İçeriğe atla

Bu "Ben her gün Allah'a yetmiş kere istiğfâr ederim" hadîsinin tefsîri hakkındadır

41. bölüm / 48 · 6567 kelime · ~33 dk okuma

3286. Peygamber gibi söylemekden ve saçmakdan, ben günde yetmiş kere tevbe getiririm.

Peygamber gibi, maârif-i ilâhiyye hakkında söz söylemekden ve esrâr ve hikem-i rabbâniyye incilerini saçmakdan günde yetmiş kere pişman olurum ve birçok tevbeler ederim.

3287. Fakat o sarhoşluk tövbe bozucu olur. Bu ten mestliği unutturucu ve elbise soyucudur.

Fakat cismin ahkâm-ı rûhiyye altında zebûn olup uyuşması ve sarhoşluğu cismin diriliği ve halka teveccühü zamânındaki tövbesini bozucu olur. Zîrâ bu tenin sarhoşluğu o cismin diriliği ve ayıklığı zamânındaki tövbeyi ve nedâmeti unutturucudur ve muhâkemât-ı akliyye libâsını soyucudur. Ma'lûm olsun ki, peygamberlerin nübüvveti zâhire ve velâyeti bâtına müteveccihdir. Nübüvveti cihetinden zâhire ve halka teveccühü zamânında isneyniyete ve keserâta müstenid olan şerîatla mütekellim olurlar. Ve velâyeti cihetinden bâtına ve Hakk'a teveccühü zamânında vahdet-i vücûd ile ve hakikatle mütekellim olurlar. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz'in, `لو دليتم بحبل على الارض السفلى لهبط على الله` ya'ni, "Eğer siz ipinizi arz-ı süflâya sarkıtsanız elbette Allah'ın üzerine düşerdi"; ve `الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا` ya'ni, "Benim ümmetimde şirk, mücellâ bir taş üzerindeki karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir"; ve `لا تسب الدهر فان الدهر هو الله` ya'ni, "Dehre sövmeyin! Zîrâ dehr ancak Allah'dır" buyurması ve emsâli ahâdîs-i şerîfe velâyetleri cihetinden buyurduğu ahâdîs-i şerîfedendir ki, şerîate nâzır olan ulemâ-i zâhire, vahdet-i vücûda dâir olan bu hadîslerin ma'nâları müşkil gelir ve "müteşâbihâtdandır!" deyip ma'nâlarını anlamaya uğraşmazlar. Ve "Peygamber vahdet-i vücûda dâir söz söylemedi" deyip vahdet-i vücûdu münkir olurlar. Ve vâris-i kâmil olan evliya dahi علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ya'ni, “Benim ümmetimin âlimleri Benî-İsrâîl enbiyâsı gibidir” hadîs-i şerîfi mûcibince nübüvvet-i ta'rifiyyeyi hâiz olduklarından, halka teveccühlerinde şerîatı takviye için şerîatla ve cihet-i velâyetleriyle Hakk'a teveccüh ettikleri vakit dahi hakikatle mütekellim olurlar. Nitekim vâris-i kâmil olan Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin bu Mesnevî-i Şerif'deki beyânât-ı aliyyeleri bu hâlin şâhididir. Gâh nübüvvet-i ta'rifiyyeleri cihetinden şerîat-i Ahmediyyeyi takviye ve gâh cihet-i velâyetleriyle birçok esrâr ve hakāikı ibzâl buyururlar.

3288. Uzun olan tarihin izharının hikmeti, sır bilici üzerine sarhoşluk attı.

“Târîh”, vakit bildirmek, ta'rîfü'l-vakt ma'nâsınadır. “Târîh-i dirâz”, “ezel”den kinâyedir. “Vakt-i ezelin izhârının hikmeti o vaktin sırrını bilici olan nebiyy-i mürselin ve veliyy-i kâmilin cismi ve zâhiri üzerine sarhoşluk havâle etti.” “Ezel vaktinin sırrı”ndan murâd, hakāyık-i eşyânın isti'dâdları üzerine vâki' olan kazâ-yı ilâhîdir ki, bunlar sırr-ı kaderdir.

3289. Gizli sır ceffe'l-kalem cihetinden, böyle davul ve bayrak su fışkırıcı olmuştur.

Bu beyt-i şerîfte Buhârî-i Şerîfte Ebû Hureyre (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan جف القلم بما انت لاق ya'ni “Senin mülâkî olduğun şeyde kalem kurudu” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfin tefsîri V. cildde gelecekdir. Ya'ni, “Kalem her ne vâki' olacak ise levh-i mahfûzda onu yazdı ve yazmaktan fâriğ oldu. Ya'ni, gizli olan hikemiyyât-ı ilâhiyye ve sırr-ı kader ezelde kalemin yazıp kuruması yüzünden böyle debdebe ve ihtişâm ile ilm-i ledün fışkırıcı olmuşdur.” Ya'ni bu ilm-i ledünün böyle izhâr ve ifşâsı dahi sırr-ı kader îcâbındandır demek olur.

3290. Her zaman hadsiz rahmet akıcıdır. Ey adamlar onun derkinden uyumuşsunuz.

“Rahmet”den murâd, hakikat-i muhammediyye menba'ının çeşmeleri olan evliyâ-i kiramdır. Nitekim III. cildde [beyit: 1798]: Ya'ni, "Hak Teâlâ evliyâyı yeryüzüne âlemlere rahmet olmaları için getirdi" buyurulmuş idi. Ya'ni, "Vâris-i ulûm-i nebevî olan ve Hak Teâlânın hadsiz ve hesabsız rahmetini akıtıcı bulunan veliyy-i kâmil her zaman mevcûddur. Ey gāfil insanlar siz o kâmillerin idrâkinden uyumuşsunuz ve gözlerinizi kapamışsınız. Onların sûret-i beşeriyelerini kendiniz gibi kıyâs ediyorsunuz." Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr zımnen zât-ı şerîflerine işaret buyururlar.

3291. Uyumuşun elbisesi ırmakdan su içer. Uyumuş olan rü'yâda serab isteyicidir.

İnsân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğu ve onun cisminin kulağı o ilm-i ledün ırmağından maârif-i ilâhiyye suyunu içtiği halde, bunun farkında olmayıp serâb mesâbesinde olan ulûm-i zâhiriyyenin tâlibi olan kimse, ırmak kenârında uyumuş ve elbisesi ıslanmış olduğu halde rü'yâda serâb arkasında koşan kimseye benzer.

3292. "Orada su kokusu vardır" diye koşar. Bu tefekkürden yolu kendi üzerine bağladı.

Gafletde olan kimse ilm-i ledün çeşmesi olan insân-ı kâmilin huzûrunu bırakıp, “Orada ilim kokusu vardır” diye ulûm-i zâhire erbâbı tarafına koşar. İşte böyle bir kimse bu tefekkürden dolayı Hak yolunu kendi üstüne bağladı.

3293. "Zîra ki oradadır" dedi, buradan uzak oldu. Bir hayal üzerine Hakk'a mensub olandan mehcûr oldu.

Hak yolunu kendi üzerine kapamasının sebebi budur ki, “Benim aradığım ilim oradadır” dedi. Bittabi' ilm-i ledün çeşmesi olan insân-ı kâmilin huzûrundan uzak oldu. Halbuki onun bu düşüncesi bir hayâl idi; ve böyle bir hayâl üzerine Hakk'a mensûb olan insân-ı kâmilden mehcûr oldu.

3294. Uzak görücülerdir. Halbuki, rûhu çok uyumuşlardır. Ey yolcular onlara bir rahmet getirin!

“Revân”, rûh ma'nâsına olduğu gibi, "gidici" ma'nâsına da gelir. "Yolcular"dan murâd, tarîk-ı Hakk'ın yolcuları olan evliyâ-i kirâmdır. Ya'ni, "Bu âlim-i zâhirîler ehl-i hakikat önlerinde olduğu halde hakîkati uzakda görücüdürler. Halbuki çok uyumuş rûhludurlar. Yâhud, uyumuş olarak gidicidirler. Ey evliyâ-i Hak, onların bu hallerine acıyın da onları uykularından uyandırın!"

3295. Ben görmedim ki, susuzluk uyku getirsin. Akılsızın susuzluğu uyku getirir.

"Cismânî olan susuzluğun uyku getirdiğini âlem-i hisde görmedim. Pek susamış ve susuzlukdan ağzı köpürmüş olan kimsenin gözüne uyku girmez. Su arar fakat akılsızın rûhânî olan susuzluğu kendisine gaflet uykusu getirir." Nitekim feylesofların zevki, dâimâ felsefe arkasında koşmakdır ve bu koşmakdan aslâ usanmazlar. Ve bundan murâdları, hakikate vusûldür. Halbuki felsefeye daldıkça kendilerinde mahfi olan Hak'dan gafil olurlar; ve onların bu harâreti büsbütün gaflet uykularına sebeb olur.

3296. Muhakkak akıl odur ki, Hak'dan otladı; akıl değildir ki, onu Utârid getirdi.

İlm-i nücûm erbâbı derler ki: "Nutfe rahm-i mâdere düştüğü ayda Zühal, ikinci ayda Müşterî, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre, altıncı ayda Utârid, yedinci ayda Kamer, sekizinci ayda yine Zühal, dokuzuncu ayda Müşterî'nin taht-ı te'sîrinde olarak terbiye olunur ve Müşterî'nin terbiyesinde iken doğar. Müşterî'nin tabîatı sıcak ve yaş; ve hayât-ı tabiyyenin devâmına müessir olduğundan bu ayda doğanın çok yaşaması ümîd olunur. Bundan sonra bu terbiye devren ba'de devr devâm edip, çocuk Utârid'in terbiyesinde iken akl-ı cüz'î mertebesine erişir. İmdi eğer bir kimse Utârid seyyâresinin te'sîriyle hâsıl olan bu akl-ı cüz'î ile iktifâ edip, muallim olarak ba's olunan enbiyânın ta'lîmâtını kabûl ve bu akl-i cüz'îsini tenvîr etmez ve onu akl-ı maâd mertebesine terakkî ettirmezse bu akıl dünyanın hayât-ı zâhiresinden başka hayat olduğunu görmediği ve ancak mezara kadar görebildiği cihetle insana lâyık ve makbûl bir akıl değildir. Belki akıl ancak Hak'dan ve ehl-i Hak olan enbiyâ ve evliyânın ulûmundan istifade edip nûr alarak hayât-ı bâkiyeyi idrak eden akıldır.

Onun beyânındadır ki, akl-ı cüz'î mezara kadar olandan ziyâdesini görmez; bâkîde enbiyâ ve evliyânın mukallididir

3297. Bu aklın ön görücülüğü mezara kadar olur; ve sahib-i dilin lâyığı nefh-i sûr'a mülabis olur.

"Bu akıl"dan murâd, Utârid seyyâresinin te'sîriyle hâsıl olan "akl-ı cüz'î"dir. Bu akıl ancak hayât-ı dünyeviyyeyi müdrik olur. Ve bu hayât-ı dünyeviyye dahi mezara kadar devam eder. Ondan ötesini ya'ni, hayât-ı uhreviyyeyi görmez. Kâfirler bu hayâtı inkâr eder; ve mü'minler îman ederse de enbiyâya ve evliyâya taklîden îman eder. Gönül sahibi, ya'ni, kalb gözleri açık olan enbiyâ ve evliyânın bu ön görücülükde lâyığı ve nasîbi sûr-i İsrâfil'in nefhine ya'ni kıyâmete müteallık ve mülâbis olur. Ve onlar hayât-ı dünyeviyyeden ilerisini de görürler. Hind şârihleri "Be-nefh-i sûr"daki “bâ"yı edât-ı mef'ûl addedip mısrâ'ı evveldeki "tâ" edât-ı intihâsını buraya da teşmîl ederek "nefh-i sûra kadar" ma'nâsını vermişler ise de, İsmail Ankaravî (k.s.) bu ma'nâyı beğenmiyor ve diyor ki: "Eğer böyle olursa enbiyâ ve evliyânın ön görücülüğü nefh-i sûra kadar olmak ve ondan ilerisini görememek lâzım gelir ki, bu doğru değildir. "Be-nefh-i sûr"daki "bâ", mülâbese içindir ve "tâ" edât-ı intihâsının buraya şümülü yokdur."

3298. Bu akıl bir mezardan ve toprakdan geçmez; ve bu ayak arsa-i acaibi tayy etmez.

Bu akl-ı cüz'î ki, âlem-i kesâfetden ilerisine geçmez, ve bu aklın ayağı arsa-i acâib olan âlem-i berzahı tayyedemez. Nitekim rü'yâ âleminde bu akl-ı cüz'înin dâire-i tavrına muhâlif türlü türlü ahvâl görülür ve uyanıldığı vakit rü'yâdaki ahvâl-i acîbeye hayret olunur.

3299. Bu kademden ve bu akıldan git, bîzâr ol! Gayba mensub gözü iste, mün-tefi' ol!

Bu gidişden ve bu akl-ı cüz'înin rehberliğinden git, bîzâr ol! Gayba men-sûb olan kalb gözünün açılmasını iste ve bu gözün ön görücülüğünden mün-tefi' ol!

3300. Üstadın maskarası ve kitabın şakirdi, nûru ne vakit Mûsâ gibi ceybin-[3314] den bulur?

“Akl-ı cüz'î, ilm-i zâhirînin tahsilinde bir muallimin maskarası ve kitabın şâkirdidir. Böyle bir aklın sahibi Mûsâ (a.s.)ın ceybinden çıkardığı yed-i bey-zâdaki nûru ne vakit bulur?” “Kitîb”, kitabın imâle olunmuşudur.

3301. Bu nazardan ve bu akıldan baş dönmesinden başkası gelmez. Binâena-leyh nazarı bırak ve intizarı ihtiyar et!

“Düvâr”, bir illet sebebiyle vâki' olan baş dönmesi demekdir. “Bu akl-i cüz'înin nazarından ve bu akıldan insanın başı döner. Ve idrâk-i hakāyık için düşüne düşüne baş sersem olur. Binâenaleyh dâimâ kısa gören bu aklın na-zarını bırak, ve Hakk'a ve ehl-i Hakk'a müteveccihen intizârı ihtiyâr et!” Zî-râ bu teveccüh hâlis ve kavî olursa elbet ihsân-ı ilâhî zuhûr eder.

3302. Söz söyleyicilikden yükselmek istemeyiniz! Muntazır için söylemekden dinlemek iyidir.

Bu akl-ı cüz'înin müktesebâtına mağrûren söz söyleyici olmak yüzünden akrân ve emsâl arasında yükselmek istemeyiniz! İhsân-ı ilâhîyi bekleyen kimsenin söylemesinden dinlemesi efdaldir.

3303. Ta'lîm mansıbı bir nevi' şehvetdir. Şehvete mensub olan her bir hayâl yolda putdur.

Henüz akl-ı cüz'î mertebesinden ve sıfât-ı nefsâniyyeden yakasını kurtaramamış olan kimsenin ta'lîm mansıbında bulunması bir nevi şehvetdir. Çün-kü kendisini halka beğendirmekden nefis haz ve zevk alır. Haz ve şehvete mensûb olan her bir fikir ve hayâl tarîk-i Hak'da sâlikin putudur." Ve bu şehvete şehvet-i hafiyye derler. Resûl-i zîşân Efendimiz, الشهوة الخفية والرياء شرك ya'ni, "Şehvet-i hafiyye ve halka gösteriş şirkdir" buyururlar.

3304. Eğer her fuzûl onun fazlına yol götüre idi, Huda bu kadar resûlü ne vakit gönderir idi?

"Fuzûl" burada, "fâidesi olmayan mâlâya'ni ile meşgül kimse" demekdir. Türkçe'de "geveze" ve "çalçene" derler. Ya'ni, "Eğer akl-i cüz'îsinin kuvvetine mağrûr olup halkı terbiyeye kıyâm eden her fuzûl Hakk'ın fazl ü inâyetine yol bula idi, Hak Teâlâ hazretlerinin bu kadar peygamberi muallim olarak göndermesine hâcet kalmaz idi."

3305. Akl-ı cüz'î şimşek ve parlaklık gibidir. Bir parlayış içinde vahş tarafına gitmek ne vakit mümkin olur?

"Dürahş" veyâhud "düruhş”, her şeyin pertevine ve aydınlığa derler; ve "şimşek" ma'nâsına da gelir. Bu sûretde "derahş" telaffuz olunur. "Vahş", Bedehşân vilâyetidir. Bir şehrin ismidir (Burhân). Ya'ni, “Akl-ı cüz'înin nûru şimşek parlaklığına benzer. Şimşeğin bir çakışında hâsıl olan nûr ve aydınlık ile gece karanlığında Vahş şehri tarafına gidilebilir mi?"

3306. Şimşeğin nûru rehberlik için değildir. Belki buluta "Ağla!" diye emirdir.

"Şimşeğin çakışından hâsıl olan nûr ile gece karanlığında yol bulup yürümek mümkin değildir. Zîrâ bu aydınlık insanlara karanlıkda rehber olamaz. Parlar ve derhal söner. Şimşeğin nûru buluta, "Ağla, yağmur yağdır!" diye emirdir." Bunun gibi akl-ı cüz'î zulmet-i tabîat içinde bir çakar ve derhal söner. Binâenaleyh onunla hakikat yolu bulunamaz. Bu nûr “Acz içinde kal ve ağla!" diye bir emr-i ilâhîden ibaretdir.

3307. Bizim aklımızın şimşeği ağlama içindir, tâ ki yokluk varlığın şevki içinde ağlasın!

Bu âlem-i tabîat gecesinde çakan bizim aklımızın şimşeği aczimizi görüp ağlamak içindir. Yoklukdan ibaret olan bizim vücûd-i izâfimiz kendinin aslı olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın şevkinde ağlamak içindir.

3308. Çocuğun aklı, "Kitaba teveccüh et!" dedi. Fakat kendi kendine öğrenemez.

"Küttâb", burada mekteb ma'nâsınadır. "Ten", "tenîden" masdarından emr-i hâzırdır ve bu masdarın müteaddid ma'nâları vardır. Burada "bir şey etrâfında dolaşmak" ve "teveccüh ve iltifat etmek" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, “Mürâhik olan bir çocuğun aklı, "Mektebe teveccüh et ve ilim öğren!" der. Velâkin mektebe gittiği vakit orada kendi kendine bir şey öğrenemez. Elbet muallimin ta'lîmine muhtâç olur."

Bunun gibi bu dünyâ dahi akl-ı cüz'înin mektebidir. Onun muallimleri enbiyâ ve evliyâdır.

3309. Hastanın aklı onu tabib tarafına götürür. Fakat ilâçda onun aklı musib olmaz.

Hastanın akl-ı cüz'îsi kendisini doktor tarafına sevk edecek kadar işe yarar. Fakat ilaç husûsuna gelince o akl-ı cüz'î isabet edici olmaz. Bu ilaç doktorun akl-ı cüz'îsinin işi olur. Binâenaleyh akl-ı cüz'î, ulûm-i zâhirenin ihâtasında bile böyle âcizdir. Ulûm-i bâtıneyi kendi kendine nasıl idrak edebilir?

3310. İşte şeytanlar felek tarafına gittiler Yukarının esrarı üzerine kulak [3324] vurdular.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîflerde sûre-i Cin'de vaki وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا (Cin, 72/8-9) ya'ni, “Bíz semâya yaklaştığımız vakit, o semâyı kavî muhafaza melekleriyle ve şihablar ile dolu bulduk. Halbuki biz dinlemek için o semâdan otura- cak yerlerde oturur idik. Şimdi kim dinlemek ister, kendisi için hazır bir ateş alevi bulur?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Beyt-i şerifteki "şeyâtin"den murâd, cinlerdir. Bi'set-i seniyyeden evvel fetret zamânında cisimleri hava ile harâretden terekküb eden cinler letâfet-i cismâniyyeleri müsâid olduğu cihetle melâike-i unsuriyyeden arz üzerinde vâki' olacak hâdisâta dâir ma'lûmât çalmak için semâya suûd ederler ve kendi velîleri olan kâhinlere birtakım ilâveler ile bu ma'lûmâtı ilkā ederler. Ve kâhinler de para mukābilinde mürâcaat edenlere ba'zıları yalan ve ba'zıları doğru olan bu ma'lûmâtı verirler idi. Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz ba's olundu, ateş alevleriyle melâike onları âlem-i ulvîden âlem-i süflîye kovmaya başladılar.

3311. O sırlardan biraz kaptılar, ateş alevleri onları derhal semâdan kovdu.

"Şühüb”, şihabın cem'idir; ve “şihâb", ateşin alevi demekdir. Semâda geceleri ara sıra kamçı gibi görünür ve bunlara "uçar yıldız" derler. Ilm-i hey'ete göre bunlar mahrekinden herhangi bir sebeble ayrılıp fezâda sukūt eden ecrâmdır ki, fezâda şiddet-i seyirlerinden ateş peyda olup dağılırlar. Ba'zı parçaları arzın câzibesine tutulup arza da sukūt eder ki, bunlara "hacer-i semâvî" derler. Fakat her görünen ateş alevlerinin mutlakā sukūt-i ecrâmdan husûle gelmesi lâzım gelmez. Kur'ân-ı Kerîm'in haber verdiği gibi cinleri tard için seyyâlât-ı esîriyye arasından zuhûr eden elektrik kamçıları da olabilir. Bu ateş alevi keyfiyetini Hak Teâlâ bilir. Beşer için hükm-i kat'î vermek doğru değildir. Velhâsıl melâike cinleri semâdan bu ateş alevleriyle kovup dedi.

3312. Ki: "Gidiniz, oraya bir resûl gelmişdir; her ne isterseniz ondan ele gelir."

"Arza Hakk'ın Resûl'ü ve elçisi gelmişdir. Evvele ve âhire mensûb olan ilimlerin hepsi ondadır. Her neyi öğrenmek isterseniz ondan öğrenebilirsiniz." Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz göklere müteallik olan ilmi de bize tebliğ buyurdu. Bu tebliğât fakîrin Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde biraz tafsilen beyan edilmişdir. Burada zikri uzun olur.

3313. "Eğer pahasız inci isterseniz, evlere kapılarından giriniz!" Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da olan, وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا (Bakara, 2/189) ya'ni, "Evlere kapılarından girip çıkın!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Pahasız ve kıymet takdir olunamayan ulûm incilerini elde etmek isterseniz, bu ulûmun kapısı olan enbiyâya müracaat ediniz. Zîrâ onlar ulûm-i ilâhiyye hazînesinin kapısıdırlar." Bu âyet-i kerîme hakkında I. cildin 1656 numarasına müsâdif olan, وَادْخُلُوا الْأَبْيَاتِ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاطْلُبُوا الْأَغْرَاضَ فِي أَسْبَابِهَا "Evlere kapılarından giriniz; garazları da sebebler içinde taleb ediniz!" beyt-i şerîfi dahi geçti.

3314. O kapının halkasını vur ve kapıda dur! Feleğin damı tarafından size yol yokdur.

Ulûm-i ilâhiyye hazînesinin kapısı olan enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâ huzûrunda tevâzu' halkasına yapış ve o kapının önünde dur ve bekle! Zîrâ feleğin damı ve kubbesi tarafından ulûm-i ilâhiyye hazînesine vusûle sizin için yol yokdur. "Bîst", "istâden" masdarından "bâyîst" emr-i hâzırının muhaffefidir.

3315. Bu uzun yola size hâcet yokdur. Biz toprağa mensub olana sırrın sırlarını vermişiz.

Ey cin tâifesi, esrâra vukūf için size eflâke ve bu uzun yola çıkmaya hacet yokdur. Biz cism-i şerîfi toprakdan mahlûk olan Resûl'ümüze sizin vâkıf olmak istediğiniz sırrın sırlarını da vermişizdir. "Sırrın sırları"ndan murâd, Nebiyy-i zîşânın ve onun vârislerinin cem'iyet-i esmâiyyeye mazhariyetle hilâfeti hâiz olmalarıdır.

3316. Eğer hain değilseniz onun önüne geliniz! Her ne kadar kamış iseniz de şeker kamışı olunuz!

Eğer sizlere Hakk'ın ihsânı olan idrâke karşı hâin değilseniz, o Nebiyy-i zîşânın önüne kemâl-i edeb ve tevâzu' ile geliniz. Her ne kadar şimdiki halde içi boş kamış mesâbesinde iseniz de onun sohbeti berekâtıyla içi ulûm ve maârif-i ilâhiyye ile dolu şeker kamışı gibi lezîz bir mahlûk olasınız!

3317. O delîl senin toprağından yeşillik bitirir. Cebrail'in atının tırnağından aşağı değildir.

Bu yukarıdan beri zikr olunan ebyât-ı şerîfe melâike lisânından yalnız cinlere değildir. Belki ins ü cinnedir. İnsanlara da hisse olduğu "zi hâket" ["senin toprağından"] hitâbından anlaşılır. Zîrâ ecsâm-ı cinde toprak unsuru yokdur. Ya'ni, "Ey akl-ı cüz'îsine mağrûr olan insan, o Hak yolunun delili olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ senin toprakdan mahlûk olan cisminde hayât-ı mânevî eseri olan maârif-i ilâhiyye yeşilliklerini bitirir. O delîl Cebrail (a.s.)ın atının tırnağından te'sir hususunda daha aşağı değildir." İkinci mısra'da sûre-i Tâ Hâ'da vaki olan قَالَ فَمَا خَطْبَكَ يَا سَامِرِى قَالَ بَصِرْتُ بِمَا لَمْ يبصروا به فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا (Tâ Hâ, 20/95-96) ya'ni, “Mûsâ (a.s.) Sâmirî'ye dedi: “Ey Sâmirî! Bu yaptığın azîm iş nedir?" Sâmirî cevâben dedi: "Ben Benî-İsrail'in görmediği şeyi gördüm. Binâenaleyh, Resûl'ün izinden bir avuç toprak aldım. O yaptığım buzağıya attım!" âyeti kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, Cebrail (a.s.) Mûsâ (a.s.)a beşer sûretinde ve ata binmiş bir halde zâhir oldu. Atının bastığı yerde yeşillik peydâ olurdu. Sâmirî gördü, o izden bir avuç toprak aldı. Mûsâ (a.s.) Tûr'a gittiği vakit Benî-İsrail'in altın ve gümüşden ma'mûl zînetlerini bir yere topladı ve eritti. Bir buzağı şekli yaptı ve o toprağı da o ma'den eridiği vakit içine attı. Buzağı dondukdan sonra buzağı gibi sadâ vermeye başladı. Bu bâbda II. cildin 2028 numaralı beytinde îzâhât verilmişdir.

3318. Eğer sen Cibril'e mensub olan atın toprağı olur isen yenilik içinde yeşil ve tâze olursun!

"Cibrîl'e mensûb olan at"dan murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının ecsâm-ı unsurileridir. Ve "Cibril"den murâd dahi rûhdur. Ya'ni enbiyâ ve evliyânın rûhlarının idaresi altında bulunan ecsâm-ı şerîfeleri muvâcehesinde mütevâzı' ve zelîl olur isen, yeni yeni tecelliyât-ı ilâhiyye içinde diri ve tâze olursun!

3319. Can bağışlayıcı yeşillik ki, onu Sâmirî buzağıya attı, akıbet gevhere mensub oldu.

Resûlün eseri olan yeşillik ki, rûh vericidir ve o eseri Sâmirî câmid olan buzağıya attı, akıbet cevher-i rûha mensûb olup, o câmid heykelden buzağı sadâsı çıktı.

3320. O yeşillikden can tuttu ve sadâ vurdu; öyle bir sada ki, düşmanın fitnesi oldu.

O câmid buzağı o Cibril'in atının bastığı yerde biten yeşillikden can aldı ve buzağı sadâsı çıkardı. Çıkan sadâ öyle bir sadâ idi ki, benî-âdemin düşmanı olan İblís'in fitnesi oldu. Bunun gibi rûh-i hayvânîsi altında zebûn ve rûh-i insânî eserinden bî-nasîb kalmış olan bir kimse, Cibril'e mensûb at mesâbesinde olan insân-ı kâmilin cismi önünde mütevâzı' ve zelîl olursa bu tevâzu' ve zilletden heykel mesâbesinde olan cisminde rûh-i insânî eseri zâhir olup, o rûhun sadâsı mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye zuhûr eder ve bu da ulûm-i ledünniyye düşmanları olan akl-ı cüz'î erbâbının indinde fitneyi mûcib olur.

3321. Sır ehli tarafına emîn olarak gelirseniz, doğan gibi ser-külahdan kurtulursunuz.

"Ser-külah", av için besledikleri doğan kuşlarının başlarına giydirdikleri külâhdır. Zîrâ acemi doğanın kendi cinsleri tarafına meyli vardır; ve avcı olan pâdişah tarafından tevahhuş eder. Bu külâh onun gözlerini kapar. Ya'ni, "Sır ehli tarafına onun tevdî edeceği sırra emîn olarak gelirseniz doğanın başına geçirilen külâh gibi başınıza geçirilen riyâzât-ı şâkkadan kurtulursunuz. Rûhunuzun gözü âlem-i melekûtu görmeye başlar. O vakit esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf olursunuz."

Menkıbe: Zünnûn-i Mısrî hazretlerine birisi gelip der ki: "Ey şeyh! Bana esrâr-ı ilâhiyyeden bahset!" Hz. Şeyh, "Pekâlâ bahsedeyim. Fakat ondan evvel şu kutuyu al, Dicle'nin karşı tarafında sâkin olan falan zâta götür de gel!" der ve eline ağzı kapalı bir kutu verir. O adam dahi kutuyu alıp yola çıkar. Esnâ-yı râhda kutu içinde bir şeyin hareket ettiğini hisseder. Sâika-i merâk ile kapağı açar, içinde bir fâre var imiş. Hayvan hemân sıçrayıp kaçar. O şahıs hayretde kalır ve boş kutuyu götürmeden ise geriye döner, keyfiyeti Zünnûn'a anlatır. Zünnûn hazretleri buyurur ki: "Kulların esrârına emîn olmayan kimseye esrâr-ı ilâhiyye nasıl tevdî olunur?" Eğer nefsinizin sıfât-ı hâinesiy-le gelirseniz, başınıza riyâzât külâhı geçirilir."

3322. Göz bağı ve kulak bağı olan ser-külahdan ki, doğan ondan miskîn ve süflî olur.

“Nejend” veya “nijend”, gamlı ve câmid ve alçak ve iniş ve öfkeli ma'nâlarına gelir. Burada gamlı veyâ süflî ma'nâları münasib olur.

3323. O külahdan doğanın gözüne sedd vardır. Zîrâ onun bütün meyli kendi cinsi tarafınadır.

“Doğan”dan murâd, sâlikdir. Bu beyitlerin hülâsası budur ki: Eğer insân-ı kâmilin huzûruna nefsinizin sıfât-ı îcâbâtı olan hıyânetle gelirseniz, o kâmil sizin başınıza doğanların başına şahların geçirdiği külâh gibi riyâzât-ı şâkka külâhını geçirir. Ve eğer nefsinizin sıfât-ı icâbâtını ihmal edip o kâmilin huzûruna emîn olarak giderseniz, bu külâhdan kurtulursunuz. Zîrâ riyâzât-ı şâkka külâhından sâlikin nefsi miskîn olur ve alçalır; ve kendi cinsi olan ashâb-ı nefse meyil etmez, bu riyâzât külâhı mâni' olur.

3324. Vaktaki kendi cinsinden kesildi, şaha yâr oldu. Doğan sahibi onun gözünü açar.

Ashâb-ı nefisden olan sâlik giydiği riyâzât külâhının te'sîriyle şâh-ı hakîkî olan Hakk'a yâr olduğu ve ağyârdan geçtiği vakit, doğan sâhibi olan insân-ı kâmil onun başındaki külâhı çıkarıp gözlerini açar.

3325. *3325. Hak şeytanları kendi mirsadından, akl-ı cüz'îyi kendi istibdâdından kovdu.

“Mirsad”, geniş yol ve güzergâh; ve “istibdâd”, re'yinde istiklâl demekdir. Ya'ni “Hak Teâlâ, cinleri kendi geniş yolundan kovdu ve akl-ı cüz'îyi de kendi re'yindeki istiklâlinden kovdu” da buyurdu.

3326. Ki: "Az başlık et, sen müstebid değilsin! Belki bir kalbin şakirdisin ve müstaidsin."

"Ey akl-ı cüz'î, sen az riyâset et, zîrâ senin re'yin doğru değildir ki, istiklâl sahibi olasın. Belki sen akl-ı küllün mazharı olan bir kâmilin kalbinin şâkirdisin ve o kalbin ta'lîmini kabûle müstaidsin." Zîrâ, akl-ı cüz'î, akl-ı küllden kuvvet bulur.

3327. "Çabuk kalbe git, zîrâ sen kalbin cüz'üsün. Agâh ol ki, sen bir adil pâdişahın bendesisin."

"Kalb"den murâd, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin kalbidir. "Ey akl-ı cüz'î sahibi olan kimse! Çabuk insân-ı kâmilin kalbine gir ve onun muhabbetini kazan! Zîrâ, senin akl-ı cüz'în o akl-ı küldendir. Kendini akl-ı cüz'înin dar olan dâiresinde zelîl etme! Âgâh ol ki, sen bir âdil pâdişâh olan akl-ı küllün bendesisin. Bu akl-ı nâkısın sevkiyle âlem-i süflîde kalma!"

3328. Onun bendeliği sultanlıkdan iyidir. Zîrâ, “Ben hayırlıyım!" şeytana mensub olan sözdür.

Akl-ı küllün mazharı olan kalbin ya'ni, insân-ı kâmilin bendeliği, zâhirî sultanlıkdan iyidir. Ey âlim-i zâhirî! Sen kendi ilm-i zâhirîne bakıp insân-ı kâmile karşı, "Ben ondan hayırlıyım!" deme! Zira أنا خير منه (A'raf, 7/12; Sâd, 38/76) ya'ni, "Ben ondan hayırlıyım!" sözünü Hz. Adem'e karşı şeytan söyledi. Ve Adem'in zâhirine bakıp bâtınına nüfüz edemedi ve aldandı, matrûd-i ilâhî oldu.

3329. Ey mahbûs, farkı gör ve Adem'in bendeliğini İblîs'in kibrinden ayırt et!

"Habîs", sıfat-ı müşebbehe olup, mef'ûl ma'nâsında "mahbûs" demekdir. "Ey sıfât-ı nefsâniyyenin mahbûsu olan kimse, insân-ı kâmil Adem-i Safi'nin vârisidir. Ona karşı, bir baş eğip hürmet ve itâat etmek var, bir de İblîs'in kibri gibi kibir ve azamet edip ona muhâlefet etmek var. Bu iki halden hangisinin daha makbûl olduğunu ayırt et!" Hind nüshalarında "habîs" yerine "hasîs" vâki'dir. "Alçak tabîatlı", demek olup evvelki ma'nâyı müeyyiddir.

3330. O kimse ki, yolun güneşidir, "Her kim nefsini zelîl etti ise ne mutlu!" [3344] sözünü söyledi.

Zulmet-i tabîat içinde Hak yolunu aydınlatan bir güneş olan Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde طوبى لمن ذلت نفسه ya'ni, "Ne mutlu o kimseye ki nefsini zelîl etti!" buyurdu ve nefsin kötü sıfatlarından kurtulup, onu ruhunun ahkâmı altında zebûn ve zelîl eden Hz. Adem'in vârisi olan insân-ı kâmildir. O kâmil rûhunun âsâr-ı latîfesiyle kendisine ilticâ eden ve sıfât-ı nefis ateşleri altında kavrulan kimselere râhat îrâs eder.

3331. Tuba'nın sâyesini gör ve latîf uyu! Baş koy, sâyede serkeşsiz uyu!

"Tûbâ", cennetde bir ağacın adıdır; ve Hind lügatında "cennet" demekdir; ve tahayyür ve aksâ-yı ümniyye ma'nâsına da gelir. Ba'zı ehl-i lügat indinde, aslı tuyb (طيب) idi. "Ba"nın mâkabli mazmûm olduğu için "vâv"a kalb olundu. Bu mütâlaaya göre ma'nâsı, "rızâ ve iyilik" demek olur. "Tûbâke!" ve "Tûbâ leke!" derler ki, "Senin için hayır ve saâdetdir!" demekdir. Türkçe'de "Ne mutlu!" "Ne saâdet!" diye tercüme olunur. Evvelki beyt-i şerîfde bu ma'nâyadır. Bu beyt-i şerîfde dahi cennetdeki Tûbâ ağacı demek olup, insân-ı kâmil bu âlemde bu ağaca teşbih buyurulmuşdur. Ya'ni, "Dünyâda tûbâ-yı cennetin misâli olan insân-ı kâmilin sâyesini gör ve ona ilticâ edip, müsterîhâne uyu; o sâyede uyu, serkeş olan nefis olmaksızın yat!" demek olur. "Ser-nihâden", Bahâr-ı Acem in beyânına göre "uyumak"dan kinâyedir. "Hasbîden", hem "yatmak" ve hem de "uyumak" ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmilin sâyesine tevâzu' ile ilticâ eden kimsenin nefsinin serkeşliğinden emîn olarak râhat edeceğine işaret buyurulur.

3332. "Zellet nefsehu"nun gölgesi hoş yatacak bir yerdir. Safâ müstaidlerine mahsus uyuyacak bir yerdir.

"Zellet nefsehu"nun gölgesi hoş yatacak bir yerdir. Safâ müstaidlerine mahsus uyuyacak bir yerdir. ["Nefsi zelîl olana ne mutlu!"] hadîs-i şerîfi mûcibince amel edip, nefsini Hak muvâcehesinde zillet-i kâmile ile zelîl etmiş olan ve cennet Tûbâ'sı misâli bulunan insân-ı kâmilin sâyesi ve gölgesi hoş ve müsterîhâne bir sûrette yatacak bir yerdir. Kalbleri safvet iktisabına müstaid olan sâlikler için emîn bir sûretde uyuyacak bir yerdir. Oraya ilticâ eden bir kimseye nefsin her birisi yırtıcı canavar mesâbesinde olan sıfatları ve düşman-ı benî-Adem olan İblîs hücum edemez. "Mezca", ism-i mekân olup, "yatacak yer"; ve "mehca", uyuyacak mahal demekdir.

3333. Eğer bu sayeden benlik tarafına gidersen, hemân tâgî olursun ve yolu kaybedersin.

Eğer Tûbâ-yı cennet mesâbesinde olan bu kâmile boyun eğmeyip de, "O da benim gibi bir adam!" deyip benlik ve enâniyet tarafına gidersen İblîs gibi tâgî ve azgın olursun ve matrûd-i ilâhî olup, Hak ve hidâyet yolunu kaybedersin.

بيان آن كه يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَى اللَّهِ وَ رَسُولِهِ

"Ey mü'minler! Kavlen ve fiilen Allah'ın ve Resûl'ünün önüne geçmeyin!" ma'nâsında olan âyet-i kerîmenin beyânındadır

Bu âyet-i kerîme sûre-i Hucurât'ın evvelidir. Bu iki beyt-i şerîf dahi Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin Hadîka'larından muktebesdir. İkinci beytin nihâyetindeki "me-tırâş", "terâşîden" masdarından nehy-i hâzırdır. "Terâşîden", yontmak ma'nâsına geldiği gibi, Şemsü'l-Lügāťın beyânına göre, "tırmalamak" ve "koparmak" ve "beklemek" ve "gāib etmek" ma'nâlarına da gelir.

3334. Şeyhin ve üstâdın emrinin zilli altında arkaya git! İnkıyâddan sâkit ol!

"Ey sâlik! Bir şeyh-i kâmilin ve üstâd-ı hâzıkın emrinin sâyesi altında, kendi aklını ve zekânı göstermek için ileriye gitme! Dâimâ onun emrini rehber ittihâz edip öne geçir ve kendin geri kal! Ve onun huzûrunda ma'rifet göstereceğim diye gevezelik etme, sâkit ol! Fakat, bu sükûtun inkıyâd cihetinden olsun." Ya'ni içinden, "Bu emir yanlışdır ama ne yapayım! Sesimi çıkaramam, usûl-i tarîkat mâni'dir!" deme!. Belki, "Bu emir benim aklıma muvâfık gelmiyor, ama üstâdımın elbet bu emrinde benim anlayamadığım bir cihet vardır" de! Eğer sen böyle düşünür isen üstâdın senin müşkilini halleder.

Menkıbe: Bir bayram günü üstâdım Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede (k.s.) hazretlerini tebrik ve ziyâret için Çayırlı Medresesi'ndeki odasına gitmiş idim. Odada başka ziyaretçiler de var idi. Ziyaretçiler odada bir halka hâlinde iki diz üzerine oturmuşlardı. Hz. Üstâd sohbet esnasında bir hadîs-i şerîf okudu ve "Sadakâllahü'l-azîm" dedi. Fakîr içimden dedim: "Hazret "Sadaka Resûlullah" diyeceği yerde, sehven "Sadakallâhü'l-azîm" dedi!" Hazret o kadar cemâat arasında fakîre teveccüh edip, yine o hadîs-i şerîfi okudu ve ma'nîdâr bir nazar ile yine "Sadakallâhü'l-azîm" dedi. Bu defa fakîr içimden, taaccüb edip, "Acabâ, niçin böyle buyurdular?" dedim. Hz. Üstâd bu sefer fakîre hitâben: “Öyle değil mi ya? `وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ` (Necm, 53/3-4) ya'ni, "Peygamber hevâ-yı nefsânîden söylemez! O ancak vahy olunan bir vahiydir" buyurdular ve içimdeki ukdeyi halletti. Binaenaleyh, sâlikin insân-ı kâmil huzûrundaki sükûtu yalnız zâhiren değil, bâtınen dahi olması lâzımdır. Beyt-i şerîfteki inkıyâd hem zâhire ve hem bâtına âiddir.

3335. Ve yoksa her ne kadar müstaid ve kābil isen de kâmilin lafından dolayı mesh olursun.

"Eğer huzûr-i kâmilde zikr olunan edeb dâiresinde hareket etmezsen, her ne kadar iktisâb-ı kemâle isti'dâd ve kabiliyetin olsa bile, kendinin kemâlin-den bahisle övündüğün için, bâtınının sûreti memsûh olur." "Mesh", lügatte bir şeyin iyi olan sûreti fenâ sûrete tahavvül etmesi ma'nâsınadır.

3336. Hayırlı olan râz üstadından baş çekersen isti'dâddan dahi geri kalırsın.

"Ey sâlik, esrâr-ı ilâhiyyeden haberdar olan o üstâd-ı kâmilden baş çekersen ve ona karşı serkeşlik edersen isti'dâddan dahi geri kalırsın." Ma'lûm olsun ki, isti'dâd iki nevi'dir. Birisi "mec'ûl" ve diğeri "gayr-i mec'ûl"dür. "İsti'dâd-ı gayr-i mec'ûl", şahsın ayn-ı sabitesinin isti'dâdıdır ki, bu aslâ değişmez. Ve "isti'dâd-ı mec'ûl" ise ânen-fe-ânen tebeddül eder. Meselâ yeni doğan bir çocuk sıfat-ı kelâm [sahibi] olduğu halde konuşamaz. Bu sıfat onun isti'dâd-ı ezelîsi olmakla beraber kuvvededir. Fiilen zuhûru cisminin ânen-fe-ânen büyüyüp bu sıfatın zuhûruna müsâid bir hâle gelmesiyle olur. Binâenaleyh, cisme ait olan bu isti'dâd mec'ûldür. Hayvan yavrusunda, bu sıfat-ı kelâma isti'dâd-ı ezelî olmadığı için cismi ne kadar büyüse, yine tekellüm imkânı olmaz.

3337. Sen henüz çizme dikicilikde sabr et! Eğer sabırsız olursan eskici olursun.

"Mûze", çizme ve lapçın demekdir. Ve çizme dikicilik şâkirdlik şîvesinden kinâyedir. "Pâre-dûz", eskici ve eski ayakkabılara yama yapan kimsedir. Bu da evvelki san'ata nazaran hakîrdir. Ya'ni, "Ey sâlik! Sen insân-ı kâmilin huzûrunda şâkirdlik zilletine sabr etmezsen ve kemâl da'vâsına kıyâm edersen, sonra onu redd ile daha hakîr bir hâle düşersin" demek olur.

3338. Eski dikicilere eğer sabır ve hilim olaydı, hepsi ilim ile yeni dikici olurlardı.

"Eski dikiciler"den murâd, ulûm-i zâhiriyye ve felsefe ile meşgul olanlardır. "Yeni dikici"den murâd, ulûm-i ledünniyye ve bâtıniyye erbâbıdır. Ya'ni, "Ulûm-i zâhire erbâbında eğer nefisleriyle mücâhedeye ve riyâzete sabır ve kibir ve enâniyetlerine tecavüz vukū'unda sabır olaydı, hepsi ulûm-i ledünniyye ile yeni hikmet erbâbı olurlar idi."

3339. Binaenaleyh, çalışırsın ve sonunda kelâlden yine sen kendin "Akıl ıkāldir" dersin.

"Kelâl", yorgunluk; "ıkāl" ayak bağı. Ya'ni, "Ey âlim-i zâhirî! Kendi akıl ve zekâna i'timâden hikemiyât-ı ilâhiyyeye vukūf için çalışır, çabalarsın. Sonunda da yorgunlukdan yine sen kendi lisânınla i'tiraf edip dersin ki, "Akıl ayak bağıdır!" Ma'lûm olsun ki, "akıl ıkāldir” sözünü söyleyenin İmâm Fahreddin-i Râzî olduğu rivâyet olunur. Dâvûd-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhî'nde âlim-i müşârünileyhin şu beyitlerini kayd ediyor: "Akılların idrâkinin nihâyeti ayak bağıdır. Ve âlimlerin çoğunun sa'yi dalâldir. Ve biz tûl-i ömrümüzde bahsimizden kıyl ü kāl cem' etmemizden gayrı bir şey istifade etmedik."

Müşârünileyh bu beyitleri hâlet-i nez'inde söylemişdir. İmâm Fahreddin-i Râzî, hicretin 543. senesinde tevellüd eyledi; 544. senesinde tevellüdü de rivâyet olunur. Muhyi's-sünne Ebû Muhammed el-Begavî'nin şâkirdlerinden olan babası Ziyâüddin'den mebâdî-i ulûmu ve Mecdü'l-Cîlî'den Merâğa'da ilim ve hikmeti, ve Kemâl es-Simmânî'den fıkhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil ismindeki kitabını hıfz ettiği rivâyet olunur. Lisân-ı Arabî ve Fârisî ile va'z ve nasîhatde yed-i tûlâ sâhibi idi ve tasavvufa da vakıf idi. Ulûm ve fünûn-i mütenevviada bir deryâ ve zekâ ve irfanda misli nâdir idi. Tefsîr, el-Metâlibü'l-âliye, Nihâyetü'l-ukül, el-Erbaîn, İrşadü'n-nezâir, el-Meâlim, Şerhu'l-işârât, Uyûnü'l-hikmet, ilh. gibi birçok musannefâtı vardır. 606 sene-i hicriyyesinde Herat şehrinde vefat etmişdir. Rahmetullahi aleyh.

İmdi ulûm-i zâhiriyyede yektâ olan böyle bir zât-ı şerîf hâlet-i nez'inde bu beyitleri kāil olursa, sâir kendilerini beğenen ulûm-i zâhiriye-i cüz'iyye sahiblerinin hâli nasıl olur?

3340. O müfelsif adam gibi ki, ölüm gününde, aklı çok kanatsız ve kuvvetsiz görürdü.

3341. O dem garazsız i'tiraf etti ki: "Zekâvetden dolayı atı beyhûdeden sürdük!"

3342. Bir gurûrdan nâşî ricâlden baş çektik! Hayal deryasında yüzgeçlik ettik!

Yukarıki beyitde mezkûr merd-i müfelsif ile Ebû Ali b. Sînâ'ya işâret buyurulmuşdur. Mûmâileyh felâsifenin şeyhidir. Vefâtı zamanında, “Ebû Ali, bu âlemden müflis ve câhil olarak gidiyor!" demişdir. Bu zât kendi akıl ve zekâsına mağrûr olduğu için zamanındaki evliyâullaha intisâbdan kendisini müstağnî görmüş ve aklı ve fetâneti ile hakāyık-ı eşyayı idrâke çalışmışdır. Bu zât hakkında Nefehâtü'l-Üns'te şöyle bir fıkra münderiçtir. Şeyh Mecdüddîn-i Bağdâdî buyurmuşdur ki: "Vâkıada Sallallahu aleyhi ve sellem'den "İbn-i Sînâ hakkında ne buyurursunuz?" diye sordum. Buyurdular ki: `هو رجل اراده ان يصل الى الله تعالى بلا واسطتى فحجبته بيدى هكذا فسقط في النار` ya'ni, “O bir adamdır ki, benim vâsıtam olmaksızın Allah Teâlâ'ya vâsıl olmak diledi. Onu şöyle elim ile men' ettim, nâra sukūt etti." İşte bu zât, hâl-i ihtizârda kendisine âhvâl-i berzah münkeşif olduğu vakit, "Dünyâda akıl atını boşu boşuna sürdüğünü ve gurur sebebiyle ehl-i hakîkate baş eğmeye tenezzül etmeyip hayâl deryâsında yüzgeçlik ettiğini" teessüfle beyân etmişdir.

3343. Rûh deryasında yüzücülük hîçdir. Orada Nûh'un gemisinden başka çâre yokdur.

"Bahr-i rûh"dan murâd, âlem-i gaybdır. "Nûh'un gemisi"nden murâd, şerîat-ı mutahhara-i Ahmediyye ve sünnet-i nebeviyyedir. Nitekim hadis-i şerîfde: `مثل سنتى كمثل سفينة نوح فمن تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق` ya'ni, “Benim sünnetimin meseli Nûh gemisinin meseli gibidir. İm_di kim ki ona sarılırsa, kurtulur ve ondan yüz çeviren boğulur" buyurulmuşdur. Ya'ni, "Rûha mahsûs bir deryâ olan âlem-i gaybda nazar-ı fikrî ile yapılan yüzücülük hîçdir. Orada Nûh (a.s.)ın gemisi mesâbesinde olan şer'-i ilâhîye ve sünnet-i nebevîye sarılmakdan başka çare yokdur."

3344. O resûllerin şahı böyle buyurdu ki, "Bu deryâ-yı küll içinde gemi benim!"

Bu beyt-i şerîfde de: `مثلى و مثل علماء امتى كسفينة نوح فمن تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق` ya'ni, "Benim meselim ve ümmetimin ulemâsının meseli, Nûh'un gemisi gibidir. Kim ki ona sarılırsa kurtulur ve ondan yüz çeviren boğulur" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. "Deryâ-yı küll"den murâd, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bilcümle merâtibidir. Ya'ni, "Şerîat ve tarîkat ve hakîkat ve ma'rifet deryâlarında ben ve benim vârisim olan ulemâ-i ümmetim, Nûh (a.s.)ın gemisi gibiyiz."

3345. Yahud bir kimse ki, o benim basîretlerimde, benim yerimde doğruluğun halîfesi oldu.

"Rastî"de "ya", masdariyet ma'nâsı üzerine tercüme olundu. Eğer vahdet için olursa, "Halife-i râstî", terkîb-i izâfî olmayıp "rastî", halîfenin sıfatı olur. Ya'ni "bir doğru halîfe" demek olur. Bu beyt-i şerîfde yine yukarıki beyitde zikrolunan hadîs-i şerifin مثل علماء امت ibaresine işaret buyurulur. "Ulemâ-i ümmet"den murâd, yalnız ulûm-i şer'iyyeyi iktisâb edip tarîkat, hakîkat ve ma'rifetden bî-behre kalmış ve ehl-i hakîkate mu'teriz bulunmuş olan ulemâ değildir. Belki vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın cemî'-i merâtibini hâlen ve zevkan idrâk etmiş olan ehass-ı evliyâullahdır ki, bu zevât-ı kirâm, sûre-i Yûsuf'un sonlarında vâki' olan: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَة أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (Yûsuf, 12/108) ya'ni, "Ey Resûlüm de ki: "İşte benim yolum budur ki, ben nâsı ve bana tâbi' olanları basîret üzere Allah'a da'vet ederim; ve Allah'ı tenzîh ederim ve ben O'na şirk koşanlardan değilim"" âyet-i kerîmesi hükmünce Resûl-i Ekrem'e tebean mü'minleri basîret üzere Hakk'a da'vet ederler. Ve basîret üzere da'vet cemî'-i merâtibde Hakk'ı müşâhedeye da'vetdir.

3346. Biz deryada Nûh'un gemisiyiz, tâ ki ey delikanlı, gemiden yüz çevirmeyesin!

Cenâb-ı Pîr efendimiz hadîs-i şerîfte beyân buyurulan ulemâ-i ümmetden oldukları için bu salâhiyetlerine binâen sâlikleri ve hakîkat tâliblerini basîret üzere Hakk'a da'vet edip buyururlar ki: "Biz deryâ-yı küllde Hz. Nûh'un gemisi mesâbesindeyiz. Ey delikanlı, bizden yüz çevirme ve kendi akıl ve zekâvetine mağrûr olma!"

3347. Ken'ân gibi her bir dağ tarafına gitme! Kur'ân'dan "Lâ âsıme'l-yevm"i dinle!

“Ken'ân”, Nûh (a.s.)ın îmân etmeyen oğlunun adıdır. "Nübî", Kur'ân-ı Kerîm ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte sûre-i Hûd'da vâki وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) ya'ni, Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân ayrı bir yerde olduğu halde Nûh oğluna hitâben, "Ey oğlum, gel, bizim ile beraber gemiye bin ve kâfirlerden olma!" diye nidâ etti. "Ben bir dağa sığınırım. Beni sudan muhafaza eder" dedi. Hz. Nûh, “Bugün rahm olunan kimseden başka Allah'ın emrinden hıfzedici yokdur" dedi. Ve ikisinin arasına dalga hâil oldu. Ken'ân boğulanlardan oldu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Dağ tarafı"ndan murâd, ehl-i zekâvetin mağrûr olduğu akılları ve fikirleridir. Ve bu akıl ve fikir kişiyi şeytan ve nefis ve tabîat tûfanlarından kurtaramaz.

3348. Bağdan bu gemi sana alçak görünür. Senin fikrinin [dağı] çok yüksek görünür.

Senin aklın, fikrin sana pek yüksek göründüğü için deryâ-yı küllde gemi mesâbesinde olan insân-ı kâmil senin gözüne alçak ve hakîr görünür; ve aklın kalb gözünün bağıdır.

3349. Bu hakîre sakın ve sakın alçak bakma! O muttasıl olan Hakk'ın fazlına bak!

Mütevazi'olan bu insân-ı kâmile sakın ve sakın nazar-ı hakāretle bakma! Dâimâ ona muttasıl ve vârid olan Hakk'ın fazl ü inâyetine bak!

3350. Sen fikrinin dağının yüksekliğine az bak! Zîrâ, onu bir dalga altüst eder. [3364]

Bu beyt-i şerîfte nazar-ı fikrî Nûh (a.s.)ın oğlunun ilticâ ettiği "dağ"a teşbîh buyurulmuşdur. Ve âlem-i sûrette dalganın envâ'ı çokdur. Zîrâ, tecelliyât-ı ilâhiyye her anda bir şanda zuhûr eder ve bugünkü fikri yarın yıkar. Bu tecelliyâtın kimi cemâlî ve kimi celâlî olur. Meselâ bugün bir hakikati münkir olan yarın bir tecellî-i cemâlî ile mü'min olur. Veyâhud, nazar-ı fikrî ile hakîkat zannolunan bir hayâl bir tecellî-i kahrî neticesinde hiçe tenezzül eder.

3351. Eğer sen Ken'ân'lı isen, sana böyle yüz nasihat getirsem, bana i'timâd etmezsin.

3352. Ken'ân'ın kulağı bu kelâmı ne vakit kabul eder. Zîrâ onun üzerinde Huda'nın mührü ve hâtemi vardır.

"Hitâm”, mühür ve üzerine mühür basılan "mühür mumu" ma'nâlarına gelir. Burada ikinci ma'nâyadır. Ya'ni, Ken'ân meşrebinde olan ehl-i inâd ve inkârın kulağı hiçbir vakit bizim bu nasîhatlerimizi kabûl etmez. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/ 7) ya'ni, "Allah onların kalbleri ve sem'leri üzerine mühür vaz' etti ve gözleri- ne örtü vurdu" âyet-i kerîmesi mûcibince onun kulağına mühür ve mühür mumu vaz' etti.

3353. Hakk'ın mührü üzerinde ne vakit mev'iza geçer. Ne vakit yeni ve es- ki hükmü döndürür.

"Hades", burada "yeni peyda olan şey" ma'nâsınadır. "Sebak", burada "mesbûk" ya'ni geçmiş ve evvelce vâki' olmuş olan demekdir. "Yeni"den murâd, emr-i teklîfî; ve "hükm-i sebak"dan murâd, emr-i irâdîdir. Zîrâ emir ikidir. Birisi "emr-i irâdî"dir ki, abdin ezelde ayn-ı sabitesinin lisân-ı istîdâd ile Hak'dan taleb ettiği şey üzerine Hakk'ın hükmü ve irâdesidir. "Emr-i tek- lîfi", Hakk'ın peygamberleri vâsıtasıyla kullarına ale's-seviye vâki' olan tek- lîfidir. Ve hâdis olan emr-i teklîfî, sâbık olan emr-i irâdîyi tebdíl edemez. Bi- nâenaleyh, ezelde Hakk'ın kulaklarına mühür vaz' ettiği kimselere va'z ve nasihat te'sîr etmez. Nasihat ettikçe, inâd ve inkârı ziyâdeleşir.

3354. Fakat sen Ken'ân değilsin ümîdi üzerine latif izlinin hadîsini söylüyo- rum.

Bu beyt-i şerifde sırr-ı kader olan emr-i irâdînin meçhûl olduğuna ve emr-i teklîfînin tebliği halka ale's-seviye olacağına işâret buyurulur. Ya'ni, emr-i irâdînin tebdili mümkin olmadığını bilirim. Fakat bu emr-i irâdînin keyfiyeti meçhûl olduğundan ezelde senin Ken'ân meşrebinde olmayı Hak'dan taleb etmemiş olduğun ümîdi ile izi iyi ve latîf olan Peygamber-i zîşânın sözünü söylüyorum ve onun hadis-i şerîfini tebliğ ediyorum.

3355. Nihayet bunu ikrar edeceksin. Agâh ol da, evvelki günden sonki günü gör!

Ey aklına mağrûr olup kâmili hakîr görerek huzûrundan kaçan kimse! Sen nihâyet bu güvendiğin aklının hiçbir kıymeti olmadığını Ebû Ali Sînâ gibi ömrünün son gününde görüp ikrâr edeceksin. Bâri fırsat elde iken şimdiden o son günü gör de o gurûrdan vazgeç!

3356. Ahiri görebilirsin, âhir görücü olan gözünü kör ve köhne etme!

Her iki mısrâdaki "âhir"ler son ma'nâsına olduğuna göre beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: "Ey âkıl geçinen kimse! Mâdemki zekâvet da'vâsındasın. Binâenaleyh, bu sayede son günü görebilirsin. Böyle olunca son görücü olan gözünü kör ve eski yapma!"

Fakat birinci mısra'daki, "âhur" hayvanlara mahsûs mahal olduğuna göre, ma'nâ-yı beyit şöyle olur. "Ey âkıl geçinen kimse! Sende bir zâhir ve bir de bâtın gözü vardır. Zâhir gözüyle hayvanlar ile müşterek olduğun için hayvan ahırı mesâbesinde olan bu dünyanın hayât-ı zâhiresini görebilirsin. Fakat senin bir de son görücü olan gözün vardır. O gözü kör ve zaîf yapma!"

3357. Her kim mes'ûdça ahir görücü olsa, yola gitmekde her dem ona sürçmek olmaz.

Bu hayât-ı dünyaya mağrûr olmayıp ehl-i saâdet gibi evvelki günden son günü görücü olursa Hak yoluna gitmekde her dem dalâlete doğru ayağı kaymakdan kurtulur.

3358. Her an bu düşüp kalkmayı istemez isen, bir merdin ayağının toprağından gözünü keskin et!

"Hüft ü hîz"den murâd, ehl-i aklın gâh hayâle, gâh hakikate temâs etme-si hâlidir. "merd"den murâd, insân-ı kâmildir. "Ayağının toprağı"ndan mu-râd, kâmilin huzûrunda tezellül ve tevâzu'dur. Ya'ni, "Ey aklına ve ilm-i zâ-hirine mağrûr olan kimse, hayâle düşmek ve ahyânen hakikate temâs etmek gibi iki hâl-i zıd içinde yaşamakdan kurtulmak istersen, bir insân-ı kâmilin huzûrunda nefsini zelil et! Ve bu tezellül ve tevâzu'un sebebi ile o kâmilin merhametini celb ederek onun feyz-i nazarıyla bâtın gözün keskin olsun ve son günü göresin."

3359. Onun ayağının toprağını gözünün sürmesi yap, tâ ki evbâşın başını atasın!

"Evbâş”, bayağı ve aşağı ve alçak ve kopuk kimse ma'nâsınadır. Burada alçak olan nefisden, kinâyedir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin ayağının toprağını bâ-tın gözüne sürme yap da çek, gözün nurlansın. Senin başucunda olan en al-çak düşmanı göresin de mücâhede ve riyâzet ile o alçağın başını atasın!" Ve nefsin başı kibir ve inâddır. Eğer nefsin kibri ve inâdı kesilirse sâir sıfatları da-hi zaîf olur.

3360. Zîra bu şakirdlikden ve bu iftikārdan bir iğne olursan sen Zülfikār [3374] olursun.

Ya'ni, "Sen insân-ı kâmilin şâkirdliğinden ve ona olan bu ihtiyaçtan mü-câhede ve riyâzet sebebiyle bir iğne gibi incelirsin. Fakat bâtının İmâm Aliy-yü'l-Murtaza (r.a.) hazretlerinin Zülfikār ismindeki keskin kılıcı gibi olur. Zülfikār, "fa"nın kesriyle galat ve fethiyle [Zülfekār] sahîhdir. Zîrâ “fekār”, düğüm düğüm olan amûd-i fikarî ma'nâsınadır. Bu kılıç birtakım münhanî ukdelerden terkîb olunmuş olduğundan bu münasebetle "Zülfekār" denilmiş-dir. Aslen bu kılıç, Bedir gazâsında şehîd olan Âs b. Münebbih hazretlerinin-dir. Peygamber Efendimiz'den İmâm-ı Ali (k.v.) efendimize intikāl etmişdir. İki çatal resm olunması tahayyülât-ı galat netîcesidir.

3361. Sen her makbulün toprağını sürme et! Gözünü hem yakar, hem yapar.

Sen her makbûl-i ilâhî olan evliyânın ayağının toprağını sürme et ve onun huzûrunda mütezellil ol! Bu tezellül ve tevâzu' senin zâhirî gözünü yakar, mâsivâ-yı Hakk'ı görmez olursun. Fakat bâtın gözünü açar, bu sûretde her tarafda Hak'dan başka bir şey görmezsin.

3362. Devenin gözü ondan dolayı nûr yağdırıcıdır. Zîra o göz nuru için diken yer.

Bu beyt-i şerîf temsildir. Ya'ni, "Devenin gözü keskindir, çünkü diken yer. Ey sâlik, sen de bu âlem-i tabîatın huzûz ve lezzâtını terk edip deve mesâbesinde olan nefsine diken mesâbesinde olan riyâzât ve mücâhedât acıları tatdır ki, senin de bâtın gözün nurlansın."