İçeriğe atla

Âdem (a.s.)ın cisminin terkîbi için “Topraktan avuç dolusu al!” diye Hak Teâlâ'nın İsrâfil (a.s.)ı toprağa göndermesi beyânındadır

22. bölüm / 26 · 2742 kelime · ~14 dk okuma

1620. Hâlıkımız İsrâfîl'e dedi ki: “Git, o topraktan avucunu doldur!”

tabi' sevabı vardır. Fakat içi yanarak ve ağlayarak olmayan ibâdât kuru bir zühdden ve ibâdetten ibâret kalır. Senin ile Hak arasındaki hicâbı kaldırmaz.

1621. İsrafil dahi arz tarafına geldi, yine topraklık inlemeğe başladı.

“Hâkistân”, “topraklık" demek olup "arz" murâd buyrulur. “Hanîn”, burada âh ve enîn ma'nâsınadır.

1622. Dedi ki: "Ey sûrun meleği ve ey hayat denizi ki, senin nefeslerinden ölüler can bulur!"

İsrafil (a.s.) hakkındaki, îzâhât-ı mücmele yukarıda 1566 ve 1567 numaralı beyitlerde geçti. "Sûr", lügatte "içi boş boynuz" ma'nâsına gelir. Muhakkıklar ıstılâhında âlem-i misâl ve hayâlden ibârettir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin altmış üçüncü bâbında tafsîlât i'tâ buyururlar, burada zikri uzun olur.

1623. "Sûrdan büyük bir ses üfürürsün, mahşer, çürümüşten halaik dolu olur."

“Ramîm”, çürümüş ve eskimiş kemik ma'nâsınadır. Ey İsrafil, sen sûrunu bir sadâ-yı azîm ile üflersin. Ölmüş olan halâik çürümüş kemiklerden dirilip mahşer meydanına dolar. "Mahşer", mahall-i ictima' demektir. Ya'ni âlem-i berzahta ve misâl-i sânîde toplanmış olan ervâh, teşekkül eden küre-i âhiret üzerine sûr-ı İsrâfîl'i müteakib toplanır ve cümlesine küre-i âhiretin mâyesine ve tabîatına muvâfik birer cisim verilir.

1624. "Sûru üflersin, dersin ki: "Es-salâ, ey Kerbela'nın ölmüşleri, sıçrayınız!"

“Kerbela”, ma'lum olduğu üzere İmâm-ı Hüseyin efendimizin ve tâbi'lerinin Bağdâd cihetinde mertebe-i şehadeti ihrâz buyurdukları bir karyenin ismidir. Eğer beyt-i şerîfe husûsiyet ile bir ma'nâ verilir ise: "Ey Kerbela'nın şehitleri, sıçrayınız ve diriliniz!" demek olur; ve eğer "Kerbela", "kerb" ile "la"dan mürekkeb olup bir terkîb-i izâfi addolunursa ("kerb-i lâ"), "(lâ) kerbinin ölmüşleri" demek olur ve "kerb", gam ve gussa ve şiddet ve "lâ", yok ma'nâla- rına geldiğine göre, "Yok ve adem-i izâfîden ibâret olan vücûd-ı kevnî gamı-nın ve şiddetinin ölmüşleri sıçrayınız!" demek olur; ve bu ma'nâ umûmî olur.

1625. “Ey ölüm kılıncından helâk görmüşler, dal ve yaprak gibi topraktan baş çıkarınız!"

Ma'lûm olsun ki, haşr istikbale münhasır değildir. Âlem-i kevni muhît olan sûr-i İsrafil her an üfürülüp, âlem-i misâlden fevc fevc mahlûk-i zî-hayât bu mahşer-i âlemde toplanmaktadır. Zîrâ “sûr-i İsrafil"den murâd, âlem-i misal ve hayâl olduğuna göre, misâl-i evvelden gelen ervâh, nefh-1 sûr ile âlem-i şehâdete geldiği gibi, kabz-ı Azrâîl ile ölenlerin ervâhı dahi misâl-i sânîye ve berzaha intikāl edip ba's gününe kadar orada mahfüz olur ve küre-i âhiretin teşekkülünde yine nefh-1 sûr ile o küre üzerinde bir cisim iktisab edip bu ervâhın haşri vâki' olur.

1626. Senin rahmetin ve senin o te'sîr edici nefesin vardır; bu âlem senin ih-yândan dolu olur.

“Ey İsrâfîl (a.s.), sen âlem-i cismâniyyete rahmet-i ilâhiyyeyi inzâle me'mûrsun ve cisimlere hayât vermek için müessir nefesin ve fiilin vardır. Bu cismâniyet âlemi ve âlem-i şehâdet senin diriltmenden doludur. Cisimlerde eser-i hayât, senin te'sîrin ile vâki' olur.”

1627. Sen rahmet meleğisin, rahmet göster! Arşın hâmilisin ve atâların kıb-lesisin!

“Senin vazîfenden âlem-i cismâniyyete rahmet getirmektir. Binâenaleyh cebir ve şiddeti bırak da niyâzıma rahmet et! Sen vücûd-ı izâfî arşının hâmili olan dört melekten birisin ve cismâniyet âlemi atâyâ-yı esmâiyyeyi sana te-veccüh ederek bekler.”

1628. Arş, atâ ve ma'delet ma'den-gâhıdır. Onun altında mağfiret dolu dört ır-mak vardır.

rına geldiğine göre, "Yok ve adem-i izâfiden ibaret olan vücûd-ı kevnî gamının ve şiddetinin ölmüşleri sıçrayınız!" demek olur; ve bu ma'nâ umûmî olur.

1629. Süt ırmağı ve ebedî olan bal ırmağı, şarab ırmağı, akıcı su nehri vardır.

"Dicle", "nehir" ma'nâsınadır ve kadehten kinâye olarak müsta'meldir ve Bağdâd'dan akan nehrin ismidir (Şemsü'l-Lügat). Bu beyitlerde sûre-i Muhammed'de vâki' مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسَقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ (Muhammed, 47/15). Ya'ni “Müttakîlere va'dolunan cennetin misâli budur ki, orada bozulmayan su nehirleri vardır ve ta'mı bozulmaz; sütten nehirler vardır ve içenlerin lezzet duyduğu şarâb nehirleri vardır; ve sâfi baldan nehirler vardır; ve onlar için orada her türlü meyveler vardır; ve onlara Rableri tarafından mağfiret vardır. [onlar] azâbda ebedî olan ve kaynamış su içirilmekle bağırsakları parçalanan gibi midirler?” Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı zâhirîsi budur. Fakat bunlar temsîlât-ı ilâhiyyedir. Zâten âyet-i kerîmede bunların misâl olduğu beyân buyrulur. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 68. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: “Ehl-i cehennemin أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ (A'raf, 7/50) ya'ni "Ehl-i cehennem ehl-i cennete: "Bize sudan yâhud Allah Teâlâ'nın size verdiği rızıktan ifaza ediniz!" demeleri hâşâ! taâm ve şarâb taleb etmeleri değildir. Ya'ni, "Bulduğunuz ve size mütecellî olan şeylerden bize de ifaza ediniz!" derler. Kur'ân-ı Mecîd bir arûs-i zîbâ gibidir. Örtüsünü açan kimseye yüzünü göstermez. Ey Kur'ân'dan bahseden kimse, sana bir zevk ve keşif vâki' olmaması ondandır ki, sen onun örtüsünü açtın; o seni reddeyledi ve sana mekr edip yüzünü çirkin gösterdi. "Ben o mahbûb değilim!" dedi. Hz. Kur'ân her ne sûretle isterse görünmeğe kādirdir. Fakat örtüsünü çekmeyip rızâsını taleb eyler ve onun rızâsına sebeb olan şeye sa'y eyler isen sen onun örtüsünü çekmeksizin o sana yüzünü gösterir. Ehl-i Hakk'ı taleb et! Zîrâ Hak Teâlâ فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي (Fecr, 89/29-30) ya'ni "Benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!" buyurmuştur. Hak Teâlâ herkese söz söylemez. Nitekim dünyâ pâdişahları her bir çulhaya söz söylemezler. Halkı pâdişâha îsâl için bir vezîr ve nâib nasb etmişlerdir. Hak Teâlâ hazretleri dahi, Hak talebinde bulunan her bir kimsenin, O'nun kapısına gitme- si için, bir bende intihâb buyurdu; ve enbiyâ ve evliyâ dahi bunun için gel- mişlerdir. Zîrâ Hakk'a onlardan mâadâ yol yoktur." İmdi bu beyânât-ı aliy- yeden dahi anlaşıldığı üzere bu gibi ma'nâlarda sahib-i keşf olan evliyâ-yı Hakk'ın sözlerini dinlemek lâzımdır. Ni'metullah Nahcivânî (k.s.) hazretlerinin tefsîr-i şerîfinde bu nehirler hakkındaki beyânât hulâsaten şöyledir: "Su nehri"nden murâd, müttakîle- ri hayât-ı ezeliyye ve ebediyye ile ihyâ eden ulûm-i ledünniyyedir ki, bu ilim, alâik-ı cismâniyyeye batmış olan kuvâ-yı beşeriyye muktezayâtından ve taklîd ve tahmînât bulanıklığından hâlistir. Ve "süt nehri"nden murâd, müttakîlerin fıtrat-ı asliyyelerinden neş'et eden muhabbet-i zevkıyye-i ilâ- hiyyedir ki, hevâ-yı nefsâniyyeye meyl ile ve müzahrafât-ı dünyeviyyeye iltifat ile onların zevkı bozulmaz. Ve "şarâb nehri"nden murâd, müttakîlere hâsıl olan cezbe-i ilâhî ve onları sarhoş eden şevk-ı müfrittir. Zevkî ve vic- dânî hâllerden olduğu için tefrîk olunamaz ve onun lezzeti ve ezvâkı is- ti'dâdların tefâvütüne göredir. Ve "bal nehri"nden murâd, Hakk'ı, hakka'l- yakîn mertebesine vusûl ile bilmek ve anlamaktır ki, bu biliş ve anlayış iki- lik bulaşıklığından musaffâdır; ve bu cennet içinde, Rableri tarafından on- lara mağfiret ya'ni onların enâniyet-i mevhûmelerinin setri ve mahvı hâli vardır. Îzâhtan müstağnîdir ki, bu nehirler bu vücûd-i izâfî arşı altında ör- tülmüştür.

1630. İmdi arştan cennete gider, cihanda da bir şeycik zahir olur.

"Cennet", lügatte, ağaçları çok olan bir zemînden ibarettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri sath-ı arzı örter; ve cennet "setr" ma'nâsına gelen "cenne" lafzından müştak olup bu kelimenin masdar binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve tayyi- besidir; ve bu makām efâl-i hasenenin cennetidir. Ef'âl ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibariyle bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “cennât-ı sı- fât" derler; ve o abdin sıfât-ı kemâliye-i ilâhiyye ile ittisâfi ve ahlâk-ı ilâhiy- ye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle müte- favittir. Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “cennât-ı zât" derler. O da ibâd-1 hâssına Rabbü'l-erbâb olan Allâhü zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan Rabb'ın tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitâ- si için, bir bende intihâb buyurdu; ve enbiyâ ve evliyâ dahi bunun için gel- mişlerdir. Zîrâ Hakk'a onlardan mâadâ yol yoktur." İmdi bu beyânât-ı aliy- yeden dahi anlaşıldığı üzere bu gibi ma'nâlarda sahib-i keşf olan evliyâ-yı Hakk'ın sözlerini dinlemek lâzımdır. Ni'metullah Nahcivânî (k.s.) hazretlerinin tefsîr-i şerîfinde bu nehirler hakkındaki beyânât hulâsaten şöyledir: "Su nehri"nden murâd, müttakîle- ri hayât-ı ezeliyye ve ebediyye ile ihyâ eden ulûm-i ledünniyyedir ki, bu ilim, alâik-ı cismâniyyeye batmış olan kuvâ-yı beşeriyye muktezayâtından ve taklîd ve tahmînât bulanıklığından hâlistir. Ve "süt nehri"nden murâd, müttakîlerin fıtrat-ı asliyyelerinden neş'et eden muhabbet-i zevkıyye-i ilâ- hiyyedir ki, hevâ-yı nefsâniyyeye meyl ile ve müzahrafât-ı dünyeviyyeye iltifat ile onların zevkı bozulmaz. Ve "şarâb nehri"nden murâd, müttakîlere hâsıl olan cezbe-i ilâhî ve onları sarhoş eden şevk-ı müfrittir. Zevkî ve vic- dânî hâllerden olduğu için tefrîk olunamaz ve onun lezzeti ve ezvâkı is- ti'dâdların tefâvütüne göredir. Ve "bal nehri"nden murâd, Hakk'ı, hakka'l- yakîn mertebesine vusûl ile bilmek ve anlamaktır ki, bu biliş ve anlayış iki- lik bulaşıklığından musaffâdır; ve bu cennet içinde, Rableri tarafından on- lara mağfiret ya'ni onların enâniyet-i mevhûmelerinin setri ve mahvı hâli vardır. Îzâhtan müstağnîdir ki, bu nehirler bu vücûd-i izâfî arşı altında ör- tülmüştür.

1631. Gerçi burada bu dört bulaşmıştır, neden? Fenâ ve hazımsız olan zehirden.

“Nâ-güvâr”, mi'dede hazm olmayan taâm ve imtilâ ve sû-i hazm hâli demektir (Burhân). Ya'ni, gerçi bu âlem-i kesîfte de bu dört nehir vardır. Fakat bulaşık bir hâldedir. Neye bulaşıktır bilir misin? Fenâ ve zevâl zehrine ve hazımsızlığa bulaşıktır. Ya'ni bu âlem-i kesîfin suyuna ve südüne ve şarabına ve balına fânîlik zehri ve hazımsızlık hâli karışmıştır. Binâenaleyh onlar hâlis olan ni'met kabîlinden değildir.

1632. O dörtten bulanık toprak üzerine döküldüler ve bir fitne kopardılar.

Bu dört nehirden bulanık ve kesîf olan arz ve dünya üzerine bir cür'a ve bir katre döktüler; ve şehevât-ı nefsâniyye fitnesini kopardılar.

1633. Tâ ki bu deniler onun aslını isteyeler; halbuki bu nâkesler bunun üzerine kāni oldular.

“Has” ve “nâkes”ten murâd, şehevât-ı nefsâniyyelerine meclûb olan ehl-i dünyâdır. Ya'ni, bu âlem-i kesâfette bu dört maddeden her birinin bir hassası vardır; ve bu hassalardan her birinin bir zevkı vardır ki, o zevkler cism-i kesîfe ve rûh-i hayvânîye taalluk eder. Rûh-i insânî ile alâkaları yoktur. Rûh-i insânî ile alâkası olan şey, ancak onların asılları olan ezvâktır ki, bunlar yukarıda 1629 numaralı beyitte îzah olundu. Fakat cismânî olan ehl-i dünyâ bunların suver-i kesîfelerine ve cisim ve rûh-i hayvânîye âid olan zevklerine kāni' oldular.

1634. Her kadının sînesini çeşme edip çocuklara süt ve besleme verdi.

rından ibarettir. İmdi ulûm-i ledünniyye ve muhabbet-i zâtiyye-i ilâhiyye ve cezbe-i ilâhî ve hakka'l-yakînden ibaret olan su ve süt ve şarâb ve bal nehirleri, bu vücûd-i izâfi arşının altından cereyân edip, bu arştan cennet-i zâta kadar gider. Fakat bu vücûd-i izâfî cihânında da bunların te'sîrâtına müşâbih bir şeycik zâhir olur.

1635. Şarabı, gussanın ve düşüncenin def'ine ve cür'ete üzüm tarafından çeşme yaptı.

Hak Teâlâ bu âlem-i kesâfette, hâdisât-ı kevniyyeden ârız olan gamın ve düşüncenin def'i ve korkak bir kimseyi cesur kılmak için, üzüm tarafından akan bir çeşme yaptı. Nitekim şarabın aslı olan cezbe-i ilâhîden sarhoş olanlar dünyâ ve âhiret gamından kurtulup, emr-i ilâhîyi icrâ için nefislerini fedâda cesûr olurlar. Ba'zı nüshalarda (اجترا) yerine (در باغها) vâki'dir.

1636. Bal, hastaya ten ilacıdır, arının batınını çeşme etmiştir.

Zahir âlemdeki bal, âyet-i kerîmede فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ (Nahl 16/69) ya'ni "Balda nâsa şifâ vardır" buyrulduğu üzere, hasta olan cisimlere ilaçtır; ve balın nef'i hem eski hem de yeni tabâbette sâbit olmuştur. Nitekim Mevâhib-i Ledünniyye'de bal ile yapılacak ilaçlardan ba'zıları da mezkûrdur. Velhâsıl Hak Teâlâ hazretleri bal arısının bâtınını ve içini bal çeşmesi yapmıştır. Ve balın aslı hakka'l-yakîn mertebesine vusûl zevkî ve lezzetidir ki, bu zevk, bal arısı mesâbesinde olan sûret-i insâniyyenin bâtınından zuhûr eder; ve bu zevkin zuhûrunu müteâkib, insanın vehminde peydâ olan enâniyet ve isneyniyet marazı zâil olup, kendi hakîkati olan Hakk'a vâsıl olur.

1637. Temizlik ve içmek için, umûmen asla ve fer'e su verdin.

"Ker" ve "kürû'", suyu mevzi'inden ağız ile içmek demektir. Ya'ni, yâ Rabbe'l-âlemîn, suyu bu âlem-i kesâfette hilkatte asl olan insana temizlik ve içmek için ve fer' olan hayvânât ve nebâtâta da içmek için verdin. Bu su sûretinden cisimler istifade eder; fakat onun aslı ulûm-i ledünniyyeden ancak rûh-i insânî feyz bulur. Hak Teâlâ hazretleri süt nehrinin kesîf olan bir sûretini arza döktü; ve her kadının memelerini bir çeşme gibi yaptı ve çocukların cisimlerini beslemek hassasını verdi. Nitekim sütün aslı olan muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyye dahi rûh-i insânîyi besler. "Zâl", aslen "ihtiyar kadın" demektir, umûmen "kadın" ma'nâsına da müsta'meldir.

1638. Ta ki bunlardan asılları tarafına iz götüresin. Ey bü'l-fudûl, sen buna kāni' oldun!

Ey kimse, Hak Teâlâ âlem-i kesâfette bu saydığımız dört maddeyi ihsân buyurdu, tâ ki sen bu sûretlerin asılları olan maânî tarafına iz götüresin! Ey bü'l-fudûl, sen ise bu âlem-i kesâfetin zevkine dalıp ancak bu maddelerin sûretlerine kanâat ettin!

1639. Şimdi toprağın macerasını dinle ki, mihrâke ne füsün söylüyor!

"Mihrâk", tahrîk edici ve efsûn yayıcı ma'nâsına olup burada İsrafil (a.s.) demektir. Ey sâmi', şimdi toprağın mâcerâsını dinle! Bak ki avuç ile toprak almağa gelen İsrafil (a.s.)a nasıl müessir sözler söylüyor!

1640. İsrafil'in önünde ekşi yüzlü olup yüz türlü şekil ve temelluk yapıyor.

Arz, kendinden toprak vermemek için, İsrafil (a.s.)ın önünde yüzünü ekşitip türlü türlü şekil ve evzâ'a giriyor ve yaltaklanıyor da diyor:

1641. Ki: "Zü'l-Celal'in pak olan zâtının hakkı için ki, benim üzerime bu kahrı helal tutma!"

1642. "Ben bu taklîbden bir korku görüyorum, başımda sû-i zan gidiyor.'"

Hak Teâlâ hazretlerinin Zât-ı pâki için cism-i âdemi terkîb kasdıyla benim üzerime vâki' olan bu kahrı ve tecavüzü helâl addetme! Zîrâ benden alınacak bir avuç toprağın taklîbinden ve istihsâlinden bir koku alıyorum ve bir ma'nâya intikāl ediyorum; ve bu kokudan intikal ettiğim ma'nâdan dimâğımda fenâ zanlar hâsıl oluyor. O da budur ki bundan masdar-ı maâsî olan vücûd-i âdem halk olunacaktır.

1643. "Sen rahmet meleğisin, rahmet göster! Zîrâ Hümâ bir kuşu incitmez."

"Hümâ”, kemik yiyen meşhûr bir kuşun ismidir (Burhân). Ey İsrafil, sen rahmet meleğisin! Binâenaleyh rahmet et de beni kendi hâlime bırak! Sen hümâ kuşu gibisin ve hümâ kuşu, bir kuşu incitmez.

1644. "Ey derd sahiblerinin şifâsı ve rahmeti, sen dahi o iki iyi fiillinin yaptığını yap!"

Ey derd ve elem sâhiblerinin şifâsı ve rahmeti olan Hz. İsrâfîl, benden toprak almaktan vazgeç de senden evvel bu iş için gelmiş olan iki iyi fiillinin, ya'ni Hz. Cebrâîl ile Hz. Mîkâîl'in yaptığını yap! Zîrâ onlar benden toprak almaktan vazgeçmişler idi."

1645. İsrafil çabuk tekrar şaha geldi; İlâh'ın nezdinde özrü ve macerayı söyledi.

1646. Dedi ki: "Dışarıdan, tut diye ferman verdin; zamîre de onun aksini ilham verdin."

Ya'ni, İsrafil (a.s.) arzın niyâzına ve verdiği anda karşı toprak almayıp Hak Teâlâ hazretlerine teveccüh edip, arz ile kendi arasında geçen mâcerâyı arz etti ve dedi ki: "Yâ Rab, bana zâhirde toprak almayı emir ve teklif ettin, fakat almayıp eli boş dönmeyi de bâtınıma ilhâm ettin." Bu beyt-i şerîfte “emr-i irâdî" ile “emr-i teklîfî"nin başka başka olduğuna işâret buyruluyor. Nitekim Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yaʻkūbî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri ahvâl-i mükellefin hakkında iki vecih üzere hükmeder. Birisi bâtınî, diğeri zâhirîdir. Hükm-i bâtınî, abdin ilm-i ilâhîde, ayn-ı sâbitesinin hîn-i sübûtunda Hakk'a verdiği ilim neden ibâret ise irâde-i ilâhiyyenin bu ilme taalluk etmesidir. Buna "emr-i irâdî" derler. Ve hükm-i zâhirî Hakk'ın resûlleri vâsıtasıyle bilcümle ibâdı hakkında bilâ-istisnâ vâki' olan hükmüdür ki, buna da "emr-i teklîfi" derler. Binâenaleyh meselâ Hakk'ın emr-i irâdîsi küfrüne taalluk etmiş olan bir kimsenin îmân etmesi hakkında emr-i teklifi[si] bittabi' birbirine muhâlif olur. Bunun sebebi âlem-i ilimde sâbit olan hükmün, âlem-i efâlde abdin emr-i teklifiye muhalefet etmesiyle Hak için hüccet-i bâliğa sâbit ol- "Hümâ”, kemik yiyen meşhûr bir kuşun ismidir (Burhân). Ey İsrafil, sen rahmet meleğisin! Binâenaleyh rahmet et de beni kendi hâlime bırak! Sen hümâ kuşu gibisin ve hümâ kuşu, bir kuşu incitmez.

1647. Kulak tarafına tutmağa emir verdin; akıl tarafına kasavet cihetinden nehyettin.

Yukarıki beytin te'kîdidir. Emr-i teklifiyi tutmak husûsunda zâhiren kulak tarafına bu emri tebliğ ettin. Akıl ve bâtın tarafını da kasâvetten nehyettin. "Kasâvet", kalbin şiddeti ve salâbeti ve gılzatı ma'nâsınadır. Ya'ni, emr-i irâdî, emr-i teklîfîyi tutmamak için kalbde kasâvet husûle getirdi; ve akıl, emr-i teklîfîye muhalefet etti.

1648. "Gazab üzerine rahmetin geçmesi galib oldu. Ey fiilleri acîb ve işi iyi olan Rab!"

"Yâ Rab, çok defa senin rahmetin gazabını geçer; ve gazabın iktizâsı kahr ile mütecellî olmuş iken lutuf ve rahmet ile mütecellî olursun. Ey tecelliyâtı acîb ve işi latîf olan Rabbim, ben de senin kulun, senin ahlâk-ı ilâhiyyen ile mütehallık olmağı münasib gördüm, arzın niyâzına merhamet ettim."

"Hazm", lügatte cem'etmek, zabtetmek, şiddetle tutmak, kasdetmek ve bağlamak ma'nâlarınadır. Burada "şiddetle tutmak" ma'nâsı münasibdir. "Azm", kasd etmek demektir. Ya'ni, Azrâîl (a.s.) şiddet ve kasd sahibi olan melektir, demek olur. Ma'lûm olsun ki, Azrâîl (a.s.), ma'nâdan ibaret olan rûhu, sûretten ibaret olan ebdândan tefrîk eder; ve âlem-i zâhirde mevcûd olan her bir sûret-i kesîfe bir ma'nânın ızhârı içindir, o ma'nâ o sûretin rûhudur. Binâenaleyh zerreye varıncaya kadar âlem-i zâhirde vâki' olan tefessüd, tasarruf-i Azrâîl ile husûle gelir. Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssıyeti ile avâlimi muhîttir ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur; ve bir kimse suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiği vakit, o kimsede vücûh-i Azrâîl'den bir vechin te'sîri vâki' olur ve arzdan alınacak cüz', arzın rûhu mesâbesinde olup o rûhun nez'ine cenâb-ı Azrâîl me'mûr olmuş ve bu emri icrâ etmiştir.