İçeriğe atla

Kıbtî'nin Sıbtî'den duâ-yı hayır ve hidâyet niyâz etmesi ve Sıbtî'nin Kıbtî'ye hayır ile duâ etmesi ve onun Ekremü'l-ekremîn ve Erhamü'r-râhimîn cânibinden makbûl olması

43. bölüm / 48 · 5642 kelime · ~29 dk okuma

3480. Kibtî dedi: “Sen bir dua et! Zîrâ ben gönül karanlığından o ağzı tutmam."

Kıbtî'ye Sıbtî'nin sözleri te'sir edip dedi ki: "Ey kardeş, sen benim için bir duâ et! Zîrâ küfrümün şiddetinden gönlüm kapkara olmuşdur. Binâenaleyh bende duâ edecek bir ağız yokdur.

3481. “Zîrâ ola ki, bu gönlün kilidi açılsın, çirkine, görenlerin bezminde yer olsun!"

“Zîrâ senin duân berekâtıyla kalbimin kilidi olan bu inkâr ve küfür kilidi açılsın. Bâtınî yüzü küfür ile çirkin bir hâle gelmiş olan benim gibi bir mün-kire nûr-i îmân ile bâtınları güzel ve latîf olan kimselerin bezminde ve mecli-sinde yer verilsin!" Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, îmân etmek insanın irâde-siyle mümkin olamaz. Belki inâyet-i Hak lâzımdır. Zîrâ çok münkirler vardır ki, ehl-i îmânın sükûnet-i kalbiyyelerine gıbta ederler ve "Keşke bizde de îmân olsa da içimizde bir rahat ve sükûnet hâsıl olsa!" derler. Fakîr böylele-rine bi'd-defeât tesadüf etmiş ve acımışımdır.

3482. "Meshe mensûb olan senden güzellik sahibi olsa, yahud İblîs'e mensûb olan yine Kerrûbî olsa!"

"Mesh", lügatde, "bir şeyin sûretini diğer bir çirkin sûrete tahvîl etmek-dir." "Kerrûbî”, “melâike-i mukarrebîn" demekdir. Ya'ni, "Hadd-i zâtında benim güzel olan rûhum bu âlem-i kevnde çirkin olan nefsimin sûretine mesh olunmuşdur. Ve el'ân rûhum meshe mensûbdur ve bâtını memsûh bir kimseyim. Duâ et ki, bu duânın berekâtıyla güzellik sahibi olsun! Ve esâsen ârif-i Hak ve melâike-i mukarrebîne mensûb olan rûhum, bu âlem-i kevn cinsinden olan nefsimin şeâmetinden dolayı İblîs'e mensûb olup, serkeş bir hâle gelmişdir. Senin duân berekâtıyla yine evvelki hâline gelip melâike-i mukarrebîne mensûb olsun!"

3483. "Yahud Meryem'in elinin feriyle kuru dal tâzelik ve meyve ve misk kokusu bulsun!"

Bu beyt-i şerîfde Sıbtînin duâsı Îsâ (a.s.)ın validesi olan Hz. Meryem'in eline ve Kıbtî'nin vücûdu da kuru ağaç dalına teşbih buyurulmuşdur. Ve Hz. Meryem'in mübarek elinden kuru ağacın yeşerip meyve verdiği kıssası sûre-i Meryem'de mezkûrdur.

3484. Sibtî o dem sücûda düştü ve dedi ki: "Ey âşikârın ve gizlinin bilicisi olan Huda!"

3485. "Kul senden başka kimin huzuruna el kaldırır? Hem duâ ve hem icâbet sendendir!"

"Duâ", çağırmak ve da'vet etmek ve taleb etmek demekdir. Bir kul matlûbunu taleb için Hakk'ı çağırdığı vakit Hak tarafından mutlaka "Lebbeyk!" ile icâbet olunur. Eğer kulun taleb ettiği şey ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına muvâfık bulunmuş ve vakt-i zuhûru da gelmiş ise derhal icâbet buyurulur. Ve eğer vakt-i zuhûru gelmemiş ise, vakt-i merhûnuna ta'líkan te'hîr olunur. Eğer kulun taleb ettiği şey isti'dâdına muhâlif ise isti'dâdına muvâfık. olan bir şey ile icâbet olunur. Her bir sûrette duâ abdin kalbine Hak tarafından ilkā buyurulur. Binâenaleyh, hem duâ ve hem de icâbet Hak'dan olur.

3486. Evvelden duâ meylini dahi sen verirsin. Nihayet duâlara cezayı da sen verirsin!

Kulların kalplerine duâ ve taleb meylini ilkā eden de sensin. Sonra o duâlara icâbet edip mukābilini veren de sensin!

3487. Evvel ve Ahir sensin. Biz ortada hiçin hiçiyiz ki beyâna gelmez!

Ya'ni, “هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ” (Hadîd, 57/3) âyet-i kerîmesi hükmünce bu taayyünâtın Evvel'i ve Âhir'i sensin ve kezâlik bu taayyünâtda zâhir olan dahi sensin ve bu taayyünâtın bâtını ve hakîkati de sensin. Binâenaleyh bizim bizliğimiz, Senin senliğini gösteren bir nümâyişden ibaret olduğundan ortada hiçin hiçiyiz!" Ve bizim bu hiçliğimizi elfâz ile ta'rîf ve beyân etmek mümkin değildir, zîrâ zevk ile anlaşılır. Velhâsıl biz ortada vücûd sâhibi değiliz. Vücûdumuz senin şuûnâtından ve varlığındandır; ve bilcümle ef'âlimizde Senin kudretin ile kādiriz ve senin ilmin ile âlimiz ve senin irâdenle mürîdiz.

3488. Böyle söyledi, nihayet leğeni dam başından düştü, ve onun kalbi bî-hûş oldu.

“Taşt ez bâm üftâden”, kötü nâmın şâyi' olması ve güneşin gurûb etmesi ma'nâlarından kinâyedir. Burada ikinci ma'nâ murâd buyurulur. Ya'ni, “Sıbtî bu yolda münâcât etti ve bu esnâda aklının güneşi gurûb etti ve kendinden geçti.”

3489. Tekrar duâda akla geldi; "İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır!"

Sıbtî, tekrar aklını başına toplayıp duâya başladı. Zîrâ bu âlem-i keserâtda insana kavlen ve fiilen çalışmak lâzımdır. Ve kendinden sâdır olan kavlin ve fiilin elbette birer sûretleri peydâ olur. Eğer kavli ve fiili güzel ise suver-i latîfe ve eğer çirkin ise suver-i kabîha tekevvün eder. Velhasıl وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) âyet-i kerîmesi mûcibince "İnsanın eline gelen şey, ancak sa'y edip kazandığı şeydir!"

3490. O duâda idi ki, ansızın Kıbti'nin kalbinden bir na'ra ve bir sayha sıç- [3504] radı.

"Sibtî duâsına devam ederken Kıbtî'nin hâli değişti ve ansızın kalbinden bir na'ra ve bir sayha fırladı." "Gurre", arslan sesi demek olup, burada "sadâ-yı şedîd" murâd buyurulur.

3491. Dedi ki: "Hele çabuk ol, îmân arz et, tâ ki hemân eski zünnârı keseyim!"

Kıbtî o hâl içinde Sıbtî'ye dedi ki: "Hele çabuk ol, bana îmân arz ve mü'min olmam için ne yapmam lâzım olduğunu söyle, tâ ki hemân eski olan küfür bağını keseyim!"

3492. "Benim canıma bir ateş attılar. Bir İblîs'i can ile okşadılar."

"Senin duân berekâtıyla canıma bir âteş-i aşk attılar. Ben şeytanın tevâbi'inden olduğum için bir İblîs'den farkım yok idi. Fakat beni can ile ya'ni hidâyet ile okşadılar."

3493. "Senin dostluğun ve senden sabırsızlık, Allah'a hamdolsun ki, akıbet elimi tuttu."

"Şigîft", sabretmek ma'nâsına olan “şigîften" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni, "Senin dostluğun ve aramızda ihtilaf-ı dîn olduğu halde senin dostluğuna ve sohbetine karşı vâki' olan sabırsızlık, Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ olsun ki, âkıbet elimi tuttu ve beni helâk-i ma'nevîden kurtardı."

3494. "Senin sohbetlerin bir kimya idi. Gönül, evinden senin ayağın eksik olmasın!"

"Pây", burada kudret ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin dostluğun ve sohbetin benim bakır mesâbesinde olan kalbimi altın yapmak için bir kimyâ idi. Kudret terbiyen gönül evinden eksik olmasın!"

3495. Sen Huld'ün nahlinden bir dal idin; vaktaki tuttum, o beni. Huld'e götürdü.

"Sen kerem ve sehâvetinle ayn-ı sehâ ve kerem idin. Binâenaleyh, cennet nahlinin bir dalı idin. Ben sana sarıldım o beni cennete kadar götürdü." Bu beyt-i şerîfde şu hadîs-i nebevîye işaret buyürulur: السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ بغصن منها قاده ذلك الغصن الى الجنة ya'ni, "Sehâvet cennet ağaçlarından bir ağaçdır. Dalları dünyaya sarkmışdır. Kim ki ondan bir dalı tutarsa, bu dal onu cennete delâlet eder."

3496. Sel idi o ki, tenimi kaptı; sel beni cûd deryasının kenarına kadar götürdü.

"Senin sohbetin gûyâ ki bir sel idi, benim cismimi kaptı; o sohbet seli beni cûd ve kerem-i ilâhî deryâsının kenarına kadar götürdü."

3497. Ben su ümîdi ile sel tarafına gittim. Derya gördüm ölçek ölçek inci yakaladım.

"Ben su ümîdi ile senin seyl-i sohbetin ve mülâkātın tarafına gittim. Orada su yerine deryâ gördüm ve o deryâdan ölçek ölçek maârif ve hakāyık incilerini yakaladım."

3498. Şimdi su al!" diye ona tas getirdi. Dedi: "Git, sular benim indimde hakîr oldu."

Sıbtî Kıbtî'de gördüğü bu hal üzerine: "Haydi şimdi artık mü'min oldun. Nil'den su al da iç!" diye tas getirdi. Kıbtî, devam eden zevk-i ma'nevîsi sebebiyle ona cevâben dedi ki: "Ey Sıbtî, Git! Şimdi sular benim indimde hakîr oldu."

3499. Allah iştera" dan bir şerbet içtim. Bana mahşere kadar susuzluk gelmez.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tevbe'de olan, إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni, "Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mal- larını cennet mukābilinde iştirâ eyledi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmeye taalluk eden bir beyt-i şerîf dahi I. cildin 2749 numarasında geçti. Ya'ni, "Ben nefsimin hazzından ve nefsimden geçtim ve bunları Hak yoluna fedâ ettim. Benim benliğim gidince Hakk'ın varlığı zâhir oldu ve benim benliğim cennet-i Zât'da mahv ve müstehlek oldu. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmenin ma'nâsından bir şerbet içtim. Artık kıyamete kadar nefsimin hazzı ve susuzluğu vâki' olmaz"!

3500. O ki, ırmaklara ve pınarlara su verdi, benim bâtınımda bir pınar açtı.

[3514] "O Zât-ı ecell-i a'lâ hazretleri ki, ırmaklara ve pınarlara su verdi, benim de bâtınımda bir pınar açtı ve beni Níl suyundan müstağnî kıldı."

3501. Bu ciğer ki, harâretli ve su içici idi, onun himmeti önünde su hakîr oldu.

Birinci mısra'daki "âb-hor", vasf-ı terkîbî olup "su içici" demekdir. İkinci mısra'daki "hor", "ab"ın sıfatı olup "hakîr" ma'nâsınadır. Binâenaleyh kāfiye-i beyt-i şerîf tamamdır. Ya'ni, "Küfrüm zamânında harâretli ve su içici olan ciğerimin himmeti ve kasdı önünde, şimdi su hakîr ve kıymetsiz oldu."

3502. [" Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd" va'dindeki doğruluğa delil olarak cenâb-ı Hak Kâfî isminin "kef"i oldu!]

Hurûf-i mukattaa telaffuzu i'tibariyle ikinci mısra'da صدق وعد كافها يا عين صاد okunmak sûretiyle hem vezin ve hem kāfiye tamam olur. Birinci mısra'da sûre-i Zümer'de vâki' أليس اللهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni, "Allah abdine kâfî değil midir?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. İkinci mısra'da dahi bu âyet-i kerîmedeki, va'din sıdkına delil (كهيعص) gösteriliyor. Ya'ni, "Allah Teâlâ'nın "Kâfî” ism-i şerîfi, kullar için bu âyet-i kerîmedeki va'd mûcibince kâfî geldi. Ve bu va'din sıdkına da "Kâfi" isminin "kâf"ını ve "Samed" isminin "sad"ını hâvî olan (كهيعص) delil geldi. Bu beyt-i şerîfden mehmâ-emken çıkarılabilen ma'na budur. Şurrâh-ı kirâm hazretlerinin her biri bir ma'nâya zâhib olmuşlardır. En doğrusu bu hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin keşf ve hallini hakîkati vechi ile vâris-i ulûm-i Nebevî olan Hz. Pîr ve diğer verese-i kâmilîn olan evliyâullah hazarâtı bilir.

3503. "Ben Kâfî'yim! Cümle hayrı, sebebsiz vasıtasız başkasının yardımı olmaksızın sana ben veririm."

Ya'ni "Hak Teâlâ Hazretleri buyurur ki: "Benim bir ism-i şerîfim dahi Kâfî'dir. Sebebsiz ve vâsıtasız ve hiçbir gayrın yardımı olmaksızın sana her bir hayrı veririm."

3504. "Kâfî'yim, sana ekmeksiz tokluk veririm. Piyade ve süvâri askeri olmaksızın sana beylik veririm."

3505. "Kâfî'yim, sana ilaçsız derman ederim. Mezarı ve kuyuyu meydan yaparım."

Ya'ni, "Ben Kâfiyim. Benim kifayetim esbâb-ı zâhirî isti'mâline muhtaç değildir. İlâçsız bir hastalığı izâle ederim ve dar olan mezarı ve kuyuyu genişletirim." Ba'zı nüshalarda “gûr" yerine “kûh” vâki' olmuşdur.

3506. "Sana baharsız nergis ve nesrin veririm. Kitabsız ve muallimsiz telkîn veririm."

"Nesrîn", bir nevi' beyaz gül.

3507. “Bir Mûsâ'ya bir asa ile kuvvet veririm. Hattâ bir âlem üzerine kılıçlar vururum."

3508. "Mûsa'nın eline bir nûr ve ziyâ veririm ki, güneşe tokat vurur!"

Bu beyt-i şerifte, اسْلُكَ يَدَكَ فِي جَيْبكَ تَخْرُجُ بَيضاء (Kasas, 28/32) ya'ni, “Elini ceybine sok! Nûr-i beyzâ hâlinde çıkarırsın!" âyeti kerîmesinde beyân buyurulan yed-i beyzâya işâret olunur. "Güneşe tokat vurmak", Mûsâ (a.s.)ın elinden çıkan nûrun şiddetinden kinâyedir.

3509. Ben Nil suyuna kan karıştırmam. O suyun aynını san'atla muhakkak kan yaparım.

Ya'ni, "Nîl nehri suyunun rengini bozmak için ona kan karıştırmam. Belki suyun "ayn"ını ve zâtını san'at-ı kādirânem ile kan yaparım." Ma'lûm olsun ki, ilm-i ilâhî de hem suyun ve hem de kanın hakikatleri sâbitdir. Bu hakîkatlerin bu âlem-i kesâfetde zuhûru mutlakā a'yân-ı hâriciyyelerine bağlı değildir. Cenâb-ı Hak murâd buyurduğu vakit, kanın hakikatini suyun aynından ve suyun hakikatini de kanın aynından izhar eder. Nitekim Nemrûd'un ateşinin sûretinden İbrâhim (a.s.) için gülistânın hakikatini izhar buyurdu.

3510. Senin şâdîni Nil suyu gibi gam yaparım ki, şâdîler tarafına yol bulamazsın!

"Níl suyunu tahvíl ettiğim gibi ey insan, senin kalbindeki şâdîyi ve bastı dahi gama ve kabza tahvíl ederim. O halde ki, şâdíîler ve mestler tarafına aslâ yol bulamazsın ve hiçbir vecihle kalbinin gamını izâle edemezsin."

3511. Vaktāki tekrar tecdîd-i îmân izhar edesin, tekrar Firavundan bîzarlık edesin.

"Tenîden" masdarı, burada "izhâr etmek" ma'nâsınadır.

3512. Rahmet Mûsa'sını gelmiş görürsün; kan olan Nil'i ondan su olmuş görürsün.

Bu iki beyt-i şerîf her ne kadar zâhirde Sıbtî lisânından Kıbtî'ye hitâb ise de bâtında insân-ı kâmil tarafından ehl-i istidlâl olan ehl-i îmâni îmân-ı hakîkîye da'vetdir. Ve "tecdîd-i îmân” ta'bîri ile bu ma'naya işaret buyurulur. Ve âyet-i kerîmede bu ma'nânın şâhidi يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُوا (Nisâ, 4/136) ya'ni, "Ey îmân eden kimseler, îmân ediniz!" emridir ki, "Ey Allah'a îmân-ı istidlâlî ile îmân edenler! Îmân-ı hakîkî ile îmân ediniz!"

Nitekim ashâb-ı kirâmdan Muâz b. Cebel (r.a.) ara sıra buyururlardı ki: يَا صهيب و يا سلمان و يا بلال تعالوا نجلس ونؤمن ساعة فأتوا الى رسول الله صلى الله تعالى عليه و سلم فقالوا يا رسول الله انا آمنا بالله تعالى وبرسوله ويقول لنا معاذ هكذا قال رسول الله صلى الله عليه وسلم دعوا معاذا فانه رجل يحب الله ورسوله ya'ni, “Yâ Suheyb ve yâ Selmân ve yâ Bilâl, geliniz oturalım ve bir müddet îmân edelim!” Onlar bu söz üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri’ne gelip, “Yâ Resûlallah! Biz Allah ve Resûl’üne îmân ettik, halbuki Muâz bize böyle söylüyor!” dediler. Resûl-i Ekrem hazretleri de “Muâz’ı bırakın, o Allah’ı ve Resûl’ünü sever bir adamdır” buyurdu. Hz. Muâz’ın da’veti îmân-ı hakîkî tarafına olduğu için Resûl-i Ekrem hazretleri onun da’vetini tasvîb buyurdular. Zîrâ îmân-ı istidlâlî ile Fir’avn tabîatında olan nefsin tahakkümünden kurtulmak mümkin değildir. Bu îmânın îmân-ı hakîkî ile tecdîdi esbâbına teşebbüs etmek lâzımdır. Ve rahmet Mûsâ’sı gelip asâsı ile nefis Fir’avn’unu tehdîd etsin ve netîcede de îmân-ı hakîkî alâmetleri zuhûr etsin. Ve îmân-ı hakîkînin alâmeti âlem-i gaybda olan îmân ve hakāikı müşâhede etmekdir. Ve işte bu müşâhede neticesinde kan görünen Níl suyu berrak su hâlinde görünür. Ya’ni mezâhir-i kevniyyede gördüğün çirkinlik kalmaz.

3513. Vaktâki içeride ipin ucunu hifzedesin, senin zevk Níl’in asla kan olmaz.

“Vaktâki îmân-ı hakîkî ipinin ucunu bâtınında hıfz edesin ve onun istitârını mûcib olan esbâbdan tevakkî edesin, kalbinde cereyân eden Níl-i ma’rifet zevkin aslâ tebeddül etmez.”

3514. Ben zannettim ki, îmân getirirsem, akıbet bu kan tufânından bir su içerim.

“Kan tûfânı”ndan murâd, tecelliyât-ı kahriyye-i Hak’dır ki, ezvâk-ı nefsâniyye altında müstetirdir. “Ben zannederdim ki, insân-ı kâmile ittibâ’ edersem âlem-i cismâniyyetdeki zevkim ve hazzım kâmil olur.”

3515. Ben ne bilirdim ki, bir tebdîl ede, benim tab’ımda benim için bir Níl yapa!

“Ben ne bilirdim ki, bendeki ezvâk ve huzûzât-ı cismâniyyeyi hazz-ı rûhânîye tebdîl ede ve benim tab’ımda ve zâtımda benim için bir zevk-i azîm Níl’i yapa!”

3516. "Kendi gözüm tarafında bir Nil'im akıcıdır. Başkalarının gözü önünde berkararım.

"Ben gözümün önünde bana mahsûs bir Níl nehri aktığını görüyorum. Halk benim bu müşâhedemden gafildir. Ben onların nazarında olduğum hâl üzere karâr ediyorum ve aslâ değişmemiş bir haldeyim. Zîrâ onların gözleri zâhir gözüdür. Bu gözleriyle bâtınıma nüfüz edemezler."

3517. Nitekim Peygamber'in önünde bu cihan tesbihin garkıdır. Bizim önümüzde gabîdir.

"Gabî", fıtnatı az olan kimse demekdir. Burada cemâdlıkdan kinâyedir. Hind nüshalarında "gabî" yerine "abî" vâki' olmuşdur, "serkeş ve itâatsiz" ma'nasınadır. Ya'ni, "Nitekim Peygamber (a.s.)ın nazar-ı saâdetleri bu âlemin bâtınına nüfüz buyurduğu için efrâd-ı âlemin kâffesini tesbih-i Hak ile meşgül görür. Bizim nazarımız ise, zâhir-i âleme münhasır kaldığından bu efrâd-ı âlem câmid ve gabî bir haldedir." Nitekim âyet-i kerîmede, وَإِنْ مِن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'ni, “Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yokdur. Velâkin siz onların tesbihini idrâk edemezsiniz" buyurulur. Ma'rifet-i cemâd hakkındaki îzâhât I. cildin 2144 numarasını ta'kīb eden ve III. cildin dahi 1008 numarayı vely eden ebyât-ı şerîfede geçmişdir.

3518. Onun gözünün önünde bu cihan aşk ve adl ile doludur. Başkalarının önünde ölü ve cemâddır.

Ya'ni, Nebiyy-i zîşânın gözünün önünde bu cihan aşk ve adl ü dâd ile doludur. Zîrâ cemâd, nebât ve hayvan Hakk'ın ve kendi asıllarının âşığıdır. Ve onların kendi asıllarından ayrılıkları ve derece derece yine kendi asıllarına irtikāları, Hakk'ın adliyle vâki' olan hükme müsteniddir. Bunun böyle olduğunu Nebiyy-i zîşân ve onun vârisleri görürler. Fakat bunların gayrı olan kimselerin nazarları zâhire olduğundan âlem onların önünde ölü ve cemâd ve bî-ma'nâ görünür.

3519. Onun gözünün önünde aşağı ve yukarı hızlı gidicidir. O kerpiçden ve taşdan nükte işiticidir.

"Resûl-i Ekrem'in gözünün önünde hem aşağı ve hem de yukarı tabakada bulunan eşyâ kendi asılları olan Hakk'a doğru seyr-i serî' içindedirler ve hızlı gidicidirler. O kerpiçden ve taşdan nükte işiticidir." "Resûl-i Ekrem hazretlerinin taşdan nükte işitmesi", I. cildin 2188 numaraya müsâdif olan beyitlerde mezkûrdur. Ve "cemâddan nükteler işitmek" bu ümmetin havâssında da vâki' olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki, "Şeyh Ebu'l-Abbâs Harîrî ile Şeyh Abdullah Kurbânî pazara gidip Şeyh Abdullah'ın çocuğu için tebevvül etmesi için camdan ma'mûl bir ördek almışlar. Sulehâdan ba'zi zevât dahi onlara iltihâk etmişler. Bir şey yemek üzere bir yere oturmuşlar, şerbet almaya karar vermişler. Bu şerbeti henüz kullanılmamış olan o ördeğin içine koymuşlar. Diğerleri taâmdan sonra dağılmışlar, Şeyh Ebu'l-Abbas ile Şeyh Abdullah kalmış, ördekden bir sadâ sudûr edip demiş ki: "Hak Teâlâ'nın o kulları benim içimden bir şey yedikden sonra ben Allah hakkı için sidiğe ve murdar şeylere mahal olmam!" Bu sadâyı müteâkib o şişe Şeyh Abdullah'ın elinden fırlayıp parça parça olmuş, bu vak'ayı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerine nakl etmişler, o hazret buyurmuş ki: "Siz ördeğin va'z ve irşâdından gāfil olmuşsunuz. Onun maksûdu sizin tevehhüm ettiğiniz gibi değildir. Birçok kaplar vardır ki, sizden daha efdal olan zevât ondan taâm yemişlerdir ve yine murdar şeylere mahal olmuşlardır. Onun maksûdu "Gönülleriniz Hakk'ın ma'rifetine mahal olduktan sonra ona ağyâr muhabbetini koymayınız!" demek idi. Ve kırılması dahi huzûr-i Hak'da kendi varlığınızı kırınız demekdir."

3520. Bu cümle avâma bağlanmış bir ölüdür. Ben bundan daha acib bir perde [3535] görmedim.

Avâma karşı cemâd, nebât ve hayvan fikirden ve ma'rifetden bağlı ve bir ölü hâlinde görünür. Ben bundan ve bu halden daha acîb bir perde görmedim. Zîrâ Hak Teâlâ hakîmdir ve Hakîm ism-i şerîfinin muktezâsı olmak üzere eşyânın zevâhirini bâtınlarına perde etmişdir. Ve ism-i Zahir'inin hükmü ile Settâr ism-i şerîfinin hükmünü ve eserini cem'etmişdir.

3521. Bizim gözümüzün önünde mezarlar müsavîdir. Evliyânın gözünde ravza ve hufredir.

"Kabristana gittiğimiz vakit oradaki kabirlerin zâhirleri samt ve sükûnet-de müsâvî bir haldedir. Halbuki o kabirlere taalluk eden ervâhın kimi râhat-da ve kimi mihnetdedir. Bunu evliyânın gözü görür." Nitekim hadîs-i şerîfde, القبر روضة من رياض الجنة او حفرة من حفر النيران ya'ni, "Mezar ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veyâhud cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurulur. Bi-nâenaleyh, bizim nazarlarımızda mezarların dış yüzü iç yüzünün perdesidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz, üslûb-i hakîmâne üzere halkı irşâd için kendilerini de avâm arasına idhâl edip, "bizim gözümüzün önünde" buyururlar.

3522. Avâm derlerdi ki: "Peygamber neden abûs olmuşdur? Ve o zevk öldü-rücü olmuşdur?"

Ümmetin avâmı Peygamber Efendimiz'in dâimâ samt ve sükût içinde bu-lunduklarını görüp ekşi yüzlü ve abûsü'l-vech olmasına zâhib olarak derler-di ki: "Resûl-i Ekrem hazretleri niçin ekşi yüzlü olmuş ve hayât-ı dünyeviy-yenin zevkini öldürücü ve izâle edici bulunmuşdur?"

3523. Havâs derlerdi ki: "Ey ümmetler, sizin gözünüz tarafında o abûs görünür."

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretlerinin bâtın-ı şerîfine nazar eden havâss-ı ümmet derlerdi ki: "Ey ümmetler, o Hazret sizin zâhirî gözünüzün önünde öyle ekşi yüzlü ve abûs görünür."

3524. "Bir zaman bizim gözümüze geliniz, tâ ki "Hel etâ..."da olan gülme-leri görünüz!"

Bu beyt-i şerîfde "Hel etâ..."da ya'ni sûre-i İnsân'da beyân buyurulan ehl-i cennetin beşâşet-i vechlerine ve sürûr-i kalbîlerine işaret buyurulur. Nitekim bu sûre-i şerîfede: فَوَقِيهم الله شر ذلك اليوم ولقاهم نضرة وسروراً (İnsan, 76/11) ya'ni, "O ebrârı Allah Teâlâ yevm-i kıyâmetin şerrinden vikāye edip vecihlerine be-şâşet ve kalblerine sürûr ilkā buyurur" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâ mezkûr-dur. Ya'ni, “Bir müddet bizim gibi kalb gözünün görmesi mertebesine geliniz ve cennet-i 'âcili bu dünyâ yolunuzda sûre-i İnsân'da beyân buyurulan ehl-i cennetin gülmelerini görünüz!”

3525. O mün'akis sûret armut ağacının başından görünür. Ey delikanlı aşağıya gel!

"Armut ağacı"ndan murâd, ehl-i gafletin benliği ve kendilerinin mevhûm olan vücûdlarıdır. "Bu benlik ve vücûd-ı vehmî ağacının üzerinde ancak ters sûretler ve hayâller görünür. Ey delikanlı, bu ağaçtan aşağıya in! Suver-i âlemi ters görmekten kurtulasın!"

3526. Armut ağacı o varlık ağacıdır. Sen onun üzerinde oldukça yeni eski görünür.

"Yeni"den murâd, Mesnevî-i Şerifdir. Ve "eski"den murâd dahi, birtakım kıssalardır. Ya'ni, "Armut ağacından murâdımız varlık ve enâniyet ağacıdır. Ey âlim-i zâhiri ve ey feylesof efendi! Sen kendi enâniyet ağacının tepesinde bulundukça ve kendi dirâyet ve zekâvetini beğendikçe bu yeni olan Mesnevî-i Şerîf sana birtakım eski hikâyelerden ibâret görünür." Nitekim sûre-i Şuara'da vâki `وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرِ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحدَث إِلَّا كَانُوا عنه مُعْرِضِينَ` (Şuara, 26/5) ya'ni, "Her defa Rahmân tarafından vahy ile yeni va'z ve tezkîri mütazammın âyet gelse, ondan yüz çevirir oldular" buyurulduğu gibi sûre-i En'âm'da da, `يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأُولِينَ` (En'âm, 6/25) ya'ni, “Münkirler bu Kur'ân ancak eski kıssa ve efsanelerdir derler" buyurulur. Zîrâ o Kur'ân'ın münkirleri kendi enâniyetlerinin ağacında bulundukları için yeni Kur'ân onlara böyle eski göründü.

3527. Onun üzerinde oldukça hışım akreplerinden ve yılanlarından dolu dikenlik görürsün.

Sen bu vücûd-i mevhûm ve enâniyet ağacının üzerinde oldukça, âlem-i hışım ve kahır akreplerinden ve yılanlarından dolu bir dikenlikden ibaret görürsün. Meselâ, bir meclise gittiğin vakit sana kıyâm ve iltifat etmeseler, o meclis senin nazarına akrep yuvası gibi müz'ic görünür. Sebebi senin enâniyetindir.

3528. Vaktâki aşağıya gelesin, bedava gül-ruhlar ve dâyeler ile dolu bir cihan görürsün.

Ya'ni, "Ey kendini beğenmiş olan kimse, enâniyet ağacından aşağıya inersen bedâva ve mebzûl gül yüzlüler ile dolu bir cihan görürsün." "Gül-ruhlar"dan murâd, ehl-i sülük ve "dâye"lerden murâd, mürebbî ve mürşid-i kâmillerdir. “Râyegân", yolda meşakkatsiz bir şey bulan kimse demekdir. Aslı “râh-gân”dır. Ha'yı hemzeye tahvíl ederek "râyegân" okudular.

Kocasına, "Sana o hayâller armut ağacının üzerinden görünüyor. Zîrâ armut ağacının üzerinden adamın gözüne böyle şeyler görünür; ve armut ağacının üzerinden aşağıya in, tâ ki o hayaller gitsin!" diyen fahişe kadının hikâyesidir. Eğer bir kimse "O adamın gördüğü şey hayâl değil idi" derse, cevâb odur ki, "Bu bir misâldir, misl değildir. Misâlde ancak bu kadar kâfî olur. Zîrâ eğer armut ağacının üzerine gitmese idi, ister hayâl olsun, ister hakîkat olsun aslâ onları görmez idi."

Ya'ni fahişe kadın armut ağacına çıkıp, hiçbir aslı olmadığı halde hîle kasdıyla kocasına, "O sana fiil-i şenî' icrâ eden kimdir?" diye bağırıyor. Kocası, "Aşağıya in, böyle bir şey yok, başın dönmüşdür" diyor. Kadın aşağıya iniyor, ağaca kocası çıkıyor. O ağaca çıkarken bir tarafa saklanmış olan kadının zamparası derhal gelip kadınla muâmeleye başlıyor. Bu defa da kocası ağaçdan, "Behey kaltak, senin üzerinde olan kimdir?" diye bağırıyor. Kadın inkâr ediyor, "Böyle bir şey yokdur, sana öyle görünmüşdür. Zîrâ bu armut ağacının hâssası böyle imiş!" diyor. Eğer birisi çıkıp derse ki, "Zevcin gördüğü şey hayâl değil idi, belki hakikat idi." Cevâben deriz ki: "Bu bir misâldir. Misâlde bir şeyin diğer şeye tamâmı tamamına benzemesine hâcet yokdur, yalnız vech-i şebeh lâzımdır. O da budur ki, armut ağacının üzerinde bulunmak meselesidir. Zîrâ zevc armut ağacının üstüne çıkmasa idi bu hakîkati de görmeyecek idi.

3529. O bir kadın kendi ahmak kocasının önünde kendi ma'şûku ile birleşmek istedi.

"Mûl", kadının ma'şûku; "ber-zeden", birleşmek demekdir. Burada zinâdan kinâyedir.

3530. Binaenaleyh, kadın kocasına, "Ey nîk-baht! Ben meyve toplamaya ağaç üzerine çıkıyorum!" dedi.

3531. Vaktaki o kadın ağaç üzerine çıktı. Yukarıdan kocası tarafına baktığı vakit ağladı.

3532. Kocasına dedi: "Ey merdûd olan ibne!" Senin üzerine düşen o lûtî kimdir?"

3533. "Sen onun altında kadın gibi yatmışsın. Ey falan, sen muhakkak puşt olmuşsun!"

3534. Kocası dedi ki: "Hayır, gûyâ senin başın döndü ve yoksa burada sahrâda benden gayrı yokdur!"

3535. Kadın: "Hele senin arkan üzere aşağıya yatmış olan o külahlı kimdir?" diye tekrar etti.

"Burtula", eğri külâh ma'nâsınadır. "Hele", edât-ı tenbîhdir. "Hele söyle!" demekdir.

3536. Dedi: "Ey kadın, âgâh ol! Ağaçtan aşağı in! Zîrâ senin başın döndü. Pek bunak oldun."

"Harif", bunak ihtiyar ma'nâsınadır.

3537. Vaktâki aşağıya geldi, onun kocası çıktı. Kadın o ma'şûkunu kendi sînesine çekti.

"Ber", burada göğüs ve sîne demekdir. Ya'ni, "Kadın ağaçtan indi, bu ağaç nasıl şeydir diye tecrübe için kocası ağaca çıkmaya başladı. O sırada kadın kendi ma'şûku olan zamparasını gizlendiği yerden celb edip kendi sînesi üstüne çekti ve fiil-i şenî'e başladı."

3538. Kocası dedi: "Ey orospu! O kimdir ki, bir maymun gibi senin üstüne geldi?"

3539. Kadın dedi: "Hayır, burada benim gayrım yokdur. Agah ol, senin başın dönmüş oldu, herze peydâ etme!"

"Tenîden" masdarından olan "me-ten", burada "peydâ ve izhar etme'" demekdir.

3540. O, kadına o sözü mükerrer etti. Kadın dedi: "Bu, armut ağacındandır."

Ağaç üzerindeki o adam karısına, "O senin üstündeki adam kimdir?" diye sözünü tekrar etti. Kadın dahi cevaben dedi: "Bu gördüğün şeyin aslı yokdur. Bu hayâl insanın gözüne armut ağacından peyda olur."

3541. "Ey kaltaban! Ben de armut ağacının başından seni böyle eğri görüyor idim."

"Kaltaban", aslında "galtaban"dır. Ma'nâ-yı lügavîsi uzun ve üstüvânî taşdır ki, köy damlarının üstüne koydukları toprakları tazyîk için yuvarlarlar. Bu lügat karısının fuhşunu gördüğü halde sükût eden "deyyûs" ma'nâsında kullanılmışdır. Vech-i nakli budur ki, taş yuvarlanmak hususunda kendi ihtiyârına mâlik değildir, isti'mâl eden kimsenin mahkûmudur; "deyyûs" dahi karısının mahkûmudur ve ona karşı ihtiyârına mâlik değildir. Burhân, Reşîdî, Letâif, Cihangîrî ve Gıyâsü'l-Lügāt da böyle gösterilmişdir. Ya'ni, "Ey deyyûs, senin gördüğün şeyin aslı yokdur. Ben de seni bu ağaçda iken böyle eğri görüyor idim." Bu beyt-i şerîfdeki remiz ve işâret budur ki, gerek insân-ı kâmil ve gerekse insân-ı nâkıs, bu vücûd-i mevhûm-i izâfî üstündedirler. Fakat insân-ı nâkısın müşâhedesi hayâldir ve insân-ı kâmilin müşâhedesi hakikatdir. Nitekim erkeğin müşâhedesi hakîkat ve kadının müşâhedesi yalan ve hayâl idi.

3542. "Agah ol, aşağıya gel! Ta göresin hiçbir şey yokdur. Bu, bütün armut ağacından tahyildir."

Ya'ni, “Bu vücûd-i izâfi ağacının üzerinde gördüğün şeyler hep hayâldir ve rü'yâ mesâbesindedir. O ağaçdan aşağıya indiğin ve o rü'yâdan uyandığın vakit hiçbir şey olmadığını görürsün. Bu gördüğün şeyler hep o ağacın tahyîlâtındandır."

3543. Hezl ta'lîmdir, onu cidd dinle! Sen onun zahir hezli üzerinde mahbus olma!

"Hezl", boş söz ve latîfe ve şaka tarzında söylenmiş söz; "cidd", hezlin zıddı olup, sahîh ve sabit olan şey ma'nâsınadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Bizim Mesnevî-i Şerîf deki hezlimiz ta'lîm içindir. Zîrâ onun zımnında biz birçok hakāyıka ve ciddiyâta işaret ederiz. Binâenaleyh, sen hezlimizi cidd olarak dinle ve fikrini hezlin ve hikâyenin zâhirinde mahbûs etme!"

3544. Hazillerin önünde her bir cidd hezldir. Akıllerin önünde hezller ciddir.

Latîfelerin zâhiriyle meşgül olan kimselerin önünde her bir ciddî olan sözler hezldir ve latîfedir. Zîrâ onların hikemiyyât-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye ile alâkaları yokdur. Fakat akıllerin önünde her bir latîfe ve şaka ciddîdir. Zîrâ onlar her kıssadan bir hisse almak isterler ve onlar hikemiyyât-ı ilâhiyyenin meftûnudurlar.

3545. Kâhiller armut ağacını isterler. Fakat o armut ağacına kadar birçok yol vardır.

"Hakikat yolunun kâhilleri ve tenbelleri, varlık ve enâniyet ağacını isterler. Fakat bu yolun müçtehidlerinin ve çalışkanlarının varlıkları ve enâniyetleri ağacına kadar birçok yol vardır." Ya'ni, bir kâmilin enâniyeti ve benliği vardır; bir de gāfilin enâniyeti ve benliği vardır. Kâmil "ben" derse, mukābili "sen" olan "ben" değildir. Fakat gafil "ben" derse, bu mukābili "sen" olan "ben"dir. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 2512, 2513, 2514 numaralı beyitlerinde îzâh olundu ki, beyt-i şerîfin birisinde:

Ya'ni, “O ene'yi vakitsiz söylemek la'netdir. O "ene"yi vaktinde söylemek rahmetdir" buyurulmuş idi. Binâenaleyh, her iki benlik ve enâniyet ağacı arasında fark-ı küllî vardır. Ve gāfilin varlığından kâmilin varlığına kadar çok yol vardır.

3546. Armut ağacından nakl et! Zîrâ şimdi onun üzerinde kamaşık gözlü sersem yüzlü olmuşsun.

Ey gāfil, o senin mevhûm olan varlığın ve enâniyetin ağacından hakîkî olan varlığa nakl et ve kendinin mevhûm olan varlığından ve enâniyetinden geç! Zîrâ, sen şimdi o mevhûm olan varlığının üzerinde kamaşık gözlü olmuşsun, biri bin görüyorsun; ve sersem yüzlü olmuşsun, dostu düşman zannediyorsun.

3547. Zîrâ bu evvelki benlik ve varlıkdır ki, onun üzerinde göz eğri ve şaşı olur.

Ma'lûm olsun ki, iki nevi' "fark" vardır. Birisi "cem'den evvelki fark", diğeri "cem'den sonraki fark"dır. "Cem'den evvelki fark", ulemâ-i zâhirin ve mütekellimînin ve bilcümle ehl-i gafletin farkıdır ki bunlar, eşyânın vücûdunu ayrı ve Hakk'ın vücûdunu ayrı görürler. Ve eşyânın vücûdunu nefsü'l-emrde mevcûd bilirler. Bunlara nazaran Hak eşyayı zâtıyla değil, ilmiyle muhîtdir. "Cem'den sonraki fark", evliyâullahın fenâ-fillahdan sonraki farkıdır ki, bunlar Hakk'ın vücûdunda eşyayı ve eşyâda da Hakk'ı müşâhede ederler. Beyt-i şerîfdeki evvelki benlik ve varlıkdan murâd, "cem'den evvel olan fark"dır. Ve bu fark ve varlık içinde olanların bittabi' görüşleri eğridir. Zîrâ, bir vücûdu çok görürler ve vahdet-i vücûd erbâbını tahtıeye cür'et ederler ve kendilerinin şaşı olduğunu bilmezler. Bunlar sırr-ı vücûdu idrâk edememiş olan gāfillerdir.

3548. Bu armut ağacından aşağıya indiğin vakit, fikrin ve gözün ve sözün eğri kalmaz.

Bu evvelki benlik ve varlık olan armut ağacından aşağı inip, kendinin mevhûm varlığından vazgeçtiğin vakit, vahdet-i vücûd sırrını idrâk edersin. Fikrin doğrulur ve gözünün şaşılığı gidip, vücûd-i vâhid-i hakîkiyi görürsün ve sözün doğru olur. Zîrâ artık vahdet-i vücûd erbâbının sözlerini inkâr etmezsin.

3549. Bunu bir baht ağacı olmuş görürsün ki, onun dalı yedinci kat gök üzerindedir.

"Sen kendi mevhûm olan varlığından geçersen, bu varlığı bir baht ve saâdet ağacı olmuş görürsün. Ya'ni, vücûd-i imkânî ve abdânî vücûd-i Hakkānîye mübeddel olur; ve sen cemî'-i mevcûdâtda Hakk'ı müşâhede edersin ki, bu ikinci varlığın ve enâniyetin dalı olan ilim ve müşâhede yedinci kat göğe kadar gider; ve yedinci kat göğün esrârına da vâkıf olursun." Hind nüshalarında "dıraht-ı baht" yerine "dıraht-ı saht" vâki'dir, "kavî ağaç” demek olur.

3550. Vaktaki ondan aşağı inip cüda olasın, Huda onu rahmetden mübeddel [3565] eder.

Sen o mevhûm olan varlık ağacından inip, ondan ayrıldığın vakit, Hak Teâlâ o varlık ağacını rahmetinden tebdil olunmuş bir hâle getirir. Evvelâ bu varlıkda sen kendini görürdün, şimdi Hakk'ın varlığını görürsün.

3551. Bu tevazu'dan ki aşağıya inersin, Huda senin o gözüne doğru görücülük bahşeder.

Ya'ni, sen Hakk'ın varlığı müvâcehesinde bir de kendine varlık isnâd etmekden utanıp tevâzu' ederek kendi varlığını terk ettiğin vakit, Hak Teâlâ senin bâtın gözünü açar. Artık her şeyi doğru görmeye başlar ve vahdet-i vücûdu idrâk edersin.

3552. Eğer doğru görücülük kolay ve mebzûl olaydı, Mustafa onu Rab'den ne vakit isterdi?

Eğer kâinâta nazar olunduğu vakit her şeyi doğru görmek kolay ve mebzûl olaydı, Mustafa (s.a.v.) hazretleri اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ اللَّهُمَّ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ اللَّهُمَّ أَرِنَا الْأَشْيَاءَ كَمَا هِيَ ya'ni, "Ey benim Allahım! Bana hakkı hak olarak göster ve bizi ona ittibâ' etmekle rızıklandır. Ey benim Allah'ım! Bize bâtılı bâtıl olarak göster ve bizi onun ictinâbı ile irzâk eyle! Ey benim Allah'ım, eşyayı bize olduğu gibi göster!" buyurmaz idi. Zîrâ, bu âlemde birçok haklar bâtıl ve birçok bâtıllar dahi hak sûretinde zahir olur. Onların tefríki kolay değildir.

3553. Dedi: "Bana cüz ve cüz ve yukarıdan ve aşağıdan göster. Öyle ki, o cüz senin indinde mevcuddur."

Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yukarıda mezkûr olan duâ-i şerîflerinin tefsîridir. Ya'ni, "Ya Rabbi, bana bu eşyâ-yı âlemin her bir cüz'ünün ve süflîsinden ve ulvîsinden olan her bir şeyin hakîkatini senin ilm-i ilâhin-de sâbit olduğu gibi göster ve ben onların hakikatlerini müşâhede edeyim!" demekdir.

3554. Ondan sonra o armut ağacı üzerine git ki, "Kün!" emrinden mübeddel ve yeşil oldu.

Cem' hâlinden evvelki mevhûm varlığından ve enâniyetinden geç git ve fenâ-fillah mertebesinde kendini ve cemî-i eşyayı vücûd-i Hak'da fânî kıldıktan sonra yine o mevhûm olan armut ağacına ve enâniyete rücû' et ki, bu varlık ve enâniyet Hak Teâlâ'nın "Kün" "Ol!" emrinden tebeddül etmiş ve kupkuru bir ağaç iken yemyeşil olmuşdur. Bundan sonra ne fiil ve ne de irâde artık senin değildir, hepsi Hakk'ındır.

3555. Sen yönünü Mûsâ tarafına çektiğin vakit, bu ağaç Mûsâ'ya mensub olan ağaç gibi oldu.

"Mûsâ”dan murâd, vücûd-i Hakkānî ile kāim olan mürşid-i kâmil; "raht", yol ve sefer eşyâsı ma'nâsına olup, sâlikin havâs ve kuvâsından kinâyedir. Ya'ni, "Sen havâs ve kuvânı insân-ı kâmil tarafına tevcih ettiğin vakit, bu senin varlık ağacın Mûsâ (a.s.)a mensûb olan ağaç gibi olur."

3556. Ateş onu yeşil ve hoş-hâl eder. Onun dalı "İnnî enellah!" na'rasını vurur.

O senin varlığının ağacını tecellî-i zâtî ateşi yeşil ve latîf eder. Onun dalı Mûsâ (a.s.)ın ağacı gibi, إنى أنا الله (Kasas, 28/30) ya'ni, "Ben Allahım!" na'rasını vurur. Nitekim sûre-i Kasas'da mezkûr olan âyet-i kerîmede buyurulur. نُودِى مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِى البقعة المباركة مِنَ الشَّجَرَةِ أنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Kasas, 28/30) ya'ni, "Vaktaki Mûsâ (a.s.) o ateşe geldi, sağ tarafındaki vâdîden, mübarek arz kıt'asındaki ağaçdan, “Yâ Mûsâ! Muhakkak ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâyım!" diye nidâ olundu."

3557. Onun sâyesi altında senin bilcümle hâcetlerin revâ olur. İlâhî olan kimyâ böyle olur.

Ya'ni, "O tecellî-i zâtî ile vücûd-i Hakkanî'ye mübeddel olan varlığının ağacı sâyesinde senin hep hâcetlerin revâ olur. İşte ilâhî olan kimyâ böyle senin bakır olan evvelki varlığını tebdîl ederek altın mesâbesinde olan ikinci bir varlık yapar." Nitekim, Îsâ (a.s.): لَنْ يَلِجَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ مَنْ لَمْ يُولَدْ مَرَّتَيْنِ ya'ni, "Bir kimse iki def'a doğmadıkça melekût-i semâvâta dühûl edemez!" buyurmuşdur.

3558. Senin bu benliğin ve varlığın helâl olur. Zîrâ onda Zülcelal'in sıfatlarını görürsün.

Ya'ni, sen evvelki varlığında ve benliğinde hep kendi sıfatlarını görür ve "Ben yapıyorum" ve "Ben yaratıyorum" der idin. Bu tebeddül-eden ikinci var- lığın ve benliğin içinde asla kendi sıfatlarını göremez ve ancak Celâl sâhibi olan Hakk'ın sıfatlarını görürsün ve "Ancak Hak yapıyor ve yaratıyor!" dersin. Ehl-i gaflet olan ulemâ-i zâhir bu hâl içinde senden "Ene'l-Hak" ve "Enellah" na'rasının zuhûruna i'tiraz ederler. Fakat yine, onlar Mûsâ (a.s.)a ağaçtan "Enellah” hitâbının zuhûrunu hak bilirler. Bu basit düşünceli insanlara karşı cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) bir beyt-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Hak ağaçdan Mûsâ (a.s.)a "Benim!” buyurdu ve o cümlenin makbûlü oldu. Ya'ni hiç i'tirâz eden olmadı. Eğer ağaçdan daha efdal olan beşerden bunu söylerse körlükden onu uzak görür."

3559. Eğri ağaç Hak gösterici mukavvim oldu. Onun aslı sâbit ve onun fer'i semâdadır.

"Senin varlığın evvelâ eğri ağaç menzilesinde olup onun üzerinde eğri büğrü hayaller görür idin. Bu def'a tebdîl-i ilâhî ile o varlık diğer bir renge girdi. Hak gösterici bir doğru oldu." "Mukavvim", burada "doğru tutucu" demekdir. “İmdi bu ağaç şecere-i tayyibe olup onun aslı sâbitdir ve fer'i de semâdadır." İkinci mısra'da sûre-i İbrâhim'de olan أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ (İbrahim, 14/24) ya'ni, “Görmez misin, Allah Teâlâ nasıl bir mesel darb etti. Kelime-i tayyibe, şecere-i tayyibe gibidir. Onun aslı sâbit ve fer'i semâdadır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Kelime"den murâd, bekā-billah mertebesinde olan insân-ı kâmillerin vücûdudur ki, onlar bir şecere-i tayyibedir. Cisimleri asıl ve sâbit ve onların fer'leri olan a'mâl ve akvâl-i tayyibeleri semâya ve âlem-i ulvîye suûd eder. Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsi III. cildin 4374 numaralı beyt-i şerîfi olan

[ya'ni "Felek üzerinde vefâ ağaçlarından meyveler vardır; onların aslı sâbit ve fer'i göktedir"] beytinde îzâh edilmişdir.

3560. Zîra ona, “O vahy-i mühimden eğriliği bırak, şimdi müstakîm ol!" diye [3575] haber geldi.

"Hak gösterici mukavvim olan varlık ağacına, "Eğriliği bırak, ya'ni eğri nazarı bırak! Artık müstakîm ol! Ya'ni, doğru görücü ol!" diye mühim ve müşkil olan o ilhâm ve vahiyden haber geldi." Bu فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112; Şûrâ, 42/15) ya'ni, "Emr olunduğun gibi istikâmet et!" âyet-i kerîmesi sûre-i Hûd'da ve sûre-i Şûrâ'da vâki'dir; ve bu âyet hakkındaki îzâh III. cildin 743 numaralı beytinde de geçti. Ma'lûm olsun ki, "emr-i irâdî" başka ve "emr-i teklîfî" başkadır. Bunlar hakkında sırası düştükçe muhtelif mahallerde îzâhât-ı kâfiye verildi. Ve tafsîlâtı da Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'dedir. Enbiyâ hîn-i da'vetde emr-i irâdîden hicab içinde olup مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Mâide, 5/99) "Resûl üzerine ancak tebliğ vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince emr-i teklîfîyi ale's-seviye ibâdullaha tebliğ ile me'mûrdurlar. İmdi peygamber emr-i teklîfîyi tebliğ ettiği vakit icâbet olunmadığını görüp muztarib olur ve irâdeye muhâlif olduğu için icâbet olunmadığını fehm etmez. Eğer da'vetde kendisinin noksanına hamledip, mübalağa etse, لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا (Bakara, 2/286) [ya'ni "Allah her bir nefse ancak tâkati ölçüsünde teklîfde bulunur"] hükmüne muhâlif olarak ibâdın vüs' ve tâkatlarından hâriç bir şeyle emretmiş olmakdan hazer eder. Zîrâ Resûl âlemlere rahmetdir. Vüs' ve tâkatdan ziyâde teklifle me'mûr değildir; ve izhâr-ı hüccetde mübâlağa etmek, ümmetin helâkine sa'y etmekdir. Ve eğer teklîf-i mâ-lâ-yutâkdan hazer edip da'vetde mübâlağa etmezse, adem-i icâbeti görünce kendisinin da'vetde noksanına haml eder. Binâenaleyh, bu sebebler ile ıztırâba düşer. Bunun için Resûl-i Ekrem hazretleri, "Sûre-i Hûd ve emsâli beni ihtiyarlattı!" buyurmuşdur.