İçeriğe atla

Kıbtîler üzerine kârın şedîd olması ve Fir'avn'un Mûsâ'dan şefâat taleb etmesi

45. bölüm / 48 · 1439 kelime · ~8 dk okuma

3576. Nihayet Fir'avn kendi nefsiyle ona geldi. Onun boyu iki kat olup ona niyâz eyledi.

Nîl'in kan olması beliyyesi gerek Fir'avn'a ve gerek Kıbtiler'e pek ağır geldiğinden akıbet Fir'avn bizzât Mûsâ (a.s.)ın huzûruna geldi ve eğilip yalvarmaya başladı da dedi

3577. Ki: "Ey sultan, bizim yaptığımız şeyi yapma! Bizim için söz îrâdına yüz yokdur."

Fir'avn niyâz ederek dedi ki: "Ey ma'nâ âleminin sultanı! Bizim yaptığımız fenâlığa karşı sen de bize fenâ muâmele ve cezâ etme! Biz sana o kadar serkeşlik ve fenâlık ettik ki, sana karşı söz söylemeye ve bir şey taleb etmeye yüzümüz kalmadı."

3578. "Sana pâre pâre ferman kabul edici olurum. Ben izzet ile huy tutucuyum, beni sıkı tutma!"

Ya'ni, “Yâ Mûsâ! Eğer duâ edip bu belâlârı def edersen, senin fermânını ve emirlerini birdenbire ve def'aten değil, yavaş yavaş ve parça parça olarak kabûl edici olurum. Zîrâ ben izzet ve saltanat mevki'inde bulunmaya alışmışım. Emirlerini def'aten kabûl etmek için beni sıkıştırma ve beni makām-ı izzetimde tebeama karşı zelîl etme!" Bu sürh-i şerîfdeki ebyât sûre-i A'râf'da

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهْدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ ,olan وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (A'raf, 7/134) ya'ni, "Onların üzerine azâb vâki' olduk-da, “Yâ Mûsâ, bizim için senin indinde olan ahd ile duâ et! Eğer bizden bu azâbı keşf edersen sana îmân edelim ve Benî-İsrâîl'i seninle beraber gönde-relim" dediler" âyet-i kerîmesinin tefsîridir.

3579. "Ey emîn, dudağını merhametle kımıldat, tâ ki bu ateşîn ağız bağlansın!"

"Ateşîn ağız"dan murâd, gazab-ı ilâhîdir. “Merhametle dudağın kımıldan-ması" azâb-ı vâki'in ref'i hakkındaki hayır duâdır. Ya'ni, "Ref'-i azab hak-kında hayır duâ et ki, üzerimizden gazab-ı ilâhî kalksın!" demek olur.

3580. Dedi: "Yâ Rabbi, o beni aldatıyor. O sana aldanmışı aldatıyor!" [3595]

Mûsâ (a.s.) dedi: "Yâ Rab, o Fir'avn beni aldatıyor. Zîrâ bu azabı emrin ile merfû' olsa, o eğer şekāvet-i ezeliyye ashâbından ise, yine îmân etmeyecekdir. Ve sen bana "Halkı ale's-seviyye da'vet et!" buyurdun. Ve şekāvet-i ezeliyye ashâbını da'vetim, onlar hakkında hiçbir fâideyi mûcib olmayacağından mah-zâ hikmet-i ilâhiyyen yüzünden ben sana aldanmış oluyorum. Eğer o da ref'i azâbdan sonra îmân etmezse sana aldanmış olan ben kulunu aldatmış oluyor."

3581. "Dinleyeyim mi? Yâhud ben de onun hud'asını vereyim mi? Tâ ki o fer' çekici aslı bilsin!"

Ya'ni, "Yâ Rab, Fir'avn'un ricâ ve iltimâsını kabul edeyim mi? Yoksa ben de onun hîlesine mukābele edeyim mi? Tâ ki o hîlenin aslını ve menşe'ini ve kendi hilesinin bu asıldan fer' olduğunu bilsin!"

3582. “Zîrâ her bir mekr ve hilenin aslı bizim indimizdedir. Her ne ki top-rak üzerindedir, onun aslı semadandır."

Ya'ni, "Her bir mekri ve hîleyi izhâr eden bizim izâfî olan vücûdumuzdur. Fakat her ne ki toprak üzerindedir ve vücûd-i izâfî âleminde zâhirdir, onun aslı ve hakîkati a'yân-ı sâbite âlemindedir."

3583. Hak buyurdu: "O köpek ona da değmez. Köpeğin önüne uzakdan kemik at!"

Hak buyurdu ki: “Yâ Mûsâ! O köpek meşrebinde olan Fir'avn, hîle ile mukābeleye değer bir şahsiyet değildir. Zîrâ hîle ile mukābele etmek onun şahsına ehemmiyet vermek demek olur. O bu ehemmiyyete lâyık değildir. Binâenaleyh, onun matlûbu hazz-ı nefsânîsidir. Binâenaleyh uzakdan kemik atmak mesâbesinde olan matlûbunu is'âf et!"

3584. "Haydi, o asayı kımıldat, ta ki topraklar çekirgelerin fenâ ettiği her şeyi geri versin!"

“O asânı, çekirgeden harâb olan onların tarlaları üzerine hareket ettir. Toprak onların mahv olan ekinlerini geriye versin!”

3585. "Ve o çekirgeler derhal siyah olsun, ta ki halk Allah'ın tebdilini görsün!"

“Sana mu'cize olarak verdiğim asânın tahríki yüzünden tarlalara müstevlî olan çekirgeler derhal kapkara bir hâle gelip mahv olsunlar! Ve netîcede de halk Allah Teâlâ hazretlerinin a'yânın sûretlerini nasıl tebdíl ettiğini görsün!”

3586. “Zîrâ muhakkak benim için sebeblere hâcet yokdur. O sebeb hicab ve perde içindir.”

3587. “Ta ki tabîî, yüzünü ilâca vura; tâ ki müneccim yüzünü yıldıza çevire!”

Ya'ni, "Tedbîrât-ı ilâhiyyem için sebeblere hâcet yokdur. Murâd ettiğim vakit, derhal ateşi suya ve suyu da ateşe kalb ederim. Âlem-i sûretde birtakım sebebleri ehl-i gafletin gözlerine ve akıllarına hicâb ve perde olmak için vaz' ettim. Erbâb-ı gafletden olan tabîiyyûn fâideyi ve zararı tabîatdan bildikleri için hasta oldukları vakit şifâyı ilâçdan beklesinler ve müneccimler dahi o uğuru ve uğursuzluğu yıldızların te'sîrine atfettiklerinden onlar da yüzlerini bu yıldızlara çevirsinler!"

3588. “Tâ ki, münafık harîsliğinden sabahleyin kesâd korkusundan dolayı pazara gelsin!"

"Kesad", metâ'ın revaçsızlığı ve müşterisizlik demekdir. Ya'ni, "Münâfik dahi rızkını Rezzâk'dan değil, belki esbabdan ve alım ve satımın revâcından bildiğinden kesâd korkusu ile hırsından dolayı sabahleyin erkenden çarşıya koşup, dükkânını açsın!"

3589. "Kulluk etmemiş ve yüzü yıkanmamış olan lokma isteyici, cehennemin lokması olmuşdur."

"Hâlık'ının rezzaklığını unutmuş ve rızkını sebebden bilmiş olan o münâfik harîs, sabah namazını bile kılmamış ve abdest alıp yüzünü de yıkamamışdır. Lokma arkasında koşan bu münafik, bu i'tikād ve hâli ile cehennemin lokması olmuşdur."

3590. Hutâmdan otlayıcı olan o kuzu gibi, avâmın canı yiyici ve yenilmiş geldi.

[3605] "Hutâm”, esbâb ve sermâye ve mâl-ı dünyevî ve ot kırıntıları demekdir. Burada "ot kırıntıları" ma'nâsınadır. "Avâmın cânı ot parçalarını yiyen bir kuzuya benzer. Kuzu yer ve sonra da onu kesip yerler."

3591. O kuzu otlar; ve kasap, "O bizim için murad yaprağını otlar" diye şaddır.

"Berg", yaprak ma'nâsına geldiği gibi, diğer birçok ma'nâları daha vardır. Burada "revnak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Kuzu otlar; ve onu kesecek olan kasap dahi, "O bizim için otlayıp semizleniyor ve bizim murâdımızın revnakını te'min ediyor" diye sevinir.

3592. Yemeklikde cehennemin işini işliyorsun. Kendini onun için semiz yapıyorsun.

Ya'ni, ehl-i gaflet cehennemin gıdâsıdır, cehennem onlara doymaz. Nitekim Kaf sûresinde : يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَاتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد )Kaf, 50/30) ya'ni, "Biz yevm-i kıyâmetde cehenneme, "Doldun mu?" diye hitâb ederiz. O "Daha var mı?" der!" buyurulur. Ve dâimâ boğazıyla meşgül olanların yeri cehennem olacağı وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلِّ الْأَنْعَام وَالنَّارِ مثوى لَهُمْ (Muhammed, 47/12) ya'ni, "Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler; ve onların makāmı nârdır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Ya'ni, "Ey gāfil yemek ve içmekle meşgüliyet husûsunda meşrebin ve tabîatın, cehennemin meşreb ve tabîatıdır. Cins cinse meyletmek bir kāide olduğundan sen de kendini meşrebine muvâfik olan cehennem için besliyorsun."

3593. Kendi işini yap, gıdâ-yı hikmeti otla! Tâ ki kerr ü ferli kalb semiz olsun!

Cehenneme gıda olmak işini bırak da kendine lâzım olan işi işle; ve kendine lâzım olan iş, rûhun gıdâsı ve rızkı olan ilim ve hikmet tahsîlidir. Bu ilim ve hikmet gıdâsından kerli ferli olan kalbin semiz olur, ya'ni, kalbin nûr-i yakîn ile dolar.

3594. Tenin yemesi bu yemeğe mâni'dir. Can tacir gibi ve cisim yol vurucu gibidir.

Gıdâ-yı sûrî ile iştiğāl bu gıdâ-yı rûhânîyi yemeye mâni'dir. Can bir tâcir gibi ilim ve ma'rifet metâ'ını toplamaya bakar. Cisim dahi yol vuran hırsızlar gibi onu soymak ister.

3595. Tacirin ışığı o vakit yanmışdır ki, yol vurucu odun gibi yanmış ola.

Tâcirin ticaretinin revâcı yol vuran hırsızların faaliyeti münkesir olduğu vakit parlar. Bunun gibi cismin kuvveti ve faâliyeti azalırsa, rûhun nûru ve kuvveti tezahür eder.

3596. Zîrâ sen o akılsın ve bâkî akıl örtücüdür. Kendini zâyi' etme, boş yere çalışma!

Zîrâ sen bu cism-i unsurîden ibâret değilsin. Ancak o cisme taalluk etmiş olan akılsın. Bu cism-i sûrî o akıl denilen ma'nâyı örtücüdür. Binâenaleyh, rehzen olan cisme hizmet edip kendini zâyi' etme ve cisme hizmet sûretiyle boş yere çalışma!

3597. Bil ki, her şehvet şarab ve esrar gibi akıl perdesidir; ve âkil ondan deli olur.

"Beng", keten ve kendir yaprağından yapılan esrardır. "Deng", hayrân, dîvâne ve bîhûş ma'nâsınadır. "Ey gāfil bil ki, her şehvet ve hazz-ı nefsânî şarâb ve esrâr gibi insanı sarhoş edip aklın perdesi olur; ve insanın muhâke-mesinde selâmet bırakmaz; ve en akıllı bir adam o haz ve şehveti yüzünden deli gibi olur."

3598. Yalnız şarab aklın sermestliği değildir. Her ne şey ki şehevânîdir, gözü ve kulağı bağlar.

Ya'ni, insanı sarhoş edip aklını bozan şey, yalnız şarâb değildir. Nefsin her arzûsu gözü ve kulağı bağlar. Mübtelâ-yı şehvet-i nefsânî olan kimsenin gözü doğru görmez ve kulağı da doğru sözü dinlemez. Beyit: "Ah, eğer her bir haram şarab gibi sarhoşluk eseri izhar edeydi, o zaman ci-handa kimin ayık olduğu ma'lûm olurdu!"

3599. O şeytan şarab içmekden uzak idi. O tekebbürden ve inkârdan sarhoş idi.

Şeytan insanların içtiği şarabı içip sarhoş olmakdan uzak idi. Zîrâ onun bünye-i vücûdu buna müsâid değildir. Bununla beraber sarhoş idi, akıl ve muhakemesi bozuk idi. Zîrâ nefsinin hazzı ve şehveti olan tekebbürden ve inkârdan sarhoş olmuş idi.

3600. Sarhoş o olur ki, onu görür ki yokdur; altın görünür o şey ki, bakır ve de- [3615] mirdir.

Sarhoş o kimsedir ki, yok olan şeyi var görür. Meselâ bakır ve demir olan bir şeyi altın görür. Ve kezâ bu vücûdât-ı izâfiyyeyi müstakil görenler de sar- hoşlar tâifesine mülhakdır. Zîrâ akl-ı selîm ile muhakeme olunursa köpük mesâbesindedir. Ona istiklâl vermek akılsızlık ve sarhoşlukdur. Ve hele bu vücûda istinâden kibir ve ucüb da'vâsı büsbütün muhakeme noksânındandır.

3601. Bu sözün nihayeti yokdur. Ey Mûsâ, dudak kımıldat, tâ ki onlar dışarı gelsin!