kalkar. Vahdet-i mahza nâil olur. (Abdüllatif ve İmdâdullah hazarâtının şerhinden tercüme). Ya'ni, "Senin medhinde ehl-i melekût ile ehl-i mülk müttehid olup sûretde olan tefrika ve ikilik kalksın ve rûhda ittihâd hâsıl olsun!"
3815. Vaktaki benim canım, senin canını tanıya, mâcerânın ittihadını yâda getirirler.
Ya'ni, vaktāki benim canım âlem-i esrâr ve ma'nâda senin canını tanıya, rûhiyet âlemindeki mâcerânın ittihâdını hatıra getirirler. Zîrâ can hadd-i zâtında birdir ve cisimler ma'dûd ve müteferrikdir. Nitekim bu cildin 411 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde,
["Mü'minler ma'dûd, fakat îman birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat can birdir"] ve kezâ II. cildin 186 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde dahi,
["Tefrika rûh-i hayvânîde olur; rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur"] buyurmuşlar idi. Bu beyitlerin îzâhı oralarda mezkûrdur.
3816. Yeryüzünde Mûsâ ve Hârûn süt ve bal gibi latîf ihtilât edici olurlar.
Ya'ni, rûhiyet âlemindeki vahdet ve ittihâdın eseri bu sûret ve cismâniyet âleminde dahi zuhûr eder. Nitekim hadîs-i şerîfde الارواح جنود مجندة فما تعارف منها ائتلف وما تناكر عنها اختلف ya'ni, "Ervâh tertib olunmuş bir ordudur. Onlardan muârefeleri olanlar i'tilaf etti ve yabancılıkları olan muhalefet etti" buyurulur.
3817. Vaktāki az tanır ve münkir olur, onun münkirliği örtücü perde olur.
Bu beyt-i şerîfdeki hitâb umûmadır. Ya'ni, "Vaktâki bir kimsenin canı benim canımı az tanır ve benim esrâr ve maârifime münkir olur, onun münkirliği kendisinin canına örtücü bir perde olur." Binâenaleyh, benim canımı göremez ve ezvâk-ı maârifimden nasib alamaz.
3818. Binaenaleyh tanıyıcılık ondan yüz çevirdi. O ay onun şükürsüzlüğünden hışım etti.
"Ay"dan murâd, insân-ı kâmilin rûh-i şerîfidir. Ya'ni, bir insân-ı kâmili az tanıyan kimse o kâmili herhangi bir vecihden münkir olursa, o az tanıyıcılık dahi büsbütün o münkirden yüz çevirir ve büsbütün tanıyamaz bir hâle gelir. Bunun sebebi budur ki, o kimsenin o az tanımasına karşı şükürsüzlük edip inkâr etmesi üzerine rûh-i insân-ı kâmilin gazab etmesi ve ona kahr ile tecellî etmesidir. Birinci mısra'daki "pes", çok ma'nâsına olan "bes" olduğu takdirde ma'nâ, “Az tanıyıp da münkir olan kimseden çok tanıyıcılık da yüz çevirdi ve onu kemâliyle tanıyamaz oldu" demek olur. Ve "az tanımak" sûrete nazar etmekledir. Zîrâ sûret bâtının perdesidir.
3819. Bu sebebden dolayı Peygamber'in canını kötü can tanımayıcı oldu ve tepme vurdu.
Ya'ni, az tanıyıp inkâr etmesinden dolayı kötü can Peygamber'in canını tanımayıcı oldu ve bu inkârı sebebiyle büsbütün tepme vurdu, ya'ni, bilkülliye muhalefet etti. Zîrâ inkâr-ı cüz'î gitgide inkâr-ı külliye mübeddel olur. Nitekim zamanımızda külliyen Peygamber'i inkâr edenlerin ibtidâ halleri ba'zı ahkâm-ı şer'iyye hakkındaki inkârlarından ve i'tirazlarından başlar.
3820. Bunu hep okudun. "Lem yekünü de oku! Tâ ki o eski kibrin inadını [3835] göresin!
Ya'ni, sûret-i nazar ile az tanımanın ve bu sebeble kısmen inkârın, büsbütün inkâra müeddî olduğunu bizim sözlerimizden okudun. Kur'ân-ı Kerîm'den de, لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ
يَتْلُو صُحُفًا مُطَهَّرَةً فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ (Beyyine, 98/1-3) ya'ni, "Ehl-i kitabdan ve müşriklerden küfreden kimseler, onlara hüccet geldiği vakit dahi küfürden münfekk olmazlar. Allah'dan bir Resûl'dür ki, temiz sahîfeleri okur ki, onda doğru yazılar vardır" sûre-i şerîfesini oku! Tâ ki o eski küfrün inâdını göresin! Ma'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zuhûr edeceği ve ahvâli ve şemâili Tevrât ve İncil'de mezkûr olduğundan yahûdiler ve nasrânîler zuhûruna muntazır idiler. Ve o Hazret'i kitaplarında mezkûr olan sûret i'tibarıyla tanımış idiler. Vaktâki meb'ûs olup, onları İslâm'a da'vet etti, kalplerinde eskimiş olan küfürden rücû' etmeyip inâd ettiler. Ve evvelce kitablarından sûret i'tibarıyla tanıdıkları Peygamber'i külliyen inkâr ettiler. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyurulur.