İçeriğe atla

Mûsâ (a.s.)ın duâ etmesi ve ekinliklerin yeşil olması ve yağmur gelmesi

46. bölüm / 48 · 949 kelime · ~5 dk okuma

3602. Öyle yaptı, o demde zemîn dahi sünbüleden ve iri tânelerden yeşil oldu.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'un tazarru'u üzerine duâ etti. Derhâl tarlalar başaklardan ve iri buğday tânelerinden yemyeşil oldu.

3603. O cemâat gıdâya düştüler. Kıtlık görmüş ve cûü'l-bakardan ölmüş idiler.

"Lût", lezîz olan taâm aksâmından gıdâ; "nefer", cemâat; "cûü'l-bakar" bir illetin adıdır ki, bu illete mübtelâ olan doymak bilmez. Ya'ni, "O kıtlıkdan kurtulan cemâat yemeye ve içmeye düştüler. Zîrâ yemeye doymamak illetine mübtelâ olmuş ve açlıkdan ölmüş idiler."

3604. O deme mensub olan âdem ve hayvan, birkaç gün atâdan doyunca yediler.

Ya'ni, o zaman içinde bulunan gerek mü'min ve gerek kâfir bilcümle insanlar ve hayvânât-ı sâire o atâ-yı umûmî-i ilâhîden doya doya yediler.

3605. Vaktāki, karın doldu ve ni'mete çattılar ve o zarûret gitti ve sonra tagî oldular.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İsra'da olan وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بجانبه وَإِذَا مَسْهُ الشَّرِّ كَانَ يَئُوسًاً (İsrâ, 17/83) ya'ni, “Biz insana ín'âm ettiğimiz vakit yüz çevirir ve kendi tarafına uzaklaşır. Ve ona şer temâs ettiği vakit me'yûs olur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Vaktâki Mûsâ (a.s.)ın duâsıyla onlar kıtlıkdan kurtuldu ve ni'met-i ilâhiyyeye müstağrak oldular, o zarûret hâli bertaraf oldu." Mezkûr âyet-i kerîme mûcibince ondan sonra kendi nefislerinin ahkâmı tarafına teveccüh edip yine azdılar ve inkâra başladılar.

3606. Nefis Fir'avn'dur, âgâh ol! Onu tok etme, tâ ki o eski küfrü hatıra getirmeye.

Nefis Fir'avn meşrebindedir, onun bu meşrebinden âgâh ol da, onu tok bir halde tutma! Zîrâ o açlık ile zelîl olup tazarru' eder. Doyduğu vakit, kuvvet kesb edip küfrân-ı ni'met eder ve eski isyân ve serkeşliğine avdet eder.

3607. Ateşin harâreti olmaksızın nefis latîf olmaz. Demir, ateşden kor gibi olmadıkça sakın dövme!

Riyâzet ve mücâhede ateşinin harâreti olmadıkça nefis latîf olmaz. Binâenaleyh tarîk-i ilâhîye sülükde muvaffak olmak istersen onu evvelâ bu riyâzet ateşiyle yumuşat. Nitekim demir, ateşde kızıp kor gibi olmadıkça dövülmez.

3608. Cisim açlıksız hareket edici değildir, bil ki soğuk demiri dövüyorsun.

Cisim aç olmadıkça Hakk'a müteveccihen hareket edici değildir. Ey sâlik eğer tokluk ile tarîk-i Hakk'a sülük edeyim dersen, senin bu fiilin soğuk demiri dövmek kabîlinden olur.

3609. Eğer ağlasa ve eğer zâr zâr feryad etse, o müslüman olmak istemez, akıl tut!

O nefis belâ vaktinde ağlasa ve zâr zâr feryâd etse, ey sâlik aklını başına al, onun feryâdı ve ağlaması muvakkatdir. Belâ geçtikden sonra yine kendi zevkine ve hazzına rücû' eder ve aslâ müslüman olmak istemez. Zîrâ Hakk'a inkıyâd onun şânından değildir.

3610. O Fir'avn gibidir, kıtlık içinde öyle Mûsâ'nın önüne temelluk edici olarak baş koyar.

3611. Vaktāki müstağnî oldu, o tâgî olur. Eşek yükünü attığı vakit çifte atar.

"Eskîze", at ve eşek ve katır gibi hayvanların sıçraması ve çifte atması ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefis eşek gibidir. Sırtındaki belâ ve mihnet yükünü atıp râhata eriştiği vakit zıp zıp sıçramaya ve çifte atmaya başlar."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Alak'da olan, كُلًّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَاهُ اسْتَغْنَى (Alak, 96/6-7) ya'ni, "Hakkā ki insan kendisini müstağnî gördükde tuğyân eder" âyet-i kerîmesi-ne işâret buyurulur.

3612. İmdi onun işi, kendinin o âh ü zârîliklerinden ileri gittiği vakit onu unutması olur.

"Pîş-reften-kâr", iş hüsn-i neticeye varmakdan kinâyedir. Ya'ni, "Nefsin başından o belâ kalkıp ağlayıp zırlaması hüsn-i netîceye vâsıl olduğu vakit, o evvelki hâli unutması olur. Zîrâ bir hâl ve şân içinde istiğrâk, evvelki hâlin nisyânını mûcib olur."

3613. Senelerce bir adam ki bir şehirde olur, bir zaman ki gözü bir rü'yâya gider.

3614. O iyi ve kötü dolu bir şehir görür. Onun hatırına aslâ kendi şehri gelmez.

3615. Demez ki, "Ben orada olmuş idim. Bu yeni şehir benim lâyığım değildir, burada mahbusum!"

3616. Belki öyle bilir ki, o dâimâ kendisi, hem de onun ibda'ı ve huyu o şehirdedir.

Bu dört beyt-i şerîf bir misal olarak îrâd buyurulmuşdur. Meselâ bir adam senelerce bir şehirde yaşar ve o şehrin ahvali ile ülfet eder. O şehir içinde uykuya daldığı vakit, rü'yâsında iyi ve kötü şeyler ile dolu bir şehir görür. Ve rü'yâsında gördüğü bu şehrin ahvâlinde müstağrak olur. Uyanıklık hâlindeki şehri aslâ hatırına gelmez ve demez ki; "Yâhu! Ben o şehirde yaşamakda idim. Bu yeni şehir benim zevkim değildir. Burada mahbûs kaldım." Belki kendisini o rü'yâda gördüğü şehir halkından addeder; ve bilir ki, kendinin zuhûru ve huyu ve ülfeti o şehirdedir. Zîrâ kendisi rü'yâda gördüğü bu sûret sebebiyle uyanıklıkda yaşadığı şehirden hicaba düşmüşdür.

3617. Ne acibdir, eğer rûh evvelce kendisine mesken ve mîlâd olan kendi mevtınlarını,

3618. “Bu dünya rü'yâ gibidir, bulut yıldızları örttüğü gibi örter" diye hatıra getirmiyor.

Bir hâl içinde istiğrâk, evvelki hâlin hicabı olduğunun delîlidir ki, eğer rûh evvelce kendisinin meskeni ve doğum mahalli olan kendi mevtınlarını, "Bu dünyâ rü'yâda görülen sûretlere benzer. Bu suver-i dünyeviyye, bulut yıldızların hicabı ve perdesi olduğu gibi benim evvelki meskenimi ve vatanımı örtmüşdür ve hicâb olmuşdur" diye hâtıra getirmezse acîb değildir.

3619. Hususiyle rûh, bu kadar şehirler tepmişdir; onun derkinden tozlar süpürülmemişdir.

"Husûsiyle rûh-i insânî birçok şehirler tepmiş ve oralardan geçmişdir; ve onun idrâkinden geçtiği şehirlerin tozları el-ân süpürülmemişdir." Nitekim geçtiği yollar ve şehirler âtîdeki sürh-i şerîfde mezkûrdur. Ba'zı nüshalarda "derk" yerine "küh" yazılmışdır. Murâd, kalb olur. Ya'ni, "tozlar onun kalbinden süpürülmemişdir" demekdir.

3620. İçtihad harr etmemişdir, tâ ki kalbi sâf ola ve mâcerâyı göre !

Rûhun kalbi kesret tozlarıyla kirlenmişdir ve bu tozları temizlemek için harâretli bir sûretde içtihâd etmemiş ve çalışmamışdır, tâ ki onun kalbi sâf ola ve sefere çıktığı andan i'tibâren kendi üzerinden cereyan etmiş olan ahvâle ve etvâra vakıf ola!

3621. Ve onun gönlü sır burcundan başını dışarı çıkara, açık olan göz evveli ve ahiri göre!

"Bahş", burc ma'nâsınadır. İster kale burcu ve ister felek burcu olsun (Burhân). Rûhun kalbinden kesret tozları temizlenmemiş ki, esrâr-ı ilâhiyye burcundan başını dışarı çıkarsın da kendi seferinin evvelini ve âhirini göre- bilsin. Hind nüshalarında "bahş" yerine "bahr" vâki'dir. "Sır deryâsından baş çıkarsın" demek olur.