Mûsâ (a.s.)ın kıssasının bakiyyesi
44. bölüm / 48 · 1498 kelime · ~8 dk okuma
3561. Bu ten ağacı asâ-yı Mûsa'dır ki ona, "Elden onu at!" diye emir geldi.
"Bu cisim ağacı, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir ki, ona, "Evvelen onu elinden bırak!" diye emir geldi." Cisim asâsının elden bırakılması o cismin ahkâmına ve iktizââtına karşı mücâhede olunmakdan kinâyedir. Zîrâ onun hükmü ve iktizâsı kendi enâniyeti ve vehm-i istiklâlidir.
3562. “Tâ ki onun hayrını ve şerrini göresin. Ondan sonra onu “Hu"nun emrinden tut!"
Ya'ni, "Cisim asâsını elden bırak ki, onun hayrını ve şerrini göresin." Zîrâ bir kimse bir şeyin içinde müstağrak olunca onun hâl ve şânını tedkîk edemez. Binâenaleyh cismin şerri ancak onun hükmüne muhalefetle görülür. Ve bu muhalefet neticesinde de onun vücudundaki hayır zâhir olur. Zîrâ bu cism-i kesîf olmasa insan melekden efdal olamaz idi. Nitekim Sâib hazretleri buyurur: صائب زملائك مطلب رتبت انسان آیینه بی پشت چه صورت بنماید
"Ey Sâib! Rütbe-i insâniyyeyi melâikeden taleb etme! Zîrâ sırsız aynada ne sûret görünür?"
"Imdi bu cisim evvelki varlığını terk edince sonra onun yerine bir vücûd-i Hakkānî gelir ki, bu vücûd asâsı “Hû”nun ya'ni hüviyyet-i ilâhiyyenin emrinden tutulmuş olur."
3563. Atmadan evvel o değneğin gayrı olmadı. Vaktaki onun emriyle tuttun, güzel oldu.
Ya'ni, senin "cem'den evvelki fark"ın varlığın, dayanılacak bir değnekden başka bir şey değil idi. Vaktâki onu, emr ile attın, o kuru değnekden kurtuldun. Fakat yine onun emriyle tuttuğun vakit, o kuru değnek tebeddül etti ve güzel oldu.
3564. Evvelen o kuzuya yaprak silkici idi. O gāfil olan gürûha acz verici oldu.
"Girre", burada, "gaflet" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin evvelki varlığın Mûsâ (a.s.)ın emr-i ilâhîden evvel taşıdığı bir asâya benzer idi ki, o asâ hakkın- da sûre-i Tâhâ'da şöyle buyurulur: قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأْ عَلَيْهَا وَأَهْشَ بِهَا عَلَى عَنْمِي وَلِىَ فِيهَا (Tâhâ, 20/18) ya'ni, Mûsâ (a.s.) suâl-i ilahîye cevâben dedi ki: "Bu asâdır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkerim; ve benim için onda diğer maslahatlar vardır." Ve bu asâyı emr-i ilâhî ile bırakmazdan evvel onun hâli böyle idi. Vaktâki onu emr-i ilâhî ile tekrar tuttun, senin o varlık asân gāfil gürûha acz verici oldu."
3565. Fir'avnlar'ın başı üzerine hâkim oldu. Onların suyunu kan ve ellerini başlarına vurucu etti.
Mûsâ (a.s.) asâsı ile Fir'avn'a ve Fir'avn'a tâbi' olanların başına hâkim oldu ve asâsıyla Níl'e işaret etti, Nil suyu kan oldu. Ve bu hâli gören tebea-i Fir'avn teessüflerinden ve elemlerinden ellerini başlarına vurdular. Ve kezâ asâ ile tarlalarına işaret etti, çekirge alayı kapladı, onların ekinlerini yedi, harâb etti. Kıtlığa ve açlıkdan ölüme mahkûm oldular. Bunlar gibi asâ-yı Mûsâ'ya mümâsil olan evliyâullahın vücûd-i Hakkānīleri nefs-i Fir'avn'a tâbi' olan ehl-i gaflet hakkında böyle tasarruf eder. Fir'avn'un tebeasına müstevlî olan belâyâ-yı mütevâliye sûre-i A'râf'da şöyle buyurulur: فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفان وَالْجَرَادَ وَالْقَمَلَ وَالصَّفَادِعَ وَالدَّمَ (A'râf, 7/133) ya'ni, "Biz onların üzerine tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan gönderdik!"
3566. Yaprak yiyen çekirgeler sebebinden onların tarlalarından kıtlık ve ölüm zahir oldu.
Mûsâ (a.s.) Fir'avn'u ve tevâbi'ini da'vet ettikçe, onların muhalefeti arttı; ve başlarına gelen tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan istílâsı gibi belâlardan da mütenebbih olmadılar. "Hz. Mûsâ'nın nazarı onların bu müntehâsı ahvâline düştü. Akıbet kendinin kendiliği olmaksızın lisânından duâ zâhir oldu." "Duâ", burada kavl ve kelâm ma'nâsınadır. Ya'ni, Mûsâ (a.s.)dan âtîdeki beyt-i şerîfde mezkûr olan kelâm zâhir oldu da dedi
3567. Vaktaki onun nazarı müntehaya düştü, akıbet Mûsa'dan bî-hod olarak dua zahir oldu.
Mûsâ (a.s.) Fir'avn'u ve tevâbi'ini da'vet ettikçe, onların muhalefeti arttı; ve başlarına gelen tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan istílâsı gibi belâlardan da mütenebbih olmadılar. "Hz. Mûsâ'nın nazarı onların bu müntehâsı ahvâline düştü. Akıbet kendinin kendiliği olmaksızın lisânından duâ zâhir oldu." "Duâ", burada kavl ve kelâm ma'nâsınadır. Ya'ni, Mûsâ (a.s.)dan âtîdeki beyt-i şerîfde mezkûr olan kelâm zâhir oldu da dedi
3568. Ki: "Mâdemki bu cemaat doğru olmak istemez, bu bütün aciz kılmak ve çalışmak ne içindir?"
Ya'ni, "Mâdemki bu Mısır halkı doğru ve mühtedî olmak istemez, o halde onları âciz kılmak için başlarına türlü türlü belâlar musallat kılıp, hayât-ı dünyeviyyelerinde âciz bir hâle getirmek ve onların hidâyetlerine çalışmak ne içindir? Ve bunda ne fâide vardır?" Sırr-ı kadere vukūf ma'nâsını mutazammın olan Mûsâ (a.s.)ın bu talebi ve bu sözü li-hikmetin kendisinden bilâ-ihtiyâr sâdır oldu. Zîrâ hîn-i da'vetde sırr-ı kader, enbiyâ (a.s.)dan mestûrdur. Eğer mekşûf olsa da'vetlerine fütûr gelir.
3569. Emir geldi ki: "Nuh'a ittiba' et! Meşrûh olan son görücülüğü terk et!"
"Meşrûh”, mekşûf ma'nâsınadır. Ya'ni, "Mûsâ (a.s.)a vahiy geldi ki, "Peygamberim olan Hz. Nûh'un fiiline muvâfakat ve ittiba' et! Nazarına mekşûf olan ehl-i Mısır'ın akıbet-i ahvâlini görmeyi terk et!" Nûh (a.s.)ın fiili bu idi ki, sûre-i Nûh'daki âyet-i kerîmede beyân buyurulur: قَالَ رَبِّ إِنِّى دَعوت قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا (Nûh, 71/5) ya'ni, "Yâ Rabbî! Ben kavmimi gece ve gündüz da'vet ettim" ve ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا (Nûh, 71/8-9) ya'ni, "Sonra onları açıkdan açığa da'vet ettim. Ba'dehû yüksek sadâ ile i'lân ederek da'vet ettim ve birer birer çağırıp gizli gizli de da'vet ettim."
3570. "Ondan tegāfül et ki, yolun da'vet edicisisin. "Belliğ" emri vardır, o boş [3585] olmaz."
"Tegāfül", kasden gaflet göstermek demekdir. Ya'ni, "Ey Mûsâ, sen o son görücülükden kasden gaflet et ve gāfil vaziyetini takın! Zîrâ sen hidâyet yolunun da'vetçisisin. Peygamberlere tarafımdan "Tebliğ et!" emri vardır. Bu "Tebliğ et!" emri boş değildir, benim bir hikmetime müsteniddir." Bu beyt-i şerîfde, يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Mâide, 5/67) ya'ni, "Ey Resûlüm! Sana inzâl olunan şeyi tebliğ et!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beytin ilk mısraı Hind nüshalarında, منگر آخر که تو داعی رهی ya'ni, "Sona bakma ki, sen yolun da'vetçisisin" sûretindedir. Ve enbiyânın kaderden mahcûbiyetleri hakkındaki îzâhât yukarıda 3560 numaralı beyitde geçti.
3571. "En aşağı hikmet ki, senin bu ilhahından o inâd ve o serkeşlik zahir olur."
“İlhâh”, ibrâm etmek; "lecâc" inâd etmek; "utüv", serkeşlik ma'nâlarınadır. Ya'ni, “Yâ Mûsâ, senin bu da'vetdeki ilhâh ve ibrâmından insanların bir kısmının inâdı ve serkeşliği tezahür eder. İşte ilhâh ve ısrardaki en aşağı hikmet-i ilâhiyyem budur."
Ma'lûm olsun ki, peygamberlerin da'vetlerindeki hikmet müteaddiddir. Ezcümle, bir hikmet dahi budur ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ hazretleri her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmından sonra olur ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba'de'l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: الذى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni, “O Allah Teâlâ ki, ölümü ve diriliği, hanginizin ameli en güzeldir, diye sizi imtihan etmek için yarattı." Ve keza buyurur: ولنبلونكم حتى نعلم المجاهدين منكم (Muhammed, 47/31) ya'ni, "Sizden mücâhid olanları bilmek için sizi imtihan ederiz." Eğer mertebe-i azhar olan bu âlem-i şehadetde peygamberlerin da'vet-i musırrâneleri olmasa, her ayn-ı sabitenin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessük edememiş olur idi.
3572. "Ta ki Hakk'ın yol göstermesi ve ıdlâli bütün fırkaların ehli üzerine zahir olur."
Ya'ni, Hakk'ın ism-i Hâdî'si ve ism-i Mudill'i vardır. Âlem-i şehadet ise esmâ-i ilâhiyyenin meclâsı ve mazharıdır. Ve bu mezâhir-i kevniyyeden ba'zısı mazhar-ı Celâl ve ba'zısı mazhar-ı Cemâl'dir. Binâenaleyh halk muhtelif fırkalara münkasımdır. Enbiyâ ism-i Hâdî'nin ve İblîs ism-i Mudill'in mazhar-ı etemleridir. Enbiyâ bir taraftan halkı hidâyete da'vet eder; ve İblîs dahi içeriden dalâlete teşvik eder. Enbiyânın da'veti zâhirdir; ve İblîs'in teşvîki ise hafî ve bâtındır. Ve bu âlem ism-i Zâhir'in hükmü altında bulunduğundan bâtında olan âsâr ve ahkâm zuhûr etmek lâzımdır. Binâenaleyh, enbiyânın da'vetdeki ilhâh ve ısrarlarından, bâtında olan ehl-i hidâyet ve ehl-i dalâlet birbirinden temeyyüz edip zâhir olur.
3573. Çünkü vücuddan maksud, izhar idi. Ona nasihatdan ve iğvadan imtihan lâzımdır.
“Mâdemki bu vücûdât-ı izâfiyyeden maksûd, kenz-i mahfîde olan sıfât ve esmâ, ahkâm ve âsârının izhârı idi; binâenaleyh, imtihan için müşevvik-i hidâyet olan enbiyânın da'veti ve müvesvis-i dalâlet olan İblîs'in ilkāâtı lâzımdır.” Nitekim yukarıki beyitlerde îzâh olundu.
3574. Şeytan gavâyete ilhah eder; şeyh hidâyete ilhah eder.
“Gavâyet”, azgınlık ve dalâlet demekdir. Ya'ni, “İmtihan için şeytan insanların bâtınında onları azgınlığa ve dalâlete ilhâh ve ibrâm eder. Ve enbiyâ ve onların 'vârisleri olan meşâyih-i hakîkiyye zâhiren hidâyet tarafına ilhâh ve ibrâm eder.” Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: “Eğer dikkatli bakar isen, fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî' ve şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Meselâ pâdişah ister ki kölelerini bir-takım sebebler ile imtihan etsin, tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebâtsız olan kimdir? Meydana çıksın ve nîk-ahd, bed-ahdden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan ayrılsın. Sebâtları zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lâzımdır; ve eğer olmazsa onların sebâtı nasıl zâhir olur? İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır. Ve sâbiti gayr-i sâbitden ayırmak ve sivrisinekler gidip onların gayrı kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi.”
3575. Vaktaki emr-i şücûn mütevâlî oldu, Nîl başdan başa hep kan geldi.
“Şücûn”, hâcet ma'nâsına olan “şecen” kelimesinin cem'idir. “Şecen”, “hüzün” ma'nâsına da gelir. Bu ma'nâya geldiği vakit cem'i “eşcân” gelir. Şu halde “emr-i şücûn”, hâcetlerin emri demek olur ve “şücûn”, “kuûd” vezninde masdar olduğuna göre, bir adamı mahzûn ve gamnâk etmek ma'nâsınadır. Nitekim, “Şecene'l-emrü fülânen” ya'ni, “Emr fülâna gamnâk oldu” derler. Ya'ni, “Vaktâki Kıbtîler'e gamnâk olan emir mütevâlî oldu, ya'ni onların belâları birbirini ta'kîb etti, bu def'a da bir belâ-yı muakkib olmak üzere Nîl nehri baştan başa kan oldu.”