İçeriğe atla

Katırın deveye "Ben yola gitmekde çok yüz üstü düşüyorum ve sen az yüz üstü geliyorsun. Bunun hikmeti nedir?" diye şikâyeti ve devenin katıra cevabı

42. bölüm / 48 · 8610 kelime · ~44 dk okuma

3363. Bir gün bir katır bir deveyi gördü. Vaktâki onunla bir ahırda cem' oldu.

3364. Dedi: "Ben yüksek tepede ve yolda ve pazarda ve mahallede çok yüzüstü düşüyorum."

"Gerîve", tepe ma'nâsına ve “kû”, “kûy" kelimesinin muhaffefidir, "mahalle" ma'nâsınadır.

3365. "Husûsiyle dağın yukarısından aşağısına kadar her bir zaman korkudan tepe üstü gelirim."

"Şikûh", korku demekdir.

3366. Sen yüz üstü az düşüyorsun, ne içindir? Yahud senin pâk olan cânın gālibâ devlete mensubdur.

"Devlet" kelimesinin lügat i'tibariyle müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ikbâl ve saâdet" ma'nâsınadır.

3367. Her dem tepe üstü gelirim ve diz vururum. O hatâdan ağzımı ve dizimi pür-hûn ederim.

"Her an yürürken ayağım kayıp tepe üstü düşerim ve dizimi yerlere çarparım. Bu hatâdan dolayı ağzım ve dizim kan içinde kalır.” “Pûz", ağız ma'nâsınadır.

3368. Palanım ve semer takımım başım üzerinde eğri olur; ve kiracıdan her zaman dayak yerim.

"Raht", yük ve hayvanlara mahsûs eğer takımı ma'nâsınadır. Burada her iki ma'nâ da münasibdir.

3369. Bir nâkıs akıllı gibi ki, bozuk olan aklından dolayı her dem günah içinde tövbesini bozar.

"Tebâh", burada bozuk ve fesâda giriftâr olmuş ma'nâsınadır.

3370. O tövbeyi bozan re'yinin zaîfliğinden dolayı zaman içinde İblîs'in maskarası olur.

"Suhre", âciz ve işsiz ve birinin hükmü altında mağlûb olan adam ve ücretsiz iş ve istihzâ ma'nâlarına gelir. Birinin maskarası olan kimseye derler. Bu kıssada "deve" mü'mine ve "katır" kendi aklına tabi' olan gāfile teşbíh buyurulmuşdur. Zîrâ mü'min basîret sahibi olup enbiyâ ve evliyâya tâbi' olur ve onlara hürmet eder. Ve hodbîn kimse ise "Onlar da insan ben de insan, aramızda ne fark vardır, benim de aklım ve ilmim vardır!" diyerek kendisini enbiyâya ve evliyâya tâbi' olmaktan müstağnî görür. Mü'min tebaiyeti berekâtıyla nefsinin ve şeytanın hilelerine az düşer. Ve hodbîn ise, dalâlet vâdîlerine sukūt eder. Ve bu sukūtdan dolayı bir an için kendisine nedâmet gelirse de aklının ve re'yinin za'fından dolayı tekrar o vâdî-i dalâlete düşer ve şeytanın mağlûbu ve maskarası olur.

3371. Her zaman topal at gibi tepesi üstü gelir. Zîrâ atın yükü ağır ve yol taşlıdır.

O hodbîn olan kimse her zaman hayât-ı dünyeviyyesinde topal at gibi tepesi üstü düşer. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesinin yükü ağırdır; ve yürüdüğü tabîat yolu da çetin ve taşlıdır.

3372. O idbâr huylu, tövbeyi bozmadan dolayı gaybdan başına darbe yer.

"İdbâr", devlete ve saâdete arka vermek demekdir. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kullarını terbiyesi ya husûsî veya umûmî olur. Terbiye-i husûsî, enbiyâ ve evliyâ vâsıtasıyla olur. Enbiyâ halkın azgın olan nefislerine karşı hudûd-i ilâhiyyeyi tebliğ etmişlerdir. Ve onların vârisleri olan evliyâ dahi bu hudûd-i ilâhiyyeyi takviye için riyâzât-ı mütenevvia ve mücâhedât-ı muhtelife yollarını göstermişlerdir. Bir kimse tarîk-i enbiyâ ve evliyâya tâbi' olursa bu terbiye-i husûsî altında sür'atle insanlığın mertebe-i kemâline vâsıl olur. Ve eğer tâbi' olmazsa terbiye-i umûmiyye altına girip ahkâm-ı tabîiyye ve kavânîn-i ictimâiyye kisvesi altında darbeler yer. Meselâ hırsızlık ederse, ergeç tutulup kānûnî cezâsını bulur. Zinâya devâm ederse, frengi ve bel soğukluğu darbelerine uğrar. Kumara mübtelâ olursa, zillet-i fakr tokadını yer. Halka sû-i muâmele ederse, sû-i muâmele görüp müteessir olur. Bahîl olup malını fukarâdan esirger ise, esbâb-ı muhtelife dolayısıyla iflâsa doğru gider. Bu terbiye-i umûmiyye böylece devâm eder. Eğer hayât-ı dünyeviyyesinde bir terbiye-i umûmiyyenin farkına varıp bir derece ıslâh-ı nefis ederek enbiyâ ve evliyâya tâbi' olmazsa bu terbiye hayât-ı uhreviyyesinde de devâm eder.

3373. Tekrar gevşek re'y ile tövbe eder. Şeytan bir "Tüh!" dedi ve onun tövbesini bozdu.

Nâkıs akıllı olan o kimse, gevşek re'y ve azmiyle, başına gelen belâdan dolayı yine nedâmet eder ve pişmân olur ve yaptığı fenâlığı terk etmek ister. Şeytan onun bu tövbesine karşı bir "Tüh sana!" der ve tövbesini bozdurup yine o fiile mübâşeret ettirir. Ya'ni, şeytan ona der ki, "Tüh sana! Şu hayât-ı fâniye içinde kendini huzûzâtdan ve ezvâkdan mahrûm etmek budalalık değil mi? Keyfine bak, her belânın çâresi bulunur." O da bu iltifatât-ı şeytâniyyeye kapılarak yaptığı fenâlığı tekrar eder ve bu sûretle tövbesini bozar.

3374. Za'f içinde za'fdır; onun kibri öyledir ki, vâsıllara hakāretle bakar.

Tövbesine ve nedâmetine karşı hâli za'f içinde za'f olduğu halde o aklı nâkıs olan kimsenin kibri ve azameti de o derecededir ki, nefis ve şeytanın iğvââtına karşı kavî ve azimkâr olup, Hakk'a vâsıl olan kâmillere de hakaretle bakar. Ya'ni, kendi za'fını ve aczini görmez de kavîlere ve kâmillere hakāretle bakar.

3375. "Ey deve sen ki mü'min misalisin, yüz üstü az düşersin; ve yüzünü az çarparsın."

Ya'ni, “Mü'min hulkan ve fiilen şer'-i Ahmedî'ye sarılmış olduğundan ahyânen iğvâât-ı nefsâniyye ve şeytâniyye sebebiyle kendisinden ma'siyet zühûr etse de derhal tâib ve müstağfir olup bir daha o ma'siyete rücû' etmemeye azmeder. Binâenaleyh, yüzünü de dalâlet taşlarına az çarpar.

3376. "Sen ne tutarsın ki, böyle âfetsiz ve kaymasızsın ve yüz üstü az düşersin?"

"Senin ne meziyetin ve fazîletin vardır ki, böyle benim başıma gelen belâlardan ve âfetlerden âzâdesin ve yürürken kaymazsın ve kazârâ düşsen dahi az vâki' olur?"

3377. Dedi: "Gerçi her saadet Huda'dandır. Bizim ve sizin aramızda çok farklar vardır."

3378. "Ben yüksek başlıyım, benim iki gözüm yüksekdir. Alî olan göz için zarardan emân vardır."

Benim meziyetlerim şunlardır ki, evvelen boynum uzun olmak itibariyle, başım yüksekdir ve iki gözümün görüşü dahi yüksek bir derecededir ya'ni, keskindir. Derece-i rü'yeti yüksek olan göz zarardan mahfûz olur.

3379. "Ben dağ başından dağın eteğini, her çukuru ve düz yeri ben kat kat görürüm."

“Pây-ı kûh”, burada "dağ eteği" demekdir. "Gev", çukur; "tûh”, “tûveh" demekdir ve bu da çift ve iki dağ arasında fâsıla ve tortu ve perde ve kat demekdir. “Tûh tûh", kat kat ve perde perde demek olur.

3380. Nitekim o Sadr-ı Ecell, kendi kârının önünü ecel gününe kadar gördü. [3394]

"Sadr-ı Ecell", ta'bîrinin lügat ma'nâsı, sadrın en büyüğü demek olur ki, "vezîr-i a'zam" ma'nâsında kullanılır. Burada, "ehl-i keşfin en büyüğü" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuş olmak îcâb eder. Ankaravî hazretleri, "Bu ta'bîrden murâd, muttakî olan kimsedir" buyururlar. Hind şârihlerinden Abdülfettah, "Mutlakan veliyy-i kâmilin zâtından kinâyedir"; ve ba'zı şârihler dahi "Murâd, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleridir ki, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin ahvâlini görmüş idi" buyururlar. Fakat beyt-i şerîfde "Sadr-1 Ecell, kendi kârının önünü ve geleceğini ömrünün âhirine kadar gördü" buyurulmasına ve bu hâl cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretlerinin hâli olmasına binâen bu beyt-i şerifde Şeyh-i Ekber hazretlerine işaret buyurulması fakîre göre kaviyyen muhtemeldir. Bu ihtimalin karîneleri budur ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Hz. Pîr efendimiz ile muâsır idi, Konya'da yekdiğerlerine mülâkî oldular ve Şeyh-i Ekber hazretleri Sadreddîn Konevî (k.s.) hazretlerinin vâlidesini nikâh edip onu bizzat terbiye buyurdu. Ve Hz. Pîr efendimiz cenâb-ı Sadreddîn ile Konya'da dâimâ sohbet buyururlar idi. Cenâb-ı Mevlânâ Câmî, Nefehâtü'l-Üns'de cenâb-ı Sadreddîn'den naklen şu ibâreleri yazmışdır: "Hz. Şeyh (ya'ni, Şeyh-i Ekber) buyurdu: "Vaktâki, bilâd-ı Endülüs'den diyâr-ı Rûm'a vâsıl oldum. Nefsimde azîmet ettim ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ benim üzerime benim için ve benden sudûrunu takdîr ettiği ahvâl-i zahiriyye ve bâtıniyye-i vücûdiyyemin tefâsîlini ömrümün âhirine kadar bana müşâhede ettirmedikçe gemiye binmeyeyim. Binâenaleyh, huzûr-i tâm ile ve şühûd-i âm ile ve murâkabe-i kâmile ile Hak Teâlâ'ya teveccüh ettim. Hak Teâlâ zâhiren ve bâtinen ömrümün âhirine kadar benden cârî olan ahvâlin kâffesini hattâ senin pederin İshak bin Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvâkını ve makāmâtını ve tecelliyâtını ve mükâşefâtını ve Hak Teâlâ'dan bilcümle huzûzâtını bana gösterdi; ve basîret üzere gemiye bindim. İhlâl ve ihtilâl olmaksızın olan oldu ve olmakdadır."

Diğer taraftan vahdet-i vücûd hakikatini açık ibârât ile yazan Şeyh-i Ekber olduğu için hakk-ı âlîlerinde, bir şeyin evveli ma'nâsında olan "sadr" kelimesinin ve kendileri muhakkıkların ehassü'l-havâsı olduklarından "ecell" tâbirinin isti'mâli pek mahallinde olmuş olur. Velhâsıl "Sadr-ı Ecell"den murâd, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri olması kaviyyen muhtemeldir vesselâm!

3381. Yirmi sene sonra olacak olan şeyi, o iyi ahlâklı hâl içinde gördü.

Zamân-ı dünyâ i'tibariyle yirmi sene sonra vukū' bulacak olan hadisâtı o iyi ahlâklı olan Sadr-1 Ecel hazretleri âlem-i keşfde zamân-ı hâl içinde gördü. Şu cihet dahi şâyân-ı tezkârdır ki, Mesnevî-i Şerîfin VI. cildinde vâki' sürh-i şerîfinin ilk beytinde şöyle buyurulur: "Buhârâ'da o Sadr-ı Ecell'in huyu, isteyenlere hüsn-i amel etti."

Binâenaleyh, "Níkû-hisâl" ta'bîrine nazaran "Sadr-ı Ecell"den murâd, bu zât olması da muhtemeldir. Fakat bu zâtın menâkıbı meçhûlümüz olduğundan ömrünün âhirine kadar olan hâdisâtın kendisine mekşûf olduğu ma'lûmumuz değildir.

3382. O müttakî yalnız kendi halini görmedi, belki mağribe ve maşrıka mensû- bun hâlini gördü.

Yukarıdaki îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîf dahi Sadr-ı Ecell'in Şeyh-i Ek- ber hazretleri olduğunu takviye buyuruyor. Zîrâ o hazret yalnız kendinin hâ- line değil, başkalarının ahvâline muttali' olduğunu beyân buyurmuşlardır. Ve "müttakî" ta'bîrine nazaran Hz. Şeyh-i Ekber'in hakikat-i takvâ ile ittisâfı muhtâc-ı îzâh değildir. "Mağribî" ta'bîri ise, Hz. Şeyh'in mağribli olması iti- bâriyle daha açık bir işâret olmuş olur.

3383. Nûr onun gözünü ve gönlünü mesken yapar. Niçin yapar? "Hubbü'l- vatan..." için!

"Seken", mesken ma'nâsınadır. İkinci mısra' hem suâli ve hem de cevabı muhtevîdir. Ya'ni, “Nûr-i ilâhî, o Sadr-ı Ecell olan müttakînin gözünü ve gön- lünü mesken yapar. Niçin mesken yapar bilir misin? Hubbü'l-vatan... için yapar.” Ya'ni, nûr-i ilâhînin vatanı, ârif-i müttakînin kalbidir. Ve vatana mu- habbet tabîîdir. Binâenaleyh nûr-i ilâhî, kendi vatanı olan o Sadr-ı Ecell'in kalbine muhabbetden dolayı orasını mesken ittihâz etmişdir. Nitekim hadîs-i kudside: لا يسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن yani, “Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım” buyurulur.

3384. Yûsuf gibi ki o, evvelâ rü'yâda gördü ki, ay ve güneş ona sücûd etti.

Sûre-i Yûsuf'un ibtidâsında olan إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبيه يَا أَبَتِ إِنِّى رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (Yûsuf, 12/4) ya'ni, “Vaktâki Yûsuf babasına, “Ey babam, ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı bana secde edici oldukları halde gördüm” dedi” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu rü'yâ keşf-i muhayyel nev'inden olup ta'bîre muhtaç idi. Ve böyle rü'yâlar dahi keşif envâ'ındandır ve kalbe mün'akis olan nûr-i ilâhî vâsıtasıyla görülür.

3385. On seneden sonra belki daha ziyade, Yûsuf'un görmüş olduğu şey zuhûr etti.

"Ber kerden ser", baş yukarı etmek demek olup, zuhûr etmekden kinâye-dir. Yûsuf (a.s.)ın keşf-i muhayyel nev'inden olarak gördüğü bu rü'yânın eseri on sene sonra ve belki daha ziyâde bir vakit geçdikden sonra zuhûr et-ti ve "on bir yıldız"dan murâd, kardeşlerinin ve "şems ve kamer"den murâd, pederinin ve teyzesinin kendisine serfürû etmeleri olduğu anlaşıldı. Nitekim yine sûre-i Yûsuf'ta, وَقَالَ يَا أَبَت هَذَا تأويل رؤياى من قبل قَدْ جَعَلَهَا رَبِّى حَقًا (Yusuf, 12/100) ya'ni, "Yûsuf dedi: "Ey babacığım! İşte benim evvelden gördüğüm rü'yâmın ta'bîri ki, Rabbim onu hak kıldı" buyurulmuşdur.

3386. O "Yenzuru bi-nûrullah" boş değildir. Nûr-i rabbânî feleği yarıcı olur.

اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni, "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan nûr-i ilâhî boş ve te'sîrsiz değildir. O nûr-i rabbânî, öyle bir nurdur ki, feleği yarıcı olur. "Gizâf", "hilaf" vezninde "gâf"ın kesriyle "beyhûde ve herze ve ma'nâsız ve hesabsız ve hadsiz" ma'nâlarınadır (Burhân ve Sirâcü'l-Lügāt ve Cihangîn). Fakat Burhân'da ve Sirâc'da zamm-ı gâf ile kullanıldığı da mezkûrdur.

3387. Senin gözünde o nûr yokdur, git! Hayvanlık hissi içinde merhûnsun.

"Girev", merhûn ve mahbûs ve mukayyed ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, "Eğer sen, "Ben insanım, bu nûr niçin bende yokdur?" dersen, "Hayvanlık hissi içinde mahbûs ve mukayyed olduğun için yokdur" derim." Hayvanlık hissinden murâd, yeme ve içme ve muâmele-i cinsiyye gibi birtakım hayvan hazlarına kalbin incizâbı ve muhabbetidir. Binâenaleyh, böyle bir kimsenin gözü ancak hayvanlar ile müşterek olan rü'yet-i zâhire münhasır kalır.

3388. Sen gözünün za'fından ayağının önünü görürsün. Sen zaîfsin ve sana kılavuz olan dahi zaîfdir.

Senin gözünün görüşü zaîfdir. Nihâyet ayağının önünü ve adım atacağın yeri görebilir. Düşünce ve re'y i'tibariyle zaîfsin. Elinin ve ayağının rehberi ve pîşvâsı olan gözün dahi zaîfdir.

3389. Elin ve ayağın kılavuzu gözdür. Zîrâ yeri ve yer olmayanı görür.

Elin ve ayağın pîşvâsı ve kılavuzu gözdür. Zîrâ elin tutacağı ve tutamayacağı ve ayağın basacağı ve basamayacağı yerleri göz görür.

3390. "Diğeri odur ki, benim gözüm pek parlakdır. Diğeri odur ki, benim yaratılışım pek temizdir!"

Deve katıra dedi ki, “Benim meziyetlerimden birisi de odur ki, gözüm pek keskin görür. Ve diğeri de budur ki, yaratılışım ve aslım pek temizdir. Deve oğlu deveyim! Senin gibi eşek oğlu katır değilim!”

3391. "Zîrâ ki, ben helâl evlâddan oldum. Zinâ ve ehl-i dalâl evlâdından değil!"

Bu beyt-i şerîfde veled-i zinânın tarîk-i Hak’da selâmet dâiresinde yürüyemeyeceğine işâret buyurulur. Hak Teâlâ hazretlerinin Kur’ân-ı Kerîm’de: وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا (İsrâ, 17/32) ya’ni, “Zinâya yaklaşmayın! Zîrâ o fenâ bir iş ve çirkin yol oldu” buyurması bu âlem-i kevnde ekmel-i mahlûkât olan insanın eğri yoldan sudûrunu men’ içindir. Zîrâ eğri yoldan gelen yine o eğri yolun yolcusu olur. Bu sebeble muhakkıkler, “Veled-i zinâ cennet-i kalbe dâhil olamaz” demişlerdir. Binâenaleyh, cemiyet-i beşeriyye arasında kesret-i zinâ vukû’u, veled-i zinânın çoğalması, mürûr-ı zaman ile âkıbet o cemiyetin izmihlâline sebeb olur. Târihde okuduğumuz Romalılar’ın ve Bizanslılar’ın ahvâli bu esâsdaki sıdkın şâhididir.

3392. "Sen şübhesiz evlâd-ı zinâdansın. Yay fenâ olduğu vakit, ok eğri uçar."

“Ey katır, senin baban eşek ve anan atdır. Bir cinsden hâsıl olmuş bir mahlûk değilsin. Elbet, اَلْوَلَدُ سِرُّ اَبِيهِ ya’ni, “Çocuk babasının sırrıdır” hadîs-i şerîfi mûcibince baban olan eşeğin ahvâli sende zâhir olacaktır. Nitekim yay fenâ olduğu vakit, o yaydan çıkan ok dahi dosdoğru gidemez, eğri uçar.”

3393. Katır dedi: "Ey deve, doğru söyledin!" Bunu söyledi ve gözünü yaşdan dolu etti.

3394. Bir saat ağladı ve onun ayağına düştü. Dedi: "Ey kulların Rabbinin makbûlü!"

3395. "Eğer sen beni bendeliğe kabûl edersen, ferhundelikden ne ziyân tutar?"

"Ferhundegî", mübarek ve mes'ûd ve meymenetli olmak, ya'ni, kendi akl-ı maâş-ı nâkısına i'timâd edip insân-ı kâmilden yüz çeviren kimseye, insân-ı kâmilin ettiği nasîhat te'sîr edip kendi noksanını ve insân-ı kâmilin kemâlini tasdîk etti ve onun huzûrunda tevâzu' gösterip dedi: "Eğer sen beni bendeliğe kabûl edersen senin saâdetinden ne eksilir?"

3396. Dedi: "Mâdemki benim önümde ikrar ettin, git ki zamanın âfetlerinden kurtuldun!"

İnsân-ı kâmil insân-ı nâkısa dedi: "Mâdemki benim huzûrumda kibir ve ucübden ve enâniyyet-i mevhûmenden geçip aczini izhar ve kusûrunu i'tirâf ettin, zamânın âfetlerinden ve belâlarından kurtuldun. Artık tarîk-i Hak'da emîn olarak yürü!"

3397. Hak verdin ve belâdan kurtuldun. Sen düşman idin, ehl-i vilâdan oldun.

"Ey nâkıs! Nasihatlarımı kabûl edip, hak verdin ve kendi noksanını anladın ve kibir ve ucübden geçtin. Binâenaleyh, kibir ve ucbün getireceği belâdan kurtuldun." Nitekim Risale-i Gavsiyye'de hitâb-ı ilâhî olmak üzere şöyle buyurulur: يا غوث بشر المذنبين بالفضل والكرم وبشر المعجبين بالعدل والنقم ya'ni, "Yâ Gavs, günahkâr kullarıma fazlım ve keremim ile müjde ver! Ve kendini beğenen mütekebbir kullarıma da adlim ve intikāmım ile müjde ver!" "Sen evvelce kendi nefsinin dostu ve bizim düşmanımız idin. Şimdi nefsinin düşmanı ve bizim dostumuz oldun." "Vilâ", vâv'ın kesri ile dostluk demekdir.

3398. Kötü huy senin zâtında aslî olmadı. Zîrâ asla mensub olan kötüden inkârdan başkası gelmez.

Kötü huy iki nev'dir. Birisi aslî ve diğeri ârızîdir ve âriyetdir. Ârızî olan kötü huy irşâd ve nasîhat ile zâil olur. Fakat aslî olana irşâd ve nasihat te'sîr etmez. Belki irşâd ve nasîhat ile inkârı daha ziyâde olur. Aslî olan kötü huyun menşei şekāvet-i ezeliyyedir; ve ârızî olan kötü huyların menşei de fenâ bir muhîtin te'sîri ve bulaşıklığıdır. “Cühûd", inkâr etmekdir.

3399. Âriyetî olan o kötü olur ki, o ikrar getirir, o tövbe isteyici olur.

Sırr-ı kadere taalluk eden saâdet veya şekāvet-i ezeliyye meçhûl ve mestûr olduğundan şekāvet-i ezeliyyenin alâmetini evvelki beyitde izhâr buyurup, "Böyle bir kimseye irşâd ve nasihat te'sîr etmez ve nasîhatla inkârı teşeddüd eder" dediler. Ve bu beyt-i şerifde de saâdet-i ezeliyyenin alâmetini beyânen buyururlar ki: "Ehl-i saâdetden olan kimseye ârız olan âriyetî o kötülükdür ki, nasihat ile ve irşâd ile zâil olur; ve bu kötülüğün sahibi kusûrunu ikrar eder ve o fenâlıklardan tövbe eder."

3400. Adem gibi ki, onun zellesi âriyet idi, şübhesiz zamanında tövbe gösterdi.

[3414] "Zelle", lügatde yürürken ayağı kaymak ve söylerken hatâ etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Saîd-i ezelî olan Hz. Adem'in zellesi ve hatâsı âriyet idi; ve hatânın vukū'unu müteâkıb zamânında tövbe etti." Hz. Adem'in zellesi hakkında I. ciltte 1259 numaradan i'tibâren birtakım hakāyık beyân buyurulmuşdur.

3401. Vaktāki o İblîs'in cürmü aslî idi, nefis olan tövbe tarafına ona yol olmadı.

"Nefîs", şerîf ve latîf ve halkın rağbeti ziyâde olup, kıymeti çok olan şey demekdir. Ve nefis burada tövbenin sıfatıdır. Ya'ni, "Şekāvet-i ezeliyye sâhibi olan İblîs'in cürmü aslî idi ve kendi zâtından münfek değildi. Binâenaleyh, emr-i ilâhîye karşı yaptığı serkeşliği hoş gördü ve serkeşliğinde devam etti. Asla şerîf ve latîf olan tövbe ve rücû' tarafına meyl etmedi."

3402. Git ki, kendinden ve kötü huydan kurtuldun; ve ateşin alevinden ve yırtıcının dişinden kurtuldun!

Ey kimse git ki, bu tevâzu' ve zillet ile nefsinden ve nefsinin kötü huyundan ve kibir ve ucüb sıfatlarından kurtuldun. Ve nefis ayn-ı cehennemdir ve onun sıfatları o nefis cehenneminin alevleridir; ve yırtıcı bir hayvandır ve onun dişleri fenâ sıfatlarıdır. Teşekkür et ki, bu alevlerden ve bu dişlerden kurtuldun.

3403. Git ki şimdi devlete el vurdun, kendini ebedî olan tahta bıraktın!

Nefsini düşman ve bizi dost gördüğün bu andan i'tibâren devlet-i ma'nevîye el vurdun ve kendini saâdet-i ebediyye tarafına attın.

3404. Sen "فَادْخُلِي فِي عِبَادِي"yi buldun; "وَادْخُلِي جَنَّتِي"yi idrak ettin!

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Fecr'in ahirinde olan يَا أَيَّتُهَا النَّفْسِ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيةٌ فَادْخُلى في عبادي وادخلى جنتي (Fecr, 89/27-30) ya'ni, "Ey nefs-i mutma-inne! Râziye marziyye olduğun halde Rabbine rücû' et! İbâdım arasına gir ve cennetime dâhil ol!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyeti kerîme I. cildin 2696 numaralı beytinde de geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz orada "cennet"i, "makām-ı rü'yet" ve "ibâda dühûlü" de, "havâss-ı ibâdın bâtını ve kalbi" ile tefsîr buyurmuşlar idi. Atîdeki beyt-i şerîfde de bu tefsîri te'yîd buyururlar. "Yâften", bulmak; ve "der-yâften", idrak etmek ve anlamak demekdir.

3405. Kendin için onun kullarına yol yaptın, gizli yoldan Huld'e gittin!

Ma'lûm olsun ki, bilcümle mahlûkāt Allah'ın kuludur. Fakat her biri bir ismin bendesidir ki, teveccühleri Rabbü'l-erbâb olan Allah'a değil, bendesi olduğu ismedir. Bende-i hâss-1 ilâhî ancak Rabbü'l-erbâb olan Allah'ın bendesi olan insân-ı kâmildir. Zîrâ o kâmil, “Allah” ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve onun merâtib-i ilâhiyyeden hiçbir mertebeye iltifatı yokdur. Nazarı ancak zât-ı Hakk'adır. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de şöyle buyurulur: يا غوث اذا اردت ان تدخل حرمی فلا تلتفت بالملك ولا بالملكوت ولا بالجبروت لان الملك شيطان العالم والملكوت شيطان العارف والجبروت شيطان الواقف فمن رضى بواحد منها فهو عندى من المطرودين ya'ni, “Yâ gavs! Benim harem-i zâtıma girmek istersen, mülke, melekûta ve ceberûta iltifat etme! Zîrâ âlem-i mülk, âlimin şeytanıdır; ve melekût, ârifin şeytanıdır; ve ceberût, vâkıfın şeytanıdır. Kim ki bunlardan birine râzı olursa o benim indimde matrûdlardan olur.” Binâenaleyh, bu mukaddimeden anlaşılır ki, Allah'ın kulu olmak güçdür ve olan kâmil dahi enderdir. “İmdi ey kimse, eğer sen kendine bu kabíl kulların kalbine girmek için yol yaptın ise, bil ki, gizli yoldan Huld'e ya'ni cennete dâhil oldun.”

3406. "Sırât-ı müstakîmi bize hidayet et!" dedin, senin elini tuttu ve seni ni'mete kadar götürdü.

O kâmile "Bizi doğru yola hidâyet et!" dedin. O da senin elini tuttu, seni dâr-ı naîm olan cennete kadar götürdü.

3407. Ey azîz, ateş idin nûr oldun. Koruk idin, tâze ve kuru üzüm oldun.

"Engur", tâze üzüm; “mevîz”, kuru üzüm demekdir. "Ey insân-ı kâmile baş eğen azîz! Sen bu serfürûdan mukaddem nefsinin kibir ve ucüb ateşleri idin; vaktâki insân-ı kâmile karşı arz-ı zillet ettin, sende rûhun sıfatı zâhir oldu, nûr oldun. Evvelce koruk gibi ham ve ekşi idin, şimdi tatlı ve latîf üzüm ve kuru üzüm oldun."

3408. Bir yıldız idin, sen güneş oldun. Şâd ol! Allah doğruyu en ziyade bilicidir.

Ey azîz, sen insân-ı kâmile serfürûdan mukaddem, ilm-i zâhirin sebebiyle bir yıldız mesâbesinde idin. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimize intisâbdan mukaddem Şemseddîn-i Mardinî hazretleri ulemâ-i zâhireden olup Hz. Pîr'e mu'teriz idi ve asla serfürû etmezdi. Vaktāki âlem-i ma'nâda Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'i bundan dolayı dargın bir halde gördü ve zâhirde de cenâb-ı Pîr efendimizin kerâmet-i aliyyelerini müşâhede etti, ondan sonra o halden tövbe ve istiğfâr edip, âilesiyle beraber gelerek Hz. Pîr efendimiz'e inâbe etti. Tafsîlâtı, Menâkıb-ı Sipehsâlar'da münderiçtir. "İmdi ey azîz! Sen yıldız iken, insân-ı kâmille bâtının nurlandı, şimdi güneş oldun. Mesrûr ol! Allah Teâlâ herkesin efâlinin sıdkını en çok bilir."

3409. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Tut, kendi balını süt havzına bırak!

"Şehd", bal demekdir. Burada nâmına Mesnevî-i Şerif ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin zevk-i mânevîsinden kinâyedir. “Havz-ı şîr", süt havzından murâd, Mesnevî-i Şerîfdir. Zîrâ insân-ı kâmili söyleten muhâtabı olan müntesibin isti'dâdıdır; ve bu ma'nâya dâir olan îzâhât muhtelif mahallerde geçti. Ya'ni, "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn tut, kendi isti'dâd-ı ezelînde mündemiç olan ezvâk-ı ma'neviyyeyi bu Mesnevî-i Şerîf'e ve bu ulûm-i ledünniyye havuzu içine dök!" Hind nüshalarında "havz-ı şîr" yerine "cûy-i şîr" vâki'dir.

3410. Tâ ki o süt tağyîr-i ta'mdan kurtulsun, zevk deryasından teksîr-i ta'm [3424] bulsun!

Ey Hüsâmeddîn hazretleri! Bu Mesnevî-i Şerîf'deki beyânâtımızı tâliblere sen kendi zevkini karıştırarak takrîr et ki, bizim Mesnevî-i Şerîf'de beyân ettiğimiz rumûza nâehiller birtakım yanlış ma'nâlar vererek ta'm ve lezzetini bozmasınlar. Bil'akis sen takrîr et ki, bu Mesnevî senin zevkinin deryâsından teksîr-i ta'm ve lezzet bulsun! Zîrâ bu ebyât-ı latîfenin altında gizli olan ma-ânî-i latîfeyi nâehiller şerh ve îzâh edeyim derken onların tadını kaçırırlar.

3411. O elest deryasına muttasıl olsun! Vatkâki derya oldu, her tağyîrden kurtuldu.

Ya'ni, "Bu Mesnevî-i Şerîf'i takrîr ederken verdiğin ma'nâlar, "Elestü bi-rabbiküm?" hitâb-ı vâki' olan bezme kadar, ya'ni ervâh deryâsına kadar muttasıl olsun! Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'den maksûd vahdet-i rubûbiyyetin beyâ-nıdır. Vaktâki o ma'nâlar "Elestü bi-rabbiküm?" ya'ni, vahdet-i rubûbiyyet deryâsına muttasıl oldu, deryâ oldu demekdir. Ve buraya vâsıl olan ma'nâlar artık her bir tağyîrden kurtulur." İmdi bu beyt-i şerîfde Mesnevîhânlara bir miftâh-ı azîm ihsân buyurulmuş olur. Nitekim, âtîde gelecek olan şu beyt-i şerîf bu ma'nânın şâhididir.

“Bizim Mesnevîmiz vahdet dükkânıdır; O vâhidin gayrı ne görürsen putdur!"

3412. O bal deryasına bir menfeż bulur. Onda bir âfete amel olmaz.

Süt havzı olan bu Mesnevî senin bal deryâsı olan zevkine bir menfez bulur; ya'ni, bu Mesnevî'nin ebyât-ı müşkilesi mutlak sana münkeşif olur. Binâenaleyh Mesnevî'ye yanlış ma'nâlar vermek âfetinin onda ameli ve te'sîri olmaz.

3413. Ey Hakk'ın arslanı, arslan gibi bağır! Ta ki o bağırma yedinci tabakaya kadar gitsin!

"Gurre", Fârisî'de arslanın bağırması demekdir. "Bu Mesnevî'mizi takrîr ederken, ey Hakk'ın arslanı olan Hüsâmeddîn Çelebi, arslan gibi bağır! Hat- tâ o arslan sadâsı feleğin yedinci tabakasına kadar yükselsin!" Bu beyt-i şerîfte "bağırma" ile can na'ralarına işâret buyurulur. Ve yedi feleğe kadar çıkan can na'ralarıdır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu na'ralar hakkında bir beyt-i şerîfinde şöyle buyururlar: "Benim zâhirî sözlerim kulaklara erişir. Fakat, cana mensûb olan na'ralarım hiçbir kimseye erişmez."

3414. Tok olan melûl canın ne haberi vardır? Sıçan ne vakit arslanın bağırmasını tanır?

Gıdâ-yı sûrî ile mi'desi dolmuş ve cânına hikem ve maârif-i ilâhiyyeden melâlet gelmiş olanın senin bu na'ralarından ne haberi olur? Onun canı senin bu câna mensûb olan na'ralarını duymaz. O kimse tabîat deliklerinde yaşayan bir sıçandır; ve sıçan hakîr bir mertebede yaşadığından arslanın bağırmasını tanıyamaz.

3415. Kendi ahvalini her bir alî-güher olan deryâ-dil için, altın suyu ile yaz!

"Alî-güher"den murâd, ilm-i ezelî-i ilâhîde saîd olan kimse; "deryâ-dil”den murâd, havsala-i isti'dâdları gâyet geniş olup, maârif ve hikem-i ilâhiyyeyi ve vahdet-i vücûd sırrını kabûl eden kimseler. Ya'ni, "Ey zevk deryâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, kendi ahvâlini ve ezvâk-ı rûhâniyyeni bu Mesnevî-i Şerîfe altın suyu ile yaz! Saâdet-i ezeliyye erbâbı ve havsala-i isti'dâdları geniş olanlar onu okusunlar ve istifâde etsinler!"

3416. Can-fezâ olan bu kelâm Nîl suyudur. Yâ Rab, onu Kıbtî'nin gözüne kan göster!

Canın kuvvetini artırıcı olan bu kelâm-ı Mesnevî Nîl nehrinin suyu mesâbesindedir. Nîl nehrinin suyu Mûsâ (a.s.)ın tâbi'leri olan Sıbtîler'e su ve Fir'avn'ın tâbi'i olan Kıbtîler'e de kan görünmüş idi. Yâ Rab! Bu Mesnevî-i Şerîfi de bize ve Mûsâ-yı rûhuna tâbi' olanlara güzel ve sâfî su göster! Ve

Kıbtî meşrebinde olup nefs-i Fir'avn'ına tabi' olarak bizden yüz çevirenlere çirkin ve kan göster! Kıbtî'nin Sıbtî'ye, "Dostluk ve birâderlik hakkı için kendi niyetine Nîl'den bir testi doldur ve içmem için ağzıma koy! Siz Sıbtîler'in kendiniz için Nîl'den doldurduğunuz testi saf sudur ve biz Kıbtîler'in doldurduğumuz testi sâfî kandır!" diye yalvarması

3419.

“Câdûyî”, sihirbazlık ve "füsûn”, sihir demekdir. Kıbtiler peygamberlerine adem-i ittibâ' sebebiyle kendilerine teveccüh eden ilâhî belâları Mûsâ (a.s.)ın sihrine hamledip kendilerini mazlûm ve Mûsâ (a.s.)ı ve tâbi'lerini zâlim bil- diler. Binaenaleyh, Kıbtî'nin Sıbtî'ye müracaatı tazallüm-i hâl için vâki' ol- muşdur.

3420.

"Sıbtiler ya'ni, Benî-İsrail o Nîl'den sâf olarak su içerler. Halbuki Kıbtî'nin önünde o sâf olan su gözbağından, ya'ni sihirden dolayı kan olur."

3421. "İşte Mısır halkı idbardan yahud fenâ damarlılıkdan dolayı susuzlukdan ölüyor."

"Kıbt", Mısır'ın yerli ahâlisine derler. Ya'ni, "İşte Mısır halkı ya sû-i tâli'lerinden veyâhud asılları fenâ olduğundan dolayı bu belâ-yı sihre giriftâr oldular ve susuzlukdan ölüyorlar."

3422. "Kendin için bir tas doldur, tâ ki senin suyundan bu eski dostun içsin!"

3423. "O tası kendin için doldurduğun vakit, kan olmaz, saf hür olarak su olur."

Ya'ni, "Sen Sıbtî olduğun için kendine mahsûs olmak üzere Nîl'den bir tas doldurduğun vakit, kandan hür ve âzâd olarak saf su olur." Çünkü sihrin te'sîri Sıbtîler hakkında cârî değildir.

3424. "Ben de senin tufeylin olup su içeyim. Çünkü tufeylî teba'da gamdan sıçrar."

"Tufeyl", hadd-i zâtında çağrılmadan ziyafete giden Kûfe'li bir şairin ismi olup, mecâzen "da'vetsiz olarak ziyafete giden kimseler"e de teşmîl edilmişdir; ve ba'zen âhirine bir "yâ" ziyâde edip "tufeylî" derler. Ba'zen muhâvere-i Fârisî'de mecâzen vesile ve zerîa ma'nâsına gelir (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). "Teba'", birine uyan ve tâbi' olan kimse demekdir, cem'i "etbâ'" gelir. Burada uymak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Sıbtî, ben de senin tufeylin olup, senin sâf olarak içtiğin sudan içeyim. Zîrâ, tufeylî tâbi' olmakda gamdan kurtulur ve tâbi' olduğu kimsenin selâmet-i hâlinden istifade eder."

3425. Dedi: "Ey cihanın canı, hizmet edeyim, muhafaza edeyim, ey benim iki parlak gözüm!"

Sıbtî dedi: "Ey cihânın canı, dostluk hakkına riâyet edip sana hizmet edeyim. Ey benim iki gözüm, seni muhafaza edeyim!" "Pâs" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada, "muhafaza etmek ve sıkı tutmak" ma'nâlan münasibdir.

3426. Senin muradın üzere gideyim, şâdîlik edeyim. Senin benden olayım, âzâdlık edeyim!

Ya'ni, "Senin irâdene tâbi" olayım. Ve bu tebaiyeti kendime ağır bir yük addetmeyip bundan dolayı şâdîlik edeyim ve mesrûr olayım ve senin benden olup, bu bendeliği âzâdlık ve hürlük bileyim!"

3427. O tası Nil suyundan doldurdu, ağzına koydu ve yarısını içti.

Sıbtî, Kıbtînin arzusuna muvâfakatla tası Níl nehrinden doldurdu ve içindeki suyun yarısını içti.

3428. Tası "Sen de iç!" diye su isteyenin tarafına eğri yaptı, o kara kan oldu.

Sıbtî tasdaki suyun yarısını içtikden sonra, "Al, sen dahi iç!" diye Kıbtî tarafına doğru eğdi. Kıbtî'nin tarafındaki su kapkara kan oldu.

3429. Tekrar bu taraftan eğriltti, kan su oldu. Kibtî öfke içinde ve harâret içinde oldu.

Kıbtî, kendi tarafındaki suyun kan olduğunu görünce tası bu tarafdan diğer tarafa çevirdi, oradaki su da kan oldu. Kıbtî bu hâle karşı öfkelendi ve harâret içinde kaldı.

3430. Bir müddet oturdu, nihayet onun öfkesi gitti. Ondan sonra ona dedi ki, [3444] "Ey azîmet-i sâdıka sahibi!"

"Samsam", keskin kılıç ve azîmet-i sâdıka sâhibi, cesûr ve mukaddem ve dinç adam ma'nâsınadır (Kāmûs). Kıbtî, Sıbtînin dostluğa vefâkar olduğuna işâreten bu ta'bîri kullanmışdır; ve bu hitâb âtîdeki beytin ilk mısrâ'ına merbûtdur.

3431. "Ey birader, bu düğüme çâre nedir?" dedi. "Onu o kimse içer ki, müttakîdir."

Ya'ni, Kıbtî dedi ki, “Ey azîm azîmet-i sâdıka sâhibi, ey birâder! Bu sihir düğümünün açılmasına çâre nedir?" dedi. Sıbtî cevâben dedi ki: "Bu Nîl'in suyunu saf olarak ancak müttakî olan kimse içer. Binâenaleyh, bu sihir düğümü değildir. Belki küfür ve inkâr düğümüdür. Bu düğümü ancak îmân ve ikrâr açar."

3432. Müttakî odur ki, o Fir'avn'ın yolundan bîzâr oldu, Mûsa-vâr oldu.

"Bîzâr”, usanmış, küsmüş ve incinmiş olan kimse. Ya'ni, "Müttakî o kimsedir ki, Fir'avn'ın gösterdiği yoldan usandı ve incindi ve Mûsâ (a.s.) gibi ona muhâlif oldu." Bu beyitlerde Mesnevî-i Şerîf münkirlerinin Fir'avn gibi olan nefislerinin hükmüne tâbi' oldukça ve Mûsâ-yı rûhlarına muhâlif bulundukça, Nil suyu gibi olan ezvâk ve letâifinden mahrûm kalacaklarına işâret buyurulur.

3433. Mûsa'nın kavmi ol, bu suyu iç! Ay ile sulh ol, mehtabı gör!

Bir nebiyy-i zîşân olan Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden ol, bu latîf suyu iç! Ay gibi olan o peygambere muhalefetden vazgeç ve sulh ol! Onun bahşedeceği mehtâbı ya'ni, nûr-i îmânı gör!

3434. Senin öfkenden Allah'ın kulları üzerine senin gözünde yüz binlerce zulmet vardır.

Allah'ın mü'min kullarına karşı içinde öfken vardır. Ve bu öfke senin aklının gözüne gāyet kuvvetli zulmet ve inkâr perdesini çekmişdir.

3435. Öfkeni söndür, gözünü aç mesrûr ol! Dostlardan ibret al, üstad ol!

Mü'minlere karşı olan öfke ateşini söndür! Ondan sonra akıl gözüyle, vâ-ki' olan hâdisâtı muhakeme et! O muhakeme neticesinde vereceğin doğru hü-kümden ve karardan mesrûr ol! Dostların olan insanların îmânından ibret al ve onların bu belâlardan masûn kaldığını gör ve doğru hüküm vermekde üs-tâd ol!

3436. Mâdemki senin Kāf dağı gibi küfrün vardır, iğtirafda ne vakit benim tufeylim olursun?

"İğtirâf", avuç ile suyu alıp içmeye derler. Ya'ni, "Nîl suyunun kan olmasına sebeb olan şey küfrünüzdür. Mâdemki senin kalbinde Kāf dağı gibi azîm bir küfür vardır, Nil'den avuç ile su alıp içmekde benim gibi bir mü'minin tufeyli olmakda hiçbir fâide yokdur."

3437. Dağ iğne deliğine ne vakit gider? Meğer ki, o dağ saman yaprağı ola.

Kāf dağı gibi olan küfür, iğne deliği gibi ince olan âlem-i gaybe geçebilir mi ki, kanın cânib-i gaybdan su olmasına müessir olsun. Meğer ki, o küfür saman yaprağı gibi ince olan îmân-ı gaybîye münkalib olsun.

3438. Dağı istiğfâr ile saman gibi yap! Mağfûrların kadehini hoş tut ve hoş çek!

Küfür dağını istiğfar ile saman çöpü gibi ince olan îmân-ı gaybî mertebesine tahvíl et! İnd-i ilâhîde mezâhir-i mağfiret olmuş olan kâmillerin şarâb-ı feyzinin kadehini al ve zevk ile çek ve iç!

3439. Sen bu tezvîr ile ondan nasıl içersin? Çünkü Hak onu kâfirlere harâm etti.

"Tezvîr", yalan sözü söyleyip doğru yerine geçirmek demekdir. Bundan murâd, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi olan hârikûlâde ahvali sihire hamledip Kıbtî-ler'in kendilerini mazlûm yerine koymalarıdır. Ya'ni, "Ey Kıbtî! Sen suyun kan olmasını Mûsâ (a.s.)ın sihirine atfedip, ona inkârında musır oldukça Nîl'den suyu içemezsin. Çünkü küfürleri sebebiyle Hak Nîl'in suyunu kâfirlere harâm etti."

3440. Tezvîrin Halık'ı senin tezvîrini ne vakit satın alır? Ey iftira olunmuşun iftira edicisi!

Sende tezvîr fikrini yaratan Hak'dır. Binâenaleyh, senin bâtınından Hak Teâlâ hazretleri haberdardır. Şu halde senin tezvîrinin ind-i ilâhîde ne te'sîri olur? Ey kendisine sihirbazlık isnâdı ile iftirâ olunan Mûsâ (a.s.)ın iftirâ edicisi!

3441. Mûsa'nın âli ol, zîrâ hîlenin faydası yokdur. Senin hîlen boş rüzgârı ölçmekdir.

“Âl”, inde'l-Arab, bilhâssa ehl-i beyte değil, kadri azîm olan bir kimsenin husûsiyetine dâhil olanlara ıtlâk olunur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: أدْخُلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ (Gâfir, 40/46) ya'ni, "Fir'avn'ın âlini pek şedîd azâba sokun!" buyurulmuşdur. Zîrâ Fir'avn hayât-ı dünyeviyyede bir pâdişâh-ı azîmü'l-kadr olduğu için onun avene-i hâssasına "âl" tabir buyuruldu. Buradaki “âl” dahi, “Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden ol ve karâbet-i ma'neviyye-i rûhiyyeyi iktisâb et!" demek olur. Ya'ni, "Ey Kıbtî, sen evhâm ve hayâline tâbi' olup, mu'cize-i peygamberîyi sihir addediyorsun ve bu hîle ile ona muhalefet ediyorsun. Senin bu hîlen boş rüzgârı ve havayı ölçmek olur."

3442. Mecâli var mıdır ki su Samed'in emrinden donsun, o kâfirlere su versin?

“Zehre”, tâkat ve mecâl; “Samed” esmâ-i ilâhîden olup, "her husûs kendisine arz-ı ihtiyâç olunan" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Suyun mecâli ve tâkatı var mıdır ki, Samed olan Hak Teâlâ hazretlerinin emrine muhalefet etsin de, o su kâfirlere karşı kan olmakdan vazgeçsin ve su olup onların harâretlerini teskîn etsin?"

3443. Hattâ sen ekmek yediğini mi zannediyorsun? Yılanın zehrini ve can eksiltmesini yiyorsun.

Ey Kıbtî, sen şimdi su ihtiyacı arkasında koşuyorsun. Bu küfrünle beraber bulacağın suyun sana ne fâidesi olacakdır? Nitekim bulup yediğin ekmeği sen ekmek zannediyorsun. O yediğin ekmek bâtınında yılanın zehiridir ve senin canını kemiriyor, haberin yokdur. Bâtının bozuk oldukça gıdâ-yı zâhirî o bozukluğu takviye eder.

3444. Ekmek o cânı nerede islâh eder ki, o can vericinin fermanında gönül koyarsın?

Ey münkir, o senin yediğin gıdâ-yı sûrî ancak císmini ve rûh-i hayvânîni takviye eder. Rûh-i insânîni takviye hususunda aslâ fâidesi yokdur. O rûhu ancak nûr-i îmân ve irfân kuvvetlendirir. Binâenaleyh senin rûh-i hayvânîni takviye ve küfür ve inkârını teşdîd edecek olan o ekmek ve gıdâ-yı sûrî, rûh-i insânîyi verici olan Hak Teâlâ hazretlerinin emir ve fermânına muhalefet eder mi? Suya, "Kan ol!" diye emrettiği vakit kan olur. Ve ekmeğe, "Küfür ve inkâr ol!" diye emir geldiği vakit, o gıdâ-yı sûrî senin bâtınında küfür ve inkâr olur.

3445. Ya sen zanneder misin ki, kelâm-ı Mesnevî'yi okuduğun vakit onu bad-1 heva dinleyesin?

Gıdânın zâhiri ve bâtını olduğu gibi bu Mesnevî-i Şerîfin dahi zâhiri ve bâtını vardır. Sen zanneder misin ki, bu Mesnevî-i Şerîfi okuduğun vakit onun kelâm-ı zâhirîsinin zımnında meknûz ve mestûr olan esrâr ve hakāikı bâd-ı hevâ dinleyesin? Onun ma'nâ-yı bâtınesine vukūf kuvvetli bir îmân mukābilinde vâki' olabilir.

3446. Yahud kelâm-ı hikmet ve sırr-ı nihan kulağa ve ağıza kolay gelsin!

"Zağbe", Kāmûs'un beyânına göre bir mevzi'in adıdır. Bu ma'nânın bu beyte münasebeti yokdur. Ankaravî nüshasında bu kelime böyle yazılmış, "âsân ve kolay" ma'nâsı verilmişdir. Hind nüshalarında bu kelimenin yerine "sehl" yazılmışdır, ve "rağbe" ve "ra'be" nüsha olarak gösterilmişdir. “Rağbe"nin ma'nâsı Kāmûs'da, "tezellül ve ihlâs ile duâ etmek ve yalvarıp niyâz etmek"; ve "ra'be"nin ma'nâsı da, “doldurma" demekdir ki, bunlardan "ra'be" kelimesi bir dereceye kadar münasebet alır. Ya'ni, "Yahud hikmet kelâmı ve sırr-ı nihân kulağa ve ağıza doldurulmuş gelsin?" demek olur. Fakat "sehl" nüshası daha müreccahdır. Ya'ni, "Yâhud sen zanneder misin ki, kelâm-ı hikmet ve sırr-ı nihân-ı ilâhî dinleyen kimsenin kulağına kolayca gelsin veyâ söyleyenin lisânına kolayca gelsin" demek olur. Kelâm-ı hikmetin ve sırr-ı nihân-ı ilâhînin idrâki için evvelen ihlâs ve îmân-ı tâm, sâniyen nefs ile mücâhede ve riyâzet ve sünnet-i seniyye-i peygamberîye ittibâ' ve şerîat-ı mutahhara ahkâmını icrâya bezl ü himmet lâzımdır. Bunlar ile beraber inâyet-i Hak ibzâl buyurulmuş olmalıdır. Bu halde olan bir zât kelâm-ı hikmeti ve sırr-ı nihân-ı ilâhîyi hem söylemeye ve hem de dinlemeye ehil olur.

3447. Gelir, fakat efsaneler gibi. Kabuk görünür, tânelerin içi değil!

Evet, Mesnevî-i Şerîfin ancak elfâz-ı zâhiresini his kulağı ile dinleyebilirsin. Onun hikâyât-ı zâhiresini anlarsın ve masallara benziyor dersin. Zîra, sana kabuk mesâbesinde olan elfâz ve hikâyeler görünür. O elfâzın altında gizli ve o hikâyelerin zımnında mahfi olan hikemiyât-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye görünmez.

3448. Başına ve yüzüne çarşaf çekmiş, senin gözünden yüzünü gizlemiş bir dilberdir.

"Çâdur", burada kadınların tesettür için kullandıkları çarşaf demekdir. Ya'ni, “Mesnevî-i Şerif bir dilberdir ki, nâmahremlerden tesettür için başına ve yüzüne kıssalardan ve lafızlardan mürekkeb bir perde çekmiş ve çarşaf giyinmişdir. Ey nâmahrem olan münkir! O senin gözünden gizlenmişdir. Sen onu bir hikâye kitabı zannediyorsun!

3449. Utüvvden nâşî Kur'ân senin indinde Şehnâme veya Kelîle gibi olur.

"Utüvv", hadd-i tecavüz etmek, serkeşlik etmek ve kendi nefsini büyük tutmak ma'nâlarına gelir. Şehnâme, Firdevsî ismindeki şairin nazm ettiği kitabdır ki, onda Îrân hükümdarlarının ahvâlini ve pehlivanlarının ve kahramanlarının şecâatlarını tasvir eder. Ve Kelile ve Dimne nâmındaki kitâb dahi Hind hükemâsından Dâbşelim ismindeki bir hakîmin hayvânât lisânından ol- mak üzere hikemiyâta müteallık olarak telif ettiği bir kitâbdır ki, Fârisî'ye tercüme edilmiş ve adına Envâr-ı Süheylî denilmişdir; ve Türkçe'ye de tercüme edilmiş adına Hümâyûn-nâme denilmişdir. "Ey münkir, Biz Mesnevî-i Şerîf'de birtakım hikemiyât-ı ilâhiyyeyi ve esrâr-ı rabbâniyyeyi gerçi kıssalar zımnında yazdık. Ve Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin dekāyıkını bi'l-işâre beyân ettik. Fakat ne yapalım ki, sen anlayamadın! Kendi nefsini büyük tutup bizim muvâcehemizde âlim ve âkıl geçindiğin için Kur'ân-ı Fârisî olan bu Mesnevî-i Şerîf senin indinde Şehnâme veyâ Kelile kitaplarından farklı olmadı." Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfde "Kur'ân" lafzıyla işaret buyurulan Mesnevî-i Şerîf dir. Zîrâ hiçbir mü'min Kur'ân'ı başka bir kitâba muâdil tutmaz, velev ki feylesof olsun! Nitekim Hind şârihlerinden Abdurrahman Leknevî (k.s.) hazretleri Envârü'r-Rahmân ismindeki kitâb-ı şerîflerinde şöyle buyururlar: "Kur'ân-ı azîmü'ş-şân ile Mesnevî-i Şerîf arasındaki Arabî ve Farisî olmalarından gayrı fark yokdur. Mesnevî-i Şerîf'e birkaç vecih ile Kur'ân ıtlâkı câizdir. 1. Kur'ân-ı Kerîm ne lisân ile olursa olsun, kalb-i beşere Hak Teâlâ hazretleri cânibinden münzel olan kelâmdan ibaretdir. Eğer onun nüzülü melek vâsıtasıyla tavr-ı vahy ile olursa o kelâm-ı nefsî mefrûzü'l-kırâedir. Ve eğer bilâ-vâsıta-i melek, ilkā ve ilhâm tavrı ile olursa o kelâm-ı kudsî vâcibü'l-îmândır ve onun namazda kırâati câiz değildir. İmdi Mesnevî-i Mâ'nevî'nin mezâmîni kendi vaktinin peygamberi olan cenâb-ı Mevlânâ'nın kalb-i şerîfine, Hak (celle ve alâ) cânibinden, kısm-ı evvel vechi ile değil, kısm-ı sânî üzere münzeldir. Binâenaleyh kırâat-i Mesnevî'nin namazda câiz olması ve kırâat-i Kur'ân'ın farz olması hakkındaki şübhe mündefi' olur. 2. Kur'ân nasıl ki aslü'l-usûl-i dîn ise, Mesnevî dahi aslü'l-usûl-i dîndir. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ ilk Dîbâce'de buyururlar ki: "Asl-ı usûl-i usûl-i dîn ve yakîn ve fikhullahi'l-ekber ve şer'ullahi'l-ezherdir." 3. Kur'ân nasıl, "Hüden li'l-müttakîn" ["Müttakîler için yol gösterici"] (Bakara, 2/2) ve "Şifaün [ve rahmetün] li'l-mü'minîn” ve “velâ yezîdü'z-zâlimîne illâ hasâra" ["Mü'minler için şifa ve rahmet" ve "zâlimlerin sâdece kaybını artırıcı"] (İsrâ, 17/82) ise Mesnevî-i Ma'nevî dahi "Müttakiler için hidâyet, mü'minîn ve tâlibîn-i râh-ı Hudâ için şifa-i sudûrdur." Hudâ-yı müteâl hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in medhinde lisân-ı Muhammedî (s.a.v.) hazretleri ile buyurur: وَلَوْ أَنَّ مَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَة أَقْلَامُ وَالْبَحر يمده من بعده سبعة أبحر ما نَفَدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ (Lokmân, 31/27) ya'ni, "Eğer yeryüzünün ağaçları kâmilen kalem ve denizler hokka ve yedi deryâ o hokkanın mürekkebi olsa, kelimât-ı Hakk'ı yazmakla

bitiremezler. Hak (celle ve alâ) hazretleri Mesnevî-i Şerîfin medhinde zebân-ı Hz. Mevlânâ ile böylece buyururlar: "Eğer meşe ağaçları kalem ve deryâ mürekkeb olsa, Mesnevî-i Şerîfe bir pâ-yân ümîdi yokdur." 4. Kur'ân-ı Kerîm'in şânında nasıl ki يُضِلُّ به كثيراً ويهدى به كثيراً (Bakara2/26) ["Birçoklarını dalâlete sevk eder ve birçoklarını da hidayete sevk eder"] vârid olmuş ise, Mesnevî-i Şerîfin şânı dahi böyledir. Her kim onu i'tikād ile okur ve kelâm-ı Hak bilirse bilâ-mürşid derece-i velâyete vâsıl olur. Nitekim beş yüz kişi başka mürşid olmaksızın Mesnevî-i Şerifi tilâvet ve amel yüzünden veliyy-i kâmil olmuşlardır. Ve eğer bilâ-i'tikād efsane ve hezl tavrıyla okursa, velev ki âlim-i ma'kūl ve menkül olsun, onun feyzinden mahrûm ve belki meslûbü'l-îmân olur.

5. Kur'ân-ı Kerîm'de mevzûniyyet-i kelâm ve onun nazım ve kavâfî ile edâsı ve tekellüfü sanâyi' ve bedâyi' hususlarında mütekellimin kasdı vâki' değildir. Fakat mütekellimin kasdı olmaksızın bi-tarīki'l-i'câz fevâid ile meşhûn olan kelâm-ı müsecca' ve mukaffâ ve mevzûn bahr-i min-ledünden cûş eyler. Ve bi-nefsihî halâvet-âmiz ve tarab-engîz olur. Bunun gibi kelâm-ı mu'ciz-i nazm-ı Mesnevî-i Şerîf dahi kasd-1 fesâhat ve belâğat olmaksızın ve sanâyi' ve bedâyi' hususunda tekellüf bulunmaksızın fesâhat ve belâğat ile mâlî ve halâvet-i şûr-engîz olarak cenâb-ı Mevlânâ'nın sîne-i esrâr-ı gencînelerinden zâhir olmuşdur. İşiten kimsenin kalbine te'sîr-i acīb ve hâlet-i garîb târî olur. Hz. Mevlânâ (r.a.)den sonra efrâd-ı insânîden hiçbir ferde ayıklık kudreti ile beraber o hâlet-i mahviyyet ve istiğrâk nasib olmamışdır."

İşte şâh Abdurrahman Leknevî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf hakkında mahsüs delâile müsteniden vâki' olan mütâlaaları budur. Diğer beş vecih daha beyân buyurmuş iseler de bahis uzamamak için bu kadarla iktifâ olundu. Erbab-ı insâfa bu kadarı da kâfidir.

3450. Hakdan ve mecâzdan fark o vakit olur ki, inâyet sürmesi gözü aça!

[3464] "Hak"dan murâd, tefsîr-i Kur'ân-ı Kerîm olan Mesnevî-i Şerif ve "me-câz"dan murâd, Şehnâme ve Kelile ve Dimne kitablarıdır. Zîrâ Mesnevî-i Şe- rif Kur'ân gibi tevhîde ve vahdete da'vet eder ve onlardan bahseder. Bu kitablar ise, vücûd-i mecâzî âlemi olan umûr-i kevniyyeden bahseder. Binâenaleyh "hak" ile "mecâz"ın ta'rîfi ancak Hak Teâlâ hazretlerinin inâyet sürmesini kalb ve akıl gözüne çekmek sûretiyle mümkin olur.

3451. Ve yoksa mâdemki kuvve-i şâmme yokdur, ahşemin indinde gübre ile miskin her ikisi birdir.

"Ahşem", burnu koku almayan kimse; "püşk", koyun ve âhû gübresi. Ya'ni, "Eğer Hakk'ın inâyeti olmazsa burnu koku almayan kimse indinde gübre ile misk müsâvî olduğu gibi, meşamm-ı ma'nevîsi kapalı olan kimse de hakikat ve mecâz kokusunu alamaz, ikisini de bir görür." Ve nazarında Şehnâme ve Kelile ile Mesnevî'nin farkı olmaz.

3452. Zülcelal'in kelâmından onun kasdı, melâlden nâşî kendisini meşgül etmek olur.

"Zülcelâl'in kelâmı"ndan murâd, Mesnevî-i Şerif dir. Zira اذا احببت عبدا كنت ... الخ ["Bir kulu sevdiğim vakit] له سمعا و بصرا و لسانا فبى يسمع وبي يبصر وبي ينطق onun işitmesi, görmesi ve lisânı olurum. Benimle işitir, benimle görür ve benimle konuşur ..."] hadîs-i kudsîsi mûcibince bu Mesnevîyi lisân-ı Hazret-i Pîr'den nâtık olan Hak'dır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîf Zülcelâl'in kelâmı olur. Bu beyt-i şerîfde Mesnevî-i Şerîfin hikâyât-ı zâhiresini okuyup def-i gam ve melâl etmek niyet ve kasdının fenâ olduğuna işaret buyurulur. Ya'ni, "Hakikat ile mecâzı fark edemeyen kimsenin Mesnevî-i Şerîfi mütâlaa etmekden kasdı, kelâm-ı Zülcelâl'den def-i melâl ve gam etmek için olur."

3453. Vesvâsın ateşini ve ğussayı o sözden söndürsün ve devâ yapsın diye!

"Vesvâs", vesveseye derler ki, "savt-ı hafi" ma'nâsınadır; ve "vesvese verici" ma'nâsına da gelir. Bu ma'nâya göre şeytanın ismi olur. Ya'ni, "Kelâm-ı Zülcelâl'i içinin sıkıntısını, vesvese ve gussa ateşlerini söndürsün ve bu meşgüliyet sebebiyle içinin sıkıntısına bir çâre ve ilâç yapsın diye okur. Onun bu Mesnevî-i Şerîfi mütâlaası, okuyup münderecâtıyla amel etmek ve ulûm-i ledünniyyeden kalbinin gözünü açmak için değildir. Hikâyât-ı zâ-hiresi ve letâifiyle def-i gam etmek içindir."

3454. Ateşin bu mikdârını söndürmek için tedbîrde temiz su ve sidik müsâ-vîdir.

Ey zahir-bîn olan kimse, ateşin bu mikdârını ya'ni, içindeki vesvese ve gam ateşlerini söndürmek için tedbîr hususunda, gerek temiz su olan bu Mesnevî-i Şerîf ve gerek bevl mesâbesinde olan Şehnâme ve Kelîle ve Dimne müsâvîdir. Her ikisi de def-i gam için aynı te'sîri yapar. Zîrâ zâhirin bir şeye müteveccih olunca bâtının da onunla meşgül olur.

3455. Vesvâsın ateşini bu sidik ve suyun her ikisi uyku vakti gibi söndürürler.

Uyku vaktinde dimâğ vesveseden ve gamdan nasıl âzâd bir hâlde kalırsa bu âb-ı sâfi menzilesinde olan Mesnevî-i Şerîf'in zâhiri ile sidik mesâbesinde olan mezkûr manzûmeler mütâlaa olunduğu vakit, vesvesenin ve gamın zevâline öylece te'sîr eder.

3456. Fakat bu pâk olan sudan vakıf olursan ki, Hâlık'ın kelâmıdır ve revh-nâkdir.

Fakat Hâlık'ın kelâmı ve revh-nâk olan bu temiz su mesâbesinde ki Mesnevî-i Şerîf'in bâtınına ve ma'nâlarına nüfüz eder ve vakıf olursan;

3457. Candan vesvese külliyen yok olur. Gönül gülistan tarafına yol bulur.

3458. Zira ki her kim sırr-ı suhufdan bir koku götürürse, bir bağda ve bir ırmakda uçar.

Bu Mesnevî-i Şerîf'in dakāyıkına vakıf olan kimsenin canından vesâvis-i nefsâniyye ve şeytâniyye külliyen zâil olur. Onun kalbi maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyye gülistânı tarafına gider. Zîrâ her kim rabbânî olan kitabların esrârın- dan ve dakāyıkından bir koku alırsa, vahdet-i ilâhiyye bağında ve ulûm-i le-dünniyye ırmağında uçar ve seyrân eder.

3459. Ya sen zanneder misin ki, evliyânın yüzünü biz olduğu gibi görüyoruz?

Bu beyt-i şerîf suâl-i mukadderin cevabı olur. Ya'ni, birisi çıkıp diyebilir ki: "Siz evliyâyı ve evliyânın kelâmını pek ziyâde i'zâm ettiniz. Halbuki biz o gibi zevâtı sâir mütevâzı' ve müttakî olan ulemâ gibi görüyoruz." Cenâb-ı Pir buyururlar ki: "Evliyânın zâhiri var ve bâtını var. Sizin gördüğünüz onların zâhiridir. Onların iç yüzlerini olduğu gibi görmek mümkin değildir." Ve bu ma'nâyı Fihi Mâ Fih'in 21. faslında şöyle buyururlar:

"Alemde bu kadar enbiyâ ve vâsıl evliyâ vardır ve onların verâsında diğer evliyâ da vardır ki, onlar Hakk'ın mestûrlarıdır; ve bu evliyâ, “Ey azîmü'ş-şân olan Huda! Mestûrlarından birisini bize göster!" diye niyâz ederler. Onların murâdı olmadıkça her ne kadar görücü göz olsa da o evliyâyı görmek mümkin değildir. Umûmhânedeki fahişeler bile kendilerini göstermedikçe onlara bir kimse vâsıl olamaz ve göremez. Mestûrân-ı Hakk'ı onların iradeleri olmaksızın görmek ve tanımak nasıl mümkin olur?" Ve kezâ Hz. Pîrin mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretlerine bir şahıs, "Falan kimseden senin medhini işittim" dedi. Buyurdular ki: “İbtidâ göreyim ki, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkakdır ki tanımamışdır. Zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz; bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise sûret zâta uymaz ki, medh etsin!"

3460. "Mü'minler benim yüzümü nasıl görmüyorlar?" diye ondan dolayı peygamberler taaccübde kalmışdır.

3461. "Halk benim yüzümün nûrunu niçin görmüyorlar? Zîrâ şarkın güneşi üzerime sebk götürmüşdür."

Enbiya (a.s.) hazarâtı kendi bâtınlarının hakikatlerinin Hak olduğunu bildiklerinden kendilerine îmân eden mü'minlerin dahi bu hakîkati müşâhede etmelerini temennî ederler ve sırası düştükçe bu hakîkati bi'l-işâre beyân buyururlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz: `من رآني فقد رأى الحق` ya'ni, "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü!" buyurmuşdur. Fakat insan vücûdda ikilik vehmi içinde müstağrak olduğundan bu hadis-i şerîfi te'vil edip, "Beni gören, gûyâ muhakkak Hakk'ı gördü" ma'nâsını verir ve hadîse bir "gûyâ" ve "ke-enne" lafzını ilhâk eder. Bu ma'nâya binâen Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyâsî'de: `الوهم وهو السلطان الاعظم في هذه الهيكل الانسانية وبه نزلت الشرايع فشبهت و نزهت فشبهت في التنزيه بالوهم ونزهت في التشبيه بالعقل` ,ya'ni, "Vehim, bu heykel-i insânîde sultân-ı a'zamdır. Ve şerâyi' dahi onunla nâzil oldu. İm-di teşbîh etti ve tenzih etti. Tenzîhde vehm ile teşbih etti ve teşbîhde dahi akıl ile tenzih etti" buyururlar. Bu bahsin daha fazla izâhı Fusûsu'l-Hikem Şerhimizdedir. Ya'ni, "Peygamberimiz (a.s.) kendi vücûdu saâdetlerinde zâhir olan Hak olduğunu müşâhede buyurduklarından "Bu mü'minler benim yüzümü nasıl görmüyorlar? Halbuki benim yüzümün nûru şarkdan doğan sûrî güneşin nûruna galibdir ve ondan ileriye geçmişdir!" diye taaccüb buyurmuşdur.

3462. "Ve eğer görüyorlar ise, bu hayret ne içindir?" Nihayet vahiy geldi ki, "O yüz hafadadır!"

Ya'ni, Peygamberimiz (a.s.) buyurur ki: "Halk benim hakikatimi ya görmüyorlar veyâhud görüyorlar. Eğer görmüyorlarsa taaccüb ederim. Benim ef'âl ve etvârım hakikatimin nûrunu şark güneşinden daha ziyâde izhâr ediyor. Ve eğer görüyorlar ise, niçin hayret edip beni tasdîkde tevakkuf ediyorlar?" Hak Teâlâ hazretleri cenâb-ı Peygamber'in bu düşüncesine cevâben vahy buyurdu ki: "Ey Resûlüm! Senin o hakikatinin yüzü hafâdadır ve gizlidedir. Biz o yüze beşeriyet perdesini çektik. Binâenaleyh senin senliğinde Benim benliğimi göremezler!"

3463. Senin tarafında ay ve halkın tarafında bulut vardır. Ta ki Mecûsî senin yüzünü râygân görmeye!

“Râygân", bâd-ı hevâ, mecâzen ve zahmetsiz olarak ele geçen şey; "gebr", mecûsî demekdir ki, onlar vücûdda Yezdân ve Ehrimen nâmı ile iki mutasarrıf isbât ederler. Bunlardan birisi hâlık-ı hayır ve diğeri de hâlık-ı şer- dir. Burada mecâzen vücûdu iki müstakil kısma taksîm edip, birine "vücûd-i Hak" ve diğerine "vücûd-i halk" diyenler murâd olunur. Ya'ni, "Ey Resûlüm, senin tarafında ay gibi nûr saçan vücûd-i hakîkî-i Hak ve halkın tarafında da bulut mesâbesinde olan vücûd-i mevhûm-i izâfi vardır. Bu bulut o ayın yü- züne onun için vaz' edilmişdir. Tâ ki, vücûdlarında ikilik evhâmı galib olan kimseler senin senliğinde benim benliğimi görmeyeler!"

3464. Senin tarafında tâne, o halkın tarafında tuzak vardır. Bu has şarabdan avam içmeye!

"Tâne"den murâd, bilcümle edyân ve mezâhib erbâbının aradığı Hak; ve "tuzak”dan murâd, vehm-i gayriyyetdir. Ya'ni, "Ey Resûlüm! Senin tarafın- da ve nazarında kâffe-i halkın matlûbu olan Ben varım. Ve halkın tarafında ve nazarında ise, tuzak mesâbesinde olan vehm-i gayriyyet vardır ki, onları görmekden mahrûm eder. Ve ben bu tuzağı hikmet-i bâliğam ile bu müşâhe- de şarâb-ı hâssından avâmın içmemesi için vaz' ettim."

3465. Hâlık buyurdu ki: "Sen onları nazar ederler görürsün. Onlar hamâm nakışlarıdır görmezler."

Bu beyit cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından olup, sûre-i A'râfta olan وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون (A'râf, 7/198) ya'ni, "Ey Resûlüm, sen onların sana nazar ettiklerini görürsün. Halbuki onlar görmezler!" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı bâtınîsini beyânen îrâd buyurulmuşdur. Ayet-i kerîmenin zâhiri, putperestlerin taptıkları putlar hakkındadır. Ya'ni, "Putların gözleri vardır, o câmid gözler ile sana baktıklarını görürsün, halbuki o câmidlerde hâssa-i rü'yet yokdur" demek olur. Eşyânın sûretlerini görüp, bâtınlarından bî-haber olanların bakışları da putların bakışlarına benzer. Binâenaleyh, onlar ancak Peygamber'in sûret-i zâhirini görüp bâtınından ve hakikatinden bî-haber ol- dukları cihetle, bu âyet hükmüne dâhil olurlar ve hamam duvarlarına nakş ettikleri insan resimlerine benzerler."

3466. Ey sûret-perest! Sûret görünür ki, onun o iki ölü gözü nâzırdır.

3467. Nakşın gözü önüne edeb götürürsün, dersin ki, "Acaba niçin riâyet tutmuyor?"

“Pâs”, hıfz ü hırâset ve tarassud ve intizâr, hak ve riâyet ma'nâlarına gelir. Burada hak ve riâyet ma'nâsınadır. "Sen o nakşı ve heykeli adam zannedip gözünün önünde edîbâne bir vaziyet alırsın. O ise câmid bir halde durur. Dersin ki, "Acabâ niçin benim kendisine karşı olan edebime riâyet ile mukābele etmiyor?"

3468. "Bugün nakış neden dolayı çok cansızdır ki, benim selâmıma "Aleyke!" demiyor?"

Ya'ni, "Ben bu güzel nakşın önünde edîbâne bir vaziyetde durup selâm verdim. Niçin bana cevap vermedi. Benim selâmıma karşı niçin "Aleyke's-selâm!" diye mukābele etmedi?"

3469. "Ona ben yüz sücûd ettiğime riâyet olarak cûd cihetinden niçin bıyığının ucunu kımıldatmaz?"

"Bu sûrete karşı ben riâyet olarak önünde birçok defalar eğilerek selâm verdim. Lutfen ve keremen niçin bir cevab olarak bıyığının ucunu kımıldatmıyor, ya'ni bir söz söylemiyor?" İşte enbiyâ ve evliyânın vaziyet-i müteaccibâneleri de birer heykel-i câmid mesâbesinde olan ehl-i gafletin muvâcehesinde böyle olur. Birisi çıkıp diyebilir ki: "Bu acîb bir misâl oldu. Birçok sücûd ve tezellülün cevabını alamamak Hak hakkında da vârid olur. Zîrâ bir kul Hakk'a karşı birçok secdeler eder ve niyâzlarda ve münâcâtda bulunur, hiçbir mukābele ve cevâb alamaz?" Cenâb-ı Pir efendimiz bunun cevabını âtîde beyân buyururlar.

3470. Gerçi Hak hariçte baş kımıldatmaz, riâyet olarak bâtında bir zevk verir. [3484]

Gerçi sûretden münezzeh olan Hak bittabi' hâriçte sana karşı bir cevâb olarak baş kımıldatmaz. Velâkin senin bu sücûdlarından ve niyâzlarından bâtınında bir zevk ve lezzet-i ma'nevî hâsıl olur. Bu sana Hakk'ın verdiği cevâbdır. Bu hâl senin tezellülünün hakkını vermekdir,

3471. Ki, o iki yüz baş kımıldatmaya değer. Nihayet akıl ve can başını böyle kımıldatır.

Hakk'ın senin bâtınına zevk ve lezzet ihsânı zâhirde iki yüz başın tahrîk-i cevâbîsine bedeldir. Nihâyet zâhirde sûreti olmayan akıl ve canın baş kımıldatması da böyledir.

3472. Akla içtihad içinde hizmet edersen, aklın riâyeti odur ki, reşadı artırır.

Alemde ictihâd ve gayret sûretiyle akla hizmet edersen, akıl dahi bu hizmete riâyeten reşâdı ve zekâveti artırır. Sûretsiz olan aklın senin hizmetine karşı baş kımıldatması böyle olur.

3473. Hak zahirde sana baş kımıldatmaz, fakat seni serler üzerine server yapar.

Evet sûretden münezzeh olan Hak, senin ona karşı yaptığın secdelere ve ibâdetlere mukābil baş kımıldatmaz. Fakat seni başlar, ya'ni maķām-ı riyâsetde bulunan kimseler üzerine server ve reîs yapar.

3474. Hâlık sana muhakkak gizli bir şey verir ki, ehl-i cihan senin sücudunu ederler.

Ya'ni eğer sen Hakk'a kul olursan o Hâlık-ı Zülcelâl hazretleri sana muhakkak gizli bir şey verir. Ya'ni, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin âsâr ve ahkâmını gizlice sana verir. Ve onların âsârı sende öyle bir vech ile zâhir olur ki, cihân halkı senin bu hâl-i celílini görüp huzûrunda baş eğerler. Nitekim bu saâdetlilerden birisi olan cenâb-ı Pîr efendimiz'in peder-i âlîleri Sultâ- nü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (r.a.) hazretleri Belh'den hicret buyurup Konya sahrâsına vâsıl oldukları vakit Sultan Alâeddîn-i Selçûkî (rahmetullâhi aleyh) bilcümle erkân-ı devletle çıkıp istikbâl etti ve kemâl-i tevkîr ile alıp şehre götürdü. Sarayın kapısına vâsıl olunca Sultan atından inip birkaç adım at üzerinde bulunan Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin rikâbında yürüdü. O kadar ısrâr buyurdukları halde Sultan tevâzu'da pek ileri gider ve "Kendi saâdet ve devletim için bu ubûdiyeti arz ediyorum" der idi. O vakit bu hâli gören şairlerden birisi dahi şu beyitleri söylemişdir: Ey ki hezâr âferîn bu nice sultân olur? Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkān olur. Her ki bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!

Ve bu beyitler Mevlevî âyin-i şerîflerinde bestelenip semâ' ésnâsında el'ân kırâat olunur. Ve kezâ sâdât-ı Nakşibendiyyeden Hâce Ubeydullah (k.s.) hazretlerinin kuvve-i kāhiriyye-i bâtıniyye ile selâtîn-i cihâna galebesi, Reşâhâtü Ayni'l-Hayât nâmındaki eserde tafsîlen beyân olunmuşdur. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin şark ve garbdaki sıyt ve şöhretleri bu ma'nânın açık burhânıdır.

3475. Nitekim bir taşa hüner verdi. Nihayet halkın azîzi, ya'ni altın oldu.

Hak Teâlâ hazretlerinin insana ihsân eylediği ma'nâ sebebiyle onu azîz etmesine taaccüb etme! Bunun zâhirde başka misâlleri de vardır. Meselâ kimyâda anâsır-ı basîta dediğimiz şeylerin hepsi toprağın istihâlâtından tekevvün eder. Evvelâ tahaccür edip katılaşır. Ziyâ, harâret ve elektrik ve tazyîk ve rutûbet ve yübûset gibi birtakım ahvâl ve şeraitin te'sîri altında mürûr-i zamanla toprak, muhtelif anâsır hâline gelir. İstihâlât-ı mütemâdiye ile biri diğerine inkılâb eder. Ya'ni, demir, bakır, kurşun, kalay, tûtiyâ, alüminyum, gümüş ve altın olur. Nitekim ahîren zuhûr eden elektron nazariyesi, anâsır-ı basîtanın yekdiğerine inkılâbını keşf ve isbât etmişdir. Ehl-i kimyâ indinde maâdinin kâffesi birer emrâz ile ma'lûldür. Bu emrâzın kâffesinden berî ve kâmil olan altın ma'denidir. Bu sebeble altın her zamanda insanlar arasında azîz tutulmuşdur; ve zamânımızda insanların izzeti kalmadığından bu azîz ma'den dahi kendi yüzünü gizlemiş ve yerini pek mübtezel olan kâğıt parçalarına bırakmışdır.

3476. Bir katre su Hakk'ın lutfunu bulur, bir gevher olur; altından sebk götürür.

Bu beyt-i şerîf ihsân-ı ilâhînin diğer bir misâlidir. Ya'ni, "Bir katre nîsan yağmuru sadefin ağzına düşer. Hakk'ın lutfuyla o sadefin içinde gāyet kıymetli bir inci olur, tezyînât nokta-i nazarından altının fevkıne geçer, ya'ni, o inci altın fedâ edilerek mübâyaa olunur."

3477. Cisim toprakdır. Vaktaki Hak ona bir kudret verdi, cihangirlikde ay gibi üstâd oldu.

"Tâb" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "kudret ve parlaklık" ma'nâları münasib olur. Ya'ni, "Cism-i insânî dahi toprakdır. Hak Teâlâ o toprak kitlesine bir kudret ve bir parlaklık verdiği vakit âfâkı nûriyete gark etmekde ay gibi bir üstâd olur."

3478. Agah ol, bu tılsımdır ve ölü nakışdır. Onun gözü ahmakları yoldan götürmüşdür.

"Ey insan, âgâh ol! Bu toprak kitlesi olan cisim ve bu heykel hadd-i zâtında ölü ve müncemid bir nakışdır. Eğer Hak Teâlâ o heykele bir ma'nâ koymamış ise onun hâli budur. Fakat ne yapalım ki, ba'zı tılsımlar üzerine konmuş olan bir heykel-i câmid mesâbesinde olan bu cismin gözü ahmakları aldatıp yollarını şaşırtmışdır." İşte ehl-i dünyâ olan eâzımın etrafında menfaat-i dünyeviyye te'mîni için dönüp dolaşan ahmakların hâli müncemid heykellerin etrafında dolaşıp onlara tapanlardan farklı değildir.

3479. O ki bir göz vurur görünür, ahmaklar onu sened yapmışlardır.

"Çeşm zeden", göz kırpmakdan kinâyedir. O ma'nâsız heykelin göz kırptığını gören ahmaklar, onu kendilerine sened ittihâz etmişler ve cemî'-i umûrunda ona tapınmışlardır ve rızıklarını ve bilcümle ihtiyaçlarını ondan beklemişlerdir.