Âdem (a.s.)ın cisminin hilkati hakkındadır ki, Cebrâîl'e "Git yeryüzünden bir avuç toprak al!" ve diğer bir rivâyette "Her nevâhîden bir avuç toprak al!" diye işâret kıldı
21. bölüm / 26 · 5460 kelime · ~28 dk okuma
1556. Vaktaki Sâni', hayrı ve şerri imtihan için beşerin îcadını murad etti.
1557. Sıdk Cebrail'ine buyurdu ki: "Git yeryüzünden rehin olarak bir avuç toprak al!"
"Girev", "rehn" ta'bîriyle cism-i beşerin eczâ-yı arzıyyeden olup öldükten sonra o eczânın arza iâde olacağına işâret buyrulur. "Cebrâîl-i sıdk", sıdk sâhibi olan Cebrâîl demektir.
1558. O Rabbü'l-âlemînin emrini îfâ etmek için, bel bağladı ve yeryüzüne kadar geldi.
"Bel bağlamak", hizmete müheyyâ ve hazır olmakdan kinâyedir.
1559. O mü'temir olan elini arz tarafına götürdü, arz kendini çekti ve korkucu oldu.
"Mü'temir", emir alıcı; ve "hazir", korkucu ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hak'tan emir alıcı olan Hz. Cebrâîl (a.s.), Âdem'in cesedi için toprak almak üzere arza elini uzattı; arz, eczâsını vermekten imtinâ' etti ve korkucu oldu. Ma'lûm olsun ki, sırası düştükçe muhtelif mahallerde de îzâh olunduğu üzere "melek", "kuvvet ve şiddet" ma'nâsınadır. Ef'âl, kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ef'âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm ile zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi, lisân-ı enbiyâ (aleyhimüsselâm)da "melâike"dir. Ulûhiyetin âlem-i anâsırı muhît olan dört kuvve-i külliyyesi vardır ki, onlara lisân-ı şerîatta Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (aleyhimü's-selâm) tesmiye olunur. Bunlara tâbi' olan melâikenin haddi ve hesabı yoktur. Melâike, âlem-i his ve şehâdette, eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler, zîrâ ervâhtır. Âlem-i hayâlde suver-i muhteli- kaderi üzerine geldi. Onlardan baʻzısı kırmızı ve baʻzısı beyaz, ba'zısı siyah, baʼzısı sarı ve bu elvân arasındadır; ve ba'zısı yumuşak ve ba'zısı galîz, ba'zısı habîs, ba'zısı temizdir." Bu sürh-ı şerîfin, III. cildin 3887 ve IV. cildin 3622 numaralı beyitlerini ta'kîb eden ebyât-ı şerîfe ile irtibâtı vardır.
1560. Müteakiben arz dilini açtı ve yalvardı; dedi ki: "Ferd olan Hallak'ın hakkı için!"
1561. "Beni terk et ve git ve canımı bağışla! Git beyaz atın dizginini benden çevir!"
“Hink”, beyaz ma'nâsınadır, husûsiyle siyahlığa mâil olan ata derler ki, “kır at” demek olur. “Rahş”, beyaz ve kızıl renk karışık olan ata derler; ve Îran pehlivanlarından Rüstem'in atı bu renkte olduğundan ona “Rahş” derler idi; ve mecâzen her ata da “rahş” derler (Rüşdî ve Burhân). Burada “hink-i rahş” “beyaz at” demek olur. Ya'ni, arz eczâsını vermemek için Hz. Cibrîl'e and verip dedi ki, beni: “Bırak ve canımı bağışla; git beyaz ve saf olan hayat atının dizginini benden çevir!” Ma'lûm olsun ki, cism-i Âdem, unsuriyyât-ı arzın mecmû'unu câmi' olan bir hulâsadır; ve o hulasa cem'iyyet-i esmâiy-yeden ibaret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i rabbâniyyeyi kabûl ve ham-le müstaidd oldu. Bu husûsu müdrik olmayan tabîiyyûn, tefekkürün ancak dimâğ-ı âdemînin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım mevâdd zerrelerinin tevazzu'-ı hâssından mütevellid olduğunu beyân ile ma'nâyı inkârları, vü-cûd-i hâkîkînin, azot ve karbon gibi unsuriyât perdesi altındaki taayyün-i mahsûstan ibaret olan bu tevazzu'-ı hâssın ne demek olduğunu bilmemele-rinden mütevelliddir. Binâenaleyh cism-i Âdem arzın hulâsası ve canı mesâ-besinde olduğundan beyt-i şerîfte “Canımı bağışla!” buyrulmuştur.
1562. "Allah için beni bırak, teklif ve hatar keşâkeşlerine götürme!"
“Keşâkeş”, ıztırâb-ı derûn, keder ve gussa demektir. Ya'ni, "Ey Hz. Cibril, benden alacağın benim zübdem ve hulâsam إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ (Ahzâb,33/72) ya'ni “Biz emâneti göklere ve arza ve dağlara arz ettik, onu yüklenmekten ibâ ettiler ve ondan korktular; onu insan yüklendi." âyet-i kerîmesi mûcibince teklif-i ilâhîyi ve emânet-i rabbânîyi kabûle müstaidd olacağından, "Allah için beni bırak, beni cism-i âdem şekline koyup teklîf-i ilâhî ve bu teklîf-i ilâhîyi icrâ edememek tehlikesi ıztırabı ve gamına götürme!"
1563. "O bir lutuf için ki, Hak seni ihtiyar etti; senin üzerine levh-i küll ilmini zahir kıldı."
"Levh-i küll"den murâd, levh-i mahfûzdur. Ma'lûm olsun ki, "Elvâh dörttür. 1- Mahv ve isbât üzerine olan kazâ-i sâbıktır ve o akl-1 evvel levhidir. 2- Kader levhidir; ya'ni nefs-i nâtıka-i külliyyedir ki, onda birinci levhin külliyâtı tafsîl olunur ve zuhûru, sebeblerine ta'lîk olunur ve ona "levh-i mahfûz" tesmiye olunur. 3- Nefs-i cüz'iyye-i semâviyye levhidir ki, onda âlemde olan her bir şey şekli ve hey'eti ve mikdârı ile müntakış olur ve ona "semâ-i dünya" derler ve o hayâl-i âlem mesâbesindedir. Nitekim birinci levh onun rûhu ve ikinci levh kalbi mesâbesindedir. 4- Levh-i heyûlâdır ki, âlem-i şehadetteki sûretleri kabul edicidir." (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Bu dördüncü levha lisân-ı fende "esîr" diye bilinir. Ya'ni, arz Hz. Cibrîl'e and verip yine dedi ki: "Hak Teâlâ hazretlerinin sana olan o lutfu için bana dokunma! O lutuf dahi budur ki, Hak Teâlâ seni sâir melâike arasından seçip levh-i mahfûzda münderic olan ahkâm-ı ilâhiyyesine seni vakıf kıldı."
1564. "Hatta melâikeye muallim geldin, dâimâ Hak ile tekellüm edici oldun."
Ya'ni, "O lutf-i ilâhî netîcesi olarak, sen kuvâ-yı ilâhiyyenin mezâhiri olan melâikeye muallim oldun ve dâimâ Hak ile tekellüm edici oldun." Ma'lûmdur ki, vücûd-i mutlak-ı Hak kayyûm-i âlemdir ve Hz. Cibrîl akl-ı evvelin mazharıdır. Vücûd-i beşerdeki kuvve-i akliyye rûhtan emir telakkî edip harfsiz ve savtsız konuştuğu gibi, akl-ı evvelin mazharı olan Cibrîl (a.s.) dahi, Hak'tan telakkî eylediği maânîyi a'zâ mesâbesinde olan âlem-i sûrete indirir. Nitekim akl-ı beşer rûhundan aldığı ma'nâyı kendi sûreti olan cisimde ızhâr eder. Binâenaleyh vücûd-i beşerdeki sâir kuvânın muallimi, kuvve-i akliyyesidir. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr efendimiz bu cildin 317 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte aklı Cibrîl'e teşbîh buyurmuşlar idi ve orada lâzım gelen îzâhât dahi geçti. korktular; onu insan yüklendi." âyet-i kerîmesi mûcibince teklif-i ilâhîyi ve emânet-i rabbânîyi kabûle müstaidd olacağından, "Allah için beni bırak, be-ni cism-i âdem şekline koyup teklîf-i ilâhî ve bu teklîf-i ilâhîyi icrâ edememek tehlikesi ıztırabı ve gamına götürme!"
1565. "Öyle ki peygamberlerin elçisi olacaksın; sen vahye mensub olan canın hayatısın, bedenin değil!"
Ya'ni, arz Hz. Cibrîl'e hitâben dedi: "Sen öyle muallimsin ki, âtîde benden zuhûr edecek olan benî-âdem peygamberlerine Hak Teâlâ hazretlerinin elçisi olacaksın. Zîrâ sen vahye mensûb olan rûh-i insânînin hayâtısın ve onlara ilm-i ledün getirirsin; ve rûh-i insânînin hayâtı ise bu ilim iledir. Bedenin ve cismin hayatı zerrât-ı unsuriyyedendir ve bu hayâtı getiren sen değilsin!"
1566. İsrafil üzerine fazilet sana ondan dolayı oldu ki, o cismin hayatıdır, sen canın hayatısın.
Ya'ni, "Ey Cebrâîl (a.s.), sen İsrafil (a.s.) üzerine ondan dolayı efdal oldun ki, cenâb-ı İsrafil cismin hayâtıdır, sen ise canın hayâtısın. Ma'lûmdur ki İs-râfîl (a.s.), her bir sûretin kendi nev'ine has olan hayâtı "sûru ile" nefh eder. Ve fikrin mukaddemât-ı kazâ ile intâc-ı yakîn etmesi dahi beşerde cenâb-ı İs-râfil'in te'sîrâtından bir vech ile vâki' olur. İmdi nefh-ı hayâta me'mûr o ka-dar melâike (kuvvet) vardır ki hesab ve adede sığmaz ve cümlesi Hz. İsrâ-fil'in idaresi tahtındadır.
1567. Onun sûrunun sesi cisimlerin neş'eti olur, senin nefhin yekta olan kalbin neşvidir.
"Hz. İsrafil'in sûrunun sesi cisimlerin neş'eti ve zuhûru olur. Ey Hz. Cib-rîl, senin nefhin ve üfürmen ise, âlemde ferd ve yektâ olan insân-ı kâmil kal-binin neşv ü nemâsı olur."
1568. "Senin canının canı kalbin hayatı olur. Binaenaleyh senin atân, onun atasından fazıl olur."
"Tenin canı"ndan murâd, rûh-i hayvânîdir; ve "bu cânın cânı"ndan murâd, rûh-i insânîdir. Ya'ni, "Ey Hz. Cebrâîl, rûh-i hayvânînin canı olan rûh-i insânî kalbin hayâtı olur ve senin ilm-i ledün ilkâ etmen rûh-i insânî vâsıtasıyla olduğu için, elbette bu rûh bu ilm-i ledün ile kalbin hayatı olur. İsrafil (a.s.) ise, tenin hayatı olan rûh-i hayvânîyi bahş eder. Binâenaleyh senin atân elbet onun atâsından fâzıl ve daha ziyâde olur." Ma'lûm olsun ki, Cebrâîl (a.s.) hazain-i gayb-ı ilâhîde olan maânî-yi hafiyyeyi âlem-i sûrete îsâl ve ifaza eder. Binâenaleyh her ferdin kalbine âlem-i gaybdan derecelerine göre nâzil olan ma'nâyı kuvve-i nâtıka vâsıtasıyla harf ve savt ile ve bâtından haber verip meydana çıkarması vücûh-i Cibrîl'den bir vechin te'sîri ile vâki' olur.
1569. Mikâîl tenin rızkını da verir, senin sa'yin rûşen kalbin rızkını verir.
Ya'ni, “Mîkâîl (a.s.)ın diğer bir vazîfesi dahi, cismin rızkını vermektir. Binâenaleyh onun sa'yi ve hizmeti sûrete ve ecsâma olur; ve senin sa'y ve hizmetin ise, rûşen bir kalbin zevki olan ilm-i ledünnü verir. Binâenaleyh senin sa'yin ervâha olur."
1570. O keyl vergisi ile eteğini doldurmuştur, senin rızkının vergisi keyle [1570] sığmaz.
"Keyl", hubûbâtı kile ile ölçmek ve "kile" ma'nâsınadır. Ya'ni, “Hz. İsrâfil'in vergisi kile ile ve ölçü iledir. O eteğini böyle bir vergi ve atâ ile doldurmuştur. Senin vergin rızk-ı ma'nevî olduğundan, o vergi ve atâ ecsâm ve maddiyâta sığmaz."
1571. Sen rahmetin gazabı geçmesi gibi, kahırlı, helâkli olan Azrâîl'den dahi iyisin!
"Atab", helâk ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "atab" (عطب) yerine "ateb" (عتب) vâki' olmuştur; öfkelenmek ve itâb etmek demektir. Ya'ni "Azrâîl (a.s.)dan Hakk'ın kahrı ve mahlūkāta helâki erişir; ve Hz. Cebrâîl'den ise Hakk'ın rahmeti erişir. سبقت رحمت على غضبى Ya'ni “Benim rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsi mûcibince Hz. Cibrîl'in rütbesi, Hz. Azrâîl'in rütbesinden efdaldir." Ma'lûm olsun ki, Azrâîl (a.s.), ma'nâdan ibaret olan rûhu, sûretten ibaret olan ebdândan tefrîk eder; ve âlem-i zâhirde mevcûd olan her bir sûret-i kesîfe, bir ma'nânın ızhârı içindir. O ma'nâ o sûretin rûhudur. Binâenaleyh zerreye varıncaya kadar, âlem-i zâhirde vâki' olan tefessüd, tasar- ruf-i Azrâîl ile husûle gelir. İmdi Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssıyeti ile avâlimi muhîttir ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur. Bir kimse suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiği vakit onda Hz. Azrâîl'in vücûh-i te'sîrâtından bir vechi vâki' olur.
1572. "Arşın hâmili bu dörttürler ve sen şahsın, intibah cihetinden bu her dörde mensubun daha iyisisin!"
Ya'ni, "Arş-ı Rahmân'ı yüklenmiş olan bu dört melâikedir; ve sen ey Hz. Cibrîl, o dört büyük melâike arasında şahsın! İntibâh ve basîret cihetinden bu dördün efdalisin!" Ma'lum olsun ki, "arş" kelimesinin birkaç lügavî ma'nâları vardır: "Taht", "hânenin damı" ve "izz ü câh" ve "kıvâm" ve "bir işin sıhhati" ve "bir şeyin kavî tarafı" ve "yükseklik" ve "mülk" ma'nâlarına gelir. Ehl-i tefsîr ve hadîs, maânî-i Kur'ân'dan ve ahâdisten arş hakkında iki ma'nâya zâhib olmuşlardır. Bir kavle göre arş, âlemi ihâta etmiştir ve onun hakîkatini ancak Allah Teâlâ bilir; ve bu ma'nâ "sakf-i hâne" ma'nâsına tevâfuk eder. Ve diğer kavle göre "arş”, vücûd-i mutlakın bilcümle merâtibi ile berâber âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır; ve bu ma'nâ dahi "taht" ma'nâ-yı lügavîsine tevafuk eder. Ve الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) Ya'ni "Rahman arş üzerine müstevî oldu" remzinin ma'nâsını sezdirir. Zîrâ bunda ma'nâ-yı ittihad vardır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (kuddise sırruhû) hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islah-ı Memleketi'l-İnsaniyye ismindeki kitâb-ı şerîfin mukaddimesinde bu arş hakkında îzâhât i'tâ buyurmuşlardır.
1573. "Onun hâmilini mahşer günü sekiz görürsün; o zaman sekizin efdali de sen olursun."
Bu beyt-i şerîfte el-Hakka sûresinde vâki' وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ (Hakka, 69/17) ya'ni “Ve melekler semânın etrâfında emr-i ilâhiye muntazır iken semâ münşakk oldukta, meleklerin fevkınde olan Rabbinin arşını o günde sekiz melâike yüklenir." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ehl-i tefsîr arş-ı rahmânî hâmillerinin dünyâda dört ve yevm-i kıyâmette sekiz melek olduğunu beyân etmişlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu ma'nâyı beyân buyurmuşlardır. Şeyh-i Ekber (kuddise sirruhû) hazretleri Fütûhât-ı ruf-i Azrâîl ile husûle gelir. İmdi Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssıyeti ile avâlimi muhîttir ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur. Bir kimse suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiği vakit onda Hz. Azrâîl'in vücûh-i te'sîrâtından bir vechi vâki' olur.
1574. Böylece saydı ve ağladı. O koku götürdü ki, bundan maksad nedir?
Ya'ni, arz Cebrâîl (a.s.)ın fezâilini böyle saydı ve ağladı; zîrâ arz kendinden niçin toprak alındığını ve bundan maksûd ne olduğunu anlamış idi.
1575. Cebrâîl şerm ve hayâ ma`deni idi; bu andlar onun üzerine yolu bağladı.
Ya'ni, Cebrâîl (a.s.) akl-ı küllün mazharı olduğundan, hayat menba'ı idi. Zîrâ akıl utanmayı iktizâ eder. Nitekim efrâd-ı beşerin hayâsızları kemâl-i akıldan bî-nasîbdirler. Onun için (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz فان لم تستحى فاصنع ما شئت ya'ni "Eğer utanmaz isen, istediğini yap!" buyurmuşlardır. Hz. Cibrîl'in bu hayâsından dolayı arzın verdiği bu andlar onun hizmetinin yolunu bağladı.
1576. O kadar çok yalvardı ve and verdi ki, geri döndü ve dedi ki: "Ey kulların Rabbi!"
1577. "Ben senin işinde serseri olmadım, lakin o vâki' olan şeyden sen ziyâde alimsin."
"Serserî", ihtimâmsızlık, kayıtsızlık ve adem-i teemmül ve adem-i dikkat ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ben senin emrini icrâ etmek hususunda ihtimâmsız ve kayıtsız olmadım. Lâkin arz ile benim aramda vâki' olan şeyi pek ziyâde bilicisin."
1578. "O görücü bir isim söyledi ki, onun hevlinden yedi felek mahrekinden geri kalır."
"Ey kullarının ahvâlini dâimâ görücü olan Hâlikım; arz senin esmâ-i ilâhiyyenden bir isim söyledi ki, onun korkusundan ve azametinden nâşî, yedi felek mahrekini kaybeder ve devrini ta'tîl eder." Mekkiyye'lerinin on dördüncü bâbında bu ma'nâyı tavzîhan birçok esrâr ve hakāyık ibzâl buyurmuşlardır. Burada zikri uzun olur.
1579. Senin isminden bana utanma geldi, hacil oldum ve yoksa bir avuç çamurun nakli kolaydır.
"Hacil", hayâdan mütehayyir ve medhûş olmak demektir. "Yâ Rab, arz senin ism-i şerîfini zikr ederek bana and verdi; o isimden utandım ve hayâdan hayrete düştüm; ve yoksa arzdan bir avuç toprak alıp huzûr-i ilâhîne arz etmek benim için gâyet kolay bir şey idi."
1580. Zîrâ sen meleklere bir kuvvet vermişsin ki, bu felekleri yırtarlar.
"Hafne", lügatte iki avuç dolusu demektir. Bu sürh-i şerifte نِي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) ya'ni "Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım!" ve سَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ (Hicr, 15/30) Ya'ni "Meleklerin hepsi müctemian secde ettiler." ve يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ (Bakara, 2/33) ya'ni "Ey Adem, o meleklere isimlerini haber ver!" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.
1581. Mikail'e buyurdu: "Sen aşağıya git, ondan arslan gibi bir avuç toprak kap!"
Hz. Cibrîl'in eli boş olarak avdeti üzerine Hak Teâlâ hazretleri Mîkâîl (a.s.)a buyurdu ki: "Haydi sen arza in, arslan gibi hücum edip bir avuç toprak kap!"
1582. Vaktâki Mîkâîl arza kadar gitti; o, ondan kapmak için el attı.
1583. Toprak titredi ve kaçmağa geldi; o yalvarıcı ve yaş dökücü oldu.
1584. Sînesi yanıcı olarak yalvardı ve ictihad etti, kan dolu yaş ile and verdi.
"İctihâd", sa'y etmek ve çalışmak demektir. Ya'ni, arz içi yanarak yalvardı ve bu yalvarışında da sa'y etti ve devâm etti.
1585. Dedi ki: "Şerîksiz latif olan Halik hakkı için ki, seni arş-ı mecîdin hâmili etti."
1586. “Cihânın erzakının ölçüsüne nâzırsın, fazlın susamışlarına sen avuç ile vericisin!"
"Müşrif", "işrâf" masdarından ism-i fâildir; ve “işrâf", yukarıdan aşağıya nezâret etmek ve gözetlemek ma'nâsınadır. "Muğrif", "iğrâf"tan ism-i fâildir; ve "iğrâf", bir kimseye bir avucunu doldurup su vermek ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, Mîkâîl (a.s.), sunuf-i muhtelife-i mahlûkātın her birerlerinin isti'dâdına mahsûs olan erzâkın hıfzına ve veznen ve keylen ve adeden ve mikdâren her bir hakkı, hak sahibine i'tâya müvekkel olduğu için bu kuvvete “Mîkâîl” tesmiye olunmuştur. Bu husûsta Hz. Mîkâîl'in dahi her mahlûka bir te'sîr ile ittisâli vardır ve bu hâssıyeti ile avâlim-i kesîfeyi muhîttir; ve kezâlik bu vazîfenin tefâsîlini icrâya me'mûr onun taht-ı idaresinde bî-nihâye melâike vardır. Hattâ sath-ı arza düşen her bir yağmur tânesi bir kuvvet ile nâzil olur ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tanesine taalluk eden kuvâdan hiçbirinde tekerrür ve ayniyyet yoktur; ve hatta bir kimse bir şeyi vezn ettiği veyâ ta'dâd ve takdîr eylediği vakit, o kimsede vücûh-i Mîkâîl'den bir vechin te'sîri vâki' olur.
1587. “Zîra ki, Mikâîl "keyl"den iştikāk tutar; ve rızık vermekte çok ölçücü oldu." İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Mîkâîl'in iştikākında ulemânın ihtilafı vardır. Bazıları "keyl"den müştaktır demişlerdir. Bu ma'nâyı müeyyid olarak "Mîkâîl” ve “Mîkîyîl" dahi okurlar." Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu kavli beyân buyurmuşlardır. Ehl-i tefsîrden ba'zıları “Mîkâîl" kelimesinin Arabî olmayıp Acemî ve İbrânî bir kelime olduğunu zikr etmişlerdir. Fakat muhakkıkların keşf-i hâlî ve ilmîlerine nazaran cenâb-ı Mîkâîl'in vazîfesi keyl ile alâkadardır. Binâenaleyh Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin kabûl buyurdukları kavil müreccahtır.
1588. "Ki bana eman ver, âzâd et, gör ki, sözü kana bulaşmış olarak söylüyorum."
Birinci mısrâ'ın evvelindeki "ki", ta'lîl içindir. "Mîkâîl'in "keyl"den iştikākı olduğu için bana eman ver ve benim rızk-ı muayyenim, kendi hâlim içinde hürriyet olduğundan, beni âzâd et, gör ki, sözümü kanlı yaşlar dökerek söylüyorum."
1589. Melek Allah'ın rahmetinin ma'deni geldi. Dedi: "O yara üzerine nasıl tuz dökerim?"
Ya'ni, melek Hak Teâlâ hazretlerinin rahmetinin menba'ı olduğundan cenâb-ı Mikâîl arzın bu niyâzını görünce acıdı ve kendi kendine dedi ki: “Bu bîçârenin yarası üzerine nasıl tuz ekerim ve onun ıztırabını tezyîd ederim?"
1590. Nitekim şeytan kahrın ma`denidir, zîrâ benî-Ademden feryad çıkarır.
Ya'ni melek rahmet-i ilâhiyyenin menba'ı olduğu gibi, şeytan dahi kahr-ı ilâhînin menba'ıdır. Zîrâ benî-âdemi ıdlâl edip ondan feryadlar koparır. Ma'lum olsun ki, İblîs, ism-i Mudill'in mazhar-1 etemm ve ekmeli olan bir rûhtur; ve merteb-i ervâh ayrılık ve gayriyyetten bir nev' üzerine zâtın hâriçte zuhûrundan ibarettir; ve Vâhid'in ikilik dairesinde rü'yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill'in zuhûr ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdîğerine muğāyir olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise ayn-ı dalâldir; ve bu tarz rü'yet kuvve-i vâhimenin şâ- İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Mîkâîl'in iştikākında ulemânın ihtilafı vardır. Bazıları "keyl"den müştaktır demişlerdir. Bu ma'nâyı müeyyid olarak "Mîkâîl” ve “Mîkîyîl" dahi okurlar." Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu kavli beyân buyurmuşlardır. Ehl-i tefsîrden ba'zıları “Mîkâîl" kelimesinin Arabî olmayıp Acemî ve İbrânî bir kelime olduğunu zikr etmişlerdir. Fakat muhakkıkların keşf-i hâlî ve ilmîlerine nazaran cenâb-ı Mîkâîl'in vazîfesi keyl ile alâkadardır. Binâenaleyh Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin kabûl buyurdukları kavil müreccahtır.
1591. Ey delikanlı rahmetin gazab üzerine sebkı vardır, Hudâ'nın vasfında lutuf gâlib oldu.
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâddır. “Delikanlı” ta'bîri ile mübtedî olan sâliklere hitâb buyrulur. Ya'ni سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي “Benim rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsi mûcibince rahmet-i ilâhiyye, gazab-ı ilâhîden pek fazladır. Zîrâ evsâf-ı ilâhiyyede lutf-i ilâhî gâlibdir ve çoktur.
1592. Kullar elbet O'nun huyunu tutarlar; onların tulumları, O'nun ırmağının suyundan doludur.
Mâdemki evsâf-ı ilâhiyyede lutuf gâlibdir, binâenaleyh O'nun has kulları da elbet Hak Teâlâ'nın huyunu tutarlar ve ahlâk-ı ilâhiyye ile muttasıf olurlar; ve onların tulum mesâbesinde olan vücûd-ı izâfîleri de elbet O'nun lutuf ırmağının, rahmet ve merhamet suyundan dolu olur.
1593. O Hakk'ın resûlü, sülûkün kılavuzu; nâs, pâdişahlarının âdeti üzeredir, buyurdu.
Bu beyt-i şerîfte اَلنَّاسُ عَلَى دِينِ مُلُوكِهِم ya'ni “Nâs, pâdişahlarının dîni ve âdeti üzeredir.” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, o Hakk'ın resûlü ve Hak yolu sâliklerinin kılavuzu olan Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde; “Nâs, pâdişahlarının ve hükümdarlarının âdâtına ve ahlâkına tâbi'dirler, buyurdu. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın has kulları dahi, o pâdişahlar pâdişâhının ahlâkıyla mütehallık ve muttasıf olurlar.
1594. Mîkâîl eli ve koynu boş olarak, dînin Rabbi tarafına gitti.
nıdır. İmdi bu kuvvet, ism-i Mudill'in mazharı olup hakîkat-i İblîs'tir. Zîrâ şânı telbîstir; ve İblîs ismi de bundan müştaktır; ve İblis bu hâssıyyeti ile avâlimi muhîttir; ve ona tâbi' lâ-yuadd ve lâ-yuhsâ ervâh mevcûddur ki, cümlesi ıdlâl ve iğvâya me'mûrdurlar.
1595. Dedi: “Ey sırrın bilicisi ve ferd olan şâh! Toprak beni zârlıktan ve ağlamadan bağladı.”
Hz. Mîkâîl Cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi ki: “Ey gizliyi bilici ve ferdâniyet ile muttasıf olan şâh-ı hakîkî, toprak feryâd edişinden ve ağlayışından benim elimi bağladı. Emir buyurduğun bir avuç toprağı ondan alamadım.” Ma'lûm olsun ki, gerek Hz. Cibrîl'in ve gerek Hz. Mîkâîl'in me'mûriyetlerinin vâci-bü'l-imtisâl bir emr-i ilâhîye müstenid olmadığı anlaşılır. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde melekler hakkında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ (Tahrîm, 66/6) ya'ni “Onlar Allah'ın emrettiği şeye isyân etmezler ve emrolundukları şeyi işlerler” buyrulur. Binâenaleyh bu beyitlerden anlaşılan rûh-i ma'nâ budur ki, ism-i ilâhî zikredilerek and verildiği takdirde, bir mü'minin teşebbüs ettiği işten ferâgat etmesi îcâb eder.
1596. “Göz yaşı senin indinde şerefli oldu; ben kâdir olmadım ki, işitmemek geçireyim!”
“Yâ Rab, ben bilirim ki, senin indinde göz yaşının kadr ü kıymeti ve şerefi vardır. Ben arzın göz yaşıyla beraber olan yalvarmasını dinlememeğe ve ehemmiyet vermemeğe kâdir olmadım.”
1597. “Âh ü zârî senin indinde çok kadr tuttu, ben onun hukûkunu terk etmeye kâdir olmadım.”
“Kadr”, herşeyin mikdârı ve meblâğı ve ta'zîm ma'nâlarına gelir. Burada “azamet ve kıymet ve şeref” ma'nâlarına gelir. Ya'ni, “Yâ Rab, senin indinde âh edip inlemenin ve feryâd edip ağlamanın çok kıymeti ve şerefi vardır. Ben o âh ü zârın lâyık olduğu hukûka riâyet etmeği terk edemedim ve arzın feryâdına ve yalvarmasına kıymet verdim.” Ya'ni, Mîkâîl (a.s.) dahi, arzın niyâzına tahammül edemiyerek, Cebrâîl (a.s.) gibi maksûddan ya'ni bir avuç topraktan eli ve koynu boş olarak, âdet-i lutfun sahibi olan Hak Teâlâ tarafına teveccüh etti ve gitti.
1598. "Senin indinde ıslak göz çok kadr tutar. Ben nasıl muhalif olurdum?"
"Çeşm-i ter", ağlayan gözden kinâyedir. "İstîze-ger", inâdçı ve muhâlif ve hasım, demektir. Ya'ni, "Senin indinde ağlayan gözün kıymeti ve şerefi vardır, ben arzın ağlamasına ve niyâzına nasıl muhâlif olurdum?"
1599. Namaza ve zâra gel diye, bir günde beş kere kulu zârîliğe da'vet vardır.
1600. Müezzinin nârası ki, "Hayye ale'l-felâh"dır ve o felâh ve zârîliktir ve iktirahtır.
"Felâh", necât ve "hayye ale'l-felâh", necâta gelin!" demektir. "İktirâh", bir şeyi tahakküm ile almak ve taleb etmek ve düşünmeksizin söz söylemek, ya'ni "irtical" ma'nâlarına gelir. Burada taleb ve niyâz ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Müezzinin günde beş defa ezan okurken "Hayye ale's-salâh" ya'ni "Namaza gelin!" ve "Hayye ale'l-felâh" ya'ni "Necâta gelin!" diye bağırması, kulları zârîliğe ve ağlamaya da'vettir. O da'vet, huzûr-i Hak'ta ağlayarak yalvarmak ve taleb etmek ve netîcede necât bulmaktır." Namazda âh etmek ve ağlamak hakkındaki beyânât bu cildin 1265 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki sürh-ı şerîfte geçti. Burada tekrârı zâiddir.
1601. O kimseyi ki, isteyesin ki onu gamdan mecrûh edesin, zârlik yolunu onun kalbine bağlanmış edersin.
Ya'ni, yâ Rab, eğer sen bir kimsenin kalbini gamdan mecrûh ve muztarip etmek istersen, onda onun kalbine, âh ve enîn ederek ağlamak yolunu bağlarsın, o kimsenin içinden ağlayıp sana yalvarmak duygusu peydâ olmaz.
1602. Vaktāki tazarru' cihetinden bir şefâat edici olmaya, nihayet bir def edici olmaksızın belâ nüzûl eder.
Ya'ni, kulun Hakk'a karşı tazarru' edip yalvarması, nüzûl edecek belânın def'i için bir şefâatçidir. Kalb kasvette kalıp böyle bir şefâatçi zâhir olmazsa, âkıbet inecek belâ nüzûl eder. Binâenaleyh nüzûl-i belâdan evvel Hakk'a yalvarmak ve niyâz etmek lâzımdır. Zîrâ belâ abdin fenâ fiillerinden mütevellid olup onun üzerine iner. Eğer abd, bu fenâ fillerinden istiğfar edip afvini Hak'tan niyâz ederse, Hak Teâlâ dahi kemâl-i kereminden afv edip o belâyı onun üzerine musallat etmez.
1603. Ve o kimseyi ki isteyesin, onu belâdan halas edesin, onun canını tazarru'a getirirsin.
Yâ Rab, belâdan halâs etmek istediğin kimsenin canını tazarru'a ve niyâza sevk edersen o kimse, içinden kopan bir duygu ile sana yalvarır ve ağlar ve istiğfar eder. "Vâharîden", halâs etmek demektir.
1604. Kur'ân'da buyurmuşsun ki, o ümmetler ki onların üzerine o ağır kahr geldi.
1605. Çünki o nefeste tazarru' etmediler, tâ ki belâ onlardan geri döne idi.
Bu beyitlerde sûre-i En'âmda olan إِذْ جَاءهُم بأسنا تضرعواً ولكن قست قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لهمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ (En'âm 6/43) ya'ni “Bizim azabımız onlara geldiği vakit, keşke yalvarmış olsalar idi; velâkin onların kalbleri katı oldu ve şeytan yaptıkları şeyi onlara süsledi" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
1606. Fakat mâdemki onların kalbleri kāsî olmuş idi, onlara o günahlar ibâdet göründü.
Ya'ni, bu geçmiş ümmetlerin kalbleri katı olduğu müddetçe, o yaptıkları günahlar ve kötü fiiller kendilerine ibâdet ve iyi göründü. Şeytan onların gözlerine o kötü fiillerini güzel gösterdi. O günahlar sebebiyle belâ nüzûl etmemek ve kahr-ı ilâhîden halâs olmak için, Hakk'a yalvarmak lüzûmunu hissetmediler.
1607. İnadçı olan kimse kendisini mücrim bilmedikçe, su onun gözünden koşmayı nerede bilir?
Kötü fiilinde musırr ve muannid olan bir kimse, yaptığının fenâ olduğunu ve kendisinin kabâhatli bulunacağını bilmedikçe ona nedâmet gelip, onun gözü ağlamayı bilir mi? Baʻzı nüshalarda "dâned" yerine "tâned" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Su onun gözünden koşabilir mi?" demek olur. Kötü fiilinde musırr ve muannid olan bir kimse, yaptığının fenâ olduğunu ve kendisinin kabâhatli bulunacağını bilmedikçe ona nedâmet gelip, onun gözü ağlamayı bilir mi? Baʻzı nüshalarda "dâned" yerine "tâned" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Su onun gözünden koşabilir mi?" demek olur.
Yūnus (a.s.)ın kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yûnus'ta münderic olduğundan tafsîli tefsîr kitablarındadır. Hulâsası budur ki: Yûnus (a.s.)ın kavmine kötü fillerinden dolayı belâ nâzil olduğu vakit Hakk'a yalvardılar ve ağladılar. Hak Teâlâ o azabı onlardan kaldırdı. Bundan anlaşılır ki; ağlamak ve istiğfâr edip Hakk'a yalvarmak belânın def'i husûsunda müessirdir. Ma'lum olsun ki, Hak Teâlâ belâyı bu âlem-i esbâbda, esbâb perdeleri arkasından verir ve kahrını müessirât-ı tabîiyye dâiresinde icrâ buyurur. Feylesoflar bu hâle bakıp derler ki, ahkâm-ı tabîiyye değişmez. Meselâ bulut yıldırım yağdırmaya başlayınca yalvarma ve ağlama fayda etmez. Zîrâ Allah, tabîat ile ve esbâb-ı sûriyye ile fâildir ve işini kavâid-i tabîiyye dâiresinde görür. Bu kurduğu tabîat kāidelerinin hâricine çıkmak husûsunda muhtâr değildir. Binâenaleyh tazarru' ve niyâz bu kavâid-i tabîiyyeyi tebdîl edemez. Halbuki işin hakîkati böyle değildir.
Her şeyin ilm-i ilâhîde bir hakîkati vardır. Bu hakîkatler bu kesâfet âleminde kendilerine tahsîs olunan bir kisve ve taayyün ile zuhûr eder ve bu taayyünât emr-i i'tibârîdir. Hakāyık tebeddül etmez; fakat taayyünât ve kisve- ler tebeddül edebilir. Meselâ ateşin bir hakîkati vardır. O hakîkatte yakıcılık mündemiçtir ve bu âlem-i kesâfette onun sûreti bizim gördüğümüz kırmızı bir şekildir ve o hakîkat âdeten bu şekilden zuhûr eder. Fakat Hak Teâlâ murâd ederse o hakîkati bizim görmekle alışmadığımız diğer bir kisvede ve taayyünde dahi izhâr eder. Biz buna taaccüb eder ve "hârikulâde" deriz. Ve bir hakîkatin muhtelif taayyünlerde ve kisvelerde zuhûru mes'elesi fennen dahi sâbittir. Meselâ müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûza buhar, su ve buz şeklinde zâhir olur. Fakat buna alıştığımız için taaccüb etmeyiz. Fakat bir hakîkat bizim görmeğe alışmadığımız bir şekilde ve taayyünde zâhir olduğu vakit taaccüb ederiz. Velhâsıl feylesofların nazarı, dar olan âdet dâiresinde mahsûr kalmıştır. Fakat ehl-i hakîkatin nazarları geniş olduğu için, vücûd-i hakîkîyi sıfat-ı muhtâriyet ile görürler; ve bir hakîkati muhtelif kisvelerde izhâr etmek hususunda muhtar bilirler. Diğer taraftan Hak Teâlâ zât-ı ulûhiyyetini رضي الله عنهم ورضوا عنه (Mâide, 5/119) ya'ni "Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular." Ve غضب الله عليهم (Fetih, 48/6) ya'ni "Allah onlara gazab etti." âyetlerinde “rızâ" ve "gazab" sıfatlarıyla vasıf buyurmuştur. Sıfat-ı rızâ lutf ile ve sıfat-ı gazab ise kahr ile tecellîyi iktizâ eder. Binâenaleyh Hakk'ın tecellî-i lutfunu yalvararak istemek pek tabiî bir hâl olur.
1608. Vaktaki Yunus'un kavmine belâ zâhir oldu, semâdan ateş dolu bulut cüdâ oldu.
1609. Yıldırım attı, taş yanar idi. Bulut gürledi, yüz rengini döktü.
"Reng rîhten", rengi atmak demektir. Türkçe'de "benzi attı" derler. Ya'ni, Yûnus (a.s.)ın kavmine kötü fiillerinde ısrarlarından nâşî belâ geldiği vakit, semâda dehşetli bulutlar peydâ olup birbiri arkasından yıldırımlar yağmaya başladı ki, bu yıldırımlar yakar ve parçalar idi. Nihâyet korkunç gök gürlemeleri zâhir oldu. Halkın beti benzi korkudan attı.
1610. Cümlesi gece damlar üzerinde idiler ki, o gam yukarıdan zâhir geldi.
[1610] Ya'ni, bu korkunç hâl gökyüzünde vâki' olduğu vakit, halkın cümlesi gece evlerinin damları üzerinde ahvâle muntazır idiler. ler tebeddül edebilir. Meselâ ateşin bir hakîkati vardır. O hakîkatte yakıcılık mündemiştir ve bu âlem-i kesâfette onun sûreti bizim gördüğümüz kırmızı bir şekildir ve o hakîkat âdeten bu şekilden zuhûr eder. Fakat Hak Teâlâ murâd ederse o hakîkati bizim görmekle alışmadığımız diğer bir kisvede ve taayyünde dahi izhar eder. Biz buna taaccüb eder ve "hârikulâde" deriz. Ve bir hakîkatin muhtelif taayyünlerde ve kisvelerde zuhûru mes'elesi fennen dahi sâbittir. Meselâ müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûza buhar, su ve buz şeklinde zahir olur. Fakat buna alıştığımız için taaccüb etmeyiz. Fakat bir hakîkat bizim görmeğe alışmadığımız bir şekilde ve taayyünde zâhir olduğu vakit taaccüb ederiz. Velhâsıl feylesofların nazarı, dar olan âdet dâiresinde mahsûr kalmıştır. Fakat ehl-i hakîkatin nazarları geniş olduğu için, vücûd-i hakîkîyi sıfat-ı muhtâriyet ile görürler; ve bir hakîkati muhtelif kisvelerde ızhâr etmek hususunda muhtar bilirler. Diğer taraftan Hak Teâlâ zât-ı ulûhiyyetini رضي الله عنهم ورضوا عنه (Maide, 5/119) ya'ni "Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular." Ve غضب الله عليهم (Fetih, 48/6) ya'ni "Allah onlara gazab etti." âyetlerinde “rızâ" ve "gazab" sıfatlarıyla vasıf buyurmuştur. Sıfat-ı rıza lutf ile ve sıfat-ı gazab ise kahr ile tecellîyi iktizâ eder. Binâenaleyh Hakk'ın tecellî-i lutfunu yalvararak istemek pek tabiî bir hâl olur.
1611. Cümlesi damlardan aşağıya geldiler, baş açık sahrâ tarafına gittiler.
Halkın cümlesi korkularından dolayı damlardan aşağıya indiler ve feryâd ve figān ile başlarını açıp sahrâ tarafına kaçtılar. "Baş açmak", huzûr-ı Hak'ta tezellüle ve "sahrâ tarafına iltica" ise, sığınmak ve ilticâ etmek hususunda kendi tedbîrlerini terk ettiklerine işarettir.
1612. Analar çocuklarını dışarıya attılar, hattâ cümlesi nâle ve feryâdı yükselttiler.
Analar, çocuklarını da evlerde bırakmayıp dışarıya çıkardılar ve hepsi de feryâdlarını ve nâlelerini ayyûka çıkardılar. "Aman yâ Rab, senden meded!" diye sesleri çıktığı kadar bağırdılar.
1613. Akşam namazından seher vaktine kadar, o cemâat başlarına toprak saçtılar.
"Nefer", cemâat ma'nâsınadır. “Hâk ber ser kerden", mâtem sebebiyle başa toprak saçmaktan kinâyedir.
1614. Cümlesinin sesleri tutulmuş oldu; o pek azgın kavim tarafına rahmet geldi.
"Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır. "Lüdd", "eledd" kelimesinin cem'idir, "pek azgın ve husûmette pek kuvvetli" ma'nâsınadır. Ya'ni, akşamdan seher vaktine kadar sahrâda feryâd ve figān eden o azgın kavmin bağırmadan sesleri kısıldı, nihâyet o kavmin tarafına rahmet-i ilâhiyye teveccüh etti.
1615. Ümitsizlikten ve sabırsız ahtan sonra, bulut azar azar geri gitmeğe başladı.
1616. Yûnus'un kıssası uzun ve geniştir; toprak ve müstefîzın sözünün vaktidir.
Yûnus (a.s.)ın kıssası uzun ve geniştir. Halbuki biz Âdem (a.s.)ın cisminin terkîbi için arzdan toprak alınmak bahsindeyiz, bunu beyân etmek zamânıdır ve feyz taleb ediciye âid olan sözü söylemek vaktidir. Binâenaleyh bu uzun kıssanın tafsîlen beyânından vazgeçelim. Bu kıssanın hulâsası şudur: Yûnus (a.s.) Musul şehri civârındaki Ninova şehri halkına meb’ûs olmuş bir peygam-ber-i zîşândır. O şehir halkı o hazretin da’vetine muhâlefet ettiler ve onu in-cittiler. Cenâb-ı Yûnus dahi müteessir olup Hz. Hakk’a münâcât edip dedi ki: “Ya Rab, beni bu kavme peygamber olarak gönderdin. Sana âsî oldular, bun-lara azâbını gönder, mütenebbih olsunlar!” Hak Teâlâ münâcâtını kabûl bu-yurup Cenâb-ı Yûnus’a hitâben buyurdu ki: “Kavmine haber ver, üç gün son-ra onların üzerine azâbım gelecektir.” Hz. Yûnus kavmine haber verdi. Şehir ahâlîsi, “Yûnus’un ahbârı doğru mudur? bekleyelim!” dediler; ve üçüncü gü-nü akşam vakti hepsi evlerinin damlarına çıktılar ve etrâfa nazar ettiler. O es-nâda âfâkta simsiyah korkunç bulutlar peydâ oldu ve her tarafı kapladı. Gâyet dehşetli gök gürlemeleriyle peyderpey yıldırımlar yağmaya başladı. Derhal damlardan aşağıya indiler, Yûnus (a.s.)ı aramağa çıktılar. Halbuki Hz. Yûnus emr-i ilâhî ile şehirden çıkıp bir dağ oyuğunda saklanmış idi. Onu bulamadı-lar. Şehrin beyi akıllı bir adam idi, halka dedi ki: “Eğer Yûnus gâib ise, onu bi-ze gönderen Hak Teâlâ hâzırdır ve bizim hâlimizi görücü ve sözümüzü işitici-dir. Ona yalvarınız, bu azâbı bizden kaldırır. Kendisi yalın ayak ve baş açık bir hâlde eski püskü elbiseler giyip çocukları analarından ve koyunları kuzuların-dan ayırıp halk ile berâber sahrâya çıktı. Sabaha kadar ağlayıp Cenâb-ı Hakk’a yalvardılar. Hak Teâlâ hazretleri onların hâline acıyıp azâb bulutlarını üzerlerinden kaldırdı. Nitekim sûre-i Yûnus’ta şöyle buyrulur: `فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ` (Yûnus, 10/98). Ya’nî “Helâk ettiğimiz karye ehlinden hiçbir karye ehli yok-tur ki, azâbımız geldiği hâlde îmân getirip îmânları onlara fayda versin; ancak Yûnus kavmi vardır ki, îmâna geldikleri vakit, onlardan dünyâda rüsvâylık azâbını keşf ettik ve ecelleri gelinceye kadar onları geçindirdik.”
1617. Mâdemki tazarru’un Hak indinde kadirleri vardır ve o kıymet ki orada zârî için vardır, nerededir?
Ey âsîler, mâdemki tazarru’un ve ağlayarak yalvarmanın Hak indinde kıy-metleri ve şerefleri vardır, binâenaleyh ağla ve yalvar; zîrâ tazarru’ ve zârîde olan kıymet ve şeref başka yerde yoktur. Namaz ve oruç ve sâir ibâdâtın bit- Yûnus (a.s.)ın kıssası uzun ve geniştir. Halbuki biz Âdem (a.s.)ın cisminin terkîbi için arzdan toprak alınmak bahsindeyiz, bunu beyân etmek zamânıdır ve feyz taleb ediciye âid olan sözü söylemek vaktidir. Binâenaleyh bu uzun kıssanın tafsîlen beyânından vazgeçelim. Bu kıssanın hulâsası şudur: Yûnus (a.s.) Musul şehri civârındaki Ninova şehri halkına meb'ûs olmuş bir peygam-ber-i zîşandır. O şehir halkı o hazretin da'vetine muhalefet ettiler ve onu incittiler. Cenâb-ı Yûnus dahi müteesir olup Hz. Hakk'a münâcât edip dedi ki: "Ya Rab, beni bu kavme peygamber olarak gönderdin. Sana âsî oldular, bunlara azabını gönder, mütenebbih olsunlar!" Hak Teâlâ münâcâtını kabûl buyurup Cenâb-ı Yûnus'a hitâben buyurdu ki: "Kavmine haber ver, üç gün sonra onların üzerine azabım gelecektir." Hz. Yûnus kavmine haber verdi. Şehir ahâlîsi, "Yûnus'un ahbârı doğru mudur? bekleyelim!" dediler; ve üçüncü günü akşam vakti hepsi evlerinin damlarına çıktılar ve etrâfa nazar ettiler. O esnâda âfâkta simsiyah korkunç bulutlar peydâ oldu ve her tarafı kapladı. Gâyet dehşetli gök gürlemeleriyle peyderpey yıldırımlar yağmaya başladı. Derhal damlardan aşağıya indiler, Yûnus (a.s.)ı aramağa çıktılar. Halbuki Hz. Yûnus emr-i ilâhî ile şehirden çıkıp bir dağ oyuğunda saklanmış idi. Onu bulamadılar. Şehrin beyi akıllı bir adam idi, halka dedi ki: "Eğer Yûnus gāib ise, onu bize gönderen Hak Teâlâ hâzırdır ve bizim hâlimizi görücü ve sözümüzü işiticidir. Ona yalvarırız, bu azabı bizden kaldırır. Kendisi yalın ayak ve baş açık bir hâlde eski püskü elbiseler giyip çocukları analarından ve koyunları kuzularından ayırıp halk ile beraber sahrâya çıktı. Sabaha kadar ağlayıp Cenâb-ı Hakk'a yalvardılar. Hak Teâlâ hazretleri onların hâline acıyıp azâb bulutlarını üzerlerinden kaldırdı. Nitekim sûre-i Yûnus'ta şöyle buyrulur: `فلولا كانت قرية آمنت فنفعها إيمانها إلا قوم يونس لما آمنوا كشفنا عنهم عذاب الخزي في الحياة الدنيا ومتعناهم إلى حين` (Yûnús, 10/98). Ya'ni "Helak ettiğimiz karye ehlinden hiçbir karye ehli yoktur ki, azabımız geldiği hâlde îman getirip îmanları onlara fayda versin; ancak Yûnus kavmi vardır ki, îmâna geldikleri vakit, onlardan dünyâda rüsvâylık azâbını keşf ettik ve ecelleri gelinceye kadar onları geçindirdik."
1618. Âgâh ol, ümîd vardır, şimdi çabuk belini bağla! Ey ağlayıcı kalk ve dâimâ gül!
Ey kimse, gafletten uyan, hayât-ı dünyeviyyeden devâm ettiği cihetle rahmet-i ilâhiyyeden ümîdini kesme! Zîrâ ümîd yolu kapanmış değildir. Haydi şimdi çabuk beline hizmet ve itâat kuşağını bağla ve Hakk'a niyâz edip ağla! Ey ağlayan kimse, bu ağlamadan ve münâcâttan sonra kalk ve dâimâ gül! Zîrâ matlûbun ve maksûdun hâsıl olmuştur.
1619. Zîrâ şâh-ı mecîd, göz yaşını fazla şehîdin kanı ile beraber koyar.
Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: لیس شیئ احب الی الله من قطرتین قطرة دموع من خشية الله و قطرة یھراق فی سبیل الله Ya'ni “Hak Teâlâ'ya iki katreden daha sevgili bir şey yoktur ki, birisi Allah korkusundan dökülen bir katre göz yaşı, diğeri Allah yolunda dökülen bir katre kandır.” Ya'ni, celâlet sâhibi bir şâh olan Hak Teâlâ hazretleri göz yaşını fazîlette ve şerefte ve kıymette şehîdin kanı ile müsâvî tutmuştur. Binâenaleyh bu kadar kıymeti olan, Allah için dökülen göz yaşını esirgeme, ağla ve Allahü zül-celâl hazretlerine yalvar!