İçeriğe atla

Padişah-zâdenin o kocakarının sihrinden kurtulması ve pâdişâhın şâd olması ve düğün yapması

40. bölüm / 48 · 11649 kelime · ~59 dk okuma

3160. O ağır düğümleri açtı. Binaenaleyh şahın oğluna mihnetden yol verdi.

“Râh dâden”, halâs etmekden kinâyedir. Ya'ni, “Pâdişâh o mezarda bulduğu kıl veyâ iplik üzerindeki ağır düğümleri çözdü. O üstad sihirbaz şâha bu işi yaptırmak ile şâhın oğlunu büyü mihnetinden kurtardı.”

3161. O oğlan kendine geldi. Yüz imtihan ile şahın tahtı tarafına koşucu oldu.

“İmtihan”, tecrübe etmek ve sözde teemmül etmek ve rûşen etmek ve Hak Teâlâ'nın kalbi îmân ile genişletmesi ma'nâlarınadır; ve Müntehabü'l-Lügāťda diğer ma'nâlar da vardır. Eğer “bâ sad imtihân”, şehzâdeye râci' olunursa, “Şehzâde kemâl-i rûşenî ile ve gönül genişliği ile şâhın tahtı tarafına koşucu oldu” demek olur. Ve “imtihan”, mihnete ve beliyyeye düşmek ma'nâlarına alınırsa, bu sûretde bu ta'bîr şâha râci' olmak îcâb eder ve ma'nâ, “Yüz mihnetli ve beliyyeli olan şâhın tahtı tarafına koşucu oldu” demek olur. Yâhud, “bâ sad imtihân”, bu ma'nâ ile şehzâdeye dahi râci' olabilir. Ve bu sûretde “şâhın gazabından korkma” ma'nâsı verilmek lâzım gelir. Zîrâ şehzâdenin yaptığı iş, şehzâdeliğine yakışır bir hâl değil idi. Vaktâki kendine geldi, bu çirkin hâli müdrik oldu. Atîdeki beyt-i şerîfde bu ma'nâya merbûtiyet vardır.

3162. Oğlan kılıç ve kefeni koltuğuna almış olduğu halde secde etti ve yer üzerine çene vurdu.

Şehzâde yaptığı işin pek büyük bir kabâhat olduğunu idrâk ettiğinden babası olan şâhın huzûruna "Afv edersen keremindir ve eğer getirdiğim kılıç ile boynumu vurup bu kefene sarar isen adlindir" ma'nâsını mutazammın olarak koltuğunda kılıç ve kefen bulunduğu halde gitti ve önünde secdeye kapandı.

3163. Şah, âyin bağladı ve şehir halkı ve o ümîdsiz ve muradsız olan gelin şad oldu.

"Âyîn besten", donanma yapmakdan kinâyedir. “Şâh, memleketde izhar-ı meserret için donanma yaptı; ve şehir halkı eğlendiler ve şehzâdeye nikâh için evvelce söz kesilen sâlih adamın kızı olan o ümîdsiz ve murâdsız gelin de sevindi."

3164. Alem başdan diri ve revnaklı oldu. Acib şey, o gün de gün, bu gün de gün!

Ya'ni, "O gamlı gün feleğin günlerinden idi. Bu meserretli gün de yine o feleğin günlerinden bir gündür. Devr-i feleğin günlerinde fark yokdur." Şehzâdenin meshûr ve pâdişâhın mağmûm olduğu gün dahi alelusûl sabahı ve akşamı olan gün idi; ve şehzâdenin sihirden halâs ve pâdişâhın mesrûr olduğu gün dahi yine sabahlı ve akşamlı bir gündür. Günler arasında fark ihdâs eden şey insanı mesrûr veyâ mağmûm eden hadiselerdir. Binâenaleyh günlerin şeâmeti ve saâdeti hâdisâtın nev'ine tâbi'dir. Nitekim sûre-i Âl-i İmrân'da vâki' olan âyet-i kerîmede buyurulur: إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ (Âl-i İmrân, 3/140) Ya'ni, "Eğer siz harbde yaralandınız ise, kavm-i düşman dahi onun gibi yaralandı. İşte bu nâs arasında devr ettiğimiz günlerdir."

3165. Şah onun için öyle bir düğün yaptı ki, köpeklerin önünde cülâb-ı kand vardı.

"Cülâb", şekeri suda eritip ateşde kaynatırlar, kıvâma gelip kesâfet peydâ ettiği vakit ona "cülâb" ismini verirler. Binâenaleyh, "cülâb-ı kand", bizim bildiğimiz “şeker şurubu" demek olur. Yâ'nî, "Pâdişâh, sevincinden şehzâde için öyle mutantan bir düğün yaptı ki, düğün yemeklerinin çokluğundan köpeklerin önüne bile şeker şurubu döktüler."

3166. Sihirbaz kocakarı gussadan öldü, çirkin yüzünü ve huyunu Mâlik'e teslîm etti.

Gıyâsü'l-Lügat'da "câdû", hem "sihir" ve hem de "sâhir" ma'nâsında gösterilmişdir. Burada sihirbaz ve büyücü demekdir. "Mâlik", cehennem meleklerinin reisinin ismidir. Ya'ni, "Şehzâde büyünün te'sîrinden kurtulup evlenince büyücü kocakarı kederden öldü. Çirkin olan yüzünü ve huyunu cehennem zebânîlerinin başı olan Mâlik'e teslîm etti."

3167. Şehzâde "O benim aklımı ve nazarımı nasıl kaptı?" diye taaccübde kalmış idi.

Şehzâde büyü sebebiyle vâki' olan o yanlış görüşden kurtulduğu vakit doğruyu görmeye başladı ve kendi kendine, "O doksanlık pis kocakarı nasıl oldu da benim aklımı ve görüşümü kaptı da altüst etti" diyerek hayretde kalmış idi.

3168. Güzellik ayı gibi bir yeni gelin gördü ki, melîhler üzerine güzellik bulutu vurur idi.

Şehzâdenin nazarı doğrulduğu vakit sarayında güzellik ayı gibi parıl parıl parlayan bir yeni gelin gördü ki, onun güzelliği yanında diğer güzellerin güzelliği hiç kalırdı.

3169. Bî-hûş oldu ve yüzü üzerine düştü. Üç güne kadar onun cisminden fuâd gāib oldu.

"Şehzâde gelinin bu derecedeki güzelliğini görünce kendinden geçti ve yüzü üzerine düştü. Üç gün geçinceye kadar onun cisminden sebeb-i idrâk olan bâtın-ı kalb gaib oldu." "Fuâd", burada kalbin bâtını ma'nâsınadır.

3170. Üç gün, üç gece kendinden bî-hûş oldu. Hattâ halk onun gaşyinden pür-cûş oldu.

Şehzâde üç gün üç gece kendini gâib etti. Saray halkı onun böyle devam eden baygınlığından ıztırâba düştüler.

3171. Gül suyundan ve ilâçdan kendine geldi. O azar azar iyiyi ve kötüyü fehm etti.

Saray halkı şehzadenin yüzüne gül suyu serptiler ve ilaçlar yaptılar. Nihâyet yavaş yavaş kendine gelmeye başladı; ve iyiyi ve kötüyü de yine azar azar ve yavaş yavaş anladı.

3172. Bir sene sonra şah söz arasında ona dedi ki: "Ey oğul! O eski yârdan hâtıra getir!"

Şehzade kendine gelip muâmelâtında tavr-ı akl dâiresinde hareket etmeye başladıkdan bir sene sonra şâh sohbet esnasında oğluna dedi ki: "Ey oğlum! Şu geçirdiğin hâdiseyi tahattur et de o eski murdar kocakarı mâşûkanı bir düşün!"

3173. O beraber yatandan ve o döşekden hatıra getir, tâ ki, bu halde bî-vefâ ve acı olma!"

"Zacî", bir döşekde beraber yatan kimseye derler. "Mür", acı demekdir. Ya'ni, "Ey oğlum! O beraber yattığın pis kocakarıyı ve onun murdâr yatağını hatırına getir de, şimdiki beraber yattığın ma'şûk-ı la'tîfine karşı vefâsız ve acı olma! O ni'meti bu derecede ehemmiyetsiz görme! Zîrâ şimdiki hâlin evvelki hâline nisbetle pek büyük bir ni'metdir."

3174. Dedi: "Git, ben dârü's-sürûru buldum, dârü'l-gururun kuyusundan kurtuldum."

Şehzâde cevâben dedi ki: "Ey baba! Git, bana bu sözleri söyleme! Ben şimdi sürür kâşânesini buldum ve gurûr evinin karanlık kuyusundan kurtuldum. Binâenaleyh, nâil olduğum lutf-i azîmin kadrini bilmez miyim?"

3175. Mü'min yol bulduğu zulmetden nûr-ı Hak tarafına yüz çevirdiği vakit böyle olur.

Mü'min hidâyet yolunu bulduğu ve zulmet-i tabîatdan Hakk'ın nûru tarafına yüz çevirdiği vakit bu kıssadaki şehzâde gibi olur.

Ma'lûm olsun ki, âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyurulacağı üzere bu kıssada “şâh"dan murâd, halîfe-i Hak olan Hz. Adem ve "şehzâde"den murâd, her bir ferd-i beşer; "Kâbilli kocakarı"dan murâd, dünyâ ve "seyyah usta sihirbaz"dan murâd, insân-ı kâmildir. Bu insân-ı kâmilin yaptığı ilâç vâsıtasıyla dünyaya meftûn ve meclûb olan bir kimse, kendine gelip eğri nazardan kurtulduğu vakit, dünyâ kocakarısının çirkinliğini ve kendi hakikatinin güzelliğini görür ve o cemâl-i hakîkî muvâcehesinde fânî olur, sonra ayılıp mertebe-i bekāya gelir. Şeyh olan insân-ı kâmil ona evvelki hâli ile sonraki hâlinin mukāyesesini emreder. Sâlik dahi yukarıdaki gibi hâlini arz eyler.

Onun beyânındadır ki, şehzâde Adem oğludur, Hakk'ın halîfesinin oğludur. Onun babası Adem-i Safi'dir ki, melâikenin mescûdu olan Hakk'ın halîfesidir; ve o Kâbilli kocakarı dünyâdır ki, Adem oğlunu babasından sihir ile kat' etti; ve enbiyâ ve evliyâ o tedarik edici tabîblerdir

3176. Ey birader bil ki, bu eski cihanda yeniden doğmuş olan şehzade sensin!

Ey kardeş bil ki, yukarıki şehzâde kıssasında işaret ettiğim şehzâde sensin ki, bu eski küre-i arz üzerinde toprakdan çıkmış ve doğmuşsun!

3177. Kâbilli olan sihirbaz bu dünyadır ki, o erleri rengin ve kokunun esîri etti.

"Kâbil şehrine mensûb olan büyücü kocakarıdan maksûd bu dünyâdır ki, o dünya birçok erkekleri türlü türlü renkleri ve kokuları ile esîr edip kendine bend etti." Nitekim hadis-i şerifde اتقوا الدنيا فو الذي نفسي بيده انها لأسحر من هاروت و ماروت Ya'ni, "Dünyadan korkun! Nefsim yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemîn ederim ki, muhakkak o Hârût ve Mârût'dan daha sihirbazdır" buyurulur. Ma'lûmdur ki, Hârût ve Mârût hikmet-i ilâhiyye ile beşere sihir ta'lîm eden iki meleğin ismidir ki, kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da mezkûrdur.

"Renk" ve "bû"dan murâd, dünyanın zîneti ve güzelliğidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 2. faslında dünyâ hakkında şöyle buyururlar: “Bu âlem pür-hâşâk ve köpükdür; ve lâkin o dalgaların tegallübü ve deryânın coşuşu ve dalgaların hareketi münasebeti ile o köpük ve o toprak güzelleşir ve letâfet kesb eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا Ya'ni, (Âl-i İmrân, 3/ 14) "Kadınlar ve oğullar ve kantarlar ile altın ve gümüş ve tâmmü'l-hilka hünerli ve nişanlı atlar ve deve ve öküz ve koyun ve ekin şehvetine ve arzûsuna muhabbet, nâs için tezyîn kılındı. İşte hayât-ı dünyanın metâ'ı!" İmdi Cenâb-ı Hak "züyyine" ya'ni, “tezyîn kılındı” buyurmuş olduğundan o yalnız güzel değil, belki güzellikde nihâyet mertebededir ve onun letâfeti mahall-i diğerden olur. Kalp para boyanmış altındandır. Ya'ni bu dünyâ köpükdür, kalptır, bî-kadr ü kıymetdir. Biz onun boyanmış altınıyız. İlh."

3178. Vaktaki seni bu bulaşık nehrin içine bıraktı, dembedem "Kul eûzü" yü oku ve üfle!

"Rûz" [:"Rûd"], kelimesi nehir ma'nâsınadır. Lisân-ı Fârisî'de "dâl" ile "zâl" arasını tefrîk için nokta koymazlar. Fakat bu hâl, okumakda güçlük tevlîd eder. Bunları tefrîk için lisân âlimlerinden ba'zıları kāide vaz' etmişlerdir. Bunlardan Şihâbüddîn-i Kirmânî'nin manzûm olarak gösterdiği kāide şudur:

"Her nerede ki onun mâ-kabli sâkin olan harf-i illetin gayrıdır, "merd" ve "kerd" ve "serd" ve "berd" gibi onu "dâl" oku! Her nerede ki, onun mâ-kab- li harf-i illet ile sâkindir, "bâz” ve “bîz” ve “bûz” ve “bâz" gibi, onu “zâl" oku! "Rûd", kelimesi de bu kabîlden olduğundan "eûz" kelimesine kâfiye olmuşdur. Ya'ni, “Sihirbaz bir kocakarı olan bu dünyâ seni bir nehir gibi akıp giden ve şehevât-ı nefsâniyye ve lezzât-ı cismâniyye ile bulaşık olan rengârenk sûretleri içine aldığı vakit sen dembedem "Kul Eûzü” sûre-i şerîfesini oku ve kendine üfle! Zîrâ, bu sûre-i şerîfe o kocakarının büyüsünü bozar."

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki, Lebîd ibn A'sâm'ın kızları Resûl-i Ekrem Efendimiz'e büyü yapıp, Zervân kuyusunun içine attılar. Server-i âlem Efendimiz'in cism-i şerîfleri bu büyüden müteessir oldu. Cebrail (a.s.) büyünün vücudunu ve mahallini haber verdi. Üzerine düğümler bağlanmış olan ipliği kuyudan çıkarıp "Kül Eûzü" sûre-i şerîfelerini düğümler üzerine okuyup üfleyerek açtılar; ve cism-i şerîflerinden bu sihrin te'sîri zâil oldu. Bu sûrelere "Muavvizeteyn" derler. Ma'nâ-yı şerîfleri tefsîr kitablarında münderiç olduğundan burada tatvîlden ictinâben yazılmakdan sarf-ı nazar olundu. Bu sûrelerin okunup kendi üzerine üfürülmesi hem insan ve hem de dünya sihirbazlarının sihrine karşı müessir olduğundan mü'minler tarafından devâm edilmesi lâzımdır.

3179. Bu sihirbazlıkdan ve bu ıztırabdan kurtulman için Rabbü'l-felak'dan istiaze et!

“Tâ rehî"deki “tâ", ta'lîl içindir. "Kalak", ıztırâb ve çırpınmak demekdir. "Felak", sabah ma'nâsına geldiği gibi, "çukur yer" ma'nâsına da gelir. Burada ikinci ma'nâya işaret buyuruluyor. Zîrâ dünyâ esfel-i sâfilîndir. Nitekim âyet-i kerîmede, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم ثم رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (Tîn, 95/4-5) Ya'ni, “Biz insanı güzel sûretde yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîn olan dünyaya reddettik" buyurulur. Ya'ni, “Dünyânın bu sihirbazlığından kurtulmak için, bu çukur yerin ve esfel-i sâfilînin zararından ve sihrinden onun Rabb'ine sığın!"

3180. Ondan dolayı Nebî dünyaya “sehhare" ta'bîr buyurdu. Zîra o efsûn ile [3193] halkı kuyu içine dikti.

Bu dünyâ kocakarısı halkı tabîat ve lezzât-ı cismâniyye kuyusu içine diktiği ve mıhladığı için Resûl-i Ekrem Efendimiz ona "sehhâre" Ya'ni, “büyücü karı" ta'bîr buyurdu. Nitekim buyurduğu hadîs-i şerîf yukarıda 3177 numaralı beytin îzâhında geçti.

3181. Agah ol! Kokmuş ihtiyar harâretli füsûn tutar; onun harâretli nefesi şahları esîr etti.

"Füsûn", sâhirlerin kendi maksadları için okudukları kelimeler ma'nâsınadır. "Germ" burada müessir ma'nâsında müsta'meldir. "Dem", nefes ve füsûn ma'nâlarına gelir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir.

3182. Sîne içinde onun neffâsâtı vardır; sihir için onun düğümleri isbatı vardır.

"Neffâsât", "neffâse"nin cem'idir; "neffâse", düğümler üzerine "tüh tüh" diye tükrükler saçarak üfüren kadın demekdir. Ya'ni, "O büyücü kocakarı insanların göğüslerinin içine tükrükler saçarak üfürür ve sihir için düğümler bağlar." Ya'ni dünyâ insanlara türlü türlü sûretler gösterip onların muhabbetlerini kalblerine ilkā ve bu muhabbeti tesbît eder. Ve insanlar dahi muhabbet-i şedîde sebebiyle dünyâya son derece meclûb ve meftûn olup canlarını bile fedâ ederler.

3183. Dünya sihirbazı kuvvetli alim bir kadındır; onun sihrinin halli avamın pâyi ile değildir.

"Pây", burada tâkat ve kudret ma'nâsınadır. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal ve Veli Muhammed ve Mîr Nûrullah hazarâtı "sa'y" ma'nâsına almışlar ve demişlerdir ki: "Pây-i müzd"ün "hakk-ı sa'y" ma'nâsına olması bu ma'nâyı teyid eder. Dünyâya "kadın” tâbiri ile İbn Abbas hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: يؤتى بالدنيا يوم القيامة على صورة عجوز شمطاء زرقاء ايتابها بادية لا يراها احد الا كرهها فتشرف على الخلائق فيقال لهم اتعرفون هذه فيقولون نعوذ بالله من معرفتها فيقال لهم هذه الدنيا التي تفاخرتم بها وتقاتلتم عليها Ya'ni "Yevm-i kıyâmetde dünyâ kır saçlı, gök gözlü, dişlek bir kocakarı sûreti üzerine getirilir ki, onu gören kimse iğrenir. Halkın üstüne doğru koşar. Halka denir ki: "Bunu tanıyor musunuz?" Halk derler ki: "Onu tanımakdan Allah'a sığınırız. Onlara denir ki: "İşte bu sizin kendisiyle tefâhur ettiğiniz ve onun yüzünden birbirlerinizi öldürdüğünüz dünyâdır." Ya'ni, "Dünya sihirbazı kuvvetli ve sihir ilmini iyi bilen bir kadındır. Onun yaptığı sihirin açılması ve def'i avâmın kudreti ve sa'yi ile mümkin olmaz." Onu izâle etmek için yukarıdaki şehzâde kıssasında olduğu üzere bir tabib-i ilâhî lâzımdır.

3184. Eğer onun düğümlerini akıl aça idi, Huda ne vakit enbiyâyı gönderir idi?

Ey insan! "Ben akıllıyım, dünyâ sihirbazının yaptığı sihirleri aklım ile açarım ve izâle ederim!" deme! Zîrâ teşekkül-i bünyevîden hâsıl olan ve dimâğın faâliyetinden ibâret bulunan akl-ı maâş, dünya sihirbazının yaptığı düğümleri açamaz. Eğer bu akıl o düğümleri aça idi, Hak Teâlâ hazretleri insanları akl-ı maâd dâiresine da'vet eden enbiyâyı göndermez idi." Zîrâ akl-ı maâşlarının mertebeleri ve idrâkleri yüksek olan insanlar bu dünyânın birçok fenâ ve muzır olan huzûzâtını iyi görmüşler ve bir ni'met olan hayât-ı sûrílerini ifnâ etmişlerdir.

3185. Agah ol! Düğüm açıcı, "Yef'alüllahi mâ yeşa'nın sırrını bilici olan hoş nefesi talep et!

"Hoş-dem"den murâd, enbiyâ ve onların varisleri olan havâss-ı evliyâdır. وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (İbrahim, 14/27) Ya'ni, "Allah Teâlâ dilediği şeyi işler" ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Mâide, 5/1) "Dilediği şeye hükmeder" âyet-i kerîmesinin sırrını bilici olan yine bu zevât-ı kirâmdır ki, onlar sırr-ı kadere nâzırdırlar ve insanların isti'dâd-ı ezelîlerini görüp ona göre husûsî terbiyeye tâbi' tutarlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cihâr-yâr-ı güzîninden her birini kendi isti'dâd ve meşreplerine göre terbiye buyurdular; ve meselâ cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber'e zikr-i hafî ve şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali hazretlerine de zikr-i cehrî telkîn buyurdular. Onların vârisleri olan havâss-ı evliyânın terbiyeleri de böyledir. Zîrâ telkîn-i şerîatda müsâvât var ise de telkîn-i tarîkatda müsâvât yokdur. Hülâsa-i ma'nâ, "Ey dünyâ sâhiresinin sihriyle meshûr olup, eğriyi ve doğruyu göremeyen kimse! Kendine gel! Bu sihrin düğümlerini açıcı ve senin gizli olan ist'dâd-ı ezelînin üzerine terettüb eden hükm-i ilâhîyi bilici olan hoş nefesli bir insân-ı kâmili iste!"

3186. O seni balık gibi oltaya bağlamış; şehzade bir sene kaldı ve sen altmış!

Dünyâ seni balık gibi huzûzât ve şehevât oltasına bağlamışdır. Yukarı ki kıssada beyân olunan şehzâde Kâbilli kocakarının sihrinde bir sene kaldı. Sen ise altmış seneden beri bu oltaya saplanmış kalmışsın.

3187. Altmış sene onun oltasından mihnet içindesin. Ne hoşsun, ne mihnet tarîki üzerindesin!

Ey dünyaya meclûb olan kimse, altmış sene dünyanın muhabbeti oltasından mihnet içindesin! Bu dünyanın hazzı arkasında koşmakla beraber, bârî bir rahat etsen ve hâlin hoş olsa, o da yok! Sonra sünnet-i seniyye ve şerîat tarîkı üzerinde ef'âlin de yok ki, öldükden sonra râhat-ı uhreviyyeye nâil olabilesin!

3188. Bedbaht fâsıksın, ne dünyân güzeldir, ne de vebâlden ve günahlardan kurtulmuşsun!

Hırs ve tama'ından rahatın olmadığı için hayât-ı dünyeviyyende bir letâfet yokdur. Fâsıksın ve lâkin fıskının hükmünü veremediğin ve hakkını kemâliyle icrâ edemediğin için bedbahtsın, binâenaleyh fâsık-ı mahrûmsun! Ahiret cihetine gelince ne vebâlden ve ne de günahlardan kurtulmuşsun. Zîrâ tâib ve müstağfir değilsin!

3189. Onun üfürmesi bu düğümleri sıkı yaptı. Binâenaleyh Hallak-ı Ferd'in nefhasını taleb et!

"Hallak-ı Ferd'in nefhası"ndan murâd, enbiyâ ve onların da vârisleri olan evliyâ hazarâtının nefhasıdır. Zîrâ onlar, Hakk'ın zâtının ve sıfatının mazharıdırlar. Ya'ni, "Dünyâ sâhiresinin üfürmesi mal ve mülk ve kadın ve para ve mansıb düğümlerini sıkı yaptı. Binâenaleyh, bu düğümlerin çözülmesi için bir mürşid-i kâmilin nefhasını taleb et!"

3190. Tâ ki وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِی ["Ben insana rûhumdan nefh ettim"] seni bun- [3204] dan kurtarsın ve yukarı gel desin!

“Mürşid-i kâmilin vâsıtasıyle sende وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) Ya'ni, "Ben insana rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinin sırrı zuhûr etsin! Rûh-ı hayvânînin îcâbâtı olan meclûbiyyet-i dünyeviyye rûh-i insânî hükmünün altında zebûn olsun da seni dünyanın bağlarından kurtarsın! Ve sana bu âlem-i süflîden âlem-i ulvîye gel desin!" Ma'lûm olsun ki, her sûret-i insânîde olan mahlûk rûh-i küllînin nûrunu almaya müstaiddir. Fakat rûh-i hayvânînin galebe-i ahkâmı o nûrun ahzine hicâb olur. Bu hicâbâtı insân-ı kâmilin tasarrufu izâle eder. Bu hicâbât kalktıkdan sonra kalb-i insânîye rûh-i küllînin nûru müstevlî olur ونفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) [ "Ben insana rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinin hükmü zâhir olur.

3191. Sihir nefhi Hakk'ın nefhinin gayrı ile yanmaz. Bu kahrın nefhidir ve o nefes, mihrin nefhidir.

"Bu dünyâ sâhirinin üfürmesi ancak Hakk'ın nefhi olan insan-ı kâmilin tasarrufu ile yanar ve zâil olur. Bu dünyâ sâhiresinin nefhi kahr-ı ilâhînin nefhidir; ve o mürşid-i kâmilin nefesi ve nefhi hubb-i ilâhînin nefhidir." Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmili taleb etmek, bir kula hubb-i ilâhî sebebiyle vâki' olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ bir kulun Hakk'a muhabbeti ancak Hakk'ın ezelde ona muhabbeti vâki' olmasıyladır. Nitekim يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) Ya'ni "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da Allah'ı severler" âyet-i kerîmesinde muhabbet-i ilâhiyye evvelâ zikir buyurulmuşdur.

3192. O'nun rahmeti O'nun kahrından sabıkdır. Sabıklık ister isen git sabıkı iste!

Ya'ni, Hakk'ın rahmeti kahrından evveldir. Zîrâ rahmet-i hâssa-i zâtiyye Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir. Bu ehl-i inâyetin esfel-i sâfilîn olan bu âlem-i kevnde izhârı Hakk'ın tecellî-i kahrîsidir. Binâenaleyh eğer sen sabıklık istersen, ya'ni sende dahi rahmet-i hâssa-i zâtiyye eserinin zuhûrunu istersen, git kendisinde bu rahmet-i hâssa-i zâtiyye âsârı bu âlem-i kevnde fiilen zâhir olan bir insân-ı kâmili iste!

3193. Tâ ki tezvîc olunan nüfûsu isteyesin. Zîrâ ey meshûr olan şah, işte senin mahrecin!

Bu beyt-i şerîfde, "İze'ş-şemsü küvvirat" [Tekvîr, 81/1] sûre-i şerîfesin-de vaki وإذا النفوس زوجت (Tekvîr, 81/7) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ma'nâsı, "Vaktāki nefisler tezvîc olundu" demek olur. Ya'ni, "Senin nefsin inâyet-i ezeliyye ehlinden olan mürşid-i kâmile mülâkî olduğu vakit, senin dahi inâyet-i ezeliyye ehlinden olduğunun fiilen sabit olup bir nefs-i sâlih di-ğer nefs-i sâlihe eş olmuş olur. Ey dünyânın meshûru olan şehzâde, ya'ni halîfe-i Hak olan Hz. Adem'in oğlu! İşte senin tabîat kuyusundan çıkacak yerin!"

3194. Zalin vücuduna inhilal gelmez., ağ içinde ve o pür-nâzın nezdinde.

"Zâl", ak saçlı ihtiyar; "şebîke" ağ ve tuzak; "delâl", nâz ve şîve. “Zâl" ta'biri 3183 numaralı beyitde mezkûr olan hadîs-i şerîfde ki, "semta" (شمطاء) kelimesinin mukābilidir. Ya'ni, "Ey dünyânın meftûnu olan kimse, sen pek nazlı ve şîveli olan dünyâ kocakarısının ağı ve tuzağı içinde bulundukça onun vücuduna inhilâl gelmez ve sen de onun sihrinden kurtulamazsın ve binâenaleyh sâlihlere de eş olamazsın ve sâlihlerin hazzı olan âhiretden dahi nasîbini alamazsın."

3195. O ümmetlerin siracı bu cihana ve o cihana “iki ortak" dememiş midir?

Müntehabü'l-Lügať da "darre", bir zevcin taht-ı nikâhında olan iki kadından her birisi ma'nâsınadır; Türkçe'de "ortak" derler. O ümmetlerin sirâcı ve nûru olan Sultân-ı enbiya (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde الدنيا والآخرة ضرتان فبقدر ما ترضی احدهما تسخط الأخرى Ya'ni, "Dünyâ ve âhiret iki ortaklardır. Mümkin olduğu kadar onlardan birisini râzı ve memnûn etsen diğeri öfkelenir" buyurmamış mıdır? Bu beyt-i şerîfde "sirâc" ta'bîriyle sûre-i Ahzab'da vâki olan, (Ahzab, يا أيها النبي إنا أرسلناك شاهدا ومبشرا ونذيرا وداعيا إلى الله بإذنه وسراجاً منيراً 33/45-46) ya'ni, "Ey peygamberim, biz seni şahid ve mübeşşir ve nezîr ve O'nun izni ile Allah'a dâ'vet edici ve nurlu bir sirâc olarak gönderdik" âyeti kerîmesine işâret buyurulur.

3196. Binaenaleyh, bunun visāli onun firakı olur; bu tenin sıhhati cânın sekāmı olur.

Birinci mısra'da sûre-i Şûrâ'da vâki' مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) Ya'ni, “Kim ki, dünya kesbini ve tedbîrini isterse, ona ondan veririz. Ve o kimse için âhiretde nasib yokdur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bundan murâd; umûr-i dünyeviyyeyi kâmilen ihmal etmek değildir, belki umûr-i dünyeviyyeye dalıp, âhireti büsbütün ihmal etmektir. Zîrâ sûre-i Kasas'da وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Kasas, 28/77) ya'ni, “Allah Teâlâ'nın sana verdiği mal ve servet ile âhireti taleb et! Ve dünyâdan nasibini de unutma!" buyurulmuştur. Binâenaleyh, hem umûr-i dünyeviyyeyi ve hem umûr-i uhreviyyeyi kemâl-i fetânet ve dirâyetle idâre etmek lazımdır. Birini kâmilen i'mâr ve diğerini kâmilen tahrîb mûcib-i mes'ûliyettir. Zîrâ, bunlar iki ortak kadın gibi birbirine zıddır. Ve kezâ, ten ile can dahi böyle birbirinin zıddıdır. Ten sıhhat ve kuvvetde oldukça nefs kâmilen kendi hazzına ve lezzâtına dalar ve rûhu mağlûb eder ve can hasta olur. Bu ma'nâya binâen, hadîs-i şerîfde, اذا احب الله عبدا ابتلاه ولا خير في عبد لا يذهب ماله ولا يسقم جسمه Ya'ni, "Allah Teâlâ, bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. Ve malı gitmeyen ve cismi hasta olmayan kulda hayır yokdur" buyurulur.

3196. Bu geçidin ayrılığı sana şedîd gelir; binâenaleyh, o makarr ayrılığını daha şedîd bil!

Ya'ni, "Varlıkda ve hayatda bir geçit ve köprü mesâbesinde olan bu dünyânın ayrılığı sana ağır ve şedîd gelir. Halbuki senin varlığının makarrı ve takarrur mahalli olan âhiretin ayrılığını daha şedîd bil!" Ya'ni, senin vücûdunla varlığına terettüb eden lezzât ve huzûzât-ı dünyeviyyeden ayrılmak sana şiddetli gelir. Lezzât-ı dünyeviyye lezzât-ı uhreviyyenin yanında hiç mesâbesinde olduğundan lezzât-ı uhreviyye ve rûhâniyyeden ayrılığı lezzât-ı cismâniyye ayrılığından daha şiddetli bil, demek olur.

3197. Mâdemki sana nakşın firâkı şedîd gelir, acaba onun nakkāşından ayrılık ne şedîd gelir?

Ya'ni, dünyâ sûretlerini nakşeden Hak'dır ve sen bu nakışlarda nakkāş olan Hakk'ın cemâlini müşâhede edemeyip nakışları müstakil zannederek

Bu numara mükerrerdir. onların "ayn"larının lezzet-i müşâhedesine daldın ve cemâl-i Hak'dan gafil oldun; ve sana bu nakışların "ayn"larından ayrılmak şedîd ve müşkil geldi. Halbuki âhiretin en büyük lezzeti ve zevki cemâl-i Hakk'ın müşâhedesidir. Nitekim âyet-i kerîmede, وجوه يومئذ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظرة (Kıyamet 75/22-23) Ya'ni, "O günde yüzler vardır ki, güzel parlakdır. Onlar Rablerine nâzırdır" buyurulur. Binâenaleyh, acabâ bu güzel nakışların nakkāşı olan Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâlinden ayrılmak, o âlemde sana ne kadar müşkil ve şedîd gelir? Bu âlemde fırsat elde iken bir kere düşün!

3198. Ey kimse! Alçak olan dünyadan senin sabrın yokdur. Dost olan Hudâ'dan senin nasıl sabrın vardır, nasıl?

Bâzı nüshalarda "Ez Hudâ, ey dost!" vâki' olmuşdur. Bu sûretde ma'nâ, "Ey dost, Hudâ'dan senin nasıl sabrın vardır, nasıl?" demek olur. Fakat dünyânın sıfatı birinci mısra'da "dûn” olarak zikir buyurulmuş olduğundan Hudâ'nın sıfatı dahi bunun zıddı olarak "dost" olmak münasib ve bu nüsha sahíh görünür. Yukarıki beyit ile bu beyitde "cennet-i zât"a işaret buyurulur.

3199. Mâdemki bu kara sudan senin sabrın yokdur, İlâh'ın çeşmesinden nasıl saburluk tutarsın?

Bu beyt-i şerîfde de "cennet-i sıfat"a işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey hazz-ı dünyevînin meftûnu olan kimse, mâdemki, bu kara ve bulanık su mesâbesinde olan dünyanın lezzâtına karşı sabrın yokdur, ya yevm-i âhiretde sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan cennetdeki çeşme-i İlâh'a karşı nasıl sabrın olur.?" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Gaşiye'de olan فيها عين جارية (Gasiye, 88/12) Ya'ni, "Cennet-i a'lâda akıcı çeşme vardır" âyeti kerîmesine işaret buyurulur.

3200. Mâdemki bunun şürbü olmaksızın az sükûn tutarsın, ebrâra mensub [3214] olandan ve "Yeşrebûn"dan niçin ayrısın?

Mâdemki bu âlem-i süflînin meşrûbâtını içmemekle sükûnun az oluyor ve "Aman içemedim!" diye ıztırâba düşüyorsun, bu hayât-ı fâniyenin inkıtâ'ından sonra başlayan hayât-ı bâkîyede ebrâra mahsûs olan pınardan ve "Yeş- rebûn" ihbâriyle vâki' olan o ebrârın içmelerinden niçin ayrısın? Bu ebrârın içtikleri çeşme hakkında sûre-i İnsân'da şöyle buyurulur: إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا (İnsân, 76/5-6) Ya'ni, "Ebrâr muhakkak bir kâseden içerler ki, onun mizâcı kâfürdur. Bir çeşmedir ki, Allah'ın kulları onunla içer. Onu istedikleri gibi akıtırlar."

3201. Eğer bir nefes Vedûd'un cemâlini görsen, canını ve vücudunu ateşe bırakırsın!

"Vedûd", esmâ-i ilâhiyyedendir. Ebced hesabıyla adedi (20) olup, sâat-i kamerde bu aded kadar zikrine devâm [eden] kimse nûrâniyet kesb eder ve kalbine vüs'at gelir ve kalbinde reng-i mâsivâdan eser koymaz. Sâat-i kamer, pazar günleri ezânî saat dörtde, pazartesi birde, salı günü beşde, çarşamba günü ikide, perşembe günü altıda, cuma günü üçde, cumartesi günü yedidedir. Ya'ni, "Eğer sen bu hayât-ı dünyeviyyede bir nefes Vedûd'un tecellî-i zâtîsi vâki' olup cemâl-i bâ-kemâlini görsen, onun aşkından canını ve vücûdunu ateşe atarsın!"

3202. Vaktaki kurbun kerr ü ferini göresin, bundan sonra bu şürbü cîfe görürsün.

"Kerr ü fer", azamet ve ihtişamdan kinâyedir. Ya'ni, "Hakk'ın kurbünü ve visâlini gördükden sonra bu dünyanın ekl ve şürbünü cîfe mesâbesinde iğrenç bir şey görürsün ve yeme ve içmeden kesilirsin."

3203. Şehzade gibi kendi yârine erişirsin; binâenaleyh, ayağından kendi dikenini dışarıya çıkarırsın.

"Şehzâde kocakarının sihrinden kurtulup, nasıl kendi yârine kavuşmuş ise, sen de dünyanın sihrinden kurtulur ve yâr-ı hakîkî olan Hakk'a vâsıl olursun. Binâenaleyh, ayağına batmış olan kendinin mevhûm olan varlık dikenini kendi hakikatinin ayağından çıkarırsın ve görürsün ki, Hakk'ın varlığından başka bir varlık yok imiş." Bu beyt-i şerîfde fenâ-fillâh mertebesine işâret buyurulur.

3204. Cehd et, bî-hodluk içinde pek çabuk kendini bul! Allah doğruyu en çok bilicidir.

Bu beyt-i şerîfde bekā-billah mertebesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Kendi hakîkatinden varlık ve enâniyet dikenini çıkarıp Hz. Mısrî'nin atîdeki beytinde dediği gibi. Beyit: Çü bildim cümle Hak imiş, Arada gayrı yok imiş, Biküllî onda gark imiş Ne ben vârım ne irfânım!

dersin. Ondan sonra inâyet-i Hak ile bu bî-hodluk içinde kendini bulursun. Bu hâl içinde senin "Ben" demen "Hak" demek olur. Çalış ey sâlik, çabuk bu hâli bul! Ey sâlik biz sana bu tavsiyeyi yapıyoruz. Fakat ilm-i ilâhîsindeki senin isti'dâdını Hak Teâlâ hazretleri bilir vesselâm!"

3205. Sakın bir zaman kendin ile çift olma; her zaman eşek gibi suya ve çamura düşme!

"Sakın her bir zamanda enâniyetin ve mevhûm olan varlığın ile yâr olma. Eğer böyle yaparsan eşek gibi suya ve çamura düşersin." Zîrâ, sana bu mevhûm varlığı gösteren cism-i unsurîdir; ve sudan ve çamurdan çıkan bu taayyün-i kesîfdir. Eğer sen bu taayyün-i kesîfe yapışıp kendine bir varlık isnâd edersen eşekler gibi çamur içine düşer ve orada saplanıp kalırsın!

3206. Bu kayma gözün kusûrundan olur; zîrâ aşağıyı ve yukarıyı âşikâr olarak göremez.

""İsâr", sürçmek ve kaymak; “cihâr”, zâhiren ve iyânen, demekdir. "Bu suyun ve çamurun mahsûlü olan cism-i kesîfin varlığı ve istiklâl-i vûcûdu tarafına kaymak, görüşün kusûrundan neş'et eder. Zîrâ bu zâhirî göz, mebde-i vücûdu ve âlem-i ulvîyi ve o vücudun tenezzülâtı merâtibinden olan âlem-i süflîyi açıkdan açığa göremez." Bulunduğu hâl-i süflî içinde saplanır kalır.

3207. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu sened yap! Zîrâ ki, onun kokusu gözü aydın eder.

"Yûsuf"dan murâd, “vücûd-i hakîkî-i Hak"; "gömlek"den murâd, “taayyünât"; "koku"dan murâd, bu taayyünâtta mahsüs olan sıfât-ı ilâhiyyedir. "Sened", "dayanılacak şey". Ya'ni, "Bu taayyünât-ı kesîfenin "ayn"ına sarılıp kalma! Belki bu taayyünâtdan mahsüs ve Yûsuf'un gömleğinin kokusu mesâbesinde olan sıfât-ı ilâhiyyeyi sened yap! Ve idrâk-i hakāyık husûsunda asâ gibi o sıfatlara dayan! Zîrâ bu sıfatdan kör olan gözün açılıp vücûd-i hakîkînin zâtına intikāl edersin."

3208. Gizli sûret ve o nûr-i cebîn, enbiyanın gözünü uzak görücü etmişdir.

"Gizli sûret"den murâd, "mertebe-i vâhidiyyet"dir ki, bu mertebede sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesi olan a'yân-ı sâbite tekevvün eder. Bu tecellîye "feyz-i akdes" derler; ve bu mertebeye “hakikat-i insâniyye" de derler. Daha birçok isimleri de vardır. Fakîr bu isimleri Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde cem' ettim, burada zikri uzun olur. "Nûr-i cebîn" ile yine bu mertebeye işaret buyurulur. Zîrâ “cebîn”, alın ma'nâsınadır, yüzün baş tarafıdır. "Nûr", kendi zâhir ve eşyayı muzhir olan şeye derler. Bu hâssayı hâiz olduğu için "ilm"e dahi "nûr" denir. Ve "a'yân-ı sâbite" âlemi, kevnin mebdei olduğundan “cebîn"e teşbîh ve bu “suver-i ilmiye'ye de "nûr" ta'bîr buyurulmuşdur. Ya'ni, gizli sûret ve nûr-i cebîn olan a'yân-ı sâbite âlemi, enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın gözünü uzak görücü etmiş ve onlar bu mertebeden mertebe-i vahdeti ve ahadiyyeti müşâhede etmişlerdir."

3209. O rûhsârın nuru nardan kurtarır; sakın nûr-i müstear ile kāni' olma!

O yüzün nûru olan sıfât-ı ilâhiyye seni cehl ateşinden kurtarır. Zîrâ bu suver-i kesîfe o suver-i ilmiyyenin gölgeleridir ki, feyz-i mukaddes ile bu âlemde zâhir oldu. Binâenaleyh, sen bu taayyünâtda zahir olan sıfatlardan suver-i ilmiyye mertebesine ve o mertebeden mevsûfun vücûduna intikāl edip cehl ateşinden kurtulursun. Nûr-i müsteâr ki, havâss-i hamse-i zâhireden kalbine ve dimâğına intikāl eden ilimlerdir. Bu ilimler pek nâkıs olduğundan sakın bu ilimlere kanâat etme!

3210. Bu nûr gözü, hâle mensûbu görücü eder; cismi ve aklı ve ruhu uyuz [3224] eder.

"Bu havâssin verdiği ilim hâle mensûbu, ya'ni, fânî olan hayât-ı zâhiriyyeyi görücü eder. Yoksa hayât-ı bâkîyi göstermez. Binâenaleyh bu nâkıs ilim insanın cismini ve ilmini ve rûhunu uyuz eder ve muztarib kılar." Bir uyuz nasıl çırpınır ve kaşınırsa bu ilim sâhibinin cismi de aslâ rahat yüzü görmez ve aklı bu gûne bir şeye karar verir, yarın vazgeçer ve rûhu ve ma'nâsı elem içinde olur.

3211. Onun sûreti nûrdur ve tahkikde nardır; eğer ziyâ istersen iki elini ondan kaldır.

O havâssin verdiği ilmin sûreti nûr ve parlak görünür. Halbuki, o ilim cismânî olduğu için hakikatde nârdır. Zîrâ hayât-ı dünyanın zâhirine taalluk eder ve bâtını inkâr ettirir. Nitekim bu ilme sarılanlar hakkında âyet-i kerîmede, يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'ni "Onlar hayât-ı dünyadan zâhir olanı bilirler. Halbuki onlar âhiretlerinden gâfildirler" buyurulur. Böyle olunca eğer ziyâ istersen iki elini o aldatıcı olan ilimden kaldır. "Be-dâr", "dâşten" masdarının emr-i hâzırı olup, "ber-dâşten", "kaldırmak" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuşdur.

3212. Bir göz ve cân ki, hâle mensubu görücü olur, her nereye giderse yüz üstü düşer.

"Zahir hâli görücü olan bu hiss-i basar ve rûh-i hayvânî herhangi ma'nâya müteveccih olursa yüz üstü düşer ve onun hakikatini göremez." Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 49. faslında mezkûrdur ki, birisi cenâb-ı Mevlânâ efendimiz hazretlerine, "Biz ahvâl-i âdem'i birer birer öğrendik. Onun mizâç ve tabîatı ve germ ü serdîsi kıl ucu kadar bizden hafi değildir. Onda bâkî kalacak olan şeyin ne olduğunu hiç anlamadık" dedi. Hz. Pîr efendimiz cevâben buyurdular ki: "Eğer onu bilmen, kavl-i mücerred ile mümkin ve hâsıl olaydı bu kadar sa'y ve kûşişe ve envâ'-ı mücâhedeye ihtiyaç olmaz ve hiç kimse kendisini meşakkate salıp fedâ etmez idi. Meselâ birisi denize girip tuzlu sudan ve timsahlar ile balıklardan başka bir şey görmez ve "Denizde bulunduğunu haber verdikleri gevher nerededir? Yoksa hadd-i zâtında gevher mi yokdur?" der. Halbuki gevher (inci) mücerred denizi görmekle ne vakit hâsıl olur? Eğer yüz bin kere denizin suyunu tas tas alsa gevher bulamaz. Gevhere vusûl için dalgıç lâzımdır. O da her dalgıç değil, çâlâk ve tâli'i yâver bir dalgıç ister. Bu hünerler ve ilimler denizin suyunu tasla almak gibidir. Gevhere yol bulmak başka türlüdür. Çok kimseler vardır ki, bütün hünerler ile âreste olmuşlar ve sâhib-i mâl ve cemâl bulunmuşlardır; ancak onlar da o ma'nâ yokdur. İlh."

3213. Hünersiz olan uzak görücü, rüyada uzak görmek gibi uzağı görür.

"Hünersiz olan uzak görücü"den murâd, ilimleri istidlâlâta müstenid olan ulemâ-i zâhirdir. Onlar istidlâlleri vâsıtasıyle mütâlaalarını ve muhâkemelerini uzaklara kadar götürürler. Hakîkat-i vücûd kendilerini ihâta etmiş olduğu halde onlar onu uzakda görürler. Halbuki Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de, وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ (Zariyat, 51/21) ya'ni, "Sizin zâtınızdadır, görmüyor musunuz?" ve diğer âyet-i kerîmede, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) ya'ni, "Biz ona şah damarından daha yakınız!" buyurur. Böyle iken bu ehl-i istidlâl hakîkati bir türlü kendilerine yaklaştırmazlar. Onlarda hâsıl olan tenzîh-i vehmî illeti, dâimâ hakîkat-i vücûdu gözlerine pek uzakda gösterir. Bunların hâli rü'yâda uzağı gören kimsenin hâline benzer. Meselâ:

3214. Irmak kenarında susamış olarak uyumuş olursan, taleb içinde serab tarafına koşarsın.

Susuzlukdan ağzın kurumuş bir halde ırmak kenarında uyumuş olursan ve harâretin te'sîriyle rü'yâda serâb görüp su zannı ile o uzakda gördüğün serâb tarafına koşarsın. Halbuki, ırmağın suyu çağıl çağıl önünde akıp duruyor. Sen ise uykuda olduğun için bu yakınlığın farkında değilsin; rü'yâdaki serâbın arkasından koşup duruyorsun.

3215. Serabı uzak görürsün ve koşarsın; o kendi görüşünün âşıkı olursun.

Bu rü'yâda uzakta gördüğün serâba doğru su zannı ile koşarsın ve "Benim gözüm ne kadar keskin görüyor!" diye o görüşünün âşığı olursun.

3216. Sen rü'yâda yârâna "Kalbi görücü ve perde yırtıcı benim!" diye öğünürsün.

Sen yine o rü'yâ içinde senin gibi su arayan arkadaşlarına bu uzakdaki serâbı gördüğün için, "Benim kalb gözüm uzakları görür ve ben perde arkasında gizli olan matlûbun perdesini yırtıcı ve hicâblarını kaldırıcıyım!" diye de öğünür ve kendini medh edersin de dersin ki:

3217. "İşte o tarafda su gördüm, haydi acele oraya kadar gidelim!" Halbuki o serab olur.

Ya'ni, rü'yâda gördüğün serâb tarafına yine rü'yâdaki arkadaşlarınla beraber gidersin. Oraya gittiğin vakit, o suyun serâb olduğunu görürsün.

3218. Garerli olan serâb tarafına koşa koşa, her kadem bu sudan daha uzak koşarsın.

"Garer", hatar ve tehlike ma'nâsınadır. "Dev-devân", koşa koşa demekdir. Ya'ni, "Sen yanında su olduğu halde rü'yâsında serâb arkasında koşan uyumuş gibi hatarlı olan âlem-i hayâl tarafına her adım attıkça âlem-i hakîkatden daha uzaklaşırsın ve serâb tarafına koşa koşa tâb u tüvânın kesilir ve susuzluğun gitmez ve nâçâr kalırsın."

3219. Senin o azminin "ayn"ı, sana muttasıl ve gelmiş olan bunun hicabı olmuşdur.

Ya'ni, "Senin uykuda su aramak için vâki' olan azim ve kasdının "ayn"ı ve kendisi sana muttasıl bulunan ve önüne gelmiş olan ırmak suyunun hicâbıdır." Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri "Ben sizin şah damarınızdan size daha yakınım!" (Kāf, 50/16) buyurduğu halde tenzîh-i sırf uykusuna yatan ulemâ-i zâhir ve ehl-i istidlâl onun vücûduna birçok deliller ikāme- siyle meşgül olmuşlardır. Bunların O'nu nefislerinin ve eşyânın hâricinde aramaları kendilerine pek yakın olan zâtın hicabı olmuşdur. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuşdur zuhûra, Gözü olan delil ister mi nûra?

3220. Ne kadar çok kimse bir yere bir azm eder, bir makāmdan ki, o garaz onda olur.

"Bes kesâ"daki elif, elif-i taaccübdür; "ne kadar veyâ ne çok kimse" diye tercüme olunur. Ya'ni, "Ne kadar çok kimse vardır ki, bir maksad ve matlab aramak için bulunduğu yerden diğer bir yere gider. Halbuki onun matlûbu ve aradığı şey o terk etmiş olduğu makamdadır." Nitekim Hak Teâlâ insanın kendi nefsinde iken onu aramak için memleket memleket dolaşır. Nitekim Yûnus Emre (k.s.) bu ma'nâyı âtîdeki beytinde buyurur. Beyit:

Dervişlik başdadır tacda değildir, Kızdırmak oddadır saçda değildir, Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara, Kudüs'de Mekke'de hacda değildir!

Ve bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerim'de: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) Ya'ni, "Nerede olsanız Hak Teâlâ sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde de sarîhdir.

3221. Uyumuşun görüşü ve öğünmesi işe gelmez; bir hayâlden başka değildir, ondan el kaldır.

Tenzíh-i sırf uykusuna yatan ulemâ-i zâhirin ve ehl-i istidlâlin görüşü ve kendi bildikleriyle öğünmeleri işe yaramaz. Bunların o ilimleri ve muhâkemeleri hayâlden başka bir şey değildir. Onların o ulûm-i hayâliyyeleriyle meşgül olmakdan vazgeç de Hakk'ı kendinde bulan ehl-i hakîkatin ulûm-i zevkiyyelerini öğren! Zîrâ onların gösterdikleri yol Allah'ın yoludur.

3222. Uykulusun, fakat yine yol üstünde uyu! Ne için? Allah için, Allah için, Allah'ın yolunda uyu!

3223. Nihayet ola ki, bir salik sana çarpsın, seni uyku hayallerinden koparsın!

Ey âlim-i zâhirî ve istidlâlî! Senin kalb ve akıl gözün uykuludur. Eğer o uykuna devam etmek istersen bâri ehl-i hakikatin vaz' ettiği tarîk üstünde uyu! Allah hakkı için Allah'ın yolunda uyu! Bu uykunun neticesinde belki Hak yolunun sâliki olan bir kâmil sana tesadüf eder de seni uyku hayalleri mesâbesinde olan bu ulûm-i vehmiyyeden kurtarır. Eğer uyuyanların yolu üzerinde uyur isen hepsi uykuda oldukları için seni uyandıran bulunmaz. "Nüâs", uyku demekdir.

3224. Uyumuşun fikri eğer kıl gibi olsa, o incelikden mahallenin yolunu bula- maz.

"Ulûm-i zâhiriyye erbâbının fikri eğer kıl gibi ince olsa, böyle bir âlim o ince fikirlerden hakîkati bulmak değil, mahallesinin yolunu bile bulamaz." Ya'ni Hakk'ı bilmek ve anlamak şöyle dursun, kendi nefsi her şeyden kendi- sine daha yakın olduğu halde kendi nefsini bilemez, demek olur.

Nitekim, Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'in 4. faslında bu âlimler hak- kında şöyle buyurur: "Ehl-i zamânın âlimleri ulûmda kılı kırk yararlar. Ken- dilerine taalluku olmayan şeyleri gāyet iyi bilmişlerdir; ve o ulûmda onlara ihâta-i külliyye hâsıl olmuşdur. Halbuki mühim olan ve cümleden ona daha lâzım bulunan kendinin kendiliğini bilmez. “Bu câizdir, o câiz değildir, bu he- lâldir, o haramdır!" diye her şeye hill ve hurmetle hükmeder. Halbuki, ken- disini bilmez ki, helâl midir, haram mıdır, câiz midir? Pâk midir, yoksa nâ- pâk midir?"

3225. Uyumuşun fikri eğer iki kat ve eğer üç kat olsa, yine hatâ içinde hatâ içinde hatâdır.

Bu beyt-i şerîfdeki incelik dahi pek zevk-âverdir. Ya'ni, ehl-i istidlâlin "fik- rinin iki kat olması" budur ki, onun tefekkürü evvelen havâss-i hamse-i zâ- hiresinin ve sâniyen havâss-i hamse-i bâtınesinin verdiği ilme müstenid olur, ve "üç kat olması" da bunların mecmûuyla beraber ulûm-i mütedâvile-i zâ- hireden vâki' olan müktesebâtına istinad etmesidir. Havâss-i hamse-i zâhire- nin verdiği ilimdeki hatâ meydandadır. Meselâ göz pek uzak mesafedeki büyük bir cismi gāyet küçük görür. Havâss-i hamse-i bâtınenin havâss-ı zâhireden aldığı ilim üzerine vâki' olan muhâkemâtında ve hükmünde dahi çok hatâ vâki' olur. Zîrâ bu havâs arasında bulunan kuvve-i vâhime pek müessirdir. Üçüncü mertebede mükteseb olan ulûm-i zâhire-i mütedâvile ise, esâsen havâss-i zâhire ve bâtınenin faaliyetinden mütehassıl olduğundan birçok hatâlar ile doludur. Binâenaleyh, uyumuş olan bir kimsenin fikri bu sûretle iki veye üç kat olsa da üç derece hatâda olur vesselâm.

3226. Dalga onun üzerine ihtirâzsız çarpar. Uyumuş olan uzun sahrada koşucudur.

Hakikat-i vücûd denizinin dalgaları o ulûm-i istidlâliyye erbâbının üzerine sakınmaksızın ve çekinmeksizin çarpıp durur. O uyumuş olan kimse ise "o hakîkati isbât edeceğim" diye hayâlî olan delâil sahrâsında koşar durur. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz, Fíhi Mâ Fíh'in 22. faslında şöyle buyururlar: "Bir kimse sultân-ı mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrizî hazretlerinin huzûrunda, "Ben delíl-i katı' ile Hakk'ın mevcûdiyetini isbât ederim!" dedi. Ertesi sabah Mevlânâ Şemseddîn hazretleri buyurdular ki: "Dün gece melâike gelmişler idi. O adam hakkında: "Elhamdülillah bizim Hudâmızı sabit kıldı. Ona Allah ömürler versin! Ehl-i âlem hakkında taksîr etmedi!" diye duâ ettiler. Ey adamcık! Hak sâbitdir, O'nun delîl nesine lâzım? Eğer bir iş görmek istersen, onun huzûrunda kendine bir mertebe ve makām isbât eyle! Yoksa O, senin delîlin olmaksızın sâbitdir."

3227. Uyumuş olan şedîd susuzluklar görür, su ona şah damarından daha yakındır.

Bu beyt-i şerîfde vücûd-i hakîkî-i Hak suya teşbîh buyurulmuşdur. Zîrâ, وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَى (Enbiyâ, 21/30) ya'ni, “Biz herşeyin hayâtını sudan yaptık" âyet-i kerîmesi mûcibince herşeyin hayâtı ve diriliği sudandır. Vech-i şebeh "dirilik" olmuş olur. Halbuki herşeyin ve hatta suyun dahi hayât ve vücûdu vücûd-i hakîkî-i Hak'dandır.

Ma'lûm olsun ki, tenzîhin ma'nâ-yı lügavîsi, “uzaklaştırmak" demekdir. Binâenaleyh, Hakk'ı bu eşyâdan tenzih etmek O'nu bu eşyâdan ve kâinât- dan uzaklaştırmak demek olur. Ehl-i istidlâlin tenzîhi, Hakk'ın zâtını eşyâdan uzaklaştırmak ve ancak bu eşya üzerinde O'nun ihâta-i ilmîsini kabul etmekden ibaret olur ki, hakikatde aslâ böyle bir tenzîh-i sırf yokdur. Zîrâ Hakk'ın zâtının ayrı bir hayyizi ve bu eşyanın dahi ayrı bir hayyizi yokdur ki, zât-ı Hak bu eşyâdan uzak olsun. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin zât-ı latîfi nihâyetsiz ve hudutsuzdur. Binâenaleyh, bu eşyâ ayn-ı vücûd-i Hak olan fezâ-yı bî-nihâyede yine o vücûd-i hakîkîde taayyün ve tekevvün etmişdir. Binâenaleyh, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كنتم (Hadid, 57/4) âyet-i kerîmesi zât-ı Hakk'ın bilcümle eşyâya sârî olduğuna sarîh bir delildir. Fakat ehl-i tenzih bu delîl-i sarihi inkâr edememekle beraber derler ki: "Hak Teâlâ eşyâyı muhîtdir ve eşyâya karîbdir ve eşyâ ile beraberdir. Ama Hak Teâlâ'ya ihâta ve kurb ve maiyyetin ma'nâsı ne olduğunu bilmeyiz." Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'lerinde bu hakîkat-i ihâta ve kurb ve maiyyeti îzâh buyurduğu halde bu münezzihler onu inkâr edip halkı ilimden cehle dâvet ederler. Ta'bîr-i diğer ile, uyanıklıkdan uykuya da'vet ederler. Binâenaleyh bu uyumuş olan kimseler şedîd susuzluklar gördüğü halde, su mesâbesinde olup matlûbları olan vücûd-i hakîkî onlara şah damarlarından daha yakın olur.

3228. Nitekim o zahid kıtlık senesinde handân ve cümle kavim giryân idi.

Nitekim Hakk'ın yakınlığını ve beraberliğini müdrik olan o zâhid, kıtlık senesinde handân; ve Hakk'ın kendilerine yakın olduğundan gāfil bulunan halkın kâffesi ağlayıcı ve gamlı idi.

3229. Binaenaleyh ona dediler ki: "Ne gülme yeridir? Kıtlık mü'minlerin kökünü koparmışdır!"

Halk o zâhidin sürûruna bakıp dediler ki: "Ne gülüyorsun, bu hal gülünecek hal midir? Kıtlık mü'minlerin ölümlerine sebep oluyor ve köklerini kazıyor!"

3230. Rahmet bizden gözünü dikmişdir; keskin güneşden sahra yanmış-[3244]'dır!

"Çeşm dûhten", göz dikmek, adem-i iltifatdan kinâyedir. "Keskin güneş"den murâd, tecellî-i kahridir. Ya'ni, "Rahmet-i ilâhiyye bize karşı gözünü kapamışdır ve iltifatını kesmişdir. Binâenaleyh tecellî-i kahrî-i ilâhîden bu vücûd-i izâfî sahrâsı yanmış ve harâb olmuşdur."

3231. Ekin ve bağ ve asma çubuğu kara durmuşdur; zemînde ne yukarıda ne aşağıda rutûbet yokdur!

"Kuraklık ve yağmursuzluk yüzünden ekinler ve bağlar ve asma çubukları yeşillenmemiş ve kapkara bir halde kalmışdır. Toprağın ne altında ne de üstünde rutûbet kalmamışdır."

3232. Halk bu kıtlıkdan ve azabdan sudan uzak balık gibi onar onar ve yüzer yüzer ölüyorlar!

3233. Müslümanlara rahmet getirmiyor musun? Mü'minler akrabâdır ve lahm ü şahm olan bir tendir!

Bu beyt-i şerîfde المؤمن كنفس واحدة ya'ni, "Mü'minler nefs-i vâhide gibidir"; المؤمن كرجل واحد ان اشتكى رأسه اشتكى كله وان اشتكى عينه اشتكى كله ya'ni, "Mü'minler şahs-ı vâhid gibidir, eğer başı ağrırsa cisminin hepsi ağrır; ve eğer gözü ağrırsa vücudunun hepsi müteellim olur." Ve kezâ, لا يؤمن احدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه ya'ni, "Sizden biriniz nefsi için sevdiği şeyi kardeşi için sevmedikçe mü'min olmaz" hadîs-i şerîflerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Halk dediler ki: "Sen müslümanların bu elîm hâllerine acımıyor musun? Halbuki mü'minler hadîs-i şerîflerde beyân buyurulduğu üzere birbirinin akrabâsıdır. Nitekim âyet-i kerîmede dahi, إنما المؤمنون إخوة (Hucurât, 49/10) ya'ni, “Mü'minler birbirinin kardeşidirler" buyurulur; ve et ile yağdan mürekkeb olan mâyeleri ve maddeleri bir olan cism-i vâhiddir."

3234. Gerek sulh veyahud melhame deminde olsun, tenden bir cüz'ün renci hepsinin rencidir.

Gerek sulh ve gerek harb zamânında olsun cismin bir cüz'ü hastalandığı veyâ yaralandığı vakit cismin her tarafı elem duyar!"

3235. Bu sizin gözünüze kıtlıkdır. Benim gözümün önünde bu zemîn cennet gibidir!"

Ya'ni, Hak Teâlâ'nın kahrında lütfu gizlidir. Siz zâhir-bîn olduğunuz için ancak kahrı görüyorsunuz, bu tecellînin iç yüzünü görmüyorsunuz. Nitekim âyet-i kerîmede, باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله العذاب (Hadîd, 57/13) ya'ni, “Onun bâtınında rahmet vardır ve zâhiri azab cihetindendir" buyurulur. Birçok mahallerde dahi îzâh olunduğu üzere bu âlem-i kesîf-i şehadet, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Esmâ ve sıfât-ı ilâhînin tecelliyâtında da aslâ ta'tîl yokdur. Binâenaleyh dâimâ kahrı lutuf, lütfu da kahır ta'kîb eder. İşte tabîatda aksü'l-amel olmasının sırrı da budur.

3236. Ben her bir çölde ve mekânda mebzûl olan başakları bele kadar erişmiş görüyorum!"

3237. Sahra dolusu başaklar saba rüzgârından dalgalanmaktadır, pırasadan daha yeşildir!

3238. Ben tecrübeden nâşî elimi onun üzerine vururum. Kendi elimi ve gözümü nasıl kaldırırım!

"Ber kerden", yukarı itmek, ya'ni kaldırmak demekdir. Ya'ni, "Ben bu kahrı müteakib gelecek olan lütfun sûretini âlem-i misâlde müşâhede ediyorum. Misâlî ve berzahî olan elem ile o başakların letâfetini tecrübe ve muâyene zımnında okşuyorum. Elim ile okşadığım ve gözüm ile gördüğüm bu latîf başakları nasıl inkâr ederim! Onların üzerinden nasıl elimi ve gözümü kaldırırım!" Sırası düştükçe îzah olunduğu üzere âlem-i şehadetde zuhûr edecek sûretlerin misâli evvelen âlem-i misâlde zâhir olur.

3239. Ey alçak kavim! Siz ten Firavun'unun dostusunuz. Ondan dolayı size Nîl kan görünür!

"Ey âlem-i süflîye saplanıp kalmış tâife! Siz zâhir-bîn olduğunuz için Firavun meşrebinde olan cismin dostu oldunuz ve onun hükmü altında esirsiniz. Nazarınız bâtın-ı ahvâle nüfüz edemiyor. Ondan dolayı zâhir olan tecellî-i kahrînin tahtında mestûr olan tecellî-i lütfiyi göremiyorsunuz. Nitekim Fir'avn'un kavmi olan Kıbtiler Níl nehrini kan gördüler ve Mûsâ (a.s.) ümmeti onu latîf su gördüler."

3240. Çabuk, akıl Mûsa'sının dostu olunuz, tâ ki kan kalmasın ve nehrin [3254] suyunu görünüz!

Ya'ni, "Çabuk cisim Fir'avn'unun tabiiyetinden vazgeçip akl-ı maâd Mûsâ'sının dostu ve ümmeti olunuz, tâ ki nazarınız zâhirden bâtına intikāl etsin ve bir tecellî-i kahrî olan kan nazarınızda latîf suya inkılâb etsin. Zîrâ bu tecellî-i kahrîyi bu şekilde üzerinize celb eden sizin hâl ve şânınız-dır!"

3241. Baba ki, senden bir cefâ gider, o baba senin gözünde köpek olur.

"Cefa", zulüm ve taaddî demekdir. Ya'ni, "Meselâ dâimâ sana karşı lutuf ve ihsân ile muâmele eden baba ki, karşısında eğri hareket ile cefâ vâki' ol- sa ve o da sana kahr ile muâmele etmiş olsa, o baba senin nazarında bir yır- tıcı köpek gibi görünür."

3242. O baba köpek değildir. Cefânın te'sîridir ki, böyle rahmeti nazara köpek göstericidir.

O baba sana karşı lutuf ve ihsân menba'ı olduğu için asla köpek değildir. Senin ona karşı nazarını değiştiren şey, vâki' olan cefânın te'sîridir ki, böyle bir merhamet ve lutuf menba'ı senin gözüne köpek mesâbesinde gösterdi. Bi- nâenaleyh senin bu görüşün yanlışdır.

3243. Mâdemki kardeşlerin hasûdluğu ve gazabı var idi, Yûsuf'u gözleriyle kurt gördüler.

Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri cemâl-i bâ-kemâl sahibi olan o hazrete karşı hased ettiler ve öfkelendiler; bâtınlarındaki bu bozukluk yüzünden ba- kışları eğri oldu ve o güzel Yûsuf'u kurt mesâbesinde gördüler. İşte bâtın bo- zukluğu böyle iyiyi fenâ gösterir.

3244. Vaktaki peder ile sulh ettin, öfke gitti, o köpeklik gitti, baba sıcak dost oldu.

Ya'ni, senin bâtınını ifsâd eden öfke gidip, babanla sulh olduğun vakit, evvelki nazarın derhâl değişir, o köpeklik zâil olup baban harâretli bir dostun olur.

3245. Alemin hepsi akl-ı küllün süretidir ki; "Kul!" ehli olan her o kimsenin babasıdır.

"Akl-ı küll"den murâd, hakikat-i muhammediyyedir ki, ona "akl-ı evvel" dahi derler. Bu hakikat vücûd-i mutlakın mertebe-i ahadiyyeden mertebe-i vahdete tenezzülüdür. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mertebeye, اول ما خلق الله العقل والنفس ya'ni, "Allah Teâlâ'nın evvelen yarattığı şey akıl ve nefsdir" hadîs-i şeriflerinde işaret buyurmuşlardır. Ve diğer bir hadis-i şerifde de اول ما خلق الله القلم وروحى ya'ni, "Allah'ın evvelen yarattığı kalem ve benim rûhumdur" buyuruyor. Ve bilcümle akıllar ibtidâ vücûda gelen bu mertebeden zuhûr ettiği ve ukülün kâffesinde bu akl-ı küll müdebbir ve mer'î olduğu için onların babası mesâbesindedir; ve bu mertebenin altındaki merâtibin hepsi bu akl-ı küllden tekevvün ettiği cihetle âlemin kâffesi bu akl-ı küllün sûreti olmuşdur. Binâenaleyh, "Kul" ehli ya'ni, “kābil-i hitâb olan her akıl sâhibi"nin babasıdır.

3246. Vaktaki bir kimse akl-ı külle küfrân artırır, küllün süreti de onun önünde köpek görünür. Ma'lum olsun ki, şerâyi-i enbiyâ (aleyhimüsselam) her kulun isti'dâdına göre akl-ı küll dâiresinde çizilmiş hudûd-i ilâhîdir. Her kim bu hudûd hâricine çıkarsa akl-ı külle muhalefet etmiş olur ve akl-ı külle muhalefet eden kimse dahi kendi nefsine zulüm etmiş bulunur. Nitekim âyet-i kerîmede, وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ (Talak, 65/1) ya'ni, "Kim Allah'ın hudûdunu tecavüz ederse muhakkak kendi nefsine zulmeder" buyurulur. Zîrâ onun bu hudûdu tecavüzünden o muhâlifin nefsine birçok avârız-ı tabîiyye musallat olur. Meselâ âyet-i kerîmede وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni, "İnsan için ancak çalışıp çabaladığı şey vardır" buyurulur. Bu bir düstûr-i ilâhîdir ki, beşerin hem hayât-ı dünyeviyyesine ve hem de hayât-ı uhreviyyesine şâmildir. Bir kimse bu düstûrun hilafına hareketle tembellik ederse, hem dünyâda ve hem de âhiretde fakr u zarûret belâsına giriftâr olur. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz, إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْبَطَّالِينَ ya'ni, "Allah Teâlâ tembelleri sevmez!" buyurmuşdur; ve kezâ kānûn-i ilâhî müskirâtı men' etmişdir. Akl-ı külle muhalefetle bu haddi tecavüz eden kimsenin kendi nefsine zulüm ettiğini isbâta hâcet yokdur. Çünkü bu muhalefet neticesinde kendisine birtakım hastalıklar musallat olup âlemin sûreti ona muzlim ve çirkin görünür. Nazarında hiçbir şeyin lezzeti ve letâfeti kalmaz. Zîrâ, ona babası olan akl-ı küll te'dîb ile zâhir olmuşdur. Nitekim bir kimse babasının çizdiği hudûd hâricine çıkarsa babası ona gazab eder. Babası ona karşı muâmele-i te'dîbiyyeye mübâşeret edince artık onun yüzü ona çirkin görünür. Sâir ahkâm-ı şer'iyye de bunlara mümâsildir. İmdi bu misâller akl-ı küllün te'dîb-i husûsî ve ferdîsidir. Bir de te'dîb-i umûmîsi vardır ki, bu hâl bir hey'et-i ictimâiyye-i beşeriyyenin müctemian akl-ı külle muhalefetinde vâki' olur. Nitekim ba'zı kavimler tûfan ve zelzele ve fırtına gibi âfât-ı tabîiyye ile te'dîb olundular.

3247. Bu baba ile sulh et, âsîliği bırak! Tâ ki su ve çamur altın döşeme görünsün!

Ya'ni, bu baba olan akl-ı küllün çizdiği kānûn-i ilâhî dâiresine rücû' et ve muhalefetden tevbe edip o baba ile sulh et, âsîlikden vazgeç! Tâ ki anâsır-ı muhtelifeden mürekkeb olan bu âlemin sûreti sana güzel ve parlak altın döşeme mesâbesinde görünsün ve zâhir ve bâtın hastalıklarından kurtul!

3248. Binâenaleyh kıyamet senin nakd-i hâlin olsun. Gök ve yer senin önünde değişmiş olsun!

Ya'ni, baban olan akl-ı küllün çizdiği hudûd-i ilâhiyye dâiresine rücû' ettiğin ve eğri hareketden vazgeçtiğin vakit kendi irâdeni onun irâdesine terk etsen ve bu hâl içinde mevt-i irâdî ve ihtiyârî ile ölmüş olursun. Ve hâlin, من مات فقد قامت قيامته ya'ni, “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerîfine mâsadak olur. Artık umûmî kıyâmeti beklemeye hâcet kalmaz; ve kıyâmet senin önünde peşin olarak kopmuş bulunur. Ve, يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ (İbrâhîm, 14/48) ya'ni, “O günde arz, arzın gayrına tebdîl olunur” âyet-i kerîmesi mûcibince gök ve yer senin önünde değişmiş olur. Dünyâda iken neş'e-i âhiret üzerine yaşarsın ve her şeyin hakikatini müşâhede edersin.

3249. “Ben ki, bu baba ile dâimâ sulhum, bu cihan benim nazarımda cennetdir.”

Bu beyt-i şerîf zâhidin lisânındandır. “Ben ki dâimâ bu baba olan akl-ı küll ile sulh içindeyim. Bu dünyâ benim nazarımda cennet olmuşdur.”

3250. “Her zaman yeni bir sûret ve yeni bir cemâl! Hattâ yeni görmekden [3264] melâl olur.”

“Ben bu cennet-i 'âcil içinde her zaman yeni bir sûret ve yeni bir cemâl görüyorum. Hattâ yeni yeni tecelliyât-ı ilâhiyyeyi gördüğüm için bende bıkkınlık ve usanç kalmamışdır.” Zîrâ bıkmak ve usanmak bir defa gördüğü şeyi her vakit görmekden hâsıl olur.

Mâlûm olsun ki, âlem-i şehadet esmâ-i ilâhiyye muktezâsından olarak ale'd-devâm mevcûd ve ma'dûm olur. Zîrâ Mûcid, Muhyî, Mübdî, Rahmân, Mün'im, Musavvir, Hâlık ve Kayyûm gibi esmâ, mevcûdâtın vücudunu ve mezâhirin zuhûrunu iktizâ eder. Ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kâbız, Ferd ve Vâhid ve bunun emsâli esmâ dahi mezâhirin ademiyyetini ve hafâsını iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâimâ halk-ı cedîd içindedir. Her lahza başka başka halk ve yeni yeni vücûd gelir; ve her göz açıp kapamada îcâd ve i'dâm-ı diğer vâki'dir. Bu tecellîyi kendi nefsinde kıyâmeti kopan müşâhede eder.

3251. "Ben cihânı pür-naîm suların çeşmelerde dâimâ fışkırıcı görüyorum!"

3252. "Onun suyunun sesi benim kulağıma erişiyor. Benim zamîrim ve aklım mest oluyor!"

"Ey zâhir-bîn olan tâife siz zâhirde olan kıtlığı görüyorsunuz. Ben ise bâ-tında cihânı ni'metler ile dolu ve pınarlardan sular fışkırır bir halde görüyo-rum. O fışkıran suların sesi benim cism-i berzahîmin kulağına erişir. Binâena-leyh, benim bâtınım ve aklım bu letâfetden sarhoş oluyor."

3253. "Dallar taibler gibi oynayıcı, yapraklar mutrıblar gibi el çırpıcı olmuş-lardır."

"Tâib", asıl lügatde "rücû' edici" ma'nâsınadır; günahdan rücû' edici ma'nâsında istîmâl olunur. Burada ehl-i semâ' olan sûfilerden kinâyedir. Ya'ni, "Benim âlem-i misâlde gördüğüm ağaçların dalları semâ' eden sûfiler gibi oynayıcı ve yaprakları da mutrıblar ve tegannî eden kimseler gibi el çır-pıcı olmuşdur."

3254. Ayînenin berkı kilimden parlayıcıdır. Eğer ayîne görünürse acaba nasıl olur?

Zât-ı Hak "âyîne"ye; ve esmâ ve sıfât-ı Hak "berk"e; ve taayyünât-ı âlem "kilim"e teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Hakk'ın esmâ ve sıfatı kilim gibi ke-sîf olan bu taayyünâtda parlayıcıdır; ve onun bu taayyünâtda zahir olan nûr-i tecellîsinden zamîr ve akıl mest olur. Eğer zât-ı latîfi bu hicâblar olmak-sızın tecellî buyurursa acabâ nasıl olur ve ne hâl zuhûr eder?"

3255. Ben binlerden birini söylemiyorum; zîrâ ki, her kulak bir şekden tıkan-mışdır.

Ya'ni, ben müşâhedelerimin binlercesinden bir tânesini bile söylemiyo-rum. Çünkü herkesin bâtın kulakları "Acaba öyle midir?" diye şekk ile tıkan- mış ve kendi vehminin îcâd ettiği i'tikāda tâbi' olup ilm-i yakîni kolay kolay kabûl edemez, bir hâle gelmişdir.

3256. Vehmin önünde bu söz müjde vermekdir; akıl der ki: "Müjde nedir? Benim nakdimdir!"

Bizim bu sözlerimiz i'tikādât-ı vehmiyyesine tâbi' olan kimse indinde cennet-i 'âcilden müjde ve haber vermekdir. Ya'ni, bu sözlerimizi dinleyen vehim sâhibi der ki: "Bu sözler hep ahvâl-i âhirete müteallıkdır. Dünyâda böyle şeylerin müşâhedesi mümkin değildir!" Fakat vehmin muhâlifi olan akıl der ki: "Müjde ve haber vermek ne demekdir? Bunlar benim indimde hâl-i hâzırdır ve nakiddir ve cennet-i 'âcildir."

Mâlûm olsun ki, zât-ı Hakk'ı maddeden mücerred olarak görmek mümkin değildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de: لا يشاهد الحق مجردا عن المواد ابدا فان الله بالذات غنى عن العالمين ya'ni, "Hak mevâddan mücerred olarak ebeden müşâhede olunamaz. Çünkü Allah Teâlâ zâtıyla âlemlerden ganîdir!" Binâenaleyh, Hak ancak hicâbât-ı taayyünât arkasından müşâhede olunur. Zîrâ eğer zâtıyla mütecellî olsa, ikiliği vücûda getiren taayyünât kalmaz ki, müşâhede keyfiyeti vâki' olabilsin. Nitekim zâhirde güneşe nazar etmek imkânı yokdur, gözü kamaştırır ve rü'yet keyfiyetini ibtâl eder. Küsûf vaktinde bir camı isledikden sonra güneşe bakarlar. Güneş ancak bu perde arkasından görülür. İmdi Hak dünyâda mevâdd-ı kesîfe perdesiyle müşâhede olunduğu gibi âhiretde dahi âhiretin maddesi ve taayyünâtı arkasından müşâhede olunur ki, bu taayyünât cennetin sûretleridir; ve taayyünât-ı cehennemiyye dahi böyledir. Dünyâda taayyünât-ı cemâliyye ve celâliyye karışıkdır. Bu perdeler arkasından Hakk'ı müşâhede edenler mevt-i irâdî ile ölüp, ikilik vehminden kurtulan zevât-ı kâmiledir. Nitekim hadîs-i şerîfde ان احدكم لن يرى ربه حتى يموت ya'ni, "Sizden biriniz ölmedikçe rabbini müşâhede etmez!" buyurdu. Böyle olunca nefisleri diri olanlar ikilik vehminde müstağrak olup ancak taayyünâtın şahıslarını görürler. Onlar da Hakk'ı müşâhede edemezler ve bu müşâhedeyi âhirete ta'lîk ederler. Binâenaleyh, bu gibilerin önünde enbiyâ ve evliyânın buna mümâsil sözleri âhiretden müjde ve haber vermekdir; ve fakat nefsi ölüp, aklı fa'âl olan kimselerin indinde hâl-i hâzırdır.

Bu sürh-i şerîf için küçük bir mukaddime lâzımdır. Buhtü'n-Nasr, Beytü'l-Makdis'i harâb ve ahâlîsini esîr ettiği sırada Üzeyir (a.s.)ı da esîr etmiş ve erkek esirler ile beraber kendisinin pâyitahtı olan Bâbil'e götürmüş idi. O hazret bir müddet sonra esâretden kurtulup, Kudüs-i Şerîf tarafına teveccüh ederek harâbe karyesine geldi. Ağaçlardan biraz incir ve üzüm topladı. İncirden birazını yedi ve bâkîsini sepete ve üzümü de sıkıp şırasını bir tuluma koydu. Eşeğini de önünde bir yere bağladı. Kendisi dahi bir duvara dayanıp oturdu. "Bu yıkılmış karye nasıl ma'mûr olur? Allah Teâlâ bunu nasıl diriltir?" diye düşünürken kuşluk vakti ölü hâlinde kaldı. Bu hâli ashâb-ı Kehf gibi yüz sene devam etti. Yüz seneden sonra güneş batarken dirildi. Kuşluk vaktinden akşama kadar uykuda kaldığını zannetti. Halbuki eşeği ölmüş ve kemikleri dağınık bir halde kalmış idi. Bu hâle taaccüb ile bakarken, “Bu hâlde ne kadar kaldın?" diye bir nidâ işitti. Ve ona cevâben, "Bir gün veya yarım gün kaldım!" dedi. Tekrar hitâb geldi ki: "Hayır, yüz yıl kaldın! Taâmına ve şarâbına bak, bozulmadı! Eşeğe de bak, nasıl öldü ve eczâsı dağıldı? İşte şimdi biz onu diriltiriz!" Bu hitâbı müteakib eşek dirildi. Bu kıssa sûre-i Bakara'da, أَوْ كَالَّذِى مَرَّ عَلَى قَرْيَةَ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشها (Bakara, 2/259) ["Yahud görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (altüst olmuş) bir kasabaya uğradı..."] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Ve bu vak'anın dakāiki de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyân buyurulmuşdur. Üzeyir (a.s.) dirildikden sonra kendi âilesi tarafına müteveccih oldu. Yüz sene zarfında oğullarının kimisi yüz yirmi ve kimi- si yüz otuz yaşına girip ak saçlı ihtiyar olmuş idi. Kendisinin hayât-ı cismâniyyesi munkatı' olup cesedi hükm-i tabîat hâricinde kaldığı için ihtiyarlamamış ve yattığı halde genç olarak kalmış idi. O hazret Tevrât-ı Şerîf'in hâfızı olduğundan halk Üzeyir olduğunu hıfzından tanıyıp bildiler. Bu sürh-i şerîf oğulları ile olan mülākāt hakkındadır.

3257. Geçit yerinde ahvâl-i pederden sorucu gelmiş olan Üzeyir'in oğulları gibi.

Ya'ni, vehim sâhibinin kelâm-ı enbiyâ ve evliyâdan işittiği sözü müjdeye ve habere atfetmesi ve akıl sahibinin bunu nakd ve hâl-i hâzır görmesi, Üzeyir (a.s.)ın oğullarının hâli gibidir ki, babalarının ahvâlini yol üzerinde sorucu olmuşlar idi.

3258. Onlar ihtiyar olmuş ve babaları delikanlı idi; imdi babaları ansızın öne geldi.

Üzeyir (a.s.)ın oğulları mürûr-i eyyâm ile saçları ve sakalları ağarmış, birer ihtiyar olmuş ve cenâb-ı Üzeyir ise yukarıda îzah olunduğu üzere üzerinden hayât-ı tabîat günleri geçmediğinden delikanlı kalmış idi. Üzeyir (a.s.) ansızın oğullarının önüne çıkageldi.

3259. Vaktaki ondan, "Ey yolcu! Acaba bizim Üzeyir'imizden haberin var mı?" diye sordular.

3260. "Zîra bir kimse bize dedi ki: "Bugün o sened, ümütsizlikden sonra dışarıdan erişir."

"Sened", mûtemed ma'nâsınadır. Oğulları Üzeyir (a.s.)ın kendisini bir yolcu zannıyla dediler ki: "Bizim babamız olan Üzeyir'i gördün mü? Ve ondan bir haber var mı? Zîrâ birisi bugün bize o mu'temed olan babanız, hayâtından ümîdinizi kesmiş olduğunuzdan sonra dışarıdan size gelecekdir!" dedi.

3261. Dedi: "Evet, benden sonra erişecekdir." O birisi bu müjdeyi işittiği vakit hoş oldu.

3262. "Ey müjdeci şad ol!" diye bağırdı; ve o diğeri tanıdı, bî-hûş olarak düştü.

3263. Dedi ki: "Ey sersem! Ne müjde yeridir? Zîra, biz şeker menba'ına düştük."

Ma'lûm olsun ki, bir tâife zât-ı Hakk'ı noksan sıfatlardan veyâ mümkinâtın sıfatlarından sûret-i mutlakada takdîs ve tenzih ederler. Bunlar Zât-ı Hakk'ı sıfat-ı tenzîhiyye ile bilmiş, fakat mezâhirde zuhûr cihetinden görmemiş ve bilmemişdir. Bunlar hakikatde ma'rifetullahdan kāsırdır. Zîrâ "Hak eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile muhîtdir" derler ve zâtdan sıfat-ı ilmi ayırırlar. Ve eşyayı adem-i mesâbesindeki zıllden addederler. Halbuki Hakk'ın zâtı eşyâdan hâriç olunca kendisi kayd ile mukayyed olur. Binâenaleyh Gülşen-i Râz sâhibi bunlar hakkında: ادراکات تنزیه یک چشمیست Ya'ni, "İdrakât-ı tenzîh bir gözlülükdür" der. Arif-i kâmil ise, “Hak, hakikat-i vâhidedir. Ya'ni, sıfatdan muarrâ olan zâtıyla cemî'-i taayyünâtdan münezzehdir. Zîrâ o mertebede gayriyet ve ikilik yokdur; ve Hak herşeyin sûretinde zâhir olmuş ve her bir taayyünün nefsine tecellî etmiş olması i'tibariyle kâffe-i taayyünâta müştebihdir" der. Binâenaleyh bunların her iki gözü de görücüdür. Bunlar insân-ı kâmil mazharında Hakk'ı müşâhede ederler. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri Biser-nâme'lerinde şöyle buyururlar: "Ahmed (aleyhi's-salât ü ve's-selâm) bu mertebe-i kevnde ahaddir. Ey iş adamı, sırr-ı Hakk'ı sana açık söyleyim!"

İmdi Üzeyir (a.s.)ın oğullarından evvelkisi, Hakk'ı, insân-ı kâmil mazharının gayrında arayan ve ikincisi, insân-ı kâmili görünce onda Hakk'ı müşâhede edip tanıyan kimsenin misâlidir. Beyt-i Hazret-i Attâr: "Kişinin şâhı tanıyıcı olması lâzımdır, tâ ki her libâs içinde şâhı tanısın!"

3264. Vehm için müjdedir; ve aklın önünde nakiddir. Zîrâ ki vehmin gözü gaibin mahcûbudur.

Enbiyâ ve evliyânın Hak hakkındaki ihbârı, Hakk'ı insân-ı kâmil mazharının gayrında arayan sahib-i vehm için müjdedir; ve fakat, akıl sahibi için hâl-i hâzırın beyânıdır ve nakdidir. Çünkü, akıl sahibi bu haberden muhbirin zâtına intikal eder. Vehmin gözü ise, Hakk'ı eşyânın hâricinde ve gāib zannederek bu gāibin mahcûbu olur. Ve Resûl-i Ekrem Hazretleri'nin, من رآني فقد رأى الحق "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" sözünü te'vil edip, “gûya" kelimesini getirerek "Gûyâ ve ke-enne Hakk'ı gördü" der. Ve Hakk'ın sûretlerde zuhûrundan câhil olur. Ve فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni, "Ne tarafa dönersen Hakk'ın zâtı ve vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesini kendi anlayışına göre te'vîl edip bu anlayışına da "kitab ve şerîat" ismini verir.

3265. Kâfirler için dert ve mü'minler için beşîrdir. Fakat basîr olan göz önünde nakd-i hâldir.

Enbiyâ ve evliyânın vücûdu ve onların ihbârı, kâfirler için derddir ve elemdir. Zîrâ kâfirler kendi nefislerinin ve enâniyetlerinin iktizâât-ı dairesinde serbestçe hareket etmek isterler ve ancak hayât-ı dünyaya meclûb olup ondan başka yaşayış olmadığına hükmederler. Enbiyâ ve evliyâ ise onların keyiflerini kaçırır ve bu yüzden onlarda elem ve dert peyda olur. Ve fakat mü'minler için müjdecidir; çünkü enbiyâ onlara hayât-ı bâkiyeyi tebşîr ederler ve cennet-i âcili tavsîf edip oraya duhûle sebep olan a'mâle teşvik ederler. Fakat enbiyânın gerek zâtı ve gerek sözleri basîret gözü açık olan kimseler için nakd-i hâldir. Ya'ni bu kimseler Hakk'ı bu âlemde müşâhede eder ve cenneti bu âlemde bulurlar.

3266. Zîrâ ki, âşık nakd-i demi içinde mestdir, şübhesiz küfür ve îmândan berterdir.

"Nakd", alışverişte peşin ve derhal verilen para demekdir ki, "veresiye"nin mukābilidir. Burada âcil ve peşin olan şey ve hâl ma'nâsına kinâyedir. "Aşık"dan murâd, basar-ı basîreti açık olan kimselerdir. Ya'ni, "Basar-ı basîreti açık olan Allah'ın âşıkları Hakk'ı görmek için âhirete intizâr etmezler. Belki hayât-ı dünyada müşâhede içindedirler. Ve bu müşâhede-i âcileden sarhoş olmuşlardır. Onlar böyle geleceği haber verilen hâli âcilen ve zamân-ı hâl için- de gördükleri ve buldukları cihetle mertebe-i süfliyetde kalan küfür ve îmânın hâricine çıkmışlar ve bu süflî mertebeden yükselmişlerdir." Zîrâ küfür ve îmân görülmeyen şeye taalluk eder. Kâfirler bu âlem-i kesîfin ahkâmıyla meşgül olup peygamberlere muhâlif kaldıklarından görmedikleri âhireti inkâr ederler. Mü'minler ise, bu âlem-i kesîfin hicâbâtı altında olup ahvâl-i âhireti görmemekle beraber peygamberlerin sözlerine inanırlar. Binâenaleyh küfür ve îmân görülmeyen bir hâle taalluk eder. Uşşâk-ı ilâhî ise ahvâl-i âhireti basar-ı basîretleriyle müşâhede ettiklerinden onların nazarında küfür ve îmânın taalluk edeceği bir şey kalmaz.

3267. Küfür ve îmân her ikisi onun kapıcısıdır. Zîrâ o içdir ve küfür ve dîn ona kabuk gibidir.

"Küfür ve îmân âşık-ı Hak olan kâmilin hakikatinin kapıcısıdır. Zîrâ onun hakîkatinin müşâhedesine ehl-i küfrün küfrü ve ehl-i îmânın dahi îmân-ı gaybîsi perdedir." Yukarıda îzah olunduğu üzere küfür ve îmân görülmeyen şeye taalluk eder. Kâfir inanmadığı bir şeyi görse bile te'vîl edip inkârında ısrar eder. Ya'ni kâfir hem esâsı ve hem de keyfiyeti inkâr eder. Îmân-ı gaybî sâhibi de îmân ettiği şeyi görse de kendi hayâline mutâbık olmadığı için, "O değildir" der; ya'ni, esâsa îmân ve keyfiyeti inkâr eder. Nitekim bir kimse Hızır (a.s.)ı görmeyi şiddetle arzu edermiş. Hz. Hızır bir rençber kıyafetinde karşısına çıkıp, "Ben Hızır'ım, ne istersin?" dediği vakit hayâline mutâbık bir sûret olmadığı için Hızır'ın vücûduna îmânı olduğu halde kabul etmemiş ve onun îmân-ı gaybîsi Hızır'ı kabûle hicâb olmuşdur. Zîrâ o hakikat ve ma'nâ, cevizin ve bâdemin içi gibidir. Ve küfür ve dîn sûrete taalluk ettiği için o ma'nâya ve hakikate kabuk gibidir.

3268. Küfür yüz çevirmiş kuru kabukdur. İmân dahi lezzet bulmuş kabukdur.

Meselâ bâdemin dış kabuğu kuruyup dışa doğru kıvrılır ve kapkara olur. İç ile hiçbir ittisâli ve münasebeti kalmaz. Fakat içe muttasıl olan ince kabuk içden lezzet bulmuşdur. Nitekim bâdemin beyaz olan içine muttasıl ince zarı kabuk bâdemin içi ile beraber çiğnenir. Zîrâ îmânda esas kabul ve fakat keyfiyet inkâr olunur. Binâenaleyh îmânın esas olan ma'nâya ve içe ittisâli vardır.

3269. Kuru kabukların yeri ateşdir. Mağz-ı câna muttasıl olan kabuk hoşdur.

Kuru kabuk mesâbesinde olan küfrün yeri mahall-i celâl olan ateşdir. Can mağzına muttasıl olan îmân-ı gaybî kabuğu latîfdir. İç ile beraber kābil-i istifâdedir.

3270. Halbuki iç, hoş olan mertebeden daha yüksekdir. Hoşdan daha yüksekdir, çünkü lezzet-güsterdir.

Müşâhede-i hakikat mertebesi, iç olan hakikate muttasıl olmakla hoş ve latîf olan îmân mertebesinden daha yüksekdir. O hoş mertebe daha yüksekdir. Çünkü bu îmân kabuğuna lezzet yayıcıdır.

3271. Bu sözün nihayeti yokdur, rücû et! Tâ ki, Mûsa'm denizden toz çıkarsin!

Ya'ni, “Bu müşâhede ve îmân ve küfür mertebe ve hallerinin müteallıkı olan sözün nihâyeti yokdur, bunları bırakayım; tâ ki benim Mûsâ-yı rûhum hakikat deryâsından tozlar çıkarsın!" Zîrâ tevhîd-i sırfa müteallık olan ma'nâ-yı elfâz kisvesine koyup, anlatmak pek uzundur ve nihâyeti de gelmez. Binâenaleyh bu bahisden rücû' edelim. Mûsâ (a.s.) Bahr-i Ahmer'e asâsıyla vurup yardığı ve Benî-İsrâîl için açtığı yollardan toz çıkarıldığı gibi benim Mûsâ-yı rûhum dahi hakikat deryâsından bana tâbi' olanlara selâmete vusûl yollarını açsın ve ka'r-ı deryânın tozları mesâbesinde bulunan sülûke müteallık elfâzı çıkarsın. Ma'lûm olsun ki, İmâm-ı Gazzâlî hazretleri İhyâü'l-Ulûm'da buyurur ki: "Mağz-ı tevhîdin iki kabuğu vardır. Bunlar içden uzakdır. Birisi budur ki, lisânen söylenir fakat kalben tasdîk olunmaz. Bu münâfığın tevhîdidir. İkincisi lisânen söylenir ve kalben de tasdîk olunur. Bu tevhîd avâm-ı halkın ve ilm-i kelâm erbâbının tevhîdidir. Ve iç olan tevhîd budur ki, muvahhid zâhir olan her bir fiili ve vesâiti nazarından kaldırmak sûretiyle Hak'dan görür. Onun ibâdeti ancak Hakk'a olur, onun gayrına değil!" İşte halka, bu mağz olan tevhîdi elfâz ile anlatmak gāyet müşkildir. Bu tevhîd kavâid-i sülûke ittibâ' ile zevken anlaşılır.

3272. Bu avâmın aklına layık söylenmiş oldu. Onun bâkîsi sözden gizlenmiş oldu.

"Binâenaleyh bu mağz olan tevhîde müteallık sözler avâm-ı halkın aklına münasib elfâz ile söylenmiş oldu. Daha söylenmesi îcâb eden sözler var idi. Fakat avâmın aklı ve fikri bu sözleri idrâke müsait olmadığından onlar gizli ve metrûk kaldı." Zîrâ bu sözler vahdet-i vücûd sırrına dâirdir. Bu vahdet-i vücûdu avâm değil ulemâ-i zâhir ve ilm-i kelâm erbâbı bile anlamakdan âciz kalmışlar ve hatta tarikat-i Nakşibendiyye'ye mensûb olup ulemâ-i zâhirin mesleğini ihtiyâr etmiş bulunan İmâm-ı Rabbânî bile sırr-ı vücûdu idrâk edemediği için, gerek Şeyh-i Ekber hazretlerinin ve gerek Fusûsu'l-Hikem şârihlerinin aleyhinde bulunmuş ve Mektûbât'ında bu zevât-ı kirâma ta'n ve i'tirâz etmişdir. Nitekim Mesnevî-i Şerif şârihlerinden ve tarikat-i Nakşibendiyye'den Hindli İmdâdullah (k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd Risâlesi'nde şu ibâreleri yazmışdır: "Bu mes'elenin esbâb-ı sübûtiyyesi çok nâzik ve nihâyet derecede dakîk-dir. Fehm-i avâm ve ıstılâh-ı urefâdan ârî olduğundan belki ulemâ-i zâhir onu idrâk edemezler. Ulemâ şöyle dursun belki henüz sülûkunu itmâm etmemiş ve makām-ı nefisden geçip mertebe-i kalbe vâsıl olmamış bulunan sûfiler bile bu mes'eleden zarar görürler ve mekr-i nefisden ve tezelzül ve lağzîş-i pâ-dan çâh-ı ibâhete ve ka'r-ı dalâlete baş aşağı düşerler. Belki birçok gürûh düşmüşlerdir bile!.."

3273. Ey müttehem senin aklının altını kırıntıdır. Kırıntı üzerine sikke mührünü nasıl koyayım?

"Müttehem", kabahatlanmış; "kurâze", altın kırıntısı demekdir. Ya'ni, "Ey nefsin arzûlarını icrâ etmek sûretiyle kabahatlanmış olan kimse! Senin altın gibi olan aklın henüz parçalanmış bir haldedir. Bu eşyâ-yı kesîrenin her biri aklının nazarında vücûd-i nefsü'l-emri ile mevcûd olup onların herbirine birer sûretle alâkası vardır. Binâenaleyh bu kadar parçalanmış olan bir akıl üzerine vahdet-i vücûd sikkesini ve tevhîd-i zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl sikkesini nasıl vurayım?" Ve meselâ a'refü'l-urefa İmâm-ı Aliyyü'l-Murtazâ (k.v.) efendimiz hazretlerinin şu: "Ey o zât-ı celíl ki, unutan kimse unutmasıyla onu zikreder. Ve ey o zât-ı ce-lil ki, âsî isyânıyla ona itaat eder" beyt-i şerîfini söylesem, şer'e muğāyirdir zannıyla bin kerre istiğfâr edip ka-çarsın. Zîrâ sirr-ı vücûdu havsalan almaz. Nitekim bu ma'nâda: "Küfür ve İslâm, “O vâhiddir, O'nun şerîki yokdur!" deyici olduğu halde O'nun yolunda koşucudur" buyurmuşlardır.

3274. Senin aklın yüz mühim üzerine, binlerce arzûya ve pek çok şeye taksîm olunmuşdur.

"Mühim”, güç iş ve zarûrî ma'nâsınadır. "Tımm", deryâ ve çok mâl ve su üzerindeki hâr ü hâşâk; ve "rim", mağz ve toprak ve çok mâl ma'nâlarına-dır. Ve "tımm ü rim" pek çok şey ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin aklın birçok ih-tiyâcât-ı dünyeviyyeye muallak olmuş ve binlerce nefsinin arzûlarına ve pek çok mala taksim olunup dağılmışdır."

3275. Eczâyı aşk ile cem' etmek lazımdır, ta ki Semerkand ve Dimışk gibi olasın!

Altın gibi olan aklının mâsivâ-yı Hakk'a dağılmış olan parçalarını aşk-ı Hak ile toplamak lâzımdır. Tâ ki bu toplamak neticesinde Semerkand ve Şam şehirleri gibi cemiyetli ve ma'mûr olasın.

3276. Vaktaki arpa arpa iştibâhdan cem' ettin, sonra senin üzerine padişahın sikkesini vurmak mümkindir.

"Cev", arpa demek ise de, burada "bir miskālin yüzde biri" ma'nâsınadır. Zîrâ bir miskāl "yirmi kırat" ve her bir kırat "beş arpa" ağırlığında bir vezin-dir. Altın gibi kıymetli mâdenler bu vezinler ile tartılır. Ya'ni, “Altın mesâbe- sinde olan aklının parçalarını şübheden ve vehimden arpa arpa toplayıp on-ları bir kitle hâline getirdiğin vakit üzerine pâdişâhın sikkesini ve ma'rifetul-lah damgasını vurmak mümkindir." Dağınık bir hâlde iken bu sikke darb olu-namaz.

3277. Ve eğer ham olan sen, bir miskālden ziyade olursan şah senden bir altın kadeh yapar.

“Hâm”, muhâtabın sıfatıdır. Bir "miskāl", yüz arpa ağırlığında bir vezin-dir. “Şah"dan murâd, Hak'dır. Ya'ni, “Ey ham olan muhâtab! Eğer sen dağıl-mış olan aklının parçalarını toplayıp bir miskāl ağırlığından ziyâde bir kitle hâline koyarsan Hak Teâlâ hazretleri senin o toplu altın olan aklından bir al-tın kadeh yapar ve onun içine şarâb-ı ma'rifetini koyar ve sen o şarabı ehli-ne içirirsin."

3278. Binaenaleyh onun üzerinde şâhın hem adı ve hem elkabı ve hem onun sûreti olur, ey vasl isteyici!

"Elkāb", lakabın cem'idir; ve "lakab", ism-i aslîden sonra konan isimler demekdir. “Şahid"den murâd, Hak'dır ve "sûret"den murâd, sıfatdır. Ve bu ta'bir ile ان الله خلق آدم على صورته ya'ni, "Allah Teâlâ Adem'i kendi sıfatı üzerine halk etti" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Nitekim Adem Hakk'ın, Hayat, İlim, Sem', Basar, İrâde ve Kudret ve Kelâm sıfatlarını hâmildir. "Nâm”dan murâd dahi, kezâlik esmâ-i ilâhiyyedir. Zîrâ insân-ı kâmil mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve ism-i Zât olan "Allah" bilcümle esmâyı câmi'dir. Ya'ni, "Hak Te-âlâ senin dağınık olan aklının toplanıp hepsini bir ma'rifet kadehi yapıp üze-rine de bilcümle esmâ ve sıfatını ve lakablarını nakşeder ve sen âlem-i kevn-de Hakk'ın halîfesi olursun. Ey Hakk'a vâsıl olmak isteyen kimse! Cem'iyye-tinin neticesinde sana böyle lutf-i ilâhî vâki' olur."

3279. Hatta ki ma'şûk sana hem ekmek ve su, hem çerâğ ve mahbub ve me-ze ve şarab olur.

Ya'ni, keserât-ı âlem mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye olup Hak bilcüm-le eşyâda hüviyeti ile sârî olduğundan her biri Hakk'ın vechinin perdesi olan eşyâ sûretleri nazarından kalkar. Ekmekde ve suda ve tenvîr âletlerinde ve mahbûblarda ve mezede ve şarâbda ancak ma'şûkun olan Hakk'ı müşâhede edersin. Rubâî: (Lemeâť dan). "Dedim ki: "Sen bu zîbâlık ile kime mahsûssun?" Böyle cevap verdi: "Kendime mahsûsum. Muhakkak yektâlık benim şânımdır. Ben hem aşkım ve hem âşıkım ve hem de ma'şûkum. Hem âyîneyim, hem cemâlim ve hem de temâşâ-gerim!"

3280. Kendini cem' et, cemaat rahmetdir, tâ ki olan şeyi sana söyleyebileyim! [3294]

"Akıl ve fikrini tefrikadan cem' et! Zîrâ hadîs-i şerifde, الجماعة رحمة ya'ni "Cemâat rahmetdir" buyurulmuşdur. Eğer dağılmış olan eczâ-yı akıl ve fikrini aşk-ı Hak ile cem' edersen sana bu âlem-i halkda olan vahdeti söyleyebilirim." Eğer aklını ve fikrini vücûdda müstakil olduklarını tevehhüm ederek bu eşyâya taksîm edersen, vahdet-i vücûda dâir sözleri dinlemeye ehil olmadığın anlaşılır ve sana bundan bahsetmek dahi boş olur.

3281. Zîrâ ki, söylemek tasdîk içindir. Can şirk-i Hakk'ın tasdîkinden berîdir.

Ya'ni, "Söylemek, dinleyen kimsenin tasdîk etmesine müessir olmak içindir. Halbuki şirk dediğimiz ma'nânın canı ve esâsı hak olan sözü tasdîk etmekten berîdir." Ma'lûm olsun ki, ulemâ-i zâhir "vücûd-i Hak" ve "vücûd-i halk" olmak üzere iki vücûd olduğunu iddia ederler. Ve âlemin vücûdunu vücûd-1 nefsü'l-emr ile mevcûd bilirler ve derler ki: "Peygamberler nefsü'l-emr ne ise onu tebliğ ederler. Ve eğer nefsü'l-emirde mevcûd bir olsa ve onun gayrının vücûdu olmasa setretmezler ve nefsü'l-emrin hilâfını söylemezler idi. Halbuki vahdet-i vücûd mu'tekıdleri vücudun iki olmasına kāil olan kimseyi müşrik addederler. Enbiyâ vahdet-i vücûda da'vet eylememişler, vücûdun iki olmasına kāil olan kimseye müşrik dememişlerdir." Bu sözler Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin dekāyıkına vakıf olamayıp ancak zâhiri görmekden mütevelliddir. Vahdet-i vücûd hakkında gerek Kur'ân'da ve gerek ahâdîs-i şerîfede sarâhat derecesinde işaretler vardır. Ulemâ-i zâhir onların hepsinin ma'nâlarını te'vil edip kendilerinin dar olan dâire-i rü'yetlerine sokmak isterler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâhir-bîn olanlar hakkında الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk karıncanın mücellâ bir şey üzerindeki yürüyüşünden daha hafidir" buyurmuşdur. Bundan daha sarih ne buyursun? Kur'ân-ı Kerîm'de, ذرنى وَمَنْ خَلَقْت وحيدًا (Müddessir, 74/11) ya'ni, "Yarattığım kimseyi benim ile vahîd olarak bırak!" buyurulur. فأينما تولوا فتم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni, "Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk'ın zâtı ve vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesini onlar birtakım tekellüfât ile te'vil ederler. Eğer Hakk'ın ihâtası onların dedikleri gibi ilmî olup bu eşyâda hüviyyet-i ilâhiyye sârî olmasa, bu âlem-i kesâfetde olan insanların teveccüh eyledikleri yerde Hakk'ın zâtı ve vechi vâki' olduğu ma'nâsı abes olurdu. Fakat onlara bu ma'nâyı anlamak mümkin değildir. Çünkü onlar kendi i'tirâfları vech ile vücûdu ikiye ayırıp Hakk'ın varlığının karşısına bir varlık daha dikip her vechi ile Hakk'ın vücûdunun gayrı addettikleri bu vücûdu gizlice Hakk'ın vücûduna şerîk ittihâz ederler, sonra da "Biz müşrik-i hafi değiliz" derler. İmdi mâdemki hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere onlarda böyle şirk-i hafi vardır, vahdet-i sırfa dâir ne söylesen tasdîk etmezler. Zîrâ şirkin canı ve esâsı Hakk'ı tasdîkden berîdir ve uzakdır. Binâenaleyh onlarla konuşulduğu vakit bu "şirk-i hafi" dairesinde konuşmak îcâb eder. Nitekim VI. ciltde cenâb-ı Mevlânâ efendimiz buyururlar: "Ey putperest! Mâdemki şaşıların arkadaşı olduk, müşrikçe konuşmak lâzım gelir!"

3282. Feleğin karnında olan şey üzerine taksîm olunmuş can, altmış sevda arasında müşterekdir.

"Haşv", batında olan şeye derler. "Feleğin karnı"ndan murâd, suver-i muhtelife-i kesîredir. Ya'ni, "Feleğin içinde bulunan birçok sûretlere taksîm olunmuş olan o kadar sevdâ ve hevâ arasında müşterek bir halde olmuşdur ve o sûretlerin her birine ayrı ayrı alâkası vardır." Hind nüshalarında "haşv-i felek" ["feleğin karnı"] yerine "cevv-i felek" ["feleğin havası"] vâki'dir.

3283. Binaenaleyh sükût ona çok sübût verir. Böyle olunca ahmakların cevabı sükût geldi.

Ya'ni, canı keserâta muallak olan kimseye karşı sükût etmek ve vahdet-den bahsetmemek ona sübût ve sükûnet verir. Zîrâ söylesen onun bâtını karma karışık bir hâle gelir ki, bu hâl onun hakkında mûcib-i fesâd olur. Böyle olunca keserât-ı mevhûmeye vücûd verip alâka eden ahmaklara karşı verilecek cevâb sükûtdur.

3284. Bunu biliyorum, fakat tenin sarhoşluğu benim murâdım olmaksızın ağız açıyor.

Ben ahmağa verilecek cevabın sükûtdan ibaret olacağını bilirim. Fakat ne yapayım ki benim vücûdumda zahir olan hâl, rûhumun ahkâmıdır. Zîrâ cisim mest olup kendinden geçmiş ve rûhumun hükmü altında kalmışdır. Binâenaleyh rûhumdan feverân eden esrâr ve hakāik, benim murâdım, ya'ni cismimin murâdı olmaksızın ağzımdan çıkar.

3285. Nitekim aksırıkdan ve esnemeden bu ağız senin muradın olmaksızın açılır.

Bu hadis-i şerîfin ibâresi hakkında muhtelif rivâyetler vardır. İbârenin birisi sürh-i şerîfde olduğu gibidir. Ve diğeri de انه ليغان على قلبى وإنى لاستغفر الله في كل يوم مأة مرة ya'ni "Ba'zı ahvâlde benim kalbimin üzeri perdelenir. Muhakkak ben Allah'dan günde yüz kere mağfiret isterim" sûretindedir. Câiz ki, bu hadîs-i şerîf fem-i saâdetden muhtelif zamanlarda bu sûretle iki defa sâdır olsun! Ve "yetmiş" ve "yüz" adedi hasr için değildir, belki çokluk beyânı içindir. "Ben her gün çok istiğfâr ederim" demek olur. Bu hadis-i şerîfin tefsîrin- de de ihtilaf vardır. Ba'zıları "kalbe gelen perde"den murâd, halkı dâvet için bu âlem-i kesâfete teveccüh buyurmalarıdır derler; ve ba'zıları da, Resûl-i Ekrem Efendimiz dâimâ terakkîde idi, her bir mertebeye terakkî buyurdukça onun mâdûnundaki mertebeyi hicâb addedip istiğfâr buyururlardı, demişlerdir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz vâris-i kâmil-i Nebevî olduğu cihetle bu hadîs-i şerîfin tefsîrinde evvelki ma'nâyı alıp buyururlar ki: