Münâcât
20. bölüm / 26 · 29621 kelime · ~149 dk okuma
1198. Ey kūt ve temkîn ve sebât verici, halka bu sebatsızlıktan necât ver!
"Kūt", gıdâ demektir. Burada murâd, gıdâ-yı rûhânî olan maârif-i ilâhî-dir. "Temkîn", istikāmet üzerinde rüsûh ve istikrâr makāmı demektir. Zîrâ sâlik-i tarîk-ı Hak bu makām-ı rüsûha vâsıl oluncaya kadar sahib-i telvîndir ve bir hâlden bir hâle terakkî ve bir vasıftan bir vasfa intikāl eder. Vaktâki makām-ı rüsûha vâsıl ve muttasıl olur, temkin husûle gelir (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Ya'ni, ey gıdâ-yı ma'nevîyi ve temkîn makāmını ve ahde vefâda sebâtı verici olan Hak Teâlâ hazretleri, halkı telvînden ve sebâtsızlık-tan kurtar ve onları ahde vefâda sâbit kıl!
1199. O bir işte ki, sabit olmak lâyıktır, münsenî olan nefse kāimlik ver!
"Münsenî", iki kat olan ve bükülmüş ve baş aşağı olan demektir. "Bûdenî"deki "yâ", yâ-yı liyâkattır. Ya'ni, Yâ Rab sabit olmak lâyık ve lâzım olan riyâzât ve mücâhedât emrinde âciz kalıp iki kat olmuş ve bükülmüş olan nefse kāimlik ve doğru duruculuk ver!
Menkıbe: Hz. Pîr'in müridlerinden Mevlânâ Mecdüddîn Atabek, dâimâ çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Hudavendigâr'dan ricâ ve iltimas etti. Ba'delkabûl onu kendi refîkı ile medresede yekdiğerine muttasıl iki hücrede çileye oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te'sîr edip tâkati tak oldu. Refîkı ile açlık zarûretinden bahisle gece müttefikan hücrelerinden çıkıp ahbablarından birinin evine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O azîz onlar için bir kaz dolması tertîb etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabâh oldukta Hz. Hüdâvendigâr, âdet-i seniyyeleri vech ile hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ey ashâbımız bu hücreden riyâzât kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe istiğfar edip, "Böyle bir rahmet dururken, insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi sadakatsizliktir dediler!" (Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dan menkuldür)
1200. Onlara sabır bahş et, mîzânın kefesini ağır et! Onları sûret-gerlerin hî-[1199] lesinden kurtar.
Birinci mısra'da فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينَهُ فَهُوَ فِي عيشة راضية (Karia, 101/6) ya'ni, "Mevâzîn-i hasenâtı ağır gelen kimseye gelince, imdi o kimse râzı olduğu bir yaşayış içindedir." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Sûret-gerân"dan murâd, sûret ile mukayyed olanlardır ki, onlar nefislerinin huzûzât ve lezzetlerini tahsîl için çalışırlar. Ya'ni, "Yâ Rab, senin tarîkına sülük edenlere riyâzât ve mücâhedâta sabır bağışla ve onların a'mâli tartıldığı vakit mîzânın hasenât kefesini ağır yap ve onları sûretle mukayyed olan kimselerin hîlelerinden ve iğvâlarından kurtar!"
1201. Ey Kerîm onları hasûdluktan kurtar, tâ ki hasedden şeytan-ı racîm olmayalar!
"Bâz harîden", halâs etmek ve kurtarmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ey kerîm olan Allah'ım, ehl-i tarîki hasûdluktan kurtar. Sülükünde birinin terakkîsini görüp ona hased ederek incitmesinler ve âkıbet bu hased sıfatının kendisinde galebesi yüzünden bir şeytân-ı racîm ve matrûd olmasınlar ve senin yolundan koğulmasınlar!
1202. Fânî olan mülk ve cesedin naîminde avâm, hasedden nasıl yanıyorlar!
Fânî olan bu dünyanın mülkünün ni'metleri ve cesede âid bulunan hu- zûzat ve telezzüzât hakkında, cismânî olan avâm-ı halk, birbirlerine karşı hasedlerinden nâşî nasıl yanıp tutuşuyorlar ve birbirlerini çekemiyorlar. Fânî olduğu kendilerince de âşikâr olan bu ni'metlere karşı bir türlü hased- den vazgeçemiyorlar. Ya nefsinde bu sıfat-ı hased bâkî olan bir kimsenin, mülk-i bâkî ni'metine nâil olanlara karşı ne derece şedîd muâmele edeceği kıyâs olunsun!
1203. Padişahları gör ki ordu çekerler, hasedden kendi akrabalarını öldürürler.
Padişahlara bak ki, satvet ve şevketini çekemedikleri bir padişah üzerine ordu çekip harb ederler; ve akıl ve dirâyette kendilerinden daha yüksek gör- dükleri akrabalarını hasedden nâşî öldürürler. Nitekim zamânımızda vâki' olan harb-i umûmî, Alman milletinin inkişaf-ı ticaretine hased etmeleri yü- zünden vâki' oldu ve bu yüzden dokuz milyon kadar tahmîn olunan efrâd-ı beşer hâk-i helâke serildi.
1204. Necis dolu olan kuklaların âşıkları, kana ve birbirlerinin canına kasd etmişlerdir.
"Lu'bet", kukla ve çocukların oynadıkları yapma bebek ma'nâsınadır. Ya'ni, bağırsakları necâset dolu olan, o topraktan ma'mûl bir kukla mesâbe- sinde bulunan mahbub ve mahbübelerin âşıkları, hasedden dolayı kana ve cinâyete ve birbirlerininin canına kasd etmişlerdir; ve hatta ba'zıları kendi canlarına kıyıp intihâr bile ederler.
1205. Vîs'i ve Râmîn'i ve Husrev ve Şîrîn'i oku ki, hasedden nâşî o ahmak- lar ne yaptılar!
"Vis", bir kadının ismi ve “Râmîn” dahi onun âşığının adıdır. “Hüsrev”, Şîrin ismindeki kadının âşıkı olup, rakîbi olan Ferhad'ı hased yüzünden öl- dürmüş ve Şîrîn'i almıştır. Bunların muâşakaları hakkında ayrıca kitablar yazılmıştır. Nitekim Ferhâd ile Şîrîn'in hikâyesi dillerde destandır; ve Hüsrev'in Ferhad'ı öldürüp Şîrîn'i aldığı hakkında şairler türlü türlü şiirler söylemişlerdir ki, birinin bir beyti şöyledir: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhad'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler Ya'ni, bu murdar kuklaların âşıkları birbirlerine karşı hased yüzünden ne yaptıklarını anlamak istersen Vîs ile Râmîn'in ve Hüsrev ile Şîrîn'in mâcerâlarını hâvî olan hikâye kitabını oku!
1206. Nihayet âşık ve ma'şûk dahi fânî oldu. Hem nâçârdırlar ve hem de muhabbetleri nâçîzdir.
O ahmak âşıkların kitabını okuduğun vakit görürsün ki, nihâyet hem âşık ve hem ma'şûk fânî oldu; ve ikisi de buz gibi eriyip yok oldular. Onların kendileri hîç idiler. Muhabbetleri de kendileri gibi hîç ve nâçîz oldu.
1207. Bir pâk ilâh ki, ademi birbirine vurur, ademi adem üzerine âşık eder.
Ya'ni, her türlü nakāyıstan pâk ve mukaddes olan bir ilâh ki, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin mezâhiri olmak üzere adem-i izâfî âlemini ızhâr edip, onun efrâdını birbirine çarpıştırır; ve hadd-i zâtında ademden ibaret olan o efrâddan her birini diğerine âşık yapar. Bu hâl, buzdan yapılmış bir erkekle bir kadının yekdiğerine âşık olmasına benzer. Buzlar eridiği vakit, ne kendileri ve ne de aşkları kalmaz, mahvolup giderler.
1208. Âşıkın kalbinde hasedler zahir olur; yoku, var böyle muztar eder.
"Bî-dil", âşık ma'nâsınadır. Ya'ni, ademden ibaret olan âşıkın kalbinde hased zahir olur ve o âşık bu hased sebebiyle muztar ve nâçâr bir hâle gelir. İşte vücûd-i hakîkî sâhibi olan Allâhü zülcelâl hazretleri, hakîkatte yok olan âşıkı böyle muztar ve nâçâr kılar. dürmüş ve Şîrîn'i almıştır. Bunların muâşakaları hakkında ayrıca kitablar yazılmıştır. Nitekim Ferhâd ile Şîrîn'in hikâyesi dillerde destandır; ve Hüsrev'in Ferhad'ı öldürüp Şîrîn'i aldığı hakkında şairler türlü türlü şiirler söylemişlerdir ki, birinin bir beyti şöyledir: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhad'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler Ya'ni, bu murdar kuklaların âşıkları birbirlerine karşı hased yüzünden ne yaptıklarını anlamak istersen Vîs ile Râmîn'in ve Hüsrev ile Şîrîn'in mâcerâlarını hâvî olan hikâye kitabını oku!
1209. Bu kadınlar ki, cümleden daha müşfiktirler, hasedden dolayı iki ortak kendilerini yerler.
"Darre", bir erkeğin taht-ı nikâhında bulunan iki kadın demek olup Türkçe'de "ortak" derler. Ya'ni, bu kadın tâifesi ki, Hak Teâlâ hazretleri onların kalbine şiddetli bir şefkat duygusu koymuştur, ve bu hiss-i şefkatle, erkeklerden mümtaz bir hâldedirler, kendilerinde bu kadar şefkat varken, her birisi kendi ortağını zevcinden kıskanıp hased eder; Ve bu hased duygusu onun kalbinde şefkat duygusunu izâle edip kendi kendini yer.
1210. Hatta erkekler ki, muhakkak taş kalblidirler, nihayet hasedden hangi menzildedirler!
Hattâ katı yürekli ve kadınlardan daha az şefîk olan erkeklerin nihâyet, sıfat-ı hasedin hangi mertebesinde ve menzilinde bulunduğunu var kıyas et!
1211. Eğer şerîat efsûn-ı latif yapmasa idi, her bir kimse refîkının cismini yırtar idi.
"Efsun", azâim ve hîle ve sihir ma'nâlarına gelir. Ya'ni, eğer şerîat ve kānûn-i ilâhî sihr-i latîfi ile efrâd-ı beşer üzerinde müessir olmasa idi, her bir kimse hased sebebiyle kendi refîkının cismini yırtar ve öldürür idi. Bereket versin ki, şerîatin hükm-i kısâsı, hasûdların ellerini bağlamıştır.
1212. Şerîat şerrin defi için bir re'y vurur. Şeytanı hüccet şişesi içine koyar.
"Der şîşe kerden", şişeye koymak, kavîyi zayıf vâsıtasıyla mağlûb etmekten kinâyedir. Ya'ni, şerîat ve kānûn-ı ilâhî, câmia-i beşeriyyetteki şerrin def'i için bir hüküm verir ve ayn-ı şeytan mesâbesinde olup kaviyyen beşere musallat olan hased duygusunu birkaç satırlık yazıyı hâvi bir kâğıt parçasıyla mağlûb ve makhûr eder.
1213. Şâhidden ve yeminden ve nükûlden akıbet, fuzûl olan şeytan şişeye gider.
Ya'ni, sâika-i hased ile cinâyet işleyen ve şeytanın sıfat-ı hasedini temsîl eden bir kimse, huzûr-i şerîatte ve kānûnda aleyhine açılan bir da'vâda dinlenen şâhidden ve vâki' olan yeminden veyâhud teklif olunan yeminden nükûlden ve istinkâftan dolayı hüccet-i şer'iyye şişesinin içine girip makhûr ve mağlûb olur.
1214. İki zıddın hoşnutsuzluğu olan terazi gibi muhakkak hezlde ve cidde cem` gelir.
Ya'ni, şerîat birbirine zıd ve muhâlif olan iki kimseyi hoşnud ve râzı eden bir terâzîye benzer. Meselâ latîfe ve hezl tarîkıyla iki kiloluk bir maddeye üç kilo desek veyâhud ciddî olarak iki kilo olduğunu söylesek, terâzi ne hezle ne de cidde nazar edip vazîfesini yapar; ve hezl ile ciddî birleştirip kaç kilo ise tamâmen onu gösterir; ve satan ile alan, terâzinin gösterdiği mikdâra râzı olur.
1215. Şerîati muhakkak kile ve terazi bil; zîrâ onun sebebiyle hasımlar niza'dan ve kînden kurtulurlar.
Meselâ bir maddenin sıkletinde ihtilâfa düşüp kavga eden kimseleri, terâzi o şeyin sıkletini göstererek onları kavgadan ve kinden kurtardığı gibi, şerîatin hükmü dahi bir hak da'vâsında birbirine muhâsım olan iki kimseyi husûmetten kurtarır.
1216. Eğer terâzi olmasa o hasım cidâlden ve hayf ve ihtiyâl vehminden ne vakit kurtulur?
"Hayf", cevr ve zulmetmek ve zulüm ma'nâsınadır. "İhtiyâl", hîle etmek demektir. Ya'ni, terâzi olmasa bir malı satın alan ve satıcıya karşı hasım mevki'inde bulunan kimse, cidâlden ve kendisine zulüm ve hîle edilmiş olmak vehminden aslâ kurtulamaz.
1217. İmdi bu vefâsız olan çirkin cîfede bütün bu hased ve hasım ve cefâ vardır.
İmdi bir cîfe [ve] vefâsız olan bu çirkin dünyâda hep bu hased ve hasım ve zulüm vardır. Dünyâ bu kötü sıfatların tecellîgâhı olan bir yerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte كلاب الدنيا جيفة و طالبها ya’ni, “Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri kalblerdir” buyrulmuştur. Binâenaleyh dünyânın tâlibleri arasında hased ve husûmet ve zulüm olmak tabîîdir.
1218. Binâenaleyh onda ikbâl ve devlet nasıl olur; cinnî ve insî nasıl hased içinde olur?
Ya’ni, dünyâ cîfesi hased ve husûmetin ve zulmün bir tecellîgâhı olunca, o dünyâdaki ikbâl ve devletin hâli nasıl olur? Bu dünyâ ehlinden olan cin tâifesinin ve insanların, bu devlet ve ikbâl-i dünyeviyyeye için birbirlerine karşı hasedleri nasıl ve ne derecede olur, var kıyâs et!
1219. O şeytanlar muhakkak eski hasûddurlar, yol vuruculuktan bir zaman hâlî değildirler.
“Şeytanlar”dan murâd, ervâh-ı habîsedir. Ya’ni, hele ervâh-ı habîse Hak yolundan gidenlerin eski hasûdu olup onların kalblerine türlü türlü vesveseler ittisâliyle yollarını vurmaktan bir an hâlî kalmazlar. Zîrâ onlar, ism-i Mu-dill’in mazharı olup ism-i Hâdî hazretinin yolunda yürüyenleri çekemezler.
1220. Kur'ân'dan oku ki insan şeytanları, Hakk'ın meshinden şeytan ile cins olmuşlardır.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i İsrâ'da olan إِنَّ الْمُبَدِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُوراً (İsrâ, 17/27) ya'ni "Mübezzirler muhakkak şeytanların kardeşleridir ve şeytan Rabbine kefûrdur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve "tebzîr" hevâ-yı nefsânîye ve iğvâât-ı şeytâniyyeye tebean hadd-i şerî hâricinde vâki' olan mal ve kuvvet sarfıdır; ve şeytanın kardeşi bittabi' şeytanın cinsi olur. Ve sûre-i En'amda olan وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ (En'âm, 6/121) ya'ni "Muhakkak şeytanlar, insanlardan olan dostlarına, sizin ile mücadele etmek için vesvese verirler. Eğer onlara itâat ederseniz, muhakkak siz müşriklersiniz!" âyet-i kerîmesine de işaret buyrulur.
1221. Şeytan iftitânda aciz olursa o, bu enîslerden istiane ister.
"İftitân", fitneye düşürmek. Ya'ni, şeytan iğvââtıyla ve vesvesesiyle insanları fitneye düşürmekte âciz kalırsa kendi dostları olan azdırdığı insanları ıdlâl hususunda tavsît edip bu insan şeytanlarından yardım ister.
1222. Der ki: "Siz bize dostsunuz, bize yâr ve muhiblik edin! Bizim tarafımızsınız, tarafdarlık edin!"
1223. Eğer cihanda bir kimsenin yolunu vursalar, her iki nevi' şeytan mesrûr gelirler.
Ya'ni, eğer görünen ve görünmeyen insan ve cin şeytanları Hak yoluna giden bir kimsenin yolunu vurup ıdlâl etseler, bu iki nevi' şeytan onu dalâlete düşürdüklerinden dolayı sevinirler.
1224. Ve eğer bir kimse can götürdü ve dînde âlî oldu ise, o iki hasûd nevha tutarlar.
Ve eğer bir kimse insan ve cin şeytanlarının vesvesesine kulak asmayıp, canını doğru yola götürdü ve dinde mertebesi yükseldi ise, o iki nevi' hasedci feryâd ederler.
1225. Her ikisi hased dişi çiğnerler, bir kimse üzerine ki edib ona akıl verdi.
"Edîb", burada mürşid ve muallim ma'nâsınadır. Ya'ni, o iki nevi' şeytan, dinde mertebesi yükselen kimseyi gördükleri ve mürşid-i kâmilin o kimseye akl-ı maâd zevkini verdiğini müşâhede ettikleri vakit, hased dişini gıcırdatırlar ve öfkelenirler. Pâdişahın o peygamberlik da'vâsı eden kimseye sormasıdır: "O kimse ki, sâdık peygamber ola ve sâbit de ola, onunla ne olur ki bir kimseye bağışlaya? Yâhud onun sohbeti ve hizmeti sebebiyle dil ile söylediği nasîhatten başka ne ihsân bulurlar?"
Ya'ni pâdişah da'vâ-yı nübüvvet eden kimseye şu suâlleri sorup diyor ki: "Bir kimse sâdık peygamber olsa ve da'vâsının doğruluğu da sâbit olsa, böyle bir kimsenin nâsa bağışlayacak nesi olur? Yahud onun sohbetinde ve hizmetinde bulunan kimseler, onun dili ile söylediği nasîhatlerden başka ne gibi bir fâide ve ihsâna nâil olabilirler?" Zîrâ dil ile nasîhat söylemek herkesin kârıdır. Fakat onların kalblerinde ve bâtınlarında müessir olmak herkesin kârı değildir.
1226. Şah ona sordu ki: "Bir kerre vahiy nedir, yahud ne hâsıl tutar o ki nebîdir?"
Padişah o müddeîye sordu ki: "Evvelâ söyle bakalım vahiy nedir? Yâhud peygamber olan kimsenin hâsılı ve sair nâstan fazl ve mertebesi ne gibi şeydir?"
1227. Dedi: "O nedir ki muhakkak ona hâsıl olmadı; yahud ne devlet kaldı ki o vâsıl olmadı?"
Ya'ni pâdişah da'vâ-yı nübüvvet eden kimseye şu suâlleri sorup diyor ki: "Bir kimse sâdık peygamber olsa ve da'vâsının doğruluğu da sâbit olsa, böyle bir kimsenin nâsa bağışlayacak nesi olur? Yahud onun sohbetinde ve hizmetinde bulunan kimseler, onun dili ile söylediği nasîhatlerden başka ne gibi bir fâide ve ihsâna nâil olabilirler?" Zîrâ dil ile nasîhat söylemek herkesin kârıdır. Fakat onların kalblerinde ve bâtınlarında müessir olmak herkesin kârı değildir.
1228. Tutayım ki bu nebînin vahyi hazîne sahibi değildir. Bal arısının kalbinin vahyinden dahi nâkıs değildir.
"Gencûr", hazînedar, hazîne sahibi (Burhân). "Vahy", kelâm-ı hafi ve işâret-i hafi demektir. Cenâb-ı Hak'tan her mahlûkun bâtınına vâki' olan işâret ve kelâm-ı hafiye, bu ma'nâ-yı husûsî i'tibariyle vahiy denir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Nahl'de : وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشجر وَمِمَّا يَعْرِسُونَ (Nahl, 16/68). Ya'ni "Senin Rabbin bal arısına, dağlarda ve ağaçlarda ve nâsın sizin için yaptığı mekânlarda evler ittihâz edin, diye vahyetti" buyrulur; ve diğer bir âyet-i kerimede dahi وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا (Fussilet, 41/12) Ya'ni "Hak Teâlâ her bir semâya emirlerini vahyetti" buyrulur. Ma'nâ-yı husûsîsine göre enbiyâya melek vâsıtasıyla vâki' olan ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânîdir. Istılâh-ı şer'îde bu işaret ve kelâm-ı hafî enbiyaya olursa "vahiy” ve evliyâya olursa "ilhâm" denir; ve eğer kelâm-ı hafi şeyâtîn tarafından kalb-i beşere ilkā olunursa "vesvese" denir. Ya'ni, "Farz edelim ki, bu sâdık olan peygamberin vahyi, ulûm-i ilâhiyyenin hazînedârı değildir; acabâ bal arısının bâtınına vârid olan işârât ve kelâm-ı hafîden de aşağı ve nâkıs mıdır? Ve o bal arısı ki süslü petekler içinde ballar yapar!"
1229. Vaktaki bal arısına "Rab vahy etti" gelmiştir, onun vahyinin evi tatlıdan dolu olmuştur.
Yukarıki beytin îzâhında zikr olunan âyet-i kerîmeye işâret buyrulmuştur. Ya'ni, vaktâki Rab Teâlâ hazretlerinin bal arısına vahy etmesi vukūa gelmiştir, o arının vahyinin evi olan kovan tatlı bal ile dolmuştur.
1230. O, Hak (azze ve celle)nin vahyinin nûru sebebiyle âlemi bal mumundan ve baldan dolu etmiştir.
“O” zamîri bal arısına râci‘dir. Ya‘ni, o bal arısı, azîz ve celîl olan Hak Teâlâ hazretlerinin onun bâtınına vâki‘ olan kelâm-ı hafîsi sebebiyle, dünyâyı yaptığı bal mumu ve bal ile doldurmuştur ki, o bal şifâ-yı mahzdır. Zîrâ Hak Teâlâ bal hakkında فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ (Nahl, 16/69) ya‘ni “Balda nâs için şifâ vardır” buyurur.
1231. Bu ki, “Kerremnâ”dır ve yukarıya gider; onun vahyi, ne vakit bal arısından daha aşağı olur!
Bu benî-âdem ki Hak Teâlâ onun hakkında وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya‘ni “Biz benî-âdemi mükerrem kıldık” buyurur ve bu mükerrimiyeti hasebiyle âlem-i kesâfetten ve esfel-i sâfilînden âlem-i bâlâya ve a‘lâ-yı illiyyîne gider. Ona olan vahy-i ilâhî hiç bal arısına olan vahiyden daha aşağı olur mu?
1232. “Sana Kevseri verdik”i okumadın mı? Öyle ise niçin kurusun ve susamış kalmışsın?
Ya‘ni, Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) Ya‘ni “Biz sana muhakkak Kevser’i verdik” buyuruyor. Bunu okumadın mı ve ma‘nâ-yı şerîfine nüfûz etmedin mi? Eğer okudun ve ma‘nâsını anladın ise, niçin kupkuru bir zühd içinde ve hakîkati idrâke teşne ve susamış bir hâlde kaldın? Ma‘lûm olsun ki, Ruzbihan Baklî (k.s.) hazretleri Tefsîru Arâisü’l-Beyân’ında buyurur ki: “Kevser’den murâd, kevser-i hakîkîdir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin Hakk’ın cemâlinin deryâsında istiğrâkıdır ve onun için kevser-i kalb vardır ki, o kalbe ezel ve ebed deryâlarından Hakk’ın müşâhedesinin nûrlarının nehri akar.”
İbn Atâ hazretleri, “Risâlet ve nübüvvete ve Hakk’ın rubûbiyetine ve vahdâniyeti ile infirâdına ma‘rifettir” buyurur; ve Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri nûr-i ma‘rifet ve Hakk’ın vahdâniyeti ile infirâdıdır”, buyurur; ve Ni‘metullah Nahcivânî hazretleri dahi, tefsîrinde “Vahdet-i zât ve onunla inkişâf ve onun üzerinde vukūf ile tahakkuktan ibârettir”, buyurur. Bunların hepsi vücûd-i Hakk’ın vahdetini ve keserât-ı eşyânın nefsü’l-emrde vâki‘ olmayıp mevhûm bir varlıktan ibâret olduğunu idrâk etmek ma‘nâsından ibârettir.
Ve kevser, lügatte “kesret”ten me’hûz olup ilimden ve amelden hayr-ı kesîr-i müfrit ma‘nâsına almışlardır. İmdi âbidler ve zâhidler, amel cihetinden "O" zamîri bal arısına râci'dir. Ya'ni, o bal arısı, azîz ve celîl olan Hak Teâlâ hazretlerinin onun bâtınına vâki' olan kelâm-ı hafîsi sebebiyle, dünyayı yaptığı bal mumu ve bal ile doldurmuştur ki, o bal şifâ-yı mahzdır. Zîrâ Hak Teâlâ bal hakkında فيه شفاء للناس (Nahl, 16/69) ya'ni “Balda nâs için şifâ vardır" buyurur.
1233. Yahud galiba Fir'avn'sun, kevser senin üzerine kan ve nâhoş olmuştur.
Ey zâhir-bîn olan kimse, gālibâ sen Fir'avn gibi mevhûm olan enâniyetinde müstağraksın, Nil nehri Fir'avn'a kan ve iğrenç olduğu gibi, ehl-i hakîkatin kevser maârifi de sana Nil gibi iğrenç ve müstekreh olmuştur. Sana vücûdun vahdetinden ve varlığın birliğinden bahs olunsa; "Hayır ikidir, birisi Hakk'ın varlığı, biri de eşyânın ve benim varlığım!" dersin. Binâenaleyh şirk-i alenî ile ma'lûlsün.
1234. Tövbe et, âb-ı kevsere boğaz tutmayan her düşmandan bîzar ol!
"Boğaz"dan murâd, isti'dâddır. Ya'ni, ey kimse senin birtakım düşmanların vardır. Bunların en büyüğü senin nefsindir ki, dâimâ Hakk'ın varlığı muvâcehesinde, kendi varlığını isbât eder ve seni dâimâ tarîk-ı Hak'tan alıkoyup ve huzûzât ve lezzât-ı mevhûme tarafına çevirir. Ve diğer düşmanlardan birisi de şeyâtîn-i cindir; ve diğer düşmanlar dahi insan şeytanlarıdır ki, bunların hiçbirisinde âb-ı kevser olan maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeyi içebilecek isti'dâd yoktur. Bunlar seni Hak yoluna teveccüh etmiş bir hâlde gördükleri vakit, hasedlerinden ve isti'dâdsızlıklarından nâşî senin himmetini ve gayretini kırmağa çabalarlar. Sen bunlardan tövbe ve rücû' et ve insân-ı kâmil tarafına gel! Eğer ben insân-ı kâmili ne bileyim? dersen dikkat et! zengin iseler de vücûdun vahdetini ve infirâdını zevk-ı müşâhede ile idrâk cihetinden fakirdirler ve bu cihetten fakîr olduklarını da müdrik olmayıp, ehl-i hakîkatin beyân ettikleri maârif ve hakāyık ile istihfaf ederler; ve ehl-i hakîkati ehl-i sünnet ve'l-cemâat sınıfından hâriç addederler ve keserât-ı eşyâya vücûd verdikleri gibi, kendilerine de vücûd verirler. Makāmât-ı âliye sahibi olmağa ve cennette nefislerinin iştihâ eylediği niam-i ilahiyyenin tahsîline âşıktırlar. Binâenaleyh bunlar fer'den ibaret olan zavâhire âşık olup aslın aslı olan Hakk'a âşık olmamış olurlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyitlerde ve bundan sonra gelecek olan sürh-i şerîfte bunların hallerine işaret buyururlar:
1235. Her kimi ki, kevserden kırmızı yüzlü görsen, o Muhammed huyludur, onunla huy tut!
Maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye kevser şarabını içip yüzü beşûş ve latîf olan her kimi görürsen, o kimse, Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin ahlâk-ı seniyyelerinin vârisi olup, o ahlâk ile mütehallık olmuştur. Binâenaleyh o zât-ı şerîfin ahlâk-ı mübarekesini kendine örnek ittihâz et! Ve böyle bir kimse insân-ı kâmildir ve hakkıyla mürşiddir.
Ma'lum olsun ki, tarîk-ı Hakk'a sülûk etmek isteyen kimselerden pek çokları mürşid ittihazında aldanmıştır. İmâm-ı Gazâlî hazretleri Eyyühe'l-Veled risâlesinde mürşidin şu alâmetlerini beyân buyururlar: "Mürşid olan kimsede hubb-i câh ve hubb-i mâl olmamalı. Mütâbaatı müteselsilen tâ Resûlullah (s.a.v.) hazretlerine kadar vâsıl olan bir şahs-ı bînâya mütâbaatı bulunmalı; ve az yemek ve az uyumak ve az söylemek ve çok namaz kılmak ve çok sadaka vermek ve çok oruç tutmak gibi her bir riyâzeti çekmiş olmalı; ve sabır ve şükür, tevekkül, yakîn, tuma'nînet, sehâvet, kanâat, emânet, bezl-i mâl, hilm, tevâzu' ve irfan, sıdk u vakār, hayâ, sükûn ve teennî ve bunların emsâli hüsn-i ahlâk onun sîreti olmuş olmalı; ve Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in nûrlarından bir nûr iktibas etmiş bulunmalı; ve kibir ve buhl, hased, hıkd, hırs, tûl-i emel, hiffet ve acûllük gibi ahlâk-ı zemîmeden pâk olmuş bulunmalı; ve mütekelliflerin ve mutaassıbların ilminden müstağnî olmalı. İşte pîrân-ı tarîkatin alâmetlerinden baʻzısı zikrolundu. Böyle bir kimseye iktidâ etmek tarîk-ı savabdır."
1236. Tâ ki hesabda "Ehabballâh" gelesin, zîrâ Ahmed'in ağacındansın, elma onunla beraberdir!
"Hisîb", "hesâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Bu beyt-i şerîfte Ümâme (r.a.) hazretlerinden mervî olan من احب لله و ابغض لله و اعطى لله و منع لله فقد استكمل ايمانه Ya'ni. "Kim Allah için sever ve Allah için buğz eder ve Allah için verir ve Allah için men' ederse muhakkak onun îmânı kâmil oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni, ahlâk-ı Muhammediyye ile mütehallik olan insân-ı kâmilin huyunu tut ve onunla sohbet et ki, Allah için muhabbet eden tâife arasında sayılasın! Zîrâ sen Ahmed (a.s.v.)a mensûb olan nübüvvet ağacından bitmiş bir dalsın ve ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye elması o ağaç ile beraberdir. Binâenaleyh sen onun bir dalı olmak i'tibâriyle o ulûm-i ledünniyye meyvesi sende dahi peydâ olur.
1237. Her kimi kevserden dudağı kuru gördün ise, onu da ölüm ve sıtma gibi düşman tut!
Her kimi ki, ulûm-i enbiyâ ve evliyâ olan ulûm-i ledünniyye kevserinden dudağını kuru görür ve onu münkir bulur isen, o kimse senin ruhunun ölümü ve sıtmasıdır. Onu ölüm ve sıtma gibi kendine düşman addet!
1238. Her ne kadar senin baban ve anan ise de; zîrâ o hakikatte senin kanını içicidir.
Birinci mısra' yukarıki beyte merbût olan bir cümledir; ve ikinci mısra' o cümlenin sebeb ve illetidir. Ya'ni, maârif-i ilâhiyyeden ve ulûm-i ledünniyyeden bî-behre ve onu münkir olan her ne kadar senin baban ve anan olsa bile, onu ölüm ve sıtma gibi düşman addet! Zîrâ o hakîkatte seni ma'nen öldürücüdür.
1239. Bu sîretleri Hakk'ın Halil'inden öğren ki, o evvelâ babasından bîzar oldu.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe'de olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأبيه إلا عَن مَوْعِدَة وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُو لِلَّهِ تَبَرَأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) Ya'ni "İbrahim (a.s.)ın babası için mağfiret taleb etmesi ancak mukaddemâ ona senin için ben mağfiret taleb ederim diye va'detmesinden nâşî idi. Vaktaki İbrahim (a.s.) a babasının Allah Teâlâ'nın düşmanı olduğu zâhir oldu ondan vazgeçti. Muhakkak İbrâhim (a.s.) çok âh edici rakîku'l-kalb ve kendine ezâ edeni affedici idi." Ya'ni, Allah'ın düşmanından, baban ve anan dahi olsa yüz çevirmek hasletini İbrahim (a.s.) dan öğren ki, o nebiyy-i zîşan, babası Azer'in, hak ve hakîkate düşman olduğunu gördüğü vakit ondan bîzâr olup yüz çevirdi. ağacından bitmiş bir dalsın ve ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye elması o ağaç ile beraberdir. Binâenaleyh sen onun bir dalı olmak i'tibâriyle o ulûm-i ledünniyye meyvesi sende dahi peyda olur.
1240. Tâ ki Hak indinde "Ebğaza lillâh" gelesin! Tâ ki senin üzerine aşkın reşki ta'n tutmasın!
Yukarıdaki 1236 numaralı beytin îzâhında mezkûr olan hadîs-i şerîfe işâret buyrulur. "Dakk", döğmek ve ta'netmek demektir. Ya'ni, Hakk'ın murâdı, dostlarının kulları tarafından sevilmesi ve düşmanlarının sevilmemesidir. Binâenaleyh Allah'ı sevenler, O'nun sevdiğini sevmek ve sevmediğinden yüz çevirmek ve ona Allah için buğz etmek lâzımdır. Zîrâ aşk ve muhabbet denilen ma'nâda kıskançlık ve gayret vardır; ve o ma'nâ nereye müteveccih ise herkesin de o tarafa ictimâ'ını ister. Müteveccih olmadığı tarafa gidenlere onun reşki ve kıskançlığı darbeler vurmağa başlar; ve aşk-ı ilâhî gayretinin vuracağı darbelerin dehşeti muhtâc-ı îzâh değildir.
1241. Sen "la" ve "illallah'ı okumadıkça bu yolun açığını bulamazsın.
Ma'lûm olsun ki, “Lâ ilahe illallah" kelimesinin ma'nâsı “İlâh yoktur, ancak Allah vardır" demektir. Şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî (kuddise sirruhû) hazretleri Fâtiha Tefsîri'nde buyurur ki: "İlâh, esmâ-i ecnâsdandır, hak olsun bâtıl olsun her ma'bûda ıtlâk olunur. Fakat "Allah", ancak ma'bûd-i hakîkîye mahsûs olan bir isimdir, O'ndan başkasına ıtlâk olunmaz.” “İlâh" kelimesinin iştikākı hakkında muhtelif mütâlaalar vardır. Bir iştikākı da sükûnet-i kalb ma'nâsına olan "eleh" kelimesindendir. Bu sûrette "ilâh", "zikriyle kalbin mutmain olup sükûnet bulduğu şey" demek olur. İmdi bu ma'nâya göre, Allah'ın gayrından her ne şey ile bir insanın kalbi sükûnet bulur ve mutmain olursa, o şey onun ilâhı olmuş olur ki, bunların her birisi birer ilâh-ı bâtıldır. Binâenaleyh bir kimsenin kalbi, Hakk'ın gayrı olan eşyâ ile sükûnet bulmuş iken "Lâ ilâhe illallah" dese, bu kimsenin tevhîdi ancak lisânî olur, kalbî olmaz ve onun kalbi lisânını tekzîb eder. Böyle olunca tevhîd; "lisânî", "fikrî" ve "kalbî" olmak üzere üç derece üzerine olur. Fikr ile lisân ictimâ eder ve fakat kalb mâsivâ-i Hak ile mutmain olursa, o kimse tevhîd-i resmî sahibi olan bir mü'mindir ve onun îmânı taklîdîdir. Eğer kalbi mâsivâ-yı Hak ile mutmain ve sâkin ve fikren tevhîdi münkir olup lisânen kelime-i tevhîdi zikr ederse münâfıktır; ve lisânen dahi inkâr ederse kâfirdir. Fakat kalben mâsivâ-yı Hakk'ı nefy edip onlara i'timâdı ve istinadı olmaz ve fikren kabûl ve lisânen kelime-i tevhîdi zikr ederse bu kimse îmân-ı kâmil sahibidir; ve ancak Hak yolunu açık ve vâzıh bir sûrette bulmuş olan bu kimsedir. Binâenaleyh beyt-i şerîfte "Lâ ilâhe illallâh"ı okumak bu son ma'nâya göredir; ve böyle bir kimse sâlik-i sâdıktır.
O âşıkın hikâyesidir ki, kendi ma'şûkuna kendisinin hizmetlerini ve vefâlarını ve uzun gecelerde yattığı yerlerden yanlarının tebâudunu ve bî-nevâlığını ve uzun günlerde ciğeri susamışlığını sayardı ve derdi ki: "Ben bundan başkasını bilmiyorum. Eğer başka hizmet varsa beni irşâd et ki her ne buyurur isen münkādım. Eğer Halil (a.s.) gibi ateşe gitmek ve eğer Yûnus (a.s.) gibi denizde timsahın ağzına düşmek ve eğer Circis (a.s.) gibi yetmiş kere ölmek ve eğer Şuayb (a.s.) gibi ağlamaktan a'mâ olmak olsa bile. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefâsına ve can oyunculuğuna ise sayı yoktur; ve ma'şûkun ona cevabı
Bu sürh-ı şerîfte "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır ve "âşık"tan murâd, âbid ve zâhid olan tarîk-ı Hak sâlikidir. Sürh-ı şerîfin metninde mezkûr olan تتجافى جنوبهم عَنِ الْمَضَاجِعِ يدعون ربهم خوفًا وطمعًا (Secde, 32/16) ibâresi sûre-i Secde'de vâ-ki' olan âyet-i kerîmedir ki ma'nâ-yı şerîfi: "Vücûdlarını yataklarından ayırıp Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini tama' ederek duâ ederler" de-mek olur ki, âbid ve zâhid olan ehl-i sülükün hâli budur. Onlar gece sıcak ya-
fikren kabûl ve lisânen kelime-i tevhîdi zikr ederse bu kimse îmân-ı kâmil sahibidir; ve ancak Hak yolunu açık ve vâzıh bir sûrette bulmuş olan bu kimsedir. Binâenaleyh beyt-i şerîfte "Lâ ilâhe illallâh"ı okumak bu son ma'nâya göredir; ve böyle bir kimse sâlik-i sâdıktır.
O âşıkın hikâyesidir ki, kendi ma'şûkuna kendisinin hizmetlerini ve vefâlarını ve uzun gecelerde yattığı yerlerden yanlarının tebâudunu ve bî-nevâlığını ve uzun günlerde ciğeri susamışlığını sayardı ve derdi ki: "Ben bundan başkasını bilmiyorum. Eğer başka hizmet varsa beni irşâd et ki her ne buyurur isen münkādım. Eğer Halil (a.s.) gibi ateşe gitmek ve eğer Yûnus (a.s.) gibi denizde timsahın ağzına düşmek ve eğer Circis (a.s.) gibi yetmiş kere ölmek ve eğer Şuayb (a.s.) gibi ağlamaktan a'mâ olmak olsa bile. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefâsına ve can oyunculuğuna ise sayı yoktur; ve ma'şûkun ona cevabı
Bu sürh-ı şerîfte "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır ve "âşık"tan murâd, âbid ve zâhid olan tarîk-ı Hak sâlikidir. Sürh-ı şerîfin metninde mezkûr olan تتجافى جنوبهم عَنِ الْمَضَاجِعِ يدعون ربهم خوفًا وطمعًا (Secde, 32/16) ibâresi sûre-i Secde'de vâ-ki' olan âyet-i kerîmedir ki ma'nâ-yı şerîfi: "Vücûdlarını yataklarından ayırıp Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini tama' ederek duâ ederler" de-mek olur ki, âbid ve zâhid olan ehl-i sülükün hâli budur. Onlar gece sıcak ya- taklarından kalkıp kış günleri soğuk sular ile abdestlerini alıp ve teheccüd namazlarını kılıp azâb-ı ilâhîden halâslarını ve rahmete ve râhata nâiliyetlerini Hak'tan niyâz ederler. Halbuki azâb korkusu ve râhata nâiliyet tama'ı, nefse olan muhabbetten neş'et eder ve İbrâhim Halîl ve Yûnus ve Circîs ve Şuayb (aleyhimü's-selâm)ın kıssaları tefsîrlerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur.
1242. O bir âşık kendi yârinin huzurunda, kendinin hizmetinden ve işinden saydı.
1243. Dedi ki: "Senin için böyle ve öyle yaptım. Bu cenkte oklar ve mızraklar yedim."
Bu beyt-i şerîfte sâlik-i abidin mücâhedât ve riyâzâtını dergâh-ı izzete sayıp döktüğüne işâret buyrulur.
1244. "Mal gitti ve kuvvet gitti ve nam gitti; senin aşkından benim üzerime birçok muradsızlıklar vāki' oldu."
Ya'ni, "Ey ma'şukum وَأَنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Allah yolunda malınızı infâk ediniz" buyurdun; malımı dağıttım, elimde bir şey kalmadı. Terbiye-i nefsim için riyâzet yapıp az yedim, az uyudum, kuvvetim gitti. Kibir ve azameti nefsimden def' için enzâr-ı halkta kendimi zelîl ettim ve nâm ve şerefim gitti. Velhâsıl senin aşkından dolayı bana birçok dünyevî muradsızlıklar vaki' oldu."
1245. "Hiçbir sabah beni uyumuş veyahud gülücü bulmadı. Hiçbir akşam beni ser ü sâmânlı bulmadı."
"Ser", burada "kuvvet" ve "sâmân”, sükûn ve ârâm ve "bâ-ser ü sâmân", kuvvetli ve rahatlı demek olur.
1246. O şey ki o, acıdan ve derdden içmiş idi, o onu tafsil ile bir bir saydı.
taklarından kalkıp kış günleri soğuk sular ile abdestlerini alıp ve teheccüd namazlarını kılıp azâb-ı ilâhîden halâslarını ve rahmete ve râhata nâiliyetlerini Hak'tan niyâz ederler. Halbuki azâb korkusu ve râhata nâiliyet tama'ı, nefse olan muhabbetten neş'et eder ve İbrâhim Halîl ve Yûnus ve Circîs ve Şuayb (aleyhimü's-selâm)ın kıssaları tefsîrlerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur.
1247. Bir minnet için değil, belki muhabbetin sıdkı üzerine yüz şuhûd gösterdi.
Ya'ni, âşıkın bunları sayıp dökmesi, ma'şûkunun kendisine minnetdâr kalması için değil idi; belki ma'şûkuna karşı olan muhabbetinin doğruluğunu isbât etmek üzere birçok şâhidler göstermiş olmak için idi.
1248. Âkillere bir işâret kâfi olur; âşıkların ondan dolayı susamışlığı ne vakit gider?
Ya'ni, ben söylediğim bu sözleri akıl mertebesinden söylüyorum; ve akıl mertebesinde âkillere isbât-ı müddeâ için bir söz ve bir delîl kifâyet eder. Aşk mertebesinde ise, söz ile susuzluk gitmez ve söz âşıkları kandırmaz. Bu beyt âşıkın lisânından olduğuna göre böyledir. Hazret-i Pîrin lisânından olduğuna göre âşıkın ve âkilin hâlini tasvîrdir. Ya'ni, âkiller sözlerini uzatmazlar âşıklar ise çok söylerler. Binâenaleyh bizim âşık dahi ma'şûka hitâben sözünü uzattı durdu demek olur.
1249. Usanmaksızın söylemeyi tekrar eder; balık sâf su için ne vakit bir işâretten kanâat eder?
(از زلال) deki (از) ta'lîl ma'nâsınadır. Ya'ni, âşık bıkmaksızın sözünü uzatır ve tekrâr eder durur, aşktan bir işârete kanâat etmez. Nitekim balık sâf su için bir işârete ya'ni az bir mikdâra kanâat etmez.
1250. "Bir söz söylemedim!" diye şikâyet içinde. O eski dertden yüz söz söyledi.
Bu bizim âşık dahi ma'şûkuna karşı birçok sözler söylediği hâlde, "Hâlimden bir söz söylemiş olmadım!" diyerek kendinin eskiden beri devâm eden firâkından ve ayrılığından birçok sözler söyledi. Ya'ni, âşık hayatında çektiği acıları ve meşakkatleri, tafsîlâtıyle beraber ma'şûkuna bir bir saydı döktü. “Dürd", tortu demektir ki, burada zahmet ve meşakkatten kinâyedir.
1251. Onun bir ateşi var idi, bilmezdi ki nedir; fakat şem' gibi onun harâretinden ağladı.
Âşıkın bâtınında bir ateş var idi, fakat bu ateşin menşeini ve mâhiyetini bilmezdi ki nedir. Bu bilgisizliği ile berâber, bir mumun harâretten eriyerek damlalar döktüğü gibi gözlerinden yaş dökerek ağlardı.
1252. Ma'şûk dedi, "Bunun hepsini yaptın; ve fakat kulağını geniş aç ve iyi anla!"
1253. "Zîrâ o şey ki aşkın ve vilânın aslının aslıdır, onu yapmadın ve bunu ki yaptın, fer'lerdir."
“Vilâ”, muhabbet ma'nâsınadır. Ya'ni, sâlik-i sâdıkın ma'şûk-ı hakîkîye karşı ibâdetinden ve amellerinden ve mücâhede ve riyâzetlerinden sayıp dökmesine ve daha ne emredersen yapayım demesine ma'şûk-ı hakîkî tarafından cevâben buyrulur ki: “Evet bu sayıp döktüğün şeylerin hepsini yaptın. Gece uyumadın birçok namazlar kıldın, oruçlar tuttun, nefsinin hazzına muhâlefet ettin. Fakat iyi dinle ki, bu yaptığın şeylerin hepsi asıl değil, birtakım fer'lerden ibâret idi. Asıl yapılacak şey aslın aslı olan şey idi ki onu yapmadın.”
1254. O âşık ona dedi ki: "O asıl nedir?" Dedi: "Onun aslı ölmektir ve yokluktur."
1255. "Sen hepsini yaptın, ölmedin, dirisin. Agah ol, eğer can oynayıcı yar isen öl!"
Ya'ni, "Ey âşık, benim karşımda yapılacak şey canına olan muhabbetten vazgeçmek idi, sen ise henüz canının kaydındasın. Eğer can oynayıcı ve benim aşkım için can fedâ edici isen öl!" Ma'lum olsun ki, beyt-i şerîfteki "öl" emri mevt-i ıztırârî ve tabîî ile öl, demek değildir. Belki benim aşkımın uğrunda kendi canına karşı lâkayd ol, demektir. Zîrâ aşk ve muhabbet inkısâm ka-
bûl etmeyen bir ma'nâdır. مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ (Ahzâb, 33/4) Ya'ni “Allah Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yapmadı” âyet-i kerîmesi mûcibince insanın ancak bir kalbi vardır. Eğer o bir kalbi aşk-ı ilâhî istîlâ etmiş ise, artık o kalbe başka bir şeyin muhabbet ve aşkı sığmamak icâb eder. Eğer sığmış ise, o aşk ve muhabbet hakîkî bir aşk ve muhabbet değildir, belki bir meyildir. Binâenaleyh Hakk'a vâsıl olanlar yalnız ibâdât ve tâât ile değil, belki bu ibâdât ve tââta candan geçmeyi de ilâve ettikten sonra vâsıl olmuşlardır. Yalnız ibâdât ve tâât ve mücâhedât ve riyâzât insanları, nefsin telezzüzâtını muhtevî olan cennete vâsıl eder, Hakk'a vâsıl etmez. Aşk yolu candan geçmek yoludur. Allâhümme yessir lenâ! [=Allah'ım onu bize kolaylaştır!]. Beyt-i Mısrî Niyâzî (kuddise sırruhû) Aşk yolu belâlıdır her kârı cefâlıdır Cânından ümîdin kes cânâna erem dersen Nitekim şürh-ı şerîfte, can kaydından geçmiş olan enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın ism-i şerîfleri mezkûr idi; ve böyle canından geçmiş olan zevâtın indinde mevt-i tabîînin hiç ehemmiyeti yoktur ve belki onlar tabîî olan ölüme âşıktırlar. Nitekim üstâd-ı muhteremim Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi (kuddise sırruhû) hazretlerine Mesnevî-i Şerîf'i şerh buyurmalarını niyâz etmiştim. Cevâben buyurdular ki: “Bu şerh için yirmi sene lâzımdır, bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Bu kadar ömrümüz olsa bile, canımız sıkılmadan bu dünyâda nasıl dururuz.” İşte görülüyor ki, bu gibi zevât, dünyâda durunca canları sıkılan tâifesindendir. Biz ise yaşamadan zevk alan gürûhdanz.
1256. O anda da uzandı ve can verdi. Gül gibi gülücü ve şâd olarak dahi baş oynattı.
Ya'ni o sâlik-i sâdık ma'şûkundan bu tavsiyeyi işittiği vakit, derhal uzandı, ya'ni canının kaydından geçti ve canını ma'şûkun emrine teslîm etti ve ne istersen yap dedi. Bu beyt-i şerîfte sâlik-i sâdıkın tecellî-i zâtiye nâiliyetine işâret buyrulur; ve tecellî-i zâtînin hükmü budur ki abdin vücûd-i mevhûm-ı abdânîsi kalkar, yerine Hakk'ın vücûd-i Hakkânîsi kâim olur ve bu zât insân-ı kâmildir; ve sülûkü nihâyet bulduğundan, irşâd-ı ibâda ehliyet kesbeder. Her an sâdır olan irâde-i ilâhiyyeye karşı gülücü ve mesrûr olarak baş oynatır, ya'ni râzı ve münkâd olur. bûl etmeyen bir ma'nâdır. ما جعل الله لرجل من قلبين في جوفه (Ahzab, 33/4) Ya'ni "Allah Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yapmadı" âyet-i kerîmesi mûcibince insanın ancak bir kalbi vardır. Eğer o bir kalbi aşk-ı ilâhî istîlâ etmiş ise, artık o kalbe başka bir şeyin muhabbet ve aşkı sığmamak îcâb eder. Eğer sığmış ise, o aşk ve muhabbet hakîkî bir aşk ve muhabbet değildir, belki bir meyildir. Binâenaleyh Hakk'a vâsıl olanlar yalnız ibâdât ve tâât ile değil, belki bu ibâdât ve tââta candan geçmeyi de ilave ettikten sonra vâsıl olmuşlardır. Yalnız ibâdât ve tâât ve mücâhedât ve riyâzât insanları, nefsin telezzüzâtını muhtevî olan cennete vâsıl eder, Hakk'a vâsıl etmez. Aşk yolu candan geçmek yoludur. Allâhümme yessir lenâ! [=Allah'ım onu bize kolaylaştır!]. Beyt-i Mısrî Niyâzî (kuddise sırruhû) Aşk yolu belalıdır her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes cânâna erem dersen
Nitekim sürh-ı şerîfte, can kaydından geçmiş olan enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın ism-i şerîfleri mezkûr idi; ve böyle canından geçmiş olan zevâtın indinde mevt-i tabîînin hiç ehemmiyeti yoktur ve belki onlar tabîî olan ölüme âşıktırlar. Nitekim üstâd-ı muhteremim Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi (kuddise sirruhû) hazretlerine Mesnevî-i Şerîf'i şerh buyurmalarını niyâz etmiştim. Cevâben buyurdular ki: "Bu şerh için yirmi sene lâzımdır, bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Bu kadar ömrümüz olsa bile, canımız sıkılmadan bu dünyâda nasıl dururuz." İşte görülüyor ki, bu gibi zevât, dünyada durunca canları sıkılan tâifesindendir. Biz ise yaşamadan zevk alan gürûhdanız.
1257. O hande onun üzerinde ârifin meşakkatsiz olan canı ve aklı gibi ebedin vakfı kaldı.
"Vakf", habsetmek demektir, burada "mahbûs" demektir. "Kebed", sıkıntı ve meşakkat ma'nâsınadır. Ya'ni, kâmil o tecellî-i zâtî ile fânî olduktan sonra o gülüş onun üzerinde, ârifin meşakkatsiz olan canı ve aklı gibi ebede kadar mahbûs ve bâkî kaldı. Bu beyt-i şerîfte ârif, kâmilden tefrîk buyrulmuştur. Zîrâ her ârif kâmil değildir. Kâmil ancak tecellî-i zâtîye nâil olan kimsedir. Zîrâ birçok ârifler bu tecellîye nâil olamadıkları cihetle mevhûm olan varlıklarından kurtulmamışlardır. Onların canları ve akılları, ancak bu ma'rifet sâyesinde hayât-ı dünyâ meşakkatlerinden kurtulmuştur. Ârif olmayanların canı ve aklı ise dâimâ sıkıntı içindedir.
1258. Ayın nûru ne vakit ebedî âlûde olur, eğer o nûr iyi ve kötü üzerine çarpsa bile?
"Ayın nûru"ndan murâd tecellî-i zâtî nûrudur. Ya'ni, tecellî-i zâtî nûru sıfât-ı beşeriyetle muttasıf olan bir kimse üzerine çarpsa o sıfâta bulaşmaz. Nitekim cismânî olan ayın nûru iyi ve kötü eşya üzerine çarpsa bile, hiçbir vakit birinin sıfatına bulaşmaz ve rengine boyanmaz.
1259. İlâh tarafına olan akıl ve canın nûru gibi, o cümleden pak olarak aya rücû' eder.
O tecellî-i zâtî nûru, Hak tarafına müteveccih olan aklın ve canın nûru gibi, kesâfetten ve sıfât-ı kevniyyeden pâk ve tâhir olarak sâhib-i tecellî olan Hakk'a rücû' eder.
1260. Paklik vasfı ayın nûru üzerinde mahbûstur, her ne kadar onun pertevi yolun necâsetleri üzerine olsa da!
Ya'ni, ayın nûru üzerinde pâklik ve temizlik vasfı aslîdir, her ne kadar ayın nûru yolun necâsetleri üzerine de düşse, o nûr kirlenmez ve münecces olmaz. Bunun gibi tecellî-i zâtî nûru da sıfât-ı beşeriyye kirleri üzerine vâki' olsa bile kudsiyyet ve tahâret onun vasf-ı aslîsidir.
1261. Yolun necâsetlerinden ve bulaşıklarından nûra kötü damarlılık hâsıl olmaz.
Yukarıki ma'nânın te'kîd ve tavzîhidir.
1262. Güneşin nûru "İrciî!"yi işitti. Kendi aslı tarafına acele gitti.
"Güneş"ten murâd, zât-ı Hak ve "nûr"dan murâd, rûh-i insânî ve nefs-i nâtıkadır. “İrciî!” ile يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (Fecr, 89/27-28) ya'ni "Ey nefs-i mutmainne, Rabbine râzıye ve marziyye olarak rücû' et!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, nitekim zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayât'ının mazharı olan rûh-i insânî “Rabbine rücû' et!" hitâbını işitince, kendi aslı olan zât-ı Hak tarafına acele gitti.
1263. Onun üzerinde ne külhanlardan bir ayıp kaldı, ne de onun üzerinde gülşenlerden bir renk kaldı.
Ya'ni, tecellî-i zâtînin kudsiyeti ve tahâreti, sıfat-ı Hayât-ı İlâhiyyenin mazharı olan rûh-i insâniyeye benzer. Rûh-i insânî aslında tahâretle muttasıf iken, bu âlem-i kesâfette iyiye ve kötüye pertevini saldı, “İrciî!” emrini duyduğu vakit, yine kendi aslına kemâl-i tahâretle döndü. Onun üzerinde ne külhandan ve ne de gülşenden bir kusûr ve renk kalmadı.
1264. Gözün nuru ve nûr görmüş olan rücû' etti, sahrâ ve çöl onun verâsında kaldı.
"Gözün nûru”ndan murâd, insân-ı kâmilin rûhudur. Zîrâ insân-ı kâmil Hak için gözbebeği mesâbesindedir; ve Hak, esmâ ve sıfatının sûretlerini insân-ı kâmilin mazharından müşâhede buyurur. Nitekim Şeyh-i Ekber (kuddise sirruhû) hazretleri Fass-ı Ademî'de وَهُوَ لِلْحَقِّ بِمَنْزِلَةِ إِنْسَانِ الْعَيْنِ ya'ni "İnsân-ı kâmil Hak için gözbebeği mesâbesindedir ." فَإِنَّهُ بِهِ نَظَرَ الْحَقِّ إِلَى خَلْقِهِ فَرَحِمَهُمْ Ya'ni "Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti" buyurur. Ve "nûr görmüş olanlar"dan murâd, insân-ı kâmilin zâtıdır. Zîrâ insân-ı kâmil kendi hakîkatine nâzırdır. Vaktâki insân-ı kâmil "İrciî!" emrine imtisâlen bu âlem-i kesâfetten âlem-i letâfete intikāl eder; sahrâ ve çöl, ya'ni tabîat sahrâsı ve keserât çölü onun firâkı sevdâsında kalır.
Birisi bir âlim, bir âriften sordu ki: "Eğer bir kimse namazda ses ile ağlarsa ve âh ve nevha ederse, onun namazı bâtıl olur mu veyâ olmaz mı?" Cevâb verdi ki: "Onun adı göz yaşıdır. Acabâ o ağlayan ne görmüştür? Eğer Hudâ'nın şevkını görmüştür de ağlarsa, yâhud günah pişmanlığından ağlarsa, onun namazı bâtıl olmaz. Belki kemâl tutar. Zîrâ namaz ancak kalbin huzûruyladır; ve eğer o cismin hastalığını veyâ evlâd firâkını görmüşse onun namazı bâtıl olur. Zîrâ namazın aslı cismin terki ve evlâdın terkidir. İbrâhim gibi ki, namazın tekmîli için oğlunu kurban etti ve cismini Nemrûd'un ateşine tevdî' etti. Mustafa (a.s.)a da فَاتَّبِعْ مِلَّةَ ابراهيمَ (Nahl, 16/123) ya'ni “İbrahim'in milletine tâbi' ol!", "Ve sizin için İbrâhim'de üsve-i hasene vardır" (Mümtahine, 60/4) diye bu hisâl ile emir geldi.
Bu sürh-i şerîf bundan evvelki sürh-i şerîfte vâki' "Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefâsına ve can oyunculuğuna sayı yoktur" ibâresinin ma'nâsına Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti" buyurur. Ve "nûr görmüş olanlar"dan murâd, insân-ı kâmilin zâtıdır. Zîrâ insân-ı kâmil kendi hakîkatine nâzırdır. Vaktâki insân-ı kâmil "İrciî!" emrine imtisâlen bu âlem-i kesâfetten âlem-i letâfete intikāl eder; sahrâ ve çöl, ya'ni tabîat sahrâsı ve keserât çölü onun firâkı sevdâsında kalır.
Birisi bir âlim, bir âriften sordu ki: "Eğer bir kimse namazda ses ile ağlarsa ve âh ve nevha ederse, onun namazı bâtıl olur mu veyâ olmaz mı?" Cevâb verdi ki: "Onun adı göz yaşıdır. Acabâ o ağlayan ne görmüştür? Eğer Hudâ'nın şevkını görmüştür de ağlarsa, yâhud günah pişmanlığından ağlarsa, onun namazı bâtıl olmaz. Belki kemâl tutar. Zîrâ namaz ancak kalbin huzûruyladır; ve eğer o cismin hastalığını veyâ evlâd firâkını görmüşse onun namazı bâtıl olur. Zîrâ namazın aslı cismin terki ve evlâdın terkidir. İbrâhim gibi ki, namazın tekmîli için oğlunu kurban etti ve cismini Nemrûd'un ateşine tevdî' etti. Mustafa (a.s.)a da فَاتَّبِعْ مِلَّةَ ابراهيمَ (Nahl, 16/123) ya'ni “İbrahim'in milletine tâbi' ol!", "Ve sizin için İbrâhim'de üsve-i hasene vardır" (Mümtahine, 60/4) diye bu hisâl ile emir geldi
Bu sürh-i şerîf bundan evvelki sürh-i şerîfte vâki' "Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefâsına ve can oyunculuğuna sayı yoktur" ibâresinin ma'nâsına ve 1255 numaralı beyitte vâki' “Âgâh ol eğer can oynayıcı yâr isen öl!” mısrâ'ının rûh-ı ma'nâsına merbûttur. Zîrâ namaz insanın bilcümle kuvâsıyla Hakk'a teveccühüdür. Eğer teveccühü kâmilen Hakk'a olur da ağlarsa, Hakk'ın mâsivâsını Hakk'a fedâ etmiş olur ve namazı kâmil olur; ve eğer Hakk'ın gayrına müteveccih olduğu için ağlarsa, onun namazı sûretten ibâret olup bâtıl olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte `لَا صَلَاةَ إِلَّا بِحُضُورِ الْقَلْبِ` ["Namaz ancak kalb huzûruyla namaz olur"] buyrulmuştur; ve bu sûrette Hakk'ı Hakk'ın gayrına tercîh etmiş olur; ve Hakk'a teveccühün kemâli Hakk'ı, halka tercîh iledir. Nitekim İbrâhim (a.s.) böyle yaptı ve Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bu hisâl ile emir buyurdu ve âyet-i kerîmede: “Ve İbrâhim (a.s.)da sizin için güzel üsve ve muktedâlık vardır” buyurdu (Mümtahine, 60/4). Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 38. faslında da birinin: “Birisi namazda na'ra vurup ağlasa namazı bâtıl olur mu, yoksa olmaz mı?” suâline cevâben şöyle buyururlar: “Bunun tafsîli vardır, eğer o girye ona mahsûsât hâricinde başka bir âlem görünmesinden münbais ise, gerçi ona göz yaşı derler, acabâ gözü ne gördü? Eğer namaz cinsinden ve namazı mükemmel kılan böyle bir şey görmüş ise, namazdan maksûd o olduğundan, onun namazı sahîh ve kâmil-ter olur. Eğer bunun aksine olarak dünyâ için ağlamış ise veyâ ona bir düşman gâlib gelip kînî sebebiyle girye gelmiş ise veyâhud “Onun bu kadar serveti vardır; benim yoktur”, diye bir kimse hakkında hased eylemiş ise namazı ebter ve nâkıs ve bâtıl olur.” (*) `فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ` (Âl-i İmrân sûresinde olan Âl-i İmrân, 3/95) âyet-i kerîmesinden muktebestir.
1265. O bir kimse müftîden hafiyyen sordu: “Eğer bir kimse namazda na'ra ile ağlasa,”
1266. “Onun namazı acaba bâtıl olur mu? Yâhud onun namazı câiz ve kâmil olur mu?”
1267. Ona dedi: “Göz yaşının adı ne içindir, bakasın; tâ ki acabâ o ne gördü ve ağladı?”
(*) Bk. Fîhi Mâ Fîh, (hazırlayan: Selçuk Eraydın), s.134, İz yayıncılık, 2001. ve 1255 numaralı beyitte vâki' "Âgâh ol eğer can oynayıcı yâr isen öl!" mısrâ'ının rûh-ı ma'nâsına merbûttur. Zîrâ namaz insanın bilcümle kuvâsıyle Hakk'a teveccühüdür. Eğer teveccühü kâmilen Hakk'a olur da ağlarsa, Hakk'ın mâsivâsını Hakk'a fedâ etmiş olur ve namazı kâmil olur; ve eğer Hakk'ın gayrına müteveccih olduğu için ağlarsa, onun namazı sûretten ibâret olup bâtıl olur. Zîrâ hadîs-i şerifte لَا صَلَاةَ إِلَّا بِحُضُورِ الْقَلْبِ ["Namaz ancak kalb huzûruyla namaz olur"] buyrulmuştur; ve bu sûrette Hakk'ı Hakk'ın gayrına tercih etmiş olur; ve Hakk'a teveccühün kemâli Hakk'ı, halka tercîh iledir. Nitekim İbrâhim (a.s.) böyle yaptı ve Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bu hisâl ile emir buyurdu ve âyet-i kerîmede: "Ve İbrahim (a.s.) da sizin için güzel üsve ve muktedâlık vardır" buyurdu (Mümtahine, 60/4). Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 38. faslında da birinin: "Birisi namazda na'ra vurup ağlasa namazı bâtıl olur mu, yoksa olmaz mı?" suâline cevâben şöyle buyururlar: "Bunun tafsîli vardır, eğer o girye ona mahsüsât hâricinde başka bir âlem görünmesinden münbais ise, gerçi ona göz yaşı derler, acabâ gözü ne gördü? Eğer namaz cinsinden ve namazı mükemmel kılan böyle bir şey görmüş ise, namazdan maksûd o olduğundan, onun namazı sahîh ve kâmil-ter olur. Eğer bunun aksine olarak dünyâ için ağlamış ise veyâ ona bir düşman galib gelip kîni sebebiyle girye gelmiş ise veyâhud "Onun bu kadar serveti vardır; benim yoktur", diye bir kimse hakkında hased eylemiş ise namazı ebter ve nâkıs ve bâtıl olur." (*) فَاتَّبِعُواْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ (Âl-i İmrân, 3/95) âyet-i kerîmesinden muktebestir. (*) Bk. Fîhi Mâ Fih, (hazırlayan: Selçuk Eraydın), s.134, İz yayıncılık, 2001.
1268. O göz yaşı acaba gizliden ne görmüştür; hatta o sebeble o kendi çeşmesinden akıcı oldu?"
1269. Eğer o pür-niyaz o cihanı görmüş ise, o namazın na'rasından bir revnak bulur."
Ya'ni, “O münâcât ile meşgül kimse namazında o cihân-ı ma'nâyı görmüş ise, bu müşâhedesinden dolayı namazda attığı na'radan ve ağlamadan bir revnak bulur ve onun kalbi ve rûhu bir letâfet kesbeder."
1270. Eğer o girye cisim zahmetinden ve mâtemden oldu ise, iplik koptu ve iğ dahi kırıldı."
"Sûg", mâtem ve "dûg" iplik büktükleri âlet ki, Türkçe "iğ" ta'bîr ederler.
Ya'ni, namazda ağlamak cismâniyete müteallik bir sebebden olduğu takdirde Hakk'a olan teveccüh râbıtasının ipliği koptu ve ihlâs iği dahi kırıldı ve namaz bâtıl oldu. Bir mürîd kendi şeyhinin huzûruna geldi. Bu şeyhden yaş ihtiyârını murâd etmiyorum, belki beşikte Îsâ ve çocukların mektebinde Yahyâ olsa bile, akıl ve ma’rifet pîrini murâd ediyorum. Mürîd şeyhi ağlayıcı gördü, o da muvâfakat etti ve ağladı; vaktâki fâriğ oldu o dışarıya çıktı. Diğer mürîd ki, şeyhin hâline daha ziyâde vâkıf idi; gayret cihetinden onun arkasından derhal dışarıya çıktı ve ona dedi: “Ey kardeşim, ben sana söylemiş olayım; sakın, sakın ha! Düşünmeyesin ve demeyesin ki şeyh ağladı, ben de ağladım; zîrâ birçok sene riyâsız riyâzet yapmak lâzımdır ve akabelerden ve timsah dolu deryâlardan ve arslan ve kaplan dolu yüksek dağlardan geçmek lâzımdır, tâ ki şeyhin ağlamasına erişesin! yâhud erişmeyesin! Eğer erişir isen, “Arz benim için dürüldü”nün şükrünü çok söyleyesin!”
Bu sürh-ı şerîf ağlamadan ağlamaya çok farklar olduğunu beyân için irâd buyrulmuş ve bu ma’nâ ile yukarıki sürh-ı şerîfe merbût bulunmuştur. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: “Benim şeyh dediğim kimse saçı ve sakalı ağarmış ve yaşlanmış olan kimse değildir; belki akıl ve ma’rifet sâhibi olan kimsedir. Bu kimse velev ki Îsâ (a.s.) gibi beşikte bir çocuk olsun; zîrâ Îsâ (a.s.) hakkında sûre-i Meryem’de beşikte iken إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا (Meryem, 19/30) ya’ni “Ben Allah’ın kuluyum ve bana kitâb verdi ve beni peygamber yaptı” âyet-i kerîmesi mezkûrdur. Veyâhud Yahyâ (a.s.) gibi çocukların mektebine devâm etmekte bulunsun. Nitekim onun hakkında Hak Teâlâ kezâ sûre-i Meryem’de وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (Meryem, 19/12) ya’ni “Biz ona çocukluğunda hikmet verdik” buyurur. Ve sürh-ı şerîfin son cümlesinde mezkûr olan زُوِيَتْ لِيَ الْأَرْضُ لِيَ ibâresiyle زُوِيَتْ لِيَ الْأَرْضُ فَأُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَ مَغَارِبَهَا لِيَ ya’ni “Yeryüzü benim için dürülüp büküldü, bana arzın şarkları ve garbları gösterildi” hadîs-i şerîfine işâret buyruluyor. Hazret-i Pîr hakîkî olan bir şeyhin hâline bu sûretle işâret buyururlar. Bu hâlin hâricinde kalıp şeyhlik da’vâsında bulunanların hepsi mukalliddirler.
1271. Bir mürîd şeyhin huzûruna içeriye geldi, şeyh ağlamada ve nevhada idi.
Bir mürîd kendi şeyhinin huzûruna geldi. Bu şeyhden yaş ihtiyarını murâd etmiyorum, belki beşikte Îsâ ve çocukların mektebinde Yahyâ olsa bile, akıl ve ma'rifet pîrini murâd ediyorum. Mürîd şeyhi ağlayıcı gördü, o da muvâfakat etti ve ağladı; vaktâki fâriğ oldu o dışarıya çıktı. Diğer mürîd ki, şeyhin hâline daha ziyâde vâkıf idi; gayret cihetinden onun arkasından derhal dışarıya çıktı ve ona dedi: "Ey kardeşim, ben sana söylemiş olayım; sakın, sakın ha! Düşünmeyesin ve demeyesin ki şeyh ağladı, ben de ağladım; zîrâ birçok sene riyâsız riyâzet yapmak lâzımdır ve akabelerden ve timsah dolu deryâlardan ve arslan ve kaplan dolu yüksek dağlardan geçmek lâzımdır, tâ ki şeyhin ağlamasına erişesin! yâhud erişmeyesin! Eğer erişir isen, "Arz benim için dürüldü"nün şükrünü çok söyleyesin!"
Bu sürh-ı şerîf ağlamadan ağlamaya çok farklar olduğunu beyân için îrâd buyrulmuş ve bu ma'nâ ile yukarıki sürh-ı şerîfe merbût bulunmuştur. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Benim şeyh dediğim kimse saçı ve sakalı ağarmış ve yaşlanmış olan kimse değildir; belki akıl ve ma'rifet sahibi olan kimsedir. Bu kimse velev ki Îsâ (a.s.) gibi beşikte bir çocuk olsun; zîrâ Îsâ (a.s.) hakkında sûre-i Meryem'de beşikte iken إني عبد الله آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا (Meryem, 19/30) ya'ni "Ben Allah'ın kuluyum vé bána kitab verdi ve bení peygamber yaptı" âyet-i kerîmesi mezkûrdur. Veyâhud Yahyâ (a.s.) gibi çocukların mektebine devâm etmekte bulunsun. Nitekim onun hakkında Hak Teâlâ kezâ sûre-i Meryem'de وآتيناه الحكم صبيا (Meryem, 19/12) ya'ni "Biz ona çocukluğunda hikmet verdik" buyurur. Ve sürh-ı şerîfin son cümlesinde mezkûr olan زويت الارض لى ibâresiyle زويت الأرض فاريت مشارقها و مغاربها لی ya'ni "Yeryüzü benim için dürülüp büküldü, bana arzın şarkları ve garbları gösterildi" hadîs-i şerîfine işaret buyruluyor. Hazret-i Pîr hakîkî olan bir şeyhin hâline bu sûretle işâret buyururlar. Bu hâlin hâricinde kalıp şeyhlik da'vâsında bulunanların hepsi mukalliddirler.
1272. Vaktaki o mürid şeyhi ağlayıcı gördü, onun gözünden su koştu.
Ya'ni, mürid şeyhi ağlar bir hâlde görünce ona da rikkat gelip ağlamağa başladı ve gözünden yaşlar aktı; onun ağlaması taklîd idi. Zîrâ şeyhi ağlatan sebebi bilmiş görmüş değil idi. O yalnız his gözüyle şeyhin ağladığını gördü.
1273. Bir dost, dosta latîfe imla ettiği vakit; kulaklı bir kere, sağır iki kere güler.
“Gûş-ver”, işiten ve kulaklı; ve “imlî”, “imla” kelimesinin imâle olunmuşudur, “doldurmak” demektir. Ya'ni, bir mecliste bir dost dostun kulağına bir hezl ve latîfe doldursa ve o mecliste de bir sağır bulunsa o latîfeyi işitenler güler, sağır da güler.
1274. Birinci def'a taklîd ve tekellüf yolundandır, zîrâ görür ki kavim gülüyorlar.
“Sevm”, tekellüf göstermek ma'nâsınadır. Sağırın birinci def'a gülmesi, mecliste olanların güldüklerini görmesi sebebiyle taklîd ve tekellüf cihetindendir.
1275. Sağır da o zaman onlar gibi güler, gülenlerin hâlinden bî-haberdir.
1276. Tekrar “Gülme nedendir?” diye sorar, sonra işittiği vakit ikinci def'a güler.
1277. Binâenaleyh mukallid dahi sağır gibidir, o şâdîde ki onun başındadır.
“Mukallid”, sözde ve fiilde bir kimseye tâbi' olan kimseye derler ki, bu kimse o sözün ve fiilin hakîkatini bilmez, körü körüne tâbi' olur. Böyle bir kimse bir mecliste herkesin güldüğünü gördüğü için gülen bir sağıra benzer. Binâenaleyh bir mürid-i mukallidin taklîd ettiği sözde ve fiilde kendisine ârız olan sürür ve şâdîliği, muhakkıkın sürür ve şâdîliğinden aks eder. Bu onun birinci defadaki sürûrudur. Vaktâki o sözün ve fiilin hakîkati kendisine inkişaf eder; ikinci def'a mesrûr ve şad olur.
1278. Pertev şeyhten geldi ve menhel dahi şeyhten. Şâdîlik feyzi müridlerden değil, belki şeyhtendir.
"Menhel", mer'âlarda hayvan suladıkları kuyu veyâ pınar ma'nâsına ge-lir. Mürîdin hâli, şeyhin hâlinin pertevi ve aksidir; ve onun feyzinin pınarı da-hi kezâlik şeyhtendir. Eğer müridlerin kalblerinde bast ve şâdî olursa, o hâl kendilerinden değil, belki şeyhlerindendir. Binâenaleyh müridlerin çoğu şeyhlerinden kendilerine mün'akis olan hâli kendilerinin zannedip, kemâl da'vâsında bulunurlar, bu da'vâ onları terakkîden mahrûm eder.
1279. Suda sepet ve şişe üzerinde bir nûr gibidir. Eğer kendilerinden bilirler ise, o noksan olur.
"Hıdâc", nâkıs ve noksan demektir. Mürîd, su içinde sepet gibidir. Sepetin hâl-i aslîsi içinde su bulunmamaktır; fakat su içinde olduğu vakit içine su do-lar ve mürîdin kalbine mün'akis olan feyz-i şâdî, sırça ve şişe gibi mevâdd-ı zücâciyye üzerine aks eden güneşin veyâ ayın parlaklığı gibidir. Eğer sepet, içindeki suyu ve sırça; içindeki lem'ayı kendinden bilirse nâkıs bir hüküm olur.
1280. İnadçı olan, ırmaktan cüda olduğu vakit, bilir ki onda o latîf su ırmak-[1280] tan idi.
Ya'ni, da'vâsında inâd eden sepet ırmaktan ve su içinden ayrıldığı vakit, bilir ve anlar ki, kendi içindeki o latîf su, kendinden değil ırmaktan idi. Da'vâ-yı kemâl eden mürîd dahi, şeyhinden ayrıldığı vakit sepet gibi olur.
1281. Zücâc dahi bilir ki, o parlama, güzel parlayıcı olan aydan idi.
"Lema", ikinci bâbdan masdar olup "parlamak ve aydınlık olmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, parlaklığı kendinden bilen zücâc dahi ay gurûb ettiği va- kit, kendinde parlaklık kalmadığını görünce, o parlaklığın aydan olduğunu bi- lir. Da'vâ-yı kemâl eden mürîd dahi, şeyhinden ayrılınca, ârızî olan füyûzâ- tını kaybeder.
1282. Vaktaki onun gözünü "Kum!" emri açar, müteakiben seher gibi ikinci def'a güler.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Müzzemmil'de vâki' olan يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا (Müzzemmil, 73/1-2) ya'ni "Ey örtünen, gece kalk namaz kıl, uyku için ge- cenin azı müstesnâdır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Mürîdin zulmet-i ta- bîat içindeki hâli geceye ve hâl-i taklîddeki sürûru ve şâdîsi subh-ı kâzibe ve "Kum!" emriyle zulmet-i tabîattan uyanıp kalkması sebebiyle vâki' olan in- kişâf-ı esrârdan dolayı sürûr-i hakîkîsi subh-ı sâdıka teşbîh buyrulmuştur.
1283. Onun kendi gülmesi üzerine de gülme gelir ki, o taklîd içinde ona geldi.
Mukallidin gülmesi ve sürûru iki def'a olup birincisi taklîd cihetindendir. Vaktâki güldüğü ve sevindiği şeyin hakîkatine muttali' olur, ikinci def'a gü- ler ve mesrûr olur; ve evvelki taklîd üzerine vâki' olan gülüşlerine de güler ve "Benim anlamadan gülüşüm ve mesrûr oluşum ne garîb bir hâl imiş!" der.
1284. Der: "Bu kadar uzak ve uzun yoldan ki, bu hakîkat ve sırrın sırları idi."
1285. "Ben ise o vâdîde nasıl uzaktan körlük ve şûr cihetinden şâdîlik eder- dim!"
"Şûr" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "fitne" demektir. "Umyâ", kör gözlülük demektir. Ya'ni, mukallid olan kimse, ikinci def'aki gü- lüşünde der ki: "Şimdi idrak ettiğim bu hakîkat ve sırların sırına karşı ben ev- velce pek uzak ve uzun yol olan taklîd vâdîsinde imişim. Bu taklîd vâdîsin- de, ben bîçâre nasıl olmuş da uzaktan basar-ı basîret körlüğü ve hayalin fit- nesi cihetinden, işin aslını ve hakîkatini anladım diye güler ve sevinir durur idim!"
1286. "Ben ne hayâl bağladım ve o ne idi! Benim zayıf olan derkim alçak bir nakış gösterdi."
Ya'ni, o mukallid sözüne devâm edip der ki: "Ben varlık ve vücûd hakkında ne hayâllere saplanmış kalmıştım; halbuki o varlık ve vücûd ne imiş! Vaktâki bu mevhûm olan varlığım o hakîkî varlık içinde eridi ve mahv oldu, vücûd zannettiğim şeylerin yokluk olduğunu anladım. O vücûd-i hakîkîyi isbât için getirdiğim delîllerin hepsi çürüdü ve söylediğim sözlerin hepsi ma'nâsız kaldı. Beni evvelce bu taklîd hâline sevkeden şey, benim zayıf olan idrâkimin bana alçak bir nakş göstermesi ya'ni bu esfel-i sâfilîn-i tabîatta mütekevvin olan suver-i mevhûmeyi göstermesi idi ki, benim varlığım dahi o suver-i mevhûmeden birisi idi ki, o zayıf idrâkim, o vücûd-i hakîkî muvâcehesinde, beni bana var diye gösterdi. Bu sebeble ben varlığım ile mesrûr oldum. Şimdi anladım ki ben yok imişim. Benim benliğim ise bende zâhir olan vücûd-ı hakîkî imiş. Binâenaleyh benim şimdiki sürûrum, bu hakîkati zevkan ve hâlen idrâk sebebiyledir; ve şimdi evvelki taklîdime ve hayâlime gülmekteyim." Beyt-i Niyazî-i Mısrî (kuddise sirruhû): Çü bildim cümle Hak imiş arada gayrı yok imiş Bi-külli anda gark imiş ne ben varım ne irfanım
1287. Yol çocuğu olana merdânın fikri nerededir! Zîrâ onun hayali nerede ve doğru olan tahkîk nerede!
Tarîkat çocuğu olan bir mürîde, merdân-ı ilâhî olan insân-ı kâmillerin fikri pek uzaktır; zîrâ o tarîkat çocuğunun hayali ve idrâki nerede, insân-ı kâmilin zevkan ve hâlen idrâk buyurduğu o doğru ma'nâlar nerede!
1288. Çocukların fikri ya dâye, ya süt, ya kuru üzüm ve ceviz, yahud ağlama ve feryaddır.
Çocuklar, kendi dâyeleri ve süt ve kuru üzüm ve ceviz gibi şeyler ile eğlenip müteselli oldukları gibi, tarîkat çocukları da birtakım rü'yâlar ve zikrullah esnâsında kendilerine görünen nûrlar ve renkler ile veyâhud "cezbe" ta'bîr ettikleri feryâdlar ve na'ralar ile müteselli olup terakkî ettik diye sevinirler.
1289. O mukallid, alîl olan çocuk gibidir. Her ne kadar ince bahis ve delîl tu- tar ise de.
"Mukallid"den murâd, ulûm-i zâhiriyye erbâbıdır ki, onlar kendi nazarla- rını ve fikirlerini, kendi emsâllerine taklîd ile elde ederler. Bu husûsta delâil-i mantıkıyyeye istinâd ederler ve müddeâlarına delîl ikâmesi için ince bahisle- re girişirler ve bahisleri inceledikçe kuvve-i vâhimeleri faâliyete gelip, mes'eleleri içinden çıkılmaz vâdiye sürüklerler, ne kendileri ve ne de dinle- yenler şübheden kurtulamazlar; binâenaleyh onlar hak ve hakîkat yolunda alîl olan bir çocuk gibi sendeleyerek yürürler.
1290. Delîlde ve şikâlde o taammuk, onu basîretten uzak eder.
"Şikâl", burada mekr ve hîle demektir; ve "işkâl" kelimesinin muhaffefi ol- ması da câizdir, "müşkil kılmak ve örtmek" demek olur. "Güsâl", ayırmak ve uzağa atmak demektir. Ya'ni, o mukallidin delîlde ve isbât-ı müddeâ için teşeb- büs ettiği hîlede taammuku ve bahsi külfet ile derinleştirmesi kendisini hakî- kat-i mes'eleyi basar-ı basîret ile görmekten ayırır ve uzağa atar. Ba'zı nüsha- larda "şikâl" yerine "şekîl" vâki' olmuştur ki, "şikâl" kelimesinin imâle olun- muşudur; ve yukarıdaki ma'nâyı mutazammındır; "güsâl" yerine de mutâba- kat-ı kâfiye için "güsîl" vâki' olmuştur. Bu da "uzak ve ayrı" ma'nâsınadır.
1291. Bir mâye ki o, onun sırrının sürmesidir; götürdü ve işkâl söylemekte işi bağladı.
"Mâye"den murâd, akıl ve idrâktir. Ya'ni, o mukallidin böyle ince ve müş- kil bahse ve delîller îrâdına meşgûl olması, kendi basîret gözünün sürmesi olan akıl ve idrâki izâle etti ve yerine bu gözün perdesi olan kuvve-i vâhimesini fa- âliyete getirdi ve maksûd olan işin ve doğru netîcesinin önüne sed çekti.
1292. Ey mukallid, Buhâra'dan geri dön! Zillete git, tâ ki sen arslan adam olasın!
Buhârâ, Asya'da Türkistan'da vâki' meşhûr bir şehrin ismidir. Hz. Pîr zamânında Buhârâ medreseleri, ulûm-i zâhiriyyenin makarr-ı tahsîli idi; ve bu ulûmun tahsîli için birçok şehirlerden oraya talebe giderdi. Bu ulûm-i zâhiriyye erbâbı mukallidîn zümresinden olduğundan cenâb-ı Pîr efendimiz, ey mukallid Buhârâ'dan geri dön ve ulûm-i zâhiriyye ile ömrünü ifnâ etmekten vazgeç ki, bu ulûm-i zâhiriyye senin nefsinin sermâye-i kibir ve gurûrudur. Oradan dön, zillet ve horluk tarafına git ve fakr-ı ma'nevîyi ihtiyar et ki, nefsin kibir ve gurûru kırılmak sûretiyle, âlem-i ma'nâda bir arslan adam olasın!
1293. Nihayet bâtında başka Buhârâ göresin! Saf yırtıcılar onun meclisinde lâ-yefkahundur.
Ya'ni, horluk ve zillet tarafına gitmekle âkıbet, kendi bâtınında ve kalbinde başka Buhârâ, ya'ni ilm-i ledün şehrini görürsün ki, bahs-i cidâlde ve münâzarada saf yırtıcı olan ulemâ-yı zâhir, bu ilm-i ledün meclisinde lâ-yefkahûndurlar, ya'ni o mecliste söylenen sözlere karşı bahis ve münâzara etmek şöyle dursun, anlamazlar bile!
1294. Vâkia peyk yeryüzünde pek çabuk koşucudur; deryaya gittiği vakit, damarı kopmuş kimsedir.
"Peyk", mektûb getirip götüren piyâde, müvezzi', hizmetkâr demektir. Burada Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin zâhirî ma'nâlarını halka tebliğ eden ulemâ-yı zâhiredir. "Derya"dan murâd, ilm-i hakîkattir. Ya'ni, ulemâ-yı zahir Kur'ân'ın ve hadîsin ma'nâ-yı zâhirini beyân hususunda çeviktirler ve bu husûsta ince ince ma'nâlar beyân ederler. Fakat ulûm-i bâtıniyyeye ve ledünniyyeye gelince, orada damarı kopmuş bir kimse gibi bir adım atamazlar ve bir söz söyleyemezler.
1295. O karada "Hamelnâhüm" olur; ve ancak o kimse ki denizde mahmuldür, kimse odur.
Bu beyt-i şerîfte Benî-İsrail sûresinde olan وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَر وَالْبَحْرِ (İsrâ, 17/70) ya'ni, "Biz muhakkak benî-âdemi mükerrem kıldık ve onları ka- rada ve denizde bindirdik” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. “Kes”, kimse ve adam ma’nâsına olup burada “makbûl ve mu’teber olan insan” demektir. Mukabili “nâ-kes”dir ki, “denî olan adam” ma’nâsınadır. Bu âyet-i kerîme II. cildin 3762 ve 3763 numaralı beyitlerinde geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte “kara” ile âlim-i zâhire, ve “deniz” ile âlim-i bâtına işâret buyururlar. Ya’ni, o peyk olan âlim-i zâhirî, bu mertebe-i şehâdetin ve âlem-i zâhirin mahmûlü olur; halbuki makbûl ve mu’teber olan adam, ancak âlem-i bâtının mahmûlü olup onu başında taşıdığı kimsedir. Zîrâ âlim-i zâhirî sûretle mukayyeddir ve âlim-i bâtınî ise sûret kaydından kurtulmuştur.
1296. Şâhın çok atâsı vardır; ey vehme ve bir tasvîre merhûn olmuş olan koş!
Ey mevhûm olan vücûduna ve bir sûret-i fâniye merhûn ve mahbûs olmuş olan âlim-i zâhirî ve mürîd-i mukallid, şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın ism-i Zâhir’inin mazharı olan bu âlem-i sûretteki atâ ve ihsânından başka, âlem-i ma’nâda çok ihsânları vardır; binâenaleyh âlem-i sûretten âlem-i ma’nâya koş!
1297. O sâde olan mürîd dahi taklîd cihetinden, o azîze muvâfık bir girye etti.
Kıssada beyân olunan o sâde-dil ve sûrette mahbûs olan mürîd dahi, şeyhinin ağlamasına taklîd etmiş olmak için o azîze ve şeyhine muvâfakat ile ağladı.
1298. O sağır adam gibi mukallidce ağladı ve mûcibden bîhaber idi.
O sâde-dil mürid, sağır bir adam nasıl ağlayanlara taklîden ağlarsa, şeyhine taklîden ağladı, halbuki şeyhinin niçin ağladığına vakıf değil idi.
1299. Vaktâki birçok ağladı, hizmet etti ve gitti; onun arkasından hâs olan mürîd acele geldi.
“Teft”, burada “acele” ma’nâsınadır. Ya’ni, o sâde-dil mürîd vaktâki birçok ağladı ve şeyhin hizmetinde bulundu ve sonra da huzûrundan çıktı. rada ve denizde bindirdik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Kes", kimse ve adam ma'nâsına olup burada "makbûl ve mu'teber olan insan" demektir. Mukābili "nâ-kes"dir ki, "denî olan adam" ma'nâsınadır. Bu âyet-i kerîme II. cildin 3762 ve 3763 numaralı beyitlerinde geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte "kara” ile âlim-i zâhire, ve “deniz” ile âlim-i bâtına işâret buyururlar. Ya'ni, o peyk olan âlim-i zâhirî, bu mertebe-i şehadetin ve âlem-i zâhirin mahmülü olur; halbuki makbûl ve mu'teber olan adam, ancak âlem-i bâtının mahmûlü olup onu başında taşıdığı kimsedir. Zîrâ âlim-i zâhirî sûretle mukayyeddir ve âlim-i bâtınî ise sûret kaydından kurtulmuştur.
1300. Dedi: "Ey nazar cihetinden şeyhin giryesinin vifakı üzerine, habersiz olan bulut gibi ağlayan!"
O mürîd-i hâs dedi: "Ey görünüşte şeyhinin ağlamasına muvâfakat ederek bulutların kendilerinden habersiz olarak yağmur yağdırdıkları gibi ağlayan arkadaş!"
1301. "Sakın ha, sakın ha, sakın ha, ey vefâ edici mürîd, her ne kadar taklîd-de müstefid isen de!"
"Allah" ta'bîrleri, and vermek ma'nâsına olduğu gibi, tahzîr ma'nâsına da müsta'meldir. Tekerrürü te'kîd içindir. Burada her ikisi de câizdir. Ya'ni, "Ey pîrine karşı olan ahdine vefâkâr olan mürid, Allah hakkıçün veyâhud sakın ha, her ne kadar şeyhe olan taklîdinde ma'nen fâide görür isen de;"
1302. "Nihayet demeyesin ki, gördüm o şah ağladı; ben de onun gibi ağladım, zîrâ o münkirliktir."
Ya'ni, "Senin zâhiren şeyhe olan taklîdine bir şey demem. Fakat bâtınen ve fikren gördüm ki, şâh-ı hakîkat olan şeyhim ağladı; benim ağlamam da onun ağlaması gibi oldu, eğer bu fikirde bulunursan, şeyhin hâl-i âlîsini inkâr etmiş olursun ve onu kendi hâlinin mertebesine tenzîl etmiş bulunursun. “Münkir", "inkâr"dan ism-i fâil olduğu gibi ism-i mef'ûl olmak dahi câizdir. O hâlde ma'na: “Zîrâ o senin fikrin mezmûm olan bir ma'nâyı irtikâb etmektir." demek olur. Ba'zı nüshalarda "münkirîst" yerine "mî-girîst" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Ben onun ağladığı gibi ağladım" demek olur.
1303. Taklīd ve zan üzerine pür-cehl olan ağlama, o emîn kılınmışın ağlaması gibi değildir.
Mürîdin taklîd ve zan üzerine mechûl bir sebeb tahtında vâki' olan ağlaması, Hak Teâlâ hazretlerinin gam ü şâdîden emîn kıldığı insân-ı kâmilin ağlaması gibi değildir.
1304. Sen ağlamayı ağlama üzerine kıyâs yapma! Bu ağlamadan ona uzun yol vardır.
Sen insân-ı kâmilin ağlamasını, nefis sâhiplerinin ağlamasına kıyâs etme! Zâhirde her ikisi de birbirine benzer ise de, bu nâkısın ağlamasından kâmilin ağlamasına, uzun yol ve mesâfe vardır.
1305. O otuz senelik cihâddan sonradır; akıl aslâ oraya düşemez.
O insân-ı kâmilin ağlaması otuz sene nefsiyyle vâki' olan mücâhedesinden sonraki ağlamadır. Akıl, o ağlamanın nasıl bir ağlama olduğunu idrâk edemez. Zîrâ o zevk meselesidir; aklın zevk ve hâl bahsinde hiçbir yeri yoktur.
1306. Ondan akıl tarafına yüz merhale vardır; aklı o kâfileden vâkıf bilme!
Ya'ni, insân-ı kâmilin ağlamasının sebebinden akıl tarafına birçok merhale vardır. Bu merhaleleri kat'etmemiş olan aklın o insân-ı kâmil kâfilesinden aslâ haberi yoktur. Akıl ancak onların sûret-i zâhirelerini görür, ahvâl-i bâtınelerine hiç vukûfu yoktur.
1307. Onun giryesi ne gamdan ne de ferahdandır. Aynü'l-mülahın giryesini rûh bilir.
“Mülah”, güzel, latîf kelâm ma'nâsına olan “mülha”nın cem'idir. “Ayn” göz ve çeşme demektir. “Girye-i aynü'l-mülah” terkîb-i izâfîdir. “Latîf ve güzel kelâm çeşmesinin ağlaması” demek olur. Ya'ni, insân-ı kâmilin ağlaması ne gamdandır, ne de ferahdandır. Latîf ve güzel kelâm çeşmesi ve menba'ı olan insân-ı kâmilin ağlamasını akıl değil, ancak rûh bilir. Nefahâtü'l-Üns'te münderictir ki: “Ebû'l-Hasen Harakânî ile Ebû Abdullah Dâsitânî, Şeyh Ebû'l- Mürîdin taklîd ve zan üzerine mechûl bir sebeb tahtında vâki' olan ağlaması, Hak Teâlâ hazretlerinin gam ü şâdîden emîn kıldığı insân-ı kâmilin ağlaması gibi değildir.
1308. Onun ağlaması ve gülmesi o taraftandır; o şey ki aklın vehmi olur ondan berîdir.
İnsân-ı kâmilin ağlaması ve gülmesi vücûd-i hakîkî-yi Hak tarafındandır. Zîrâ onun vücûd-i abdânîsi vücûd-i hakîkîde mahv olmuştur. Onun hâli aklın vehmi olan şeyden berîdir, ya'ni onu akıl kendi vehmi ile idrâk edemez. Baʻzı nüshalarda "vehm" ile "akl" arasında vâv-ı âtıfa vardır. Bu sûrette ma'nâ: İnsân-ı kâmilin hâli akıl ve vehm ile idrâk olunmaktan berîdir demek olur.
Hazret-i Şeyh-i Ekber Fass-ı Eyyûbî'de buyurur ki: كما جاع بعض العارفين فبكى فقال له فى ذالك من لا ذوق له في هذا الفن معاتبا له فقال العارف انما جو عنى لا بكى يقول انما ابتلاني بالضر لأسأله في رفعه عنى و ذلك لا يقدح في كوني صابراً -Yani Ni tekim âriflerden ba'zısı acıktı, ağladı. Bu fenden zevkı olmayan bir kimse ona muâtib olarak bunun hakkında söyledi. Onu müteâkıben ârif dedi ki: "Ancak beni ağlamam için acıktırdı; gûyâ der ki, benden onun ref'i hakkında, ondan suâl etmem için beni zarara mübtelâ eyledi ve bu benim sâbir olmama kadh vermez." Görülüyor ki, ârif-i kâmilin ağlaması ve gülmesi Hak tarafındandır. Ortada kendinin kendiliği yoktur. Hak Teâlâ onlardan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin ahkâmının zuhûrunu onların iradesi karışmaksızın, murâd eder.
1309. Onun gözünün suyu, onun gözü gibi olur; görmemiş olan göz ne vakit göz olur!
Abbâs Kassâb Âmilî (kaddesellâhü esrârahum) hazretlerinin huzûruna geldiler ve dediler ki: "Ey şeyh bizim aramızda bir söz geçti, birimiz dedi ki: "Kişiye ezel ve ebed gamı kâfidir." Ve birimiz de der ki: "Kişiye ezel ve ebed meserretî ve ferahı kâfidir." Siz ne buyurursunuz? Ebü'l-Abbâs hazretleri elini yüzüne sürüp dedi ki: "Elhamdü lillâh kasab oğlunun menzili ne gamdır ne de şâdîdir. ليس عند ربكم صباح و لا مساء Ya'ni, "Rabbinizin indinde ne sabah, ne de akşam vardır." Gam ve şâdî senin sıfatındır ve senin sıfatın olan her şey hâdistir ve hâdisin kadîme yolu yoktur." Bu menkıbeden dahi sâbit olur ki, fenâ-fillâh makāmına gelmemiş ve zevk-i isneyniyyet içinde bulunmuş olan kimsenin insân-ı kâmilin hâlini ve zevkini idrâk etmesi mümkin değildir.
1310. O şeyi ki o görür, ne aklın kıyası cihetinden ve ne havassin yolundan temâs edilemez.
İnsân-ı kâmilin gördüğü nûr-i cemâle ne aklın kıyâsı yetişebilir ne de havâss-i zâhire yolundan temâs olunabilir.
1311. Nûr uzaktan geldiği vakit, gece kaçar; binâenaleyh gecenin karanlığı nûrun cemâlini ne bilir!
Nûr ile zulmet birbirinin zıddıdır. İki zıd bir yerde cem'olmaz kāidesince, nûr uzaktan gelince, gecenin karanlığı zâil olur. Binâenaleyh karanlık nûrun hâlini ta'rîf edemez. Bunun gibi vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın nûru geldiği vakit, vücûd-i izâfînin zulmeti kaçar. Binâenaleyh vücûd-i izâfi vücûd-i hakîkînin nûrunu idrâk edemez.
1312. Sivrisinek kuvvetli rüzgârdan kaçar; binaenaleyh sivrisinek rüzgârların zevkını ne bilir!
“Dehâ”, zeyreklik, cevdet-i fikr (Müntehabü'l-Lügāt). “Dâl”in zammıyla ["dühâ"] şecî ve kavî ma'nâsına da gelir. Burada şecî' ve kavî ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, şecâatli ve kuvvetli rüzgârdan sivrisinek kaçar. Binâenaleyh rüzgâr ile bir yerde cem'olmak kudretini hâiz olmayan sivrisinek rüzgârın zevkini ne bilir! "Sivri-sinek"ten murâd, vücûd-i izâfî-i abddir; ve "şiddetli rüzgâr"dan murâd, tecellî-i zâtîdir. Bu sivrisinek ve rüzgâr misâli, III. cildin 4632 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren mezkûrdur; ve bu husûstaki îzâhât o cildin 4644 numarasına müsâdif olan: Ya'ni, vücûd-i abdânîsi, vücûd-i Hakkanî olan insân-ı kâmilin gözünün suyu, onun gözü hükmündedir. Çünki bu mertebe makām-ı ittihaddır ve makām-ı ittihâdda ikilik fânî olur, artık onun görüşü Hak'ladır. Binâenaleyh bu makamda göz ile göz suyu müttehiddir. Fakat ikilik hicâbı içinde olup, cemâl-i Hakk'ı görmüş olan göz, bakar körün gözü mesâbesindedir; ve o göz her ne kadar zâhiren göz ise de hakîkatte göz değildir.
1313. Kadîm geldiği vakit hades abes olur; binâenaleyh bir kadîmi hades nerede bilir!
Ya'ni, kadîm olan vücûd-i hakîkî-i Hak istîlâ ettiği vakit, abdin hâdis olan vücûd-i izâfîsi abes olur. Nitekim âyet-i kerîmede جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) ya'ni "Hak geldi bâtıl gitti." buyrulur. Binâenaleyh kadîmin zıddı olan hâdis [kadîm ile] bir yerde ictimâ' edemeyince, hâdis olan vücûd-i abd, kadîmi nasıl bilir! "Hades", burada, "yeniden peydâ olmuş olan şey" ma'nâsınadır. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sirruhû) القديم اذا ظهر للحادث اضمحل اثره ya'ni "Kadîm hâdise zâhir olduğu vakit, onun eseri muzmahil olur" buyurmuştur ki, vücûd-i izâfî-i abdin âsârı ve sıfatı mahv olup yerine sıfât-ı Hak kāim olur demektir.
1314. Hades üzerine kadem vurduğu vakit onu hayran eder, vaktaki onu yok etti, onu hem-renk eder.
Vücûd-i kadîm, vücûd-i hâdis üzerine kadem vurduğu ve onu istîlâ ettiği vakit, o hâdisi hayrân eder ve onun vücûd-i mevhûm-i izâfîsini yok eder; ve onu yok ettiği vakit dahi kendi rengine ve sıfatına boyar. Ateşin demiri istîlâ edip ondan demirlik sıfatını nez' etmesi gibi; ve bu istîlâ içinde demirin, "Ben ateşim!" demesi câiz olduğu gibi, abdin dahi "Ben Hakkım!" demesi câiz olur. Nitekim Hz. Hallâc-ı Mansûr "Ene'l-Hak" buyurdu.
1315. Eğer sen ister isen yüz nazîr bulursun, lakin ey fakîr ben ihtiyaç tutmam.
Ya'ni, ey derviş, iki zıddın bir yerde ictimâ' edemeyeceğine dâir eğer sen istersen birçok nazîr ve misâl bulursun. Fakat misâlleri uzatmağa hâcet görmem, söylediğim misâller kâfidir. ["Dergâh-1 Hudâ'yı isteyici de böyledir; vaktaki Huda gelir, arayıcı “lâ” olur."] beytinde de geçti.
1316. Bu "Elif Lâm Mîm” ve “Hà Mîm", bu harfler vukūfta Musa'nın asâsı gibi geldi.
"Vukūf", bilmek ve ıttıla' hâsıl etmek ve durmak ma'nâlarınadır. Burada "bilmek" ma'nâsı münasib olur. Ya'ni, bu ve âtîdeki beyitler suâl-i mukadde-rin cevabıdır. Ya'ni, insân-ı kâmil, sûrette sâir insanlar gibidir; onlar da yer-ler ve içerler. Binâenaleyh sâir insanlardan farkı nedir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu farkı beyânen buyururlar ki: Kur'ân-ı Kerim'deki (الم) (حم) harfleriyle her kâtibin yazı yazarken kullandığı harfler, zâhirde şeklen birbirlerine benzerler, fakat bunların farkını bilmek istersen Hazret-i Mûsâ'nın elindeki asâ ile baş-kalarının elindeki asâ arasındaki farka bak! Hattâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre baş-larındaki hurûf-i mukattaât şeklen birbirine müşâbih olduğu hâlde her birin-de mündemiç olan esrâr başka başkadır. Bunun gibi her bir insân-ı kâmilin bir ism-i galibi olup onların ahkâmı ve âsân ve esrârı başka başka olduğun-dan, bunlar arasında bile farklar vardır. Hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyeye ulemâ-i kirâmın her birisi kendi zevki ve ilmi dairesinde birtakım ma'nâlar vermişlerdir. Fakat onların hakîkatini elfâz ve ibârât ile beyân etmek müm-kin değildir. Keşf-i ilâhî ile zevkan ve vicdânen ma'lum olur.
1317. Hariçten harfler bu harfe benzer, fakat bunun sıfatlarında zebûn olurlar.
Ya'ni, hâriçten ve zâhir cihetinden bakılırsa, onların haricinde kalan diğer harfler dahi bu hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyyeye benzerler. Fakat o hâriçteki harfler bu mukattaât-ı kur'âniyyenin sıfatlarında ve sırlarında zebûn ve mağ-lûbdurlar. Zîrâ ilm-i hurûf erbâbınca ma'lum olan bunların birtakım hâssala-rı ve esrârı vardır ki, o hâssa sâir harflerde bulunmaz.
1318. Her kim ki, o tecrübe cihetinden bir asâ tutar, vakt-i beyânda ne vakit o asâ gibi olur?
Ya'ni, Mûsa (a.s.)ın elindeki değnek, başkalarının elindeki değneğe sûret-te müsâvîdir, fakat sîrette ve sırda müsâvî değildir. Onun sırrında ejderha ol-mak ma'nâsı mündemiştir. Binâenaleyh her kimin elinde bir değnek varsa tecrübe etsin, öyle bir hârikayı beyân ve ızhâr vaktinde bakalım Mûsâ (a.s.)ın asâsına benzer mi?
1319. Bu nefes Îsâ'ya mensubdur, ferahtan yâhud bir gamdan gelen her hevâ ve nefes değildir.
Şeyhin bu nefesi Îsâ (a.s.)ın nefesi cinsindendir, ölmüş rûhları diriltir. Meserret veyâhud gam sebebiyle ciğerden dışarıya salıverilmiş her hava ve nefes cinsinden değildir. Böyle havalar ve nefesleri ashâb-ı nefs olan ehl-i gaflette ara!
1320. Ey baba, bu "Elif Lâm Mîm" ve "Hâ Mîm" beşerin Hazret-i Mevlâ'sından gelmiştir.
Ey sâha-i tabîatta çok yaşayıp ihtiyarlamış ve baba olmuş olan kimse, bu hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyye sâha-i tabîatta tekevvün edip deryâ-yı hakîkatin köpükleri mesâbesinde olan bizim kullandığımız harfler gibi değildir. Onlar o deryâ-yı hakîkatin ka'rından ve beşerin Hz. Mevlâ'sından gelmiş olan cevherlerdir ki, her birinde türlü türlü hâssa-i acîbe vardır.
1321. Her bir elif lâm buna ne benzer, eğer sen can tutarsan, onu bu göz ile görme!
Bizim telaffuz ettiğimiz her bir elif lâm, bu hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyyeye benzer mi? Eğer senin üzerinde rûh-i insânînin hüküm ve te'sîri mevcûd ise, o hurûfu, bu rûh-ı hayvânî gözü ile görme! Onlara bu zâhirî göz ile bakarsan, bu "Elif Lâm" ile sâir elif lâmlar arasında bir fark göremezsin.
1322. Ey hümâm, gerçi onun terkibi harflerdir, avâmın terkibine de benzer.
“Hümâm”, himmeti azîm olan kimse ma'nâsınadır. Ey idrâk-i hakāyık ve esrâr emrinde himmeti azîm olan kimse! Gerçi hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin terkîbi, bizim kullandığımız harflerdir ve bu i'tibâr ile avâm-ı beşerin bu harfler ile yaptıkları terkîbe de benzer. Fakat onların hâmil oldukları esrâr Mûsâ (a.s.)ın asâsının hâmil olduğu sır gibidir. tecrübe etsin, öyle bir hârikayı beyân ve ızhâr vaktinde bakalım Mûsâ (a.s.)ın asâsına benzer mi?
1323. Muhammed'in terkibi et ve deridir; gerçi terkîbde her bir cisim onun cinsidir.
Hâtem-i enbiyâ Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin cism-i şerîfinin terkîbi dahi et ve deridir. Bu terkîb-i zâhirîye göre, efrâd-ı beşerden her birinin cismi dahi, Server-i âlem Efendimizin cisminin cinsindendir.
1324. Et tutar, deri ve kemik tutar; hiç bu terkîbe nazîr olur mu?
"Hemân", burada “şebîh ve nazîr" ma'nâsınadır. Ya'ni, sâir insanların cismi dahi eti ve derisi ve kemiği vardır. Bunlar hiç Server-i âlem Efendimizin cism-i şerîfinin terkîbine nazîr ve şebîh olur mu? Beyt: محمد بشر لا كالبشر بل هو كالياقوت بين الحجر
"Muhammed (s.a.v.) beşerdir, fakat sâir beşerler gibi değildir; belki o hazret, taşlar arasında yâkutun farkı gibi farklıdır."
1325. Zîra o terkibde mu'cizât geldi ki, bütün terkîbler mat oldular.
Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretlerinin cism-i şerîfinin terkîbinde, sâir cisimleri âciz bırakan hârikalar zâhir oldu ki, bu mu'cizât ve havârık karşısında o cisimler mat ve mağlûb oldular. Diğer enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyânın ecsâm-i şerîfeleri de böyledir.
1326. Kitabın “Hâ Mîm"inin terkibi de böyle çok yukarı ve başkaları aşağıdır.
Kitâbullah'taki hurûf-i mukattaâtın ve “Hâ Mîm” ve “Elif Lâm Mîm” gibi terkîblerin sıfât-ı mahfiyyeleri ve onlarda mündemiç olan esrâr ve maânî böyle çok yukarı ve âlîdir; ve bizim terkîb ettiğimiz kelimelerin harfleri ise âlem-i tabîatta mütekevvin olduğundan, onlar da aşağıdadır ve esfel-i sâfilîn mertebesindedir. Ma'lûm olsun ki, kelâmullahın ve hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin havâssı ve te'sîrâtı vardır; ve bu te'sîrât suver-i eşya üzerinde mahsûs olarak zâhir olur. Meselâ hastalara okunup üflenirse şifa bulur. Fakat bu te'sîr herkesin nefesinden zâhir olmaz. O havâss ve te'sîrât, sâlih nefese mukârin olursa zâhir olur, aksi hâlde mahfî kalır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'inin 34. faslında şöyle beyân buyururlar: “Bu rekāyık lisânına ve idrâkine geldiği vakit, rekāyık olarak kalmaz, belki sana ittisâli ile fâsid olur. Nasıl ki, ârifin femine ve idrâkine vâki' olan her fâsid ve sâlih alâhâlihî kalmaz; belki başka bir şey olur. İnâyât ve kerâmâta bürünür ve örtünür. Asâyı görmüyor musun? Mûsa (a.s.)ın elinde nasıl örtündü! Asâ hey'etinde olduğu üzere kalmadı. Resûl (aleyhisselâm)ın yedinde sütûn-ı hannâne ve kamış; ve Îsâ (a.s.)ın feminde duâ ve Dâvûd (a.s.)ın elinde demir ve dağın onun ile hâli, hey'etleri üzere kalmadı; belki olduğu hâlden başka bir şey oldu. İşte bunun gibi rekāyık ve daavât bir zulmânî ve cismânîde vâki' olduğu vakit, bulunduğu hâl üzere kalmazlar."
1327. Zîrâ ki, bu terkibden acizlik içinde sûrun nefhı gibi, dirilik gelir.
Ya'ni, Kur'ân'daki harflerin terkibinden, ahkâm-ı tabîat içinde âciz kalıp çırpınan ve rûh-i insânîleri ölü hükmünde kalan kimselere, İsrafil (a.s.)ın sû-rûrunun nefhı gibi dirilik gelir ve rûh-i insânîleri zevk duyar.
1328. “Hâ Mîm" asâ gibi ejderha olur, Hudâ'nın atâsından denizi yarar.
Hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyeden olan “Hâ Mîm" (حم) bâtınında mündemiç olan ma'nâyı ve sırrı ızhâr edip Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibi ejderha olur. Cenâb-ı Hakk'ın atâsından denizi yarar. Velhâsıl âlem-i tabîatta türlü türlü hârikalar ızhâr eder.
1329. Onun zahiri zâhirlere benzer; ve fakat ekmeğin kursu, ayın kursundan çok uzaktır.
O hurûf-i kur'âniyyenin şekl-i zâhirîsi elifba kitablarında münakkaş olan harflerin eşkâl-i zâhiriyyelerine benzer; ve fakat bundan ma'nâlarının bir Ma'lum olsun ki, kelâmullahın ve hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin havâssı ve te'sîrâtı vardır; ve bu te'sîrât suver-i eşya üzerinde mahsüs olarak zahir olur. Meselâ hastalara okunup üflenirse şifa bulur. Fakat bu te'sîr herkesin nefesinden zâhir olmaz. O havâss ve te'sîrât, sâlih nefese mukärin olursa zahir olur, aksi hâlde mahfi kalır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fihi Mâ Fíh'inin 34. faslında şöyle beyân buyururlar: “Bu rekāyık lisânına ve idrâkine geldiği vakit, rekāyık olarak kalmaz, belki sana ittisâli ile fasid olur. Nasıl ki, ârifin femine ve idrâkine vâki' olan her fâsid ve sâlih alâhâlihî kalmaz; belki başka bir şey olur. İnâyât ve kerâmâta bürünür ve örtünür. Asâyı görmüyor musun? Mûsa (a.s.)ın elinde nasıl örtündü! Asâ hey'etinde olduğu üzere kalmadı. Resûl (aleyhisselâm)ın yedinde sütûn-1 hannâne ve kamış; ve Îsâ (a.s.)ın feminde duâ ve Dâvûd (a.s.)ın elinde demir ve dağın onun ile hâli, hey'etleri üzere kalmadı; belki olduğu hâlden başka bir şey oldu. İşte bunun gibi rekāyık ve daavât bir zulmânî ve cismânîde vâki' olduğu vakit, bulunduğu hâl üzere kalmazlar."
1330. Onun ağlaması, onun gülmesi, onun nutku ondan değildir, Hû'nun mahz-ı sun'udur.
Bunun gibi enbiyâ ve evliyâ hazârâtının ecsâm-ı zâhiriyyeleri, sâir efrâd-ı beşerin ecsâm-ı zâhiriyyelerine benzer. Fakat peygamberin ve bir velînin ağlaması ve gülmesi ve söylemesi, kendinin bu cism-i zâhirîsinden ve nefesinden münbais değildir; belki hüviyet-i ilâhiyyenin, aslâ beşeriyet bulaşığı karışmamış olan bir sun'-ı hâlisidir. Ya'ni onlardan zahir olan hâl, doğrudan doğruya ve âlem-i kesâfetin tavassutu olmaksızın Hak'tan sudûr eder. Nitekim âyet-i kerîmede وما ينطق عن الهوى إن هو إلا وحي يوحى (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber hevâ-yı nefsânîsinden söylemez, onun söylediği ancak kendisine Hak tarafından vahy olunan bir vahiydir" buyrulur.
1331. Vaktaki ahmaklar zahirleri tuttular ve o dekāik onlardan çok gizli kaldı.
Vaktâki âlem-i tabîat ve kesâfetin ahkâmında müstağrak olup onun fevkınde başka âlem olmadığına hükm eden ahmaklar, Kur'ân'ın hurûf-i zâhiriyyesine ve enbiyâ ve evliyânın ecsâm-i zâhiriyyelerine nazar edip ona sarıldılar, onların bu zevâhirde istiğrâkları sebebiyle, bu zikr olunan dekāyık ve incelikler onların nazarlarında pek gizli kaldı; ve bu sebeble inkâr vâdîsine saptılar ve dalâlete düştüler.
1332. Şübhesiz garazdan mahcûb oldular. Zîrâ dakika mu'terazda fevt oldu.
"Mu'teraz", masdar mîmî olup "i'râz ve inkâr" ma'nâsınadır. Ya'ni, şübhesiz ahmaklar hurûf-i kur'âniyyedeki ve ecsâm-ı enbiyâ ve evliyâdaki arazdan hicâba düştüler. Zîrâ inkâr ve i'râz içinde inceliğin idrâki fevt oldu. O câriyeciğin hikâyesidir ki, kendi hanımının eşeği ile şehvet sürerdi ve ona âdemîye şehvet sürmekliği öğretmiş idi. Nitekim keçiye çerağın masası üzerinde oyun öğretirler ve nitekim ayıya raks öğretirler ve ölçüden geçmemek için bir kabağı eşeğin zekerine geçirir idi. Hanım ona vâkıf oldu velâkin kabak inceliğini görmedi. Câriyeciği bir bahâne ile uzak bir yere yola gönderdi ve eşek ile kabaksız cemʻoldu ve rezâlet ile helâk oldu. Câriye vakitsiz geri geldi ve "Ey canım ve ey nûrlu gözüm zekeri gördün, kabağı görmedin. Zekeri gördün ve o diğeri görmedin!" diye feryâd etti. Her bir nâkıs mel'ûndur. Ya'ni her bir nâkıs olan nazar ve fehm mel'ûndur ve yoksa zâhir gözünün nâkısları merhumdurlar, mel'un değildirler. لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) ya'ni, “Kör üzerine günah yoktur!" âyet-i kerîmesini oku! Günahı nefyetti ve la'neti nefy etti ve itâb ve gazabı nefy etti
Bu kıssa ahmakların eksik görüşlerini ve eksik anlayışlarını îzâh için îrâd buyrulan bir bahistir. Mesnevî-i Şerîf, idrâki en aşağı mertebede bulunanlar ile en yüksek mertebede bulunan ehl-i gafleti îkāz ve irşâd için vücûda getirilmiş bir eser-i kıymetdârdır. Binâenaleyh Hz. Pîr şehevât-ı nefsâniyyenin O câriyeciğin hikâyesidir ki, kendi hanımının eşeği ile şehvet sürerdi ve ona âdemîye şehvet sürmekliği öğretmiş idi. Nitekim keçiye çerağın masası üzerinde oyun öğretirler ve nitekim ayıya raks öğretirler ve ölçüden geçmemek için bir kabağı eşeğin zekerine geçirir idi. Hanım ona vâkıf oldu velâkin kabak inceliğini görmedi. Câriyeciği bir bahâne ile uzak bir yere yola gönderdi ve eşek ile kabaksız cemʻoldu ve rezâlet ile helâk oldu. Câriye vakitsiz geri geldi ve "Ey canım ve ey nûrlu gözüm zekeri gördün, kabağı görmedin. Zekeri gördün ve o diğeri görmedin!" diye feryâd etti. Her bir nâkıs mel'ûndur. Ya'ni her bir nâkıs olan nazar ve fehm mel'ûndur ve yoksa zâhir gözünün nâkısları merhûmdurlar, mel'un değildirler. لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) ya'ni, “Kör üzerine günah yoktur!" âyet-i kerîmesini oku! Günahı nefyetti ve la'neti nefy etti ve itâb ve gazabı nefy etti
Bu kıssa ahmakların eksik görüşlerini ve eksik anlayışlarını îzâh için îrâd buyrulan bir bahistir. Mesnevî-i Şerîf, idrâki en aşağı mertebede bulunanlar ile en yüksek mertebede bulunan ehl-i gafleti îkāz ve irşâd için vücûda getirilmiş bir eser-i kıymetdârdır. Binâenaleyh Hz. Pîr şehevât-ı nefsâniyyenin insanları ne türlü rezâile sevk ettiğini tasvîr buyurup, biraz akılları başında olanları iğrendirir ve tedhîş buyururlar. Bu münâsebetle مَلْعُون كُلّ نَاقِص hadîs-i şerîfinin ma'nâ-yı münîfini de tefsîr buyururlar. Binâenaleyh bu gibi hezlî kıssalarda matlûb olan şey, hisse ve ciddir. Nitekim cenâb-ı Pîr IV. cildin 3543 ve 3544 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: “Hezl ta'lîmdir, onu cidd olarak dinle; sen hezlin zâhirine merhûn ve mukayyed olma! Hâzillerin indinde her bir cidd hezldir; âkılların önünde hezler ciddir.”
1333. Bir cariyecik şehvetinin ve hırsının ve zararının çokluğundan bir eşeği kendi üzerine bıraktı.
Câriyenin birisi şehvetinin ve cimâ'a olan hırsının ve vücûdunda şehvet ve hırsın îkâ' ettiği zararın çokluğundan ve şiddetinden nâşî bir eşeği kendi üzerine çekmek mecbûriyetinde kaldı. Bu beyt-i şerîfte belâ-yı şehvetin gençlerin vücûdunda şiddetle hüküm sürdüğüne ve şiddet-i şehvet ve hırsın vücûda zarar îkâ' ettiğine işâret buyrulur; ve bu zarar ehl-i tıb tarafından dahi musaddaktır. İşte bu zararın meşrû' bir sûrette def'i için Hak Teâlâ sûre-i Nûr'da şöyle buyurur: وَأَنكِحُوا الْأَيَامَى مِنكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِن يَكُونُوا فُقَرَاءَ يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Nur, 24/32). Ya'ni “Sizden bekâr ve dul erkekleriniz ve kadınlarınız, zevci olmayanları nikâh edin ve köle ve câriyenizden nikâha sâlih olanları dahi tezvîc edin; eğer onlar fakîr iseler, Allah Teâlâ onları fazlıyla zengin eder. Allah Teâlâ maâşa genişlik verici ve müstehakkını bilicidir.” Bu emr-i ilâhî hâricinde hareket, nefislerin bu gibi rezâletlerine sebebiyet verir.
1334. O erkek eşeği cimâ'a alıştırmış idi; eşek âdemînin cimâ'ına iz görürmüş idi.
“Gân”, gayr-ı meşrû' olan cimâ' ma'nâsınadır. Ya'ni, câriye o erkek eşeği zinâya alıştırmış idi. Eşek insanların yaptığı usûl-i cimâ'ı ta'kîb ederdi. insanları ne türlü rezâile sevk ettiğini tasvîr buyurup, biraz akılları başında olanları iğrendirir ve tedhîş buyururlar. Bu münasebetle كل ناقص ملعون hadis-i şerîfinin ma'nâ-yı münîfini de tefsîr buyururlar. Binâenaleyh bu gibi hezlî kıssalarda matlûb olan şey, hisse ve ciddir. Nitekim cenâb-ı Pîr IV. cildin 3543 ve 3544 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: “Hezl ta'lîmdir, onu cidd olarak dinle; sen hezlin zâhirine merhûn ve mukayyed olma! Hâzillerin indinde her bir cidd hezldir; âkıllerin önünde hezller ciddir.”
1335. Hile düzücünün bir kabağı var idi; ölçü için onun zekerine koyar idi.
"Ner", "erkek" ve âlet-i recüliyyet olan "zeker" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, hîle ve tedbîr yapıcı olan câriyenin bir kabağı var idi, onu delip eşeğin zekerine geçirir ve fercinin derinliğine kâfî olan zekerin mikdârını dışarıda bırakır idi.
1336. O acûz, vakt-i dühûlde zekerin yarısı gitmek için kabağı zekere koyardı.
"Acûz", vasf-ı hâs olarak "kocakarı" ma'nâsınadır. Fakat kadınların gencine ve yaşlısına da ıtlâk olunur (Kāmûs). Burada genç olduğu zâhir olan câriye murâd buyrulmuştur. "Sipûz", "sipûhten" masdarından müştakk olup, "bir şeyi bir şeye cebr ile sokmak" demektir. Ya'ni, o câriye vakt-i dühûlde zekerin yarısı fercine girmek için deldiği kabağı eşeğin zekerine takar idi.
1337. Eğer eşeğin zekerinin hepsi ona giderse, o rahim ve o bağırsaklar harab olur.
Eğer câriye kabağı takmamış olsa, eşeğin zekerinin uzunluğu câriyenin fercinin derinliğinden fazla gelir ve rahmi ve bağırsakları, bir kazık gibi kas katı olan eşeğin zekerinden câriyenin rahmi ve bağırsakları parçalanıp harâb olur.
1338. Eşek zayıflar idi ve onun hanımı, "Bu eşek neden kıl gibi oldu!" diye aciz kaldı.
Eşek cimâ'ın tevâlîsinden dolayı zayıf düştü ve eşeğin sahibi olan hanım "Bu eşek yemi ve suyu vaktinde verildiği hâlde niçin böyle kıl gibi inceldi ve zayıfladı?" diye sebebini bilmekten âciz kaldı.
1339. "Onun illeti nedir ki, onun neticesi zayıflıktır?" diye o eşeği nalbantlara gösterdi.
1340. Onda hiçbir illet zahir olmadı, hiçbir kimse onun sırrından haber verici olmadı.
1341. O cidd ile tefahhusa düştü, demâdem tefahhusa müstaidd oldu.
"Tefahhus", bir şeyin iç yüzünü araştırmak; "cidd", çalışıp çabalamak; "müstaid", burada "hazırlanan" demektir. Ya'ni, kadın eşeğin za'fının iç yüzünü araştırmak için çalışmağa başladı ve dâimâ bu tefahhusa hazırlandı.
1342. Canın cidde bende olması lazımdır; zîrâ ki cidd ile arayıcı, bulucu olur.
Her ne şey hakında olursa olsun, insanın canı ve ma'nâsı ciddin bendesi olmak ve sa'y ve gayretinin hükmü altında bulunmak lazımdır. Zîrâ sa'y ve gayretle aramak ve istemek, âkıbet o şeyin bulunmasına ve ele geçmesine sebeb olur.
1343. Vaktāki eşeğin hâlinden tefahhus etti, o nergisciği eşeğin altında yatmış gördü.
"Nergis", ma'lum olan bir çiçeğin ismi olup câriyeden kinâyedir; veyâhud câriyenin ismi olmak muhtemeldir. Nitekim bu gibi câriyelere Menekşe, Nergis gibi çiçeklerin adını koymak Türkler arasında da âdettir. "Nergisek", Nergis'in ism-i tasğîridir. Ya'ni, hanım eşeğin hâlinin iç yüzünü araştırdı ve nihâyet o câriyeyi bir gün eşeğin altına yatmış bir hâlde gördü.
1344. Kapı aralığından onun halini gördü; o kocakarıya ondan çok aceb geldi.
"Zal", kocakarı ma'nâsınadır, Ya'ni, ihtiyar hanım kapı aralığından câriyesinin böyle eşek ile cimâ' etmek hâlini gördü, bu hâlden ona pek ziyâde teaccüb geldi.
1345. Eşek câriyeye, erkeklerin kadınlara resm ve akl ile yaptığı gibi can ile cimâ eder.
"Gâyed", "gâîden" masdarından muzâri'dir, "cimâ etmek" demektir. Ya'ni, eşek o kadar usûl-i cimâ'ı öğrenmiş ki, erkeklerin kadınlara usûl ve akıl dâiresinde yaptığı cimâ' gibi, eşek câriyeye can ve gönülden cimâ' eder idi. Hanım câriyeyi ve eşeği bu hâlde gördü.
1346. Hasedde oldu, dedi: “Mâdemki bu mümkindir; binâenaleyh ben daha evlâyım, zîrâ eşek benim mülkümdür!"
İhtiyar hanım böyle eşekle cimâ' etmeyi müddet-i ömründe aklından bile geçirmemiş olduğu için hem taaccüb etti ve hem de câriyeye hased etti de kendi kendine dedi ki: "Mâdemki bu erkek eşeğin bir kadına cimâ' etmesi mümkindir; binâenaleyh ben eşeğe kendimi düzdürmeğe câriyeden daha evlâyım ve lâyığım, çünki eşek benim malımdır!"
1347. Eşek mühezzeb olmuş ve öğrenmiş; sofra kurulmuş ve çerağ yanmıştır.
"Mühezzeb", tathîr edilmiş ma'nâsınadır. Ya'ni, eşek cimâ' hususunda hayvanlık tavrından insanlık tavrına nakl edilmek sûretiyle tathîr edilmiş ve cimâ'da insanlık usûlünü öğrenmiş idi. Binâenaleyh hazz-ı nefsânî sofrası kurulmuş ve esbâbı hazırlanmıştır.
1348. Görülmemiş yaptı; ve "Ey câriye odayı ne kadar süpüreceksin?" diye odasının kapısını vurdu.
Hanım kapı aralığından câriyenin hâlini gördüğü hâlde, görülmemiş hükmünde tuttu ve gördüğünü sezdirmemek için: "Ey câriye, bu ahır odasını da ha ne kadar süpürüp duracaksın?" diye, odasının kapısını vurdu.
1349. "Ey câriye geldim, kapıyı aç!" diye bu sözü setr için söyledi.
1350. Sükût etti ve câriyeye söylemedi; sırrı kendi tama`ından nâşî gizledi.
Ya'ni, hanım câriyenin yaptığı rezâleti yüzüne vurmadı ve sükût etti; ve bu sırrı da eşek ile kendisi de cimâ' etmeğe tama' ettiği için sakladı. “Gâyed”, “gâîden” masdarından muzâri'dir, “cimâ' etmek” demektir. Ya'ni, eşek o kadar usûl-i cimâ'ı öğrenmiş ki, erkeklerin kadınlara usûl ve akıl dâiresinde yaptığı cimâ' gibi, eşek câriyeye can ve gönülden cimâ' eder idi. Hanım câriyeyi ve eşeği bu hâlde gördü.
1351. Müteâkıben câriye âlât-ı fesâdı sakladı, ileriye gitti, kapıyı açtı.
Câriye hanımın ihtârını müteâkıb âlât-ı fesâd olan eşeğin altına koyup üstüne yattığı masayı ve zekerine geçirdiği kabağı sakladı; ileriye gidip hanıma ahırın kapısını açtı.
1352. Yüzünü ekşi ve iki gözünü yaş dolu etti, dudaklarını birbirine sürüştürdü, "Oruçluyum!" demek idi.
Ya'ni, câriyenin eşekle olan muamelesi yarı yolda kaldığı için somurttu ve galebe-i şehvetten gözü sulanmış ve ağzının tükrüğü de kurumuş olduğundan gözünü yaş dolu etti; ve ağzının kuruluğu gitmek için dudaklarını da birbirine sürüştürdü. Bu hâlinin iç yüzü, şehvet rezâletinden münbais olduğu hâlde riyâkârlık edip oruç te'sîrinden münbais olduğunu îmâ etti. Zîrâ bu hâller oruçlu olan bir kimsede zahir olur. Meselâ açlıktan başı ağrır, bittabi' ekşi yüzlü olur ve rikkat-i kalbden gözünden yaş gelir ve sussuzluktan ağzı kurur.
1353. Onun elinde, "Ben odayı hayvanın postunu kaşağılamak için süpürüyorum!" diye nerme bir süpürge!
"Nerme", kelimesini; fakîr Burhân, Şemsü'l-Lügāt, Gıyâsü'l-Lügāt, Çerâğ-ı Hidâyet, Heft Kulzüm, Bahâr-ı Acem gibi mu'teber lügat kitaplarında aradım, bulamadım. Hind şârihleri "nerme"nin yumuşak ma'nâsına olan "nerm" demek olduğunu beyân ediyorlar. Bu sûrette ma'nâ "dağınık bir süpürge" demek olur ki, câriye hanımı aldatmak için böyle bir köşede çalı parçalarından müteşekkil bir süpürgeyi eline almış idi, demektir. Ankaravî hazretleri ise, "nerme", o süpürgeye derler ki, yukarısı aşınıp gitmiş ancak zeker mikdârı destesi kalmış ola, diye ta'rîf buyurmuştur. Hazretin bu ma'nâyı nereden aldığı fakirce mechûl olduğundan bir mütâlaa beyânı mümkin değildir. Maahazâ şurrâh-ı kirâmın bu beyânlarından ehemmiyetsiz bir süpürge demek olduğu anlaşılıyor. "Atan", lügatte devenin yatacak yeri ve hayvanın postunu kaşağılamak ma'nâsınadır. Burada ikinci ma'nâ münasib olur. Ya'ni, câriye elinde ehemmiyetsiz bir süpürge parçası olduğu hâlde ahırın kapısını açtı ki, bu vaz'iyyeti ile, "Ben eşeğin postunu kaşağılamak için ahırı süpürmek ile meşgülüm!" demek istiyor idi.
1354. Vaktaki süpürge ile kapıyı açtı, hanım dudak altından dedi ki: "Ey üstâd!"
"Dudak altından" ta'bîri, hanımın bu sözleri içinden kendi kendine söylemesinden kinâyedir.
1355. "Yüzünü ekşi ettin, elinde de bir süpürge! Yemden kesilmiş olan o eşek nedir?"
1356. "İşi yarım ve öfkeli, zekeri müteharrik; senin intizarından onun iki gözü kapı tarafında."
Hanım kendi kendine dedi ki: "Ey câriye, beni aldatmak için zâhiren somurttun ve eline de gûyâ iş gördüğünü anlatmak için bir de süpürge aldın; fakat önünde yemi durduğu hâlde, yemekten kesilmiş ve cimâ' muâmelesi yarıda kaldığı için hırslı ve öfkeli ve zekeri kıvâma gelip harekette ve işini tamâm etmek üzere seni beklediği için iki gözü senin bulunduğun kapı tarafında olan bu eşeğin hâli ve vaz'iyyeti nedir? Bunların hepsi senin rezâletinin şâhidi değil midir?"
1357. Bunu dudak altından söyledi, câriyeden gizledi; o demde onu kabahatsizler gibi azîz tuttu.
1358. Ondan sonra ona dedi ki: "Çarşafını başına koy. Filân eve git benden haber götür!"
Hanım içinden bu sözleri kendi kendine söyledikten sonra câriyeye dedi ki: "Haydi çarşafını başına koy ve örtün, sokağa çık ve filân eve git, benden haber götür!" Bundan maksadı câriyeyi evden savup yalnız kalmak ve eşek ile câriyenin yaptığı işi yapmak idi. bu vaz'iyyeti ile, "Ben eşeğin postunu kaşağılamak için ahırı süpürmek ile meşgülüm!" demek istiyor idi.
1359. Onu böyle söyle ve onu böyle yap ve onu da şöyle! Ben kadınların efsanesini muhtasar yaptım.
Ya'ni, hanım câriyeye o işi böyle söyle ve o işi de şöyle yap diye birtakım ta'lîmat verdi ki, bu ta'lîmâtın nevi'lerini îzâh edersek bahis uzar. Ben kadınların birtakım hîleye müstenid olan efsânelerini ve masallarını ihtisâr ettim.
1360. O işi ki maksuddur, onun içini al; vaktaki o örtücü kocakarı onu yolladı. [1360]
Ya'ni Hz. Pîr buyurur ki: Vaktāki maksadını setr eden kocakarı câriyeyi evden sokağa yolladı,
1361. Şehvetin sarhoşluğundan şadıman idi, kapıyı bağladı ve o zaman der idi:
Hanım evde yalnız kalınca, eşek ile yapacağı cimâʻın zevkini tahayyül etti, şehveti galeyâna geldi ve bu galeyân-ı şehvet dimâğına sarhoşluk îkā' etti ve bu sarhoşluktan da nefsi bir sürûr tuttu ve bu zevke bir an evvel düşmek için derhal kapıyı bağladı; ve bu sarhoşluk ânı içinde kendi kendine der idi:
1362. Tenhalığı buldum, şükürden na'ra vurdum; dört dângten ve iki dângten kurtulmuşum.
IV. cildin 1032 numarasına müsâdif olan تا کسی در چار دانگ عیش تو ]"Ta ki senin ayşının dânginin dûçârı olan..."] beytinde îzah olunduğu vech ile “dâng”, bir dînârın altıda biri ma'nâsına geldiği gibi, "çâr dâng", Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre dört kısım ve dört köşe ve dört taraf ma'nâsınadır. Nitekim چار دانگ هندوستان derler. Bu surette maʻnâ: “Şükür ki evi tenha buldum ve dört tarafın ve iki tarafın tarassudundan kurtuldum. Ya'ni beni cihât-ı erbaadaki halk görmediği gibi bir şahsın iki gözü de görmüyor; binâenaleyh keyfimi çekinmeksizin icrâ edebilirim" demek olur.
Hind şârihlerinden İmdadullah (k.s.) hazretleri, "çâr dâng” ve “dü dâng"ten murâd, "çok ve az"dır. Ya'ni, fikr-i kalîl ve kesîrden halâs oldum, ma'nâsına- dır buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri dahi, bunlardan murâd, "büyük ve küçük âlet-i recüliyyettir" buyurur. Ve İsmail Ankaravî hazretleri dahi "Eşeğin cimâ'ı beni erkeklerin az ve çok olan cimâʻlarından müstağnî kıldı" ma'nâsını vermiştir. Bunların hepsi de birer münasib vecihlerdir.
1363. Tarabdan o kadının keçisi bülbül olmuş, eşeğin şehvetinin şerârı içinde kararsız olmuştur.
Bu beyt-i şerîfte şurrâh-ı kirâmın ihtilafatı vardır. Ba'zıları "hezâr" kelimesini "bin" ma'nâsına almıştır ki, bu sûrette ma'nâda tekellüf lâzım gelir. Fakat bu kelime "bülbül" ma'nâsına alındığı takdîrde tekellüf kalkar. Bu sûrette ma'nâ: "İhtiyar kadının keçi gibi şehvete mütemâyil olan nefsi, fart-ı tarabdan ve meserretten bülbül gibi havalanıp ötmeğe ve yukarıki beyitte olan sözlerin emsâlini söylemeğe başlamış ve eşeğin şehveti ateşinin kıvılcımı içinde kararsız kalmıştır." "Şerâr" ateş kıvılcımı ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügat).
1364. O ne bezm-i ıyıştır, zîrâ ona şehvet mekr etti; ahmağa mekr etmek acîb olmaz.
Şurrâh-ı kirâmın bu beyt-i şerîfte ihtilafât ve tekellüfleri vardır. Tafsîli uzun olur. Fakîr tekellüfsüz olmak üzere bu ma'nâyı buldum: "Bez", "bezm" kelimesinin muhaffefidir, "meclis-i ıyş" demektir (Burhân). "Büz giriften", mekr etmek ve çalmak ma'nâlarından kinâyedir. Nitekim şâir şu beytinde bu ma'nâda kullanmıştır: "Senin mekr etmen ve tilki oyunculuğun bir gün seni kükremiş arslanın gıdâsı eder." (Bahâr-ı Acem).
Ve Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri dahi âtîdeki beyt-i şerîfinde bu ma'nâda kullanmıştır: "O biri diğerlerine şiddetle dedi ki: Sen bana mekr ettin, ey uğursuz tabiatlı kimse!" dır buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri dahi, bunlardan murâd, "büyük ve küçük âlet-i recüliyyettir" buyurur. Ve İsmail Ankaravî hazretleri dahi "Eşeğin cimâ'ı beni erkeklerin az ve çok olan cimâʻlarından müstağnî kıldı" ma'nâsını vermiştir. Bunların hepsi de birer münasib vecihlerdir.
1365. Şehvet meyli kalbi sağır ve kör eder; hatta eşek Yûsuf, nâr nûr görünür.
O kocakarının o meclis-i mülevvesi, meclis-i ıyş ve tarab addettiğine taaccüb etme! Şehvet meyli insanın kulağını sağır eder. Hiçbir nasîhati dinlemez ve gözünü kör eder; güzeli ve çirkini fark edemez. Hattâ işte böyle bir eşek ona Yûsuf (a.s.) hazretleri gibi güzel ve yakıcı ateş dahi nûr gibi latîf görünür.
1366. Ey ne çok ateşin sarhoşu ve ateş isteyici vardır ki, o kendini nûr-i mutlak bilir.
Ey ne çok şehvet ateşinin sarhoşu ve şehvet ateşinin arkasından koşucu kimseler vardır ki, o bîçâreler kendilerini nûr-i mutlak ve insân-ı kâmil olmuş bilirler ve evliyâ-yı Hakk'ın kitablarından ezberledikleri veyâhud işittikleri hakāyık ve maârifi halka söyleyerek irşâd da'vâsında bulunurlar.
1367. Meğer ki Huda'nın bendesi yahud Hakk'ın cezbi onu yola getire, varakı döndüre!
Ya'ni, bu cismâniyet içinde nefsin şehvetinden kurtulmak müşkildir; meğer ki, Hudâ'nın bendesi ve Hakk'ın nâibi olan bir has kulunun onu kendi tarafına çekmesi veyâhud doğrudan doğruya Hakk'ın onu çekmesi tarîk-ı müstakîme getire ve onun kitâb-ı vücûdundaki beşeriyet yaprağını rûhâniyet tarafına çevire!
1368. Nihayet bilir ki, o nâra mensub olan hayal, tarîkatte ancak âriyet olarak vardır.
Ma'lûm olsun ki, bilcümle eşyâ-yı kesîfede ve bilhassa cism-i beşerde hâsıl olan cemâl ve hüsn, birtakım huceyrât-ı unsuriyyenin evzâ'-ı mütenâsibe dâiresinde ictimâ'ından hâsıl olma bir hayâldir ve bu hayâlât-ı maddiyyenin menşei ateştir. Zîrâ fezâda maddî kürelerin teşekkülât-ı ibtidâiyyesi buhâr-ı nârî ve sonra mâyî-i nârî hâlinde olup ondan soğuyarak tasallüb etmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz “hayâl-i nâriyye” ta’bîriyle bu ma’nâya işâret buyururlar. Ve küre-i arzın bozulması dahi yine ateşe inkılâb sûretiyle vâki’ olacağına işârât-ı kur’âniyye çoktur ve bunu fen dahi istib’âd edemez. Bu maddî cemâller evzâ’-ı huceyrâtın bozulmasıyla zâil olur. İmdi sâlik-i tarîkatın nazarında, bidâyette bu mevhûm eşyânın vücûdu sâbit olduğundan, onun nazarı bu maddî cemâllere vâki’ olduğu vakit, o cemâli onlara izâfe ederek taaşşuk eder ve bu aşk nefsin şehvetini de tahrîk eder; ve sâlikin bu mertebede cemâl-i beşerîye şehvetsiz olarak nazarı mümkün değildir. Binâenaleyh bu cemâle nazardan gözlerini muhâfaza etmesi lâzımdır.
Sâlik vâkıâki ma’rifette terakkî eder, bu suver-i maddiyyenin böyle teşekkülü, cemâl-i Hak’tan bir pertev olup cemâl-i Hakk’ın mukayyedâtı olduğunu bilir. Fakat o cemâl-i mukayyedin aşkında kalıp hüsn-i mutlakı müşâhede edemez ve o hüsn-i mukayyedde bağlanıp kalması kendisinin hicâbı olur. Ve gerçi mertebede şehvet-i nefs ile nazar etmekten pâk olur ise de, hüsn-i mutlaktan hicâb altında bulunması mertebe noksanıdır. Ve bu hâl ve zevk, tarîkatte âriyet olan bir hâl ve zevktir. Nihâyet bundan da geçmek lâzımdır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü’l-Üns’te nakl eder ki: “Şemseddin Tebrîzî (kuddise sırruhû) hazretleri, şeyh Evhadüddîn Kirmânî hazretlerini gördü ve ona ne işdesin? diye sordu. Hazret-i Evhadüddîn dahi: “Ayı su leğeninde görüyorum.” Ya’ni mâh-ı hakîkati su leğeni mesâbesinde olan mahbûblarda görüyorum, diye cevâb verdi. Hazret-i Şems ona cevâben: “Eğer boynunda çıbanın yoksa niçin gökyüzünde görmüyorsun?” Ya’ni rûhunda illet-i kayd yoksa niçin onu âlem-i ıtlakta görmüyorsun? buyurdu.” Ve yine nakl eder ki: “Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizin huzûrunda Evhadüddîn Kirmânî hazretlerinin hâli hikâye olundu. Dediler ki: “Mahbûbları sever bir zât idi ve lâkin şehvetten ârî idi, fenâ fiil yapmazdı.” Hz. Pîr buyurdular ki: “Keşke yapsa idi ve geçse idi.”
1369. Şereh çirkinleri güzel gösterir, yolun âfetlerinden şehvet gibi daha fenâsı yoktur.
“Şereh”, harâmda harîs olmak ve hırs ma’nâsında gösterilmiştir. Hall-i Lügât’te, şînin kesriyle [şireh], neşât ve gençliğin şiddeti ve hırs ma’nâları mündericdir. Burada “gençlik şehvetinin şiddeti” ma’nâsı münâsibdir. menşei ateştir. Zîrâ fezâda maddî kürelerin teşekkülât-ı ibtidaiyyesi buhâr-ı nârî ve sonra mâyi'-i nârî hâlinde olup ondan soğuyarak tasallüb etmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz "hayâl-i nâriyye" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyururlar. Ve küre-i arzın bozulması dahi yine ateşe inkılâb sûretiyle vâki' olacağına işârât-ı kur'âniyye çoktur ve bunu fen dahi istib'âd edemez. Bu maddî cemâller evzâ'-ı huceyrâtın bozulmasıyla zâil olur. İmdi sâlik-i tarîkatin nazarında, bidâyette bu mevhûm eşyânın vücûdu sâbit olduğundan, onun nazarı bu maddî cemâllere vâki' olduğu vakit, o cemâli onlara izâfe ederek taaşşuk eder ve bu aşk nefsin şehvetini de tahrîk eder; ve sâlikin bu mertebede cemâl-i beşerîye şehvetsiz olarak nazarı mümkin değildir. Binâenaleyh bu cemâle nazardan gözlerini muhafaza etmesi lâzımdır.
Sâlik vâktāki ma'rifette terakkî eder, bu suver-i maddiyyenin böyle teşekkülü, cemâl-i Hak'tan bir pertev olup cemâl-i Hakk'ın mukayyedâtı olduğunu bilir. Fakat o cemâl-i mukayyedin aşkında kalıp hüsn-i mutlakı müşâhede edemez ve o hüsn-i mukayyedde bağlanıp kalması kendisinin hicâbı olur. Ve gerçi mertebede şehvet-i nefs ile nazar etmekten pâk olur ise de, hüsn-i mutlaktan hicâb altında bulunması mertebe noksanıdır. Ve bu hâl ve zevk, tarîkatte âriyet olan bir hâl ve zevktir. Nihâyet bundan da geçmek lazımdır.
Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te nakl eder ki: "Şemseddin Tebrîzî (kuddise sirruhû) hazretleri, şeyh Evhadüddin Kirmânî hazretlerini gördü ve ona ne işdesin? diye sordu. Hazret-i Evhadüddin dahi: "Ayı su leğeninde görüyorum." Ya'ni mâh-ı hakîkati su leğeni mesâbesinde olan mahbûblarda görüyorum, diye cevab verdi. Hazret-i Şems ona cevâben: "Eğer boynunda çıbanın yoksa niçin gökyüzünde görmüyorsun?" Ya'ni rûhunda illet-i kayd yoksa niçin onu âlem-i ıtlakta görmüyorsun? buyurdu." Ve yine nakl eder ki: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizin huzurunda Evhadüddin Kirmânî hazretlerinin hâli hikâye olundu. Dediler ki: "Mahbubları sever bir zât idi ve lâkin şehvetten ârî idi, fenâ fiil yapmazdı." Hz. Pîr buyurdular ki: "Keşke yapsa idi ve geçse idi."
1370. Yüz binlerce iyi nâmı lekeledi, yüz binlerce zekîleri hayran etti.
O şehvet yüz binleri, iyi namlı kimseleri rezil etti, yüz binlerce âkıl ve zekî insanları hayrân etti.
1371. Vaktaki bir eşeği Yûsuf-i Mısrî gösterdi, o cühûd bir Yusuf'u nasıl gösterir.
Ya'ni, vaktâki şehvet insanın gözüne bir eşeği Yûsuf-i Mısrî kadar güzel gösterirse, ya o şehvet çıfıtı, sâhib-i cemal olan bir Yûsuf'u nasıl gösterir var kıyâs et!
1372. Onun efsûnu sana gübreyi bal yaptı, balı ise vakt-i hücumda nasıl yapar?
O şehvetin efsûnu ve sihri, sana murdar olan gübreyi ve gübre yığını olan cismi bal gibi tatlı yaptı. Ya bal gibi olan güzel bir cismi o şehvet cenk ve hücûm vaktinde ne yapar ve onu sana nasıl gösterir, kıyâs et!
1373. Şehvet yemekten olur, yemekten eksilt; yahud bir nikâh et, fitneden ve şerden kaç!
Şehvet, tıbben sabit olduğu üzere çok yemekten hâsıl olur; binâenaleyh şehvetini galeyan ettirecek derecede türlü türlü mukavvî yemeklerden vazgeç, cismini zayıf ve hasta etmeyecek derecede taâm ye! Eğer ağzının lezzetinden geçemiyor isen, galeyan eden şehvetini meşrû bir sûrette söndürmek için nikâh ile bir kadın al; bu sûretle fuhşiyat fitnesinden ve şerrinden kaç!
1374. Vaktaki yedin, harâm tarafına çeker; şübhesiz îrâda masraf lâzım olur. "Hirem", harâm ma'nâsında masdardır (Akrebü'l-Mevârid). Ya'ni, çok yediğin vakit, vücudunda şehvet-i şedîde peyda olur. Eğer müteehhil değil isen, seni harâm tarafına çeker. Bu hâl cismin tabîatı iktizâsındandır ve tabîatta îrâd mukābilinde masraf zarûrîdir.
1375. Binâenaleyh nikâh lâ havle ve lâ... gibi geldi, tâ ki şeytan seni belâya bırakmaya!
Beyt-i şerîfte "Lâ havle ve lâ..." ile “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" kelâmına işâret buyrulur. "Lâ havle ve lâ... ilh." tarzında ihtisâr sûretiyle vâki' olmuştur. Bir kimse bu kelâmı hiddet ve gazab vaktinde okusa hiddeti sâkin olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte bu kelâmın kalbe musallat olan şeytanı def' edeceği beyân buyrulmuştur. Ve nikâh dahi şeytanı dâfi' olduğundan, lâ havle ve lâ kuvvete... ilh. kelâmı makāmındadır.
1376. Mâdemki yemeğe harîssin, çabuk kadın iste! Ve yoksa kedi geldi ve kuyruğu kaptı.
Mâdemki yemeğe hırsın vardır, cisminde şehvet-i şedîde husûlü tabîîdir. Fitneden emîn olmak için derhal bir kadın alıp teehhül et! Yoksa ne kadar perhîzkâr olur isen ol, kedi mesâbesinde olan şeytan senin bu şehvetinden fırsat bulur, senin yağlı kuyruk mesâbesinde olan takvânı ve zühdünü kapar götürür.
1377. Sıçrayan bir eşek üzerine bir ağır yük koy, onun koymasından evvel!
Şehvetin galebesiyle sıçrayan ve çifte atan bir eşek mesâbesindeki nefsinin üzerine teehhül edip kadının nafakasını ve masârifini yüklenmek gibi bir ağır yük koy! O eşek senin üzerine fiil-i harâm ve fuhşiyat yükünü koymadan evvel gözünü aç da bu yükü sen ona yüklet!
1378. Sen ateşin fiilini bilmezsin, uzak ol; ateşin etrafında böyle ilim ile dolaşma!
"Berd" kelimesi, Fârisî olup "yoldan uzak ol!" ma'nâsına sîga-i emirdir. Arabî'de "soğuk" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri bu iki ma'nâyı da alıp şöyle şerh buyururlar: "Sen, ateş mesâbesinde olan şehvet-i nefsâniyyenin fiilini ve te'sîrâtını bilmezsin. Binâenaleyh o nefsin müşteheyâtından savul ve uzak ol! Böyle nâkıs bir ilim ile ateşin etrafında dolaşma! Veyâhud sen ateşin fiilini bilmezsin, sen soğuksun, ateş değilsin ki ateşin te'sîrâtını bilesin!" Hind şârihleri "soğuk" ma'nâsına almışlardır. Ve ba'zı nüshada "tü berd" yerine "tü serd” vâki' olmuştur ve "serd", soğuk demektir.
1379. Eğer sana tencerenin ve ateşin ilmi olmazsa, şererden ne tencere ve ne de çorba kalır.
“Dîg”, topraktan ma'mûl tencere; “ebâ”, çorba ma'nâlarınadır. “Şerer”, ateş parçası ve kıvılcım (Sarrâh ve Müeyyed ve Akrabü'l-Mevârid). “İlm-i dîg u âteş”den murâd, ateşte tencere kaynatmak ilmidir. Ya'ni, “Ey kimse eğer sende ateşte tencere kaynatmak ilmi yok ise, ateş kıvılcımlarının şiddetinden hem tencere ve hem de içindeki çorba taşar, berbâd olur.” Bu beyt-i şerîfte, “cisim” toprak tencereye ve “nutfe” çorbaya ve “şehvet” onun kıvılcımlarına teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, eğer sende nefsini idare etmek ilmi yok ise, şehvet ateşinin hücûmundan ne cisminin tenceresi, ne de idâme-i nesline hâdim olan nutfe kalmaz harâb olur.
1380. Su ve ilim dahi hazır gerek, tâ ki kaynamakta o tencere salim pişirsin!
Çorbayı pişirirken, yanında su hazır bulunmalı ve pişirmek ilmi dahi sende olmalıdır, tâ ki tencere kaynamak hâlinde sâlim olarak çorbayı pişirsin. “Ezîz”, tencerenin fıkırdaması ve kaynamasından hâsıl olan sestir.
1381. Mâdemki demircilik ilmini bilmezsin, oradan geçtiğin vakit saçın ve sakalın yanar.
Nefis ile mücâhede demir döğmek gibidir. Mâdemki demircilik ilmini ve mücâhede usûlünü bilmezsin o âteş-i şehvet içinde kızan nefis, senin rûhunun müzeyyenâtından olan zühdünü ve salâhını yakar, kavurur. "Berd" kelimesi, Fârisî olup "yoldan uzak ol!" ma'nâsına sîga-i emirdir. Arabî'de "soğuk" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri bu iki ma'nâyı da alıp şöyle şerh buyururlar: "Sen, ateş mesâbesinde olan şehvet-i nefsâniyyenin fiilini ve te'sîrâtını bilmezsin. Binâenaleyh o nefsin müşteheyâtından savul ve uzak ol! Böyle nâkıs bir ilim ile ateşin etrafında dolaşma! Veyâhud sen ateşin fiilini bilmezsin, sen soğuksun, ateş değilsin ki ateşin te'sîrâtını bilesin!" Hind şârihleri "soğuk" ma'nâsına almışlardır. Ve ba'zı nüshada "tü berd" yerine "tü serd” vâki' olmuştur ve "serd", soğuk demektir.
1382. O kadın kapıyı kapadı ve eşeği çekti, şadıman olarak şübhesiz cezayı tattı.
"Keyfer", mükâfat ve ceza demektir. Nitekim mücâhede usûlünü bilmeyen o kadın şehvet-i nefsâniyyesinin ateşinde yandı. Şöyle ki, ahırını tenhâ bulunca kapıyı kapadı ve eşeği bulunduğu mahalden kendi üzerine çekti ve sevine sevine bu fiil-i sakîmin cezasını tattı.
1383. Onu odanın ortasına çekerek, o erkek eşeğin altına sabırsız yattı
"Sitân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bî-sabır ve bî-tâkat ma'nâsına da gelir. Burada bu ma'nâyadır. Ya'ni, o kadın sabırsızca o erkek eşeğin altına yattı.
1384. O mekkâre dahi murada erişmek için câriyeden gördüğü kürsî üzerine de yattı.
Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' تا رسد در کام خود آن قحبه نیز vaki'dir ki ma'nâsı "O kahbe dahi kendi murâdına erişmek için" demek olur. Ya'ni, câriye gibi o mekkâre dahi kendi murâdı olan lezzet-i cimâ'a erişmek için câriyeden gördüğü kürsî ya'ni masa üzerine de yattı.
1385. Ayağını kaldırdı ve eşek ona soktu. Eşeğin zekerinden bir ateş parladı.
Kadın zevk-i cimâ' hayâlinin verdiği heyecan ile ayağını kaldırdı ve câriyenin bu vaziyetine alışmış olan eşek, zekerini kadının fercine soktu ve zekerin dühûlünden kadının cisminde bir âteş-i hırs ve şehvet parladı ve bu ateş onun inzâli ile sönecekti.
1386. Eşek müeddeb olmuş idi. Hanıma husyesine kadar bastı, hanım derhal öldü.
"Füşürden", bir şeyi yumruğu ile zorla tutmak yâhud bir şeyi üzerine ayak basıp zorlamak ma'nâsınadır (Sirâcü'l-Lügät ve Müeyyed ve Medâr ve Keşfü'l-Lügāt). Burada "zorla basmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, eşek cimâ'da müeddeb ve muallem olmuş idi. Zekerini hanıma husyesine kadar kuvvetle bastı; hanım derhal öldü.
1387. Eşeğin zekerinin darbesinden karaciğeri yırtıldı, bağırsakları birbirinden koptu.
1388. Nefes alamadı o kadın derhal can verdi, kürsî bir taraftan kadın bir taraftan düştü.
1389. Odanın ortası kandan doldu, kadın baş aşağı oldu. O öldü ve reybü'l-menûn canını götürdü..
"Reybü'l-menûn", havâdis-i rûzigâr ya'ni "vaktin hâdiseleri" demektir (Müntehabü'l-Lügāt). Ya'ni vaktin hâdisesi kadının canını götürdü.
1390. Ey baba, ölüm yüz rezâlet ile oldu. Sen eşeğin zekerinden bir şehîd gördün mü?
Kadın zevk-ı cimâ' lezzetine kavuşmak arzûsuyla bu fiile başladı, yüz rezâlet ile can verdi. Sen eşeğin zekerinden bir şehîd olanı gördün işittin mi? Bu ma'nâda Cenâb-ı Pîr Efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde de şöyle buyururlar:
"Şehvetin ölmüşü murdardır, aşkın ölmüşü pâkdir. Aşk o temiz ve murdar tarafından bir çadır kurmuştur."
1391. Sen Kur'ân'dan "Azâbe'l-hızyi" işit, böyle bir ayıp içinde canı fedâ etme!
Bu beyt-i şerîfte "Hâ Mîm", Secde sûre-i şerîfesinde vâki' فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ لِّنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَىٰ وَهُمْ لَا يُنصَرُونَ (Fussilet, 41/16 Ya'ni "Biz Ad kavmine hayât-ı dünyâda rüsvâylık azabını tattırmak için, nühûsetli günlerde şedîd fırtınayı gönderdik ve azâb-ı âhiret ise rüsvâylık cihetinden daha şediddir ve onlar yardım olunmazlar." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni müşteheyât-ı nefsâniyyelerinden dolayı canlarını fedâ edenlerin hâlini bu zikr olunan âyet-i kerîmeden dinle de böyle bir ayıp ve rezâlet içinde canını fedâ etme! "Fedî", "feda" kelimesinin imâle olunmuşudur.
1392. Bil ki, bu behîmî olan nefis, erkek eşektir; onun altında olmak ondan daha ayıplıdır.
Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan irşâda teveccüh edip buyururlar ki: Ey sâlik-i tarîkat bil ki, hayvanlık sıfatını hâiz olan nefs-i beşer, erkek eşektir; ve kendisi ma'yûb ve mezmûmdur. Fakat o nefsin hükmü altında mağlûb ve zebûn olmak, o nefisten daha ma'yûb ve mezmûm olmak olur.
1393. Nefis yolunda eğer benlikte olur isen, sen hakikat bil ki, o kadın gibisin.
Nefsin sana gösterdiği ve seni sevkettiği yolda, eğer benlikte ve kibir ve enâniyette olur isen, sen hakîkat bil ki, o kadın gibi erkek eşeğin altında makhûrsun.
1394. O bizim nefsimize eşek sûretini verir, zîrâ sûretleri huyun vefkı üzerine yapar.
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri bizim nefsimize âlem-i berzahta ve âhirette eşek sûretini verir. Zîrâ Hak Teâlâ âlem-i ma‘nâdaki sûretleri herkesin huyuna ve ahlâkına muvâfık olarak yapar ve mesh eder. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 1406 numarasına müsadif olan: ["Bir sîret ki, o senin vücudunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."] beyt-i şerîfinde geçti. Ve Hakîm Senâî hazretleri de bu ma'nâyı Zâdü's-Sâlikîn ismindeki risâlelerinde şöyle buyururlar: (Fussilet, 41/16 Ya'ni "Biz Ad kavmine hayât-ı dünyâda rüsvâylık azabını tattırmak için, nühûsetli günlerde şedîd fırtınayı gönderdik ve azâb-ı âhiret ise rüsvâylık cihetinden daha şediddir ve onlar yardım olunmazlar." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni müşteheyât-ı nefsâniyyelerinden dolayı canlarını fedâ edenlerin hâlini bu zikr olunan âyet-i kerîmeden dinle de böyle bir ayıp ve rezâlet içinde canını fedâ etme! "Fedî", "feda" kelimesinin imâle olunmuşudur.
1395. Kıyamet gününde sırrın ızharı bu olur; sakın, sakın eşek gibi olan teninden kaç!
"Allah Allah" ta'bîrinde iki vecih vardır. "Birisi, Allah için, Allah için!" demektir. Dîgeri de tahzîr ma'nâsında "sakın, sakın!" demektir. Burada ikisi de muvafıktır. Ya'ni يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ (Tânk, 86/9) ya'ni "O günde sırlar zâhir olur" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfi bu olur; ve herkesin nefsinde hangi hayvanın sıfatı galib olmuş ise, yevm-i kıyamette o hayvanın sûretinde haşr olur. Meselâ şehvet gālib ise eşek ve puştluk ve pezevenklik gālib ise domuz, ve halka zulüm ile me'lûf ise yılan ve akrep sûretlerinde haşr olur.
1396. Hâlık kâfirleri ateşten korkuttu. Kâfirler, "Ateş ârdan evlâdır!" dediler.
Hak Teâlâ kâfirleri Kur'ân-ı Kerîm'de cehennem ateşi ile korkuttu. Kâfirler ise kendi cinslerinden gelen "Bir peygambere tâbi' olmaktan ise müeccel olan ateşe tahammül etmek ve yok olmak evlâdır!" dediler. Zîrâ bu tâbiiyet kibir ve enâniyetlerine dokundu ve arlandılar. Nitekim sûre-i Zuhruf'ta beyân buyrulduğu üzere وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) ya'ni "Kâfirler, ne olaydı; bu Kur'ân Mekke ve Tâif şehirlerinden olan mal ve câh sâhibi büyük kimselere nüzûl ede idi! dediler."
1397. Dedi: "Hayır, o ateş ârların aslıdır; bu bir ateş gibi ki, bu kadını eksiltti."
Hak Teâlâ hazretleri ise: "Hayır, bu azab, ateşin yakıp varlığı mahvettiği azâb değildir; belki azâb-ı hızydir ve rezâlet ve fezâhat azabıdır ve o ateş âr- ların ve utanmaların aslıdır," buyurdu. Ve Hak Teâlâ'nın buyurduğu bu ateş eşeğin âteş-i şehveti altında, kadının insanlığını eksilten ve rezâletini teşhîr eden bir ateş gibidir. Zîrâ dünyâya insan sûretinde gelip müşteheyât-ı nefsâniyyesine mağlûb olarak insanlığı gâib ettikten sonra âlem-i berzaha intikâl etmek ve oraya insan sûretinde intikâl eden enbiyâ ve evliyâ ve mü'minlerin muvâcehesinde rezîl ve hakîr olmak, yakıp yok edici ateşten daha şedîd bir ateştir.
1398. Hırsından dolayı lokmayı ölçü ile yemedi; kötü ölümün lokması boğazında tutuldu.
Görmüyor musun? O kadın nefsinin hırsından dolayı lokma-i şehveti ölçüyle yemedi. Bu kötü ve rezîlâne olan ölümün lokması olan o zevk-i şehvet boğazında kaldı. Ölçüsüz olan şehevât-ı nefsâniyye lokmalarının hepsi de böyle bir kötü âkıbet hazırlar.
1399. Ey harîs olan adam, her ne kadar helva ve pâlûze lokması ise de, lokmayı ölçü ile ye!
Mâdemki ölçüsüz olan şehevât-ı nefsâniyye lokmaları böyle fenâ bir âkıbet hazırlar; binâenaleyh ey şehvetine harîs olan adam, tama' ettiğin lokma-i şehvet ne kadar tatlı ve lezîz olursa olsun, onu ölçü ile ye ki, boğazında kalmasın!
1400. Hak Teâlâ mîzâna delil verdi; âgâh ol, Kur'ân'dan sûre-i Rahmân'ı oku!
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Rahmân'da olan وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (Rahmân, 55/7-9) ya'ni "Hak Teâlâ göğü yükseltti ve ölçüde tecâvüz etmesinler diye mîzânı vaz'etti; ve vezni adl ile ikâme edin, mîzânda eksik yapmayın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Mîzânın dili"nden murâd, hadd-i vasat ve i'tidâldir. Nitekim terâzinin dili ortada bulununca eşyâ ile dirhem tevâzün eder ve iki tarafın hakkı birbirine geçmez. İnsanda da bir cisim, bir de rûh vardır. Cisim tarafı gâlib olursa rû- ların ve utanmaların aslıdır," buyurdu. Ve Hak Teâlâ'nın buyurduğu bu ateş eşeğin âteş-i şehveti altında, kadının insanlığını eksilten ve rezaletini teşhîr eden bir ateş gibidir. Zîrâ dünyaya insan sûretinde gelip müşteheyât-ı nefsâniyyesine mağlûb olarak insanlığı gäib ettikten sonra âlem-i berzaha intikāl etmek ve oraya insan sûretinde intikal eden enbiyâ ve evliyâ ve mü'minlerin muvâcehesinde rezîl ve hakîr olmak, yakıp yok edici ateşten daha şedîd bir ateştir.
1401. Agah ol, kendi hırsından dolayı mîzânı bırakma; tama' ve hırs sana hasm-ı mudill geldi.
Ey harîs adam, müteyakkız ol tab'ındaki hırstan dolayı mîzânı bırakıp ifrât ve tefrîte düşme! Zîrâ tab'ındaki tama' ve hırs-ı nefsânî sana düşman ve senin yolunu şaşırtıcı geldi.
1402. Hırs küllü ister, o külden zahir olur. Ey turp oğlu turp, hırs emîrdir.
“Fücül”, turp ma'nâsınadır. Burada “insanlıktan uzak olan kimse” ma'nâsı murâd buyrulur. Nitekim zamânımızda dahi bir adamı tahkir için “hay turp oğlu turp” derler. Ya'ni hırs-ı nefsânî külle ve her şeye mâlik olmak ister. Zîrâ o nefs-i külden ve âlem-i kesâfetten zâhir olur. Binâenaleyh nefs-i küllün ve âlem-i kesâfetin bilcümle sıfatını ve îcâbâtını hâizdir. Ey turp oğlu turp, bil ki hırs, nefis üzerinde hâkim olan bir beydir. Hz. Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinin on ikinci bâbında buyurur ki: “Hırs hevânın resûllerinden birisidir; o ancak kendi hakîkatinden söyler ve kendi hakîkatine münasib olan ma'nâyı ızhâr eder de sana der ki: “Mülk-i vücûdda hevâ denilen melik-i mutâ' kendi kuvveti ve saltanatı tahtına dâhil olman için beni sana elçi olarak gönderdi ve cem'-i emvâle ve emvâli iddihâra harîs olmanı ve zekât ve sada- hun hakkı, ve rûh tarafı galib olursa cismin hakkı zâyi' olur. Bu âlem-i şehâdette mîzan, hükm-i şerîattir. Bir kimse hükm-i şerîat dâiresinde muâmele ederse, hem rûhun ve hem de nefsin hakkı verilmiş olur; ve ifrât ile tefrîtten kurtulup adl dâiresinde muâmele etmiş olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîfinin altıncı bâbında şöyle buyururlar: "Adl, cemî'-i eşyaya sârîdir. Binâenaleyh adli nefsine ve ehline ve adamına ve hâdimlerine ve kölelerine ve ashâbına ve sana teveccüh edenlerin kâffesine ve zâhiren ve bâtınen fiiline hâkim kıl!"(*) Ve yine buyururlar ki: "Sallallahü aleyhi ve sellem o cinsten adl işledi ve nalınlarından birisi koptuğu vakit, diğerini de çıkarıp çıplak yürürler idi, tâ ki ayakları hakkında adâlet buyura!"
(*) Bk. İbn Arabî-Ahmed Avni Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, (Yayına hazırlayan: Mustafa Tahralı), İz yayıncılık, 1. baskı, İstanbul, 1992, s. 194.
1403. O câriye gitmiş idi; dedi: "Ah ey hanım, sen ustayı yolladın."
Ya'ni, hanım câriyeyi sokağa yolladığı ve câriye de çıkıp gittiği vakit demişti ki: "Ah!.. ey hanım sen ustayı yanında tutmadın da yolladın ve yanından savdın!"
1404. "İşi ustasız yapmak istersin, câhilâne can oynatmak istersin."
"Cân bâhten", can oynatmak, ya'ni can fedâ etmek demektir.
1405. "Ey benden bir ilmi nâ-tamâm olarak çalmış olan, sana ar geldi ki tuzağın hâlini benden sorasın."
1406. "Kuş hem onun harmanından dâne toplasa idi, hem de ip onun boynuna düşmese idi."
Bu beyitler câriye lisânından irşâda intikaldir. Ya'ni, bu dünyâda rûhun ve nefsin hisselerini ve haklarını kendilerine lâyıkıyla vermek ilme mütevakkıftır. Sen ise şundan bundan öğrendiğin yarım ilm ile üstâd olup iş görmeğe kalkıyorsun. Kâşki bu husûsta bir âlim-i kâmili rehber ittihâz edeydin de senin harîs bir kuş mesâbesinde olan nefsin hem bu dünyânın harmanında ih- ka ve infâk-ı 'iyâl gibi şerîatin getirdiği şeye muhalefet etmeni sana emretti. Ve sen dersin ki, farzet ki milyonlarca altın cem' ettin; sonun ölüm ve yaşadığın zamanlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibâret değil mi? Bunları cem' için çektiğin meşakkat neye yarar? Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir; çünki dâr-ı bekādır; ve ondaki tecelliyât-ı cemâliyye dâr-ı dünyadaki gibi mahdûd olmayıp nâmütenâhîdir; ve sen burada da hırssın orada da hırssın. Ya'ni sen dünyânın müzahrafâtını toplamağa sa'yettiğin vakit dahi sana hırs derler; ve sevâb-ı uhrevîye sâî olduğun vakit dahi sana yine hırs derler. İsmin ve hakîkatin aslâ tebeddül etmez. Binâenaleyh senin kadrine noksan gelmez." Hırs senden bu hitâbı işitince inkıyâd ederek tarîk-ı ilme ve dîne teveccüh eder. Bu sûrette sende ulûm-i nâfia ve ahlâk-ı hasene hâsıl olur." [Bk. Tedbîrât, s. 303]
1407. "Dâneyi pek az ye, bu kadar yama yapma! “Külû!"yu okuduğun vakit "Lâ tüsrifû!"yu da oku!
Bu dünyânın ni'metlerinden ve lezzetlerinden pek az müntefi' ol! Cisim libâsına bu kadar yama yapma! Kur'ân-ı Kerîm'de "Külû!" ya'ni "Yiyiniz!" emir ve müsaadesini okuduğun vakit, "ve lâ-tüsrifü" "ve israf etmeyiniz!" (A'râf, 7/31) emrini de beraberce oku! Bu âyet-i kerîme bu cildin 582 numarasına müsâdif olan:
["İmdi "Külû!" şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra "Lâ tüsrifû!" o, iffettir."] beyt-i şerîfinde de geçti.
1408. Hatta dâneyi yiyesin, tuzağa düşmeyesin! İlim ve kanaat bunu yapar vesselâm!
"İlim"den murâd, ilm-i şerîattir ve bu ilmin netîcesi her şeyde hadd-i vasat ve i'tidâli bulup ona kanâat etmektir. Ya'ni, eğer sende ilm-i şerîat bulunur ve bu ilim ile âmil olup kanâat sahibi olur isen, dünyanın mubâh olan ni'met ve lezzetinden müstefid olsan bile, tuzağa düşmezsin ve helâk dahi olmazsın.
1409. Akıl dünyadan ni'met yer, gam yemez! Câhiller nedâmet içinde mahrûm kalmıştır.
Akıller, ilimleri hasebiyle harâmı ve helâli bildikleri için dünyanın mubâh olan ni'metini yerler ve hadd-i i'tidâl dâiresinde olan mubâh ise kalbe her vech ile gam vermez; fakat câhiller harâmı ve helâli fark edemediklerinden hesabsız yiyip içerler ve nedâmet içinde de o ni'metin devamından mahrûm kalırlar. Meselâ mubâh olan gıdâ hadd-i i'tidâli geçerse, şer'an harâm olur. Zîrâ israftır, âlem-i âhirette mûcib-i nedâmet olur ve niam-i uhreviyyeden mahrûmiyete sebeb olur. Nitekim âyet-i kerîmede أذهبتم طيباتكم في حياتكم الدنيا (Ahkaf, 46/20) ya'ni "Siz dünyâ hayatınızda tayyibâtınızı giderdiniz" buyrulur. Sâniyen fazla taâm tıbben vücûda zarardır; ve mi'de ve em'â hastalıkları vücûda getirir. Bu sûretle de mûcib-i nedâmet ve devâm-ı telezzüzden mahrûm olur. Birtakım ilaçlara ve tedâvîlere muhtaç olur.
1410. Tuzağın ipi onların boğazına düştüğü vakit, dâneyi yemek cümlesi üzerine harâm oldu.
Hadd-i i'tidâli tecavüz etmenin birtakım tuzakları vardır; bu tuzaklardan birinin ipi câhillerin boğazına takıldığı vakit, ni'met-i dünyâdan müstefid olmak hepsine harâm olur.
1411. Kuş tuzakta ne vakit dâneyi yer! Eğer tuzakta otlasa da dâne zehir gibidir.
Câhiller, tuzakta olan kuşa benzerler, kuş tuzakta dâneyi yiyemez. Eğer tuzakta yem yese bile o yediği yem kendisine zehir gibi gelir. Bu hâl tuzağa tutulduğunu bilen kuşun hâlidir.
1412. Gāfil olan kuş, dünyâ tuzağında olan bu avâm gibi tuzaktan dâneyi yer.
Tuzağa tutulduğu hâlde tutulduğundan gafil olan kuş, helâk olacağından bî-haber olarak o tuzakta, safâ-yı hâtır ile yemi yer. İşte bu dünyâ tuzağı içinde bulunan avâm dahi, kendi âkıbetlerinden bî-haber olarak, kemâl-i huzûr ile ve safâ-yı hâtır ile yiyip içip gezerler.
1413. Haberdâr olan akıllı kuşlar ise kendilerini dâneden sıkı bağlı yapmışlardır.
"Huşk-bend", sıkı bağlı ve ihtirâz ma'nâsınadır. "Huşk-bend", Tûran muhâveresinde ahırda bağlamayıp sahrâya salıverdikleri at ma'nâsınadır (Şerh-i İmdadullah k.s.). Ya'ni, tuzağa tutulduklarından haberdar olan akıllı kuşlar ise kendilerini yemden sıkı bağlamışlar ve dâneden ihtirâz etmişlerdir. (Ahkaf, 46/20) ya'ni "Siz dünyâ hayatınızda tayyibâtınızı giderdiniz" buyrulur. Sâniyen fazla taâm tıbben vücûda zarardır; ve mi'de ve em'â hastalıkları vücûda getirir. Bu sûretle de mûcib-i nedâmet ve devâm-ı telezzüzden mahrûm olur. Birtakım ilaçlara ve tedâvîlere muhtaç olur.
1414. Zîrâ tuzakta ve dânede zehirler vardır; kör olan o bir kuş ki tuzakta dâne istedi.
1415. Tuzağın sahibi ahmakların başını kesti ve o tuzakları meclise çekti.
Meselâ tuzağa tutulup hiç çabalamaksızın ve ses çıkarmaksızın yem beklemekle meşgül olan kuşu tuzak sahibi görünce, onun başını keser ve etini de gıda yapar. Fakat tuzağa tutulduktan sonra çabalayıp kaçmak ve kurtulmak kaydında olan ve yem yemeyip latîf ve türlü türlü seslerle öten kuşu, tuzak sahibi güzel kafeslere koyup misafir salonlarına asar. Bunun gibi dünyâ tuzağında yemek ve içmek ile meşgül olup cismini besleyen ve bu tuzaktan kurtulmak için Hakk'a yalvarıp münâcât etmeyen kimseyi, bu tuzağın sâhibi olan Hak Teâlâ hazretleri, helâk-i ma'nevîye ma'rûz kılar. Fakat zarîf ve akıllı kuşlar mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı, bu tuzağın zehr-i ma'nevîyi hâiz bulunan ni'metlerine kulak asmayıp, türlü türlü münâcât ve tehlilât ve tesbîhât yaparlar; ve Hak Teâlâ dahi onları tecelliyât-ı âliyesi vâki' olan meclislere ve mevtınlara çeker.
1416. Zîrâ onlardan et işe yarar; ve zariflerden na'ra ve nale ve hazîn sadâ gelir.
“Zîr ü zâr", âvâz-ı hazîn ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem ve Burhân). Yemek ve içmekle meşgül olup cisimlerini besleyen kuşların ancak işe yarayan etleri vardır. Onlarda başka bir şey ve meziyet yoktur; ve bu kuşlara mümâsil olan insanlardan da tenâsül ve i'mâr-ı maddiyat gibi işler beklenir; onların mecâlis-i hâss-ı ilâhîde yerleri yoktur. Fakat zarîf olan evliyânın na'raları ve ağlamaları ve hazîn sadâ ile münâcâtları vardır. Binâenaleyh meclis-i hâss-ı ilâhîde onların Hak'la muhâtabaları vardır.
1417. Sonra câriye geldi kapının aralığından, hanımı eşeğin altında ölmüş gördü.
1418. Dedi: “Ey ahmak hanım, bu ne idi? Gerçi sana üstâdın bir nakş gösterdi.”
1419. “Onun zâhirini gördün, onun sırrı senden gizli idi. Usta olmamış iken dükkân açtın.”
1420. "Bal gibi ve pâlûze gibi zekeri gördün, ey harîs o kabağı niçin görmedin?"
1421. “Yâhud, vaktâki eşeğin aşkında müstağrak oldun, o kabak senin nazarından gizli oldu.”
1422. "Üstaddan sun'unun zahirini gördün. Şâdın şadı olarak üstadlık tuttun."
Ya'ni, o üstâdın sun'unun zâhirini gördün ve inceliklerine nüfüz etmedin. Böyle bir sathî görüş ile son derece mesrûr olarak üstâd oldum diye meydâna çıktın. İşte bu misâle mutâbık olarak tarîkatte bir şeyhe intisâb edip, gördüğü bir iki rü'yâ ve hâlât üzerine kendini mürşid olmuş zannıyla, irşâd-ı halka kıyâm edenler vardır ki, bunlar tarîkatin ve Hak yolunun inceliklerini asla görmemişlerdir. Bu gibilerin netîceleri maâzallah helâk-i ma'nevîdir. Nitekim cenâb-ı Pîr âtîdeki beyitlerde îzâh buyururlar:
1423. Ey nice vukūfsuz riyakâr ahmak vardır ki, müridlerin yolundan sûfun gayrını görmemiştir.
“Sûf", koyun yününden kaba bir sûrette nesc edilmiş abâ ki, dervişler ve fakîrler giyerler. Ya'ni, ne çok tarîk-ı Hakk'ın ahvâline vakıf olmayan ve halka gösteriş yapan ahmaklar vardır ki, onlar, hâl adamlarının ve evliyâullahın mesleklerinden zâhirde bir abâdan ve kisveden başka bir şey görmemişlerdir. Onlar bu zevâtın giydikleri libâsı ve başlarına vaz' ettikleri külâhı giyerek "Biz de ehl-i Hak yolundayız!" diyerek halkı aldatırlar ve başlarına birtakım safdilleri toplarlar. "Zerrâk", nifak ve riyâ sâhibi demektir.
1424. Ey nice küstahlar, azıcık ihtiraftan dolayı, şahlardan sözün ve öğünmenin gayrını öğrenmemiştir.
"İhtirâf", san'at sâhibi olmak demektir. "Güft", burada "söz"; ve "lâf", temeddüh etmek ve öğünmek, "şûh" (شوح) küstah ve bî-edeb ma'nâsınadır. Ya'ni, evliyâullaha vâki' olan ba'zi tecelliyât-ı ilâhiyyenin te'sîri olmak üzere onların lisanlarından ba'zı acîb sözler ve temeddühler sâdır olur. Meselâ Hz. Mansûr Hallâc "ene'l-Hak" ya'ni "Ben Hakk'ım!" buyurdu; ve sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri سبحانی ما اعظم شانی ya'ni, "Tenzîh ederim zâtımı ki benim şânım a'zam oldu!" ve Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ليس في جبتى سوى الله ya'ni "Benim cübbemin içinde Allah'tan gayrı yoktur." Ve Ebu'l-Hasen Harakanî hazretleri لو عرفتمونى لسجدتمونى ya'ni "Eğer beni bilseniz, bana secde ederdiniz!" ve Hz. Pîr efendimiz این هیکل آدمست رو پوش ما قبله جمله سجدهایم ya'ni “Bu âdemin heykeli ve sûreti yüz örtüsüdür, biz bütün kıblelerin secdesiyiz" buyurdular. İşte birtakım bî-edebler ve cür'etkârlar bir tarîka intisâb edip o tarîkın zâhirine taalluk eden ba'zı usûller görürler ve onların kisvelerini giyerler; sonra bu tarîkat şâhları olan evliyâullahın bu gibi sözlerini taklîd edip temeddühe başlarlar. Onların tarîkından öğrendikleri ancak bu gibi küstâhâne taklîdlerdir.
1425. Her birinin elinde, "Ben Mûsa'yım!" diye asâ vardır; "Ben İsa'yım!" diye ahmaklar üzerine üfler.
O riyâkârlardan her birinin elinde bir asâ vardır, der ki: "Ben Mûsâ (aleyhi's-selâm)ın sırrını hâmilim; elimdeki asâ ile hârikalar ızhârına kādirim; ve ben Îsâ (aleyhi's-selâm)ın sırrını hâmilim, Hak tarafından nefesim ile hastalar şifa bulur", diyerek başına toplanan birtakım ahmaklar üzerine üfler; ve o ahmaklar da onun sözlerine i'timâd edip, hayallerinde onu me'mûr-i ilâhî olarak kabûl ederler; ve hayâl ve vehim, insanın vücudunda mutasarrıf olduğu için, onu rü'yâlarında hayallerine mutâbık bir hâlde görürler ve i'timâdları daha ziyâde olur. Maahâzâ tarîk-ı Hakk'ın hulâsa-i mahsûlü, ölmezden evvel ölmek ve kendi varlığından ve cümle mâsivâ muhabbetinden geçmek olduğu hâlde, kendilerinde böyle bir hâlin zerresi bile inkişaf etmediğinin farkına varmazlar. İşte hamâkat böyle olur.
1426. Âh o bir günden ki, imtihan taşı senden sâdıkların sıdkını açık ister!
Ya'ni, ey riyâkâr olan müddeî, tezvir-e müsâid olan bu dünyâda sen halkı aldatabilirsin, ya bâtınların zâhir olduğu yevm-i kıyâmette ne yapacaksın? O mevtın-ı âhiret aslâ halkın aldanmasına müsâid bir mevtın değildir. Âh bir günden ki, imtihan taşı olan ölüm senden sâdıkların sıdkını apaçık bir sûret-te ister. Bu beyitte bir vech-i ma’nâ daha vardır: Ya’ni, ey riyâkâr sen bir müddet bu dünyâda halkı aldatıp kâmillik da’vâsında bulunabilirsin; fakat yi-ne bu hayât-ı dünyeviyyende bir gün gelir ki, senin bâtınını zâhire çıkaracak bir hâdise vâki’ olur; ve Hak Teâlâ bu hâdiseyi bir imtihan taşı ve bir mihekk [=mihenk] taşı olmak üzere izhâr eder. O zaman kötü olan hâlin zâhir oldu-ğu vakit, aldattığın kimselerin muvâcehesinde zelîl olursun.
1427. Nihâyet bâkîyi üstâddan sor, bu harîsler hep kör ve sağırdırlar.
“Hurs”, “ahres”in cem’idir, “sağırlar” demektir. Ya’ni, ey sülûkünü yarıda bırakıp mürşidlik da’vâsına kıyâm etmiş ve hırs-ı nefsânîsinden dolayı halkı aldatmış olan kimse, ilm-i tarîkatte sence mechûl kalan bâkîyi üstâd-ı kâmil-den sor, utanma! Fakat ne çâre ki nefislerinin enâniyetlerine kapılmış olan bu harîsler hep kör ve sağırdırlar ve bunların kulaklarına bin delîl ile ta’kîb ettik-leri yolun sekâmeti gösterilip isbât olunsa işitmezler ve görmezler.
1428. Hepsini istedin, hepsinden geri kaldın. Bu ahmak sürüsü kurtların avıdır.
Ey müddeî müzevvir, sen halkı irşâda kıyâm etmekle, evliyâullâhın bilcüm-le merâtib ve makâmâtını istedin; maahâzâ bu hâlin ile hiçbirisine nâil olama-dın ve hepsinden geri kaldın. Ancak başına birtakım ahmakları toplayabildin. Âkıller senin hâlini teferrüs edip sana avlanmadılar; zâten bu ahmak sürüsü si-zin gibi kurtların avıdır. O bîçâreler sizin elinizde helâk-i ma’nevî içindedirler.
1429. Bir sûreti işitip, kendi sözünden habersiz olan tûtîler gibi, tercüman oldu.
Ya'ni, ey müddeî, evliyâ-yı Hakk'ın sözlerini işitip, tûtî kuşu gibi ma'nâ-sından bî-haber olarak, ahmaklar sürüsüne nakl edersin. O ahmaklar dahi, "Aman efendim, ne ince sözler söylüyor!" diye hayran olurlar. Nitekim I. cildin 324 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte: ["Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervişlerin kelâmını çalar."] buyurmuş idi.
تمثيل تلقين شيخ مريدان را و پیغمبران امت را که ایشان طاقت تلقین حق ندارند و با حق الفت ندارند چنان که طوطی با صورت آدمی الفت ندارد که از و تلقین تواند گرفت . حق تعالی شیخ را چون آیینه در پیش مرید همچو طوطی دارد و از پس آیینه تلقین می کند لا تُحَرِّكَ بِهِ لِسَانَكَ إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى . اينست ابتداء مسئله بی منتها چنان که منقار جنبانیدن طوطی اندرون آیینه که خیالش میخوانی بی اختیار و تصرف اوست که عکس خواندن طوطئ بیرونیست که متعلمست نه عکس آن معلم که پس آیینه است و لکن خواندن طوطئ بیرونی تصرف آن معلمست پس این مثال آمد نه مثل .
Şeyhin mürîdlerine ve peygamberlerin ümmete telkînlerinin temsîlidir ki, Hakk'ın telkînine onlarda tâkat yoktur ve Hak ile ülfetleri yoktur. Nitekim tûtînin âdemînin sûreti ile ülfeti yoktur ki, ondan telkîn alabilsin! Hak Teâlâ tûtî gibi olan mürîdin önünde şeyhi âyîne gibi tutar ve âyînenin arkasından telkîn eder. Lisânını muallimden evvel tahrîk etme! O ancak vahy olunan bir vahydir. Müntehâsız mes'elenin ibtidâşı budur. Nitekim âyînenin içinde tûtînin gagasını kımıldatması ki, ona hayâl ta'bîr edersin, onun ihtiyârı ve tasarrufu olmaksızındır. Zîrâ hâricî olan tutînin çağırmasının aksidir ki müteallimdir. Ayînenin arkasında olan o muallimin aksi değildir. Velâkin hâricî olan tûtînin okuması o muallimin ta'rîfidir. İmdi bu misil değil misâl olarak geldi.
Sürh-ı şerîfte sûre-i Kıyamet'te vaki" فاذا قراناه فاتبع قُرآنَهُ لَا تُحَرِّكَ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ علينا جمعه وقرآنه (Kiyâme, 75/16-17) ya'ni "Éy resûlüm sana Kur'ân vahyi ta-
"Aman efendim, ne ince sözler söylüyor!" diye hayran olurlar. Nitekim I. cildin 324 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte: ["Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervişlerin kelâmını çalar."] buyurmuş idi.
تمثيل تلقين شيخ مريدان را و پیغمبران امت را که ایشان طاقت تلقین حق ندارند و با حق الفت ندارند چنان که طوطی با صورت آدمی الفت ندارد که از و تلقین تواند گرفت . حق تعالی شیخ را چون آیینه در پیش مرید همچو طوطی دارد و از پس آیینه تلقین می کند لا تُحَرِّكَ بِهِ لِسَانَكَ إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى . اينست ابتداء مسئله بی منتها چنان که منقار جنبانیدن طوطی اندرون آیینه که خیالش میخوانی بی اختیار و تصرف اوست که عکس خواندن طوطئ بیرونیست که متعلمست نه عکس آن معلم که پس آیینه است و لکن خواندن طوطئ بیرونی تصرف آن معلمست پس این مثال آمد نه مثل .
Şeyhin mürîdlerine ve peygamberlerin ümmete telkînlerinin temsîlidir ki, Hakk'ın telkînine onlarda tâkat yoktur ve Hak ile ülfetleri yoktur. Nitekim tûtînin âdemînin sûreti ile ülfeti yoktur ki, ondan telkîn alabilsin! Hak Teâlâ tûtî gibi olan mürîdin önünde şeyhi âyîne gibi tutar ve âyînenin arkasından telkîn eder. Lisânını muallimden evvel tahrîk etme! O ancak vahy olunan bir vahydir. Müntehâsız mes'elenin ibtidâşı budur. Nitekim âyînenin içinde tûtînin gagasını kımıldatması ki, ona hayâl ta'bîr edersin, onun ihtiyârı ve tasarrufu olmaksızındır. Zîrâ hâricî olan tutînin çağırmasının aksidir ki müteallimdir. Ayînenin arkasında olan o muallimin aksi değildir. Velâkin hâricî olan tûtînin okuması o muallimin ta'rîfidir. İmdi bu misil değil misâl olarak geldi.
Sürh-ı şerîfte sûre-i Kıyamet'te vaki' فاذا قراناه فاتبع قُرآنَهُ لَا تُحَرِّكَ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ علينا جمعه وقرآنه )Kıyâme, 75/16-17) ya'ni "Éy resûlüm sana Kur'ân vahyi ta- mâm olmazdan evvel onun ahzi ve hıfzı için acele edip lisânını tahrîk etme ki, o Kur'ân'ı kalbinde cem' ve kırâatini lisânında isbât etmekliğin bizim uhdemizdedir. Biz sana Kur'ân'ı Cibrîl lisânıyla kırâat ettiğimizde sen ona ittibâ' edip tekrar eyle, tâ ki zihninde karâr bulsun." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve إن هو إلا وحي يوحى (Necm, 53/4) ya'ni "Peygamberin kelâmı Allah Teâlâ'dan vahy olunan bir vahiydir." âyet-i kerîmesi dahi Ve'n-Necm sûresinde vâki'dir. Ya'ni şeyhin müridlerine olan telkîn-i hakāyıkı, peygamberlerin ümmetlerine vâki' olan telkînlerine benzer. Zîrâ ehl-i hicâb hakāyıkı doğrudan doğruya Hak Teâlâ hazretlerinden alamazlar. Çünki onların âdetleri ve alıştıkları hâl, Hakk'a teveccüh değil, halka teveccühtür; ve onlar âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağraktırlar. Bu hâl, tûtî kuşuna vâki' olan ta'lîme benzer. Zîrâ tûtî kuşuna ta'lîm-i kelime için, onun karşısına bir ayna koyarlar. Kuş aynada kendisini görür ve aynanın arkasına da muallim olan adam geçer, oradan söylemeğe başlar. Kuş aynadaki hayâlin söylediğini zannedip ona taklîden o sözleri öğrenir ve söylemeğe başlar. Fakat söylediği sözlerin ma'nâsını bilmez. Gerçi kuş, o sözleri hayâlden öğrenir ve hayâlin ise aslâ irâde ve tasarrufu yoktur. Tasarruf ve irâde, ayna arkasındaki muallimindir. Bundan anlaşılır ki gerek peygamberlerin ve gerek onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin vücûd-i izâfileri, ayna mesâbesinde olan bu âlem-i şehadet içinde hayâl hükmündedir. Tûtî kuşu mesâbesinde ve ehl-i hicâb olan insanlar, sûret i'tibariyle kendi cinslerinden bulunan bu zevâttan bu mertebe-i şehadet aynasının arkasında bulunan Hak'tan taallüm ederler. Binâenaleyh ey mürid, bu zevâttan vâki' olan telkînâtı alırken zabt için acele etme! Zîrâ o telkînât onlara vahy olunan Hakk'ın bir vahyidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz zayıf idrâkli kimselerin i'tirâzlarına mahal kalmamak üzere bu beyânâtın misil değil, misâl olduğunu beyân buyururlar. Zîrâ misâlde ayniyet yoktur, belki bir vech ile mümâselet vardır.
1430. Bir tûtî aynada o kendinin aksini onun önüne yüz getirmiş görür.
1431. Aynanın arkasında gizli olan o üstad, latif dilli muallim kelâm söyler.
mâm olmazdan evvel onun ahzi ve hıfzı için acele edip lisânını tahrîk etme ki, o Kur'ân'ı kalbinde cem' ve kırâatini lisânında isbât etmekliğin bizim uhdemizdedir. Biz sana Kur'ân'ı Cibrîl lisânıyla kırâat ettiğimizde sen ona ittibâ' edip tekrar eyle, tâ ki zihninde karâr bulsun." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/4) ya'ni "Peygamberin kelâmı Allah Teâlâ'dan vahy olunan bir vahiydir." âyet-i kerîmesi dahi Ve'n-Necm sûresinde vâki'dir. Ya'ni şeyhin müridlerine olan telkîn-i hakāyıkı, peygamberlerin ümmetlerine vâki' olan telkînlerine benzer. Zîrâ ehl-i hicâb hakāyıkı doğrudan doğruya Hak Teâlâ hazretlerinden alamazlar. Çünki onların âdetleri ve alıştıkları hâl, Hakk'a teveccüh değil, halka teveccühtür; ve onlar âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağraktırlar. Bu hâl, tûtî kuşuna vâki' olan ta'lîme benzer. Zîrâ tûtî kuşuna ta'lîm-i kelime için, onun karşısına bir ayna koyarlar. Kuş aynada kendisini görür ve aynanın arkasına da muallim olan adam geçer, oradan söylemeğe başlar. Kuş aynadaki hayâlin söylediğini zannedip ona taklîden o sözleri öğrenir ve söylemeğe başlar. Fakat söylediği sözlerin ma'nâsını bilmez. Gerçi kuş, o sözleri hayâlden öğrenir ve hayâlin ise aslâ irâde ve tasarrufu yoktur. Tasarruf ve irâde, ayna arkasındaki muallimindir. Bundan anlaşılır ki gerek peygamberlerin ve gerek onların varisleri olan insân-ı kâmillerin vücûd-i izâfileri, ayna mesâbesinde olan bu âlem-i şehadet içinde hayâl hükmündedir. Tûtî kuşu mesâbesinde ve ehl-i hicâb olan insanlar, sûret i'tibariyle kendi cinslerinden bulunan bu zevâttan bu mertebe-i şehadet aynasının arkasında bulunan Hak'tan taallüm ederler. Binâenaleyh ey mürid, bu zevâttan vâki' olan telkînâtı alırken zabt için acele etme! Zîrâ o telkînât onlara vahy olunan Hakk'ın bir vahyidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz zayıf idrâkli kimselerin i'tirâzlarına mahal kalmamak üzere bu beyânâtın misil değil, misâl olduğunu beyân buyururlar. Zîrâ misâlde ayniyet yoktur, belki bir vech ile mümâselet vardır.
1432. Tûtîcik zannetmesin ki, bu yavaş kelâm aynada olan tûtînin söylemesiyledir.
1433. Binâenaleyh sözü kendi cinsinden öğrenir. O eski kurdun hîlesinden bîhaberdir.
"Eski kurt"tan murâd, kuşa söz ta'lîmi için aynanın arkasında bulunan kuş tâciri olan üstâd ve muallimdir.
1434. Ona aynanın arkasından öğretir; ve yoksa kendi cinsinin gayrından öğretmez:
O muallim, tûtîye insan sözünü aynanın arkasından öğretir; ve eğer böyle olmasa kuş aynada kendi cinsinden olan hayâlî görmez ve binâenaleyh kendi cinsinin gayrı olan insandan da doğrudan doğruya, insanların sözlerini öğrenemez idi.
1435. Sözü o hüner adamından öğrendi, fakat onun ma'nâsından ve sırrından bîhaberdir.
1436. Kelâmı bir beşerden aldı, tûtîcik beşerden bunun gayrını ne bilir!
Kuşun insandan alabildiği şey ancak bu harf ve savttır ve kelâmın zâhiridir. Zavallı kuş insandan aldığı bu sûretten başka, insanlığa âid olan ahvâli ne bilir!
1437. Mümtelî olan mürîd, velî cisminin aynasında böyle kendisini görür.
"Mümtelî", dolu demektir. Vücûd-i izâfî ahkâmı ve kendinin enâniyeti ile dolu olan mürîd, veliyy-i ârif ve mürşid-i kâmil cisminin aynasında böyle tûtî kuşu gibi kendisini görür, ya'ni kendi cinsi olan beşeriyet sûretini görür.
1438. Aynanın arkasından, akl-ı küllü, kelâm ve mâcerâ vaktinde ne vakit görür.
"Akl-ı küll"den murâd, mertebe-i vahdet ve taayyün-i evvel mertebesidir ki, ona hakîkat-i muhammediyye dahi derler. Ya'ni, cismâniyet hicâbı altında bulunan mürîd hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeyi alamayacağından, cismâniyetin iktizâsı olan kelâm-ı lafzî ve sûrî ahkâmının cereyânı vaktinde, akl-ı küllü basar-ı basîreti ile göremez.
1439. O zanneder ki, beşer söylüyor; ve o başka sırdır ve o, ondan habersizdir
İnsân-ı kâmil niyâbeti ve verâseti hasebiyle mürîde birtakım hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeyi söylediği vakit, o mürîd zanneder ki, kendisi gibi sûret-i beşeriyyeyi hâiz olan, o kâmil düşünüp i'mâl-i fikr ederek söylüyor. Halbuki o kâmilin hâli başka bir sırdır ki, onu ancak zevk ve vicdan idrâk eder; ve o mürîd ise bu zevkî ve vicdânî olan hâlden bî-haberdir.
1440. Kelâmı öğrenir, fakat sırr-ı kadîmi o bilmez; tûtîdir, nedîm değildir.
Ümmet-i peygamberî veyâhud vâris-i kâmilin mürîdi, o zevât-ı şerîfeden harf ü savt ile sâdır olan kelâmı öğrenir. Fakat sırr-ı kadîmi ya'ni esrâr-ı ilâhiyyeyi ahz ü telâkkî eylediğini bilmez ve o sözlerde mündemic olan maânî-i azîmeyi ve makāsıd-ı mühimmeyi anlamaz. Çünki tûtîdir, insân-ı kâmilin bâtınının cinsinden değildir ve onun bâtınının nedîmi ve musâhibi değildir.
1441. Halk, kuş sadâsını da öğrenirler; zîrâ bu söz, ağzın ve boğazın işi vâki' oldu.
"Safîr", kuş sadâsı demektir; ve "halk" (حلق), boğaz ma'nâsınadır. Bu halk kuş sadâsını da öğrenip kuşları avlamak için taklîd yaparlar. Zîrâ bu söz ve sadâ cisimde mevcûd olan ağzın ve boğazın yapacağı bir ma'rifettir. Binâenaleyh bunu her bir cismânî yapabilir.
1442. Fakat kırâna mensub, hoş-nazar olan bir Süleyman'ın gayrı, kuşların ma'nâsından bihaberdir.
"Kuşlar"dan murâd, evliyâ-yı Hak; "Süleyman"dan murâd, kutb-ı zamandır; "kırân", ilm-i nücûm ıstılâhında "Sa'deyn" tesmiye olunan Zühre ile Müşterî seyyârelerinin iktirânıdır. "Kırân”daki "ye" nisbet için olup, "kırâna mensûb" ya'ni “sâhib-kırân" demek olur ki, vakt-i tevellüdü veyâ vâlidesinin rahmine düşmesi ânı, bunların iktirânı zamanına müsâdif olan kimsedir, "sâhib-i saâdet" ma'nâsınadır. Ya'ni, avâm-ı halk, evliyâ-yı Hakk'ın söylediği sözlerin sûret-i lafziyyelerini işitip ezberlerler, onların ma'nâlarından haberleri yoktur. Kuşların, ya'ni evliyâ-yı Hakk'ın bâtınından ve onların sözlerinin ma'nâlarından ancak kutb-ı zaman haberdar olur. Zîrâ onun latîf olan nazar-ı kalbîsi bâtınadır. Hind nüshalarında "kırânî" yerine "nebiyyî” vâki' olmuştur. Bu sûrette "nebî" Süleyman (a.s.)ın sıfatı olur.
1443. Dervişlerin birçok kelâmını öğrendiler, minberi ve meclisi onunla parlattılar.
Birtakım müddeîler dervişlerin sözlerini ve ıstılâhâtından birçoklarını öğrendiler; câmi' kürsîlerini ve va'z meclislerini o sözler ile ve o ıstılâhât ile parlattılar ve revnaklar verdiler.
1444. Ya onlara kelâmdan başka bir nasib olmadı, yahud sonunda onlara rahmet yol gösterdi.
Câmi'lerin kürsîleri üzerinde ve meclislerde evliyâ-yı Hakk'ın kelâmlarını söyleyip ma'nâlarından bîhaber olanların hâli, ikiden hâlî değildir: Ya onların nasîbi, evliyâ-yı Hakk'ın kelâmlarının zâhirine kalır ve bu âlemden onların ma'nâsı kendilerine inkişaf etmeden bu âlemden geçip giderler; veyâhud âhir ömürlerinde onlar hakkında rahmet-i ilâhiyye ve inâyet-i rabbâniyye vâki' olup, o sözlerin ma'nâları onlara inkişaf eder ve zevk-ı vicdânî ve hâl-i âlî hâsıl olur. Bu şârih-i fakîr dahi cenâb-ı Mennân'dan bu ikinci hâlin niyâzındadır. Onun beyânındadır ki, bir gönül sâhibi gebe bir köpek gördü ki, onun karnında köpek yavruları bağırırlar idi. “Köpek sadâsının hikmeti bekçiliktir. Ana karnında sadâ bekçilik değildir; ve kezâ muâvenet istemek ve süt istemek ve sâire için olur ve orada bu fâidelerden hiçbiri yoktur!” diye taaccübde kaldı. Vaktâki kendine geldi ve “Onun te’vîlini ancak Hak Teâlâ bilir!” diye Hazret-i Hakk’a yalvardı. Cevâb geldi ki o sûret, bir kulun hâlidir ki, hicâbdan dışarıya gelmemiş ve kalb gözü açılmamış olarak basîret da’vâsı ederler ve o cihetten söz söylerler. Ne onlara bir kuvvet ve muâvenet ve ne de dinleyenlere bir hidâyet ve rüşd erişir
1445. O birisi çilede rü'yâ gördü: Yolda bir dişi köpek gebe idi.
“Çile”, dervişlerin bir tenhâ mahalde riyâzet dâiresinde zikr-i ilâhî ile meşgûl oldukları kırk günlük bir ibâdettir. Ya’ni, sâhib-i dil bir derviş çilede zikr-i ilâhî ile meşgûl olduğu bir sırada rü’yâ gördü. Rü’yâsının sûreti bu idi ki: Yolda bir dişi köpek gebe olmuş idi.
1446. Ansızın köpeğin yavrularının sesini işitti. Köpek yavrusu karnında nâbedîd idi.
Onun beyânındadır ki, bir gönül sahibi gebe bir köpek gördü ki, onun karnında köpek yavruları bağırırlar idi. “Köpek sadâsının hikmeti bekçiliktir. Ana karnında sadâ bekçilik değildir; ve kezâ muâvenet istemek ve süt istemek ve sâire için olur ve orada bu fâidelerden hiçbiri yoktur!" diye taaccübde kaldı. Vaktāki kendine geldi ve "Onun te'vîlini ancak Hak Teâlâ bilir!" diye Hazret-i Hakk'a yalvardı. Cevâb geldi ki o sûret, bir kulun hâlidir ki, hicâbdan dışarıya gelmemiş ve kalb gözü açılmamış olarak basîret da'vâsı ederler ve o cihetten söz söylerler. Ne onlara bir kuvvet ve muâvenet ve ne de dinleyenlere bir hidâyet ve rüşd erişir
1447. O sesler ona çok acîb geldi. Köpek yavrusu karnında nasıl nidâ etti!
1448. Karnında nâle edici köpek yavrusu! Cihanda bunu kimse görmemiştir.
1449. Vaktâki vakıadan sıçradı, kendine geldi; onun hayreti dembedem ziyade oldu.
1450. Çilede, Hudâ (azze ve celle)nin dergâhından başka kimse yok ki, düğüm çözülsün!
O rü'yâ sâhibi bunu ta'bîr ettirmek istedi ise de halvet ve çile ittihâz ettiği mahalde kimse yok idi ki, mürâcaat etsin ve fikrindeki bu düğümü çözdürsün. Orada mürâcaat edilecek mahal ancak, Hudâ (azze ve celle) hazretlerinin dergâhı idi.
1451. Dedi: "Yâ Rab, bu müşkülden ve güft ü gûdan çilede senin zikrinden geri kalmışım!"
"Şikâl", "işkâl" (اشکال)'in muhaffefidir, "müşkil ve güçlük" ma'nâsınadır. "Güft ü gû"dan murâd, kalbi işgâl eden havâtır-ı muhtelifedir. Ya'ni, "Yâ Rab, bu rü'yâdaki işâretin güçlüğünden ve kalbime bu yüzden hücûm eden muhtelif havâtırdan dolayı bu çile içinde seni zikirden geri kaldım. Bunun ma'nâsını halledemiyorum!"
1452. "Benim kanadımı aç, tâ ki uçucu olayım; zikir bahçesinde ve elma bahçesinde olayım!"
"Per"den murâd, tefekkür kanadıdır. "Sîb", elma ve "sitân", kesret veyâ mekân edâtıdır. "Sîbistân", çok elma bulunan mahal ve elmalık demek olur. "Hadîka", bahçe demek olduğuna göre elmalık ile bahçe arasında münâsebet olduğu için, şurrâh-ı kirâm "elmalık" diye tercüme buyurmuşlardır; ve bundan murâd, maârif-i ilâhiyye yemişleri demek olur. Fakat “seyb”, Burhân’ın beyânına göre, “hayran ve medhûş ve bir işte ve meşgalede hayranlık” ma’nâsına olduğundan “seybistân”, medhûşluk ve hayranlık âlemi demek de câiz olur ve bu da bahse pek münâsib bulunur. Ya’ni, “Yâ Rab, benim bu gördüğüm rü’yânın ma’nâsında tefekkür kanadımı aç, serbest düşüneyim ve ma’nâ âleminde uçayım ve senin zikrinin bahçesinde ve medhûşluk ve hayranlık âleminde olayım!”
1453. Derhâl ona hâtifin sadâsı geldi dedi ki: “Onu câhiller lâfından bir misâl bil!”
“Hâtif”, lügatte “çağıran ve sayha eden” demektir. “Lâf”, ölçüsüz söz ve ma’nâsız da’vâ ve tefâhur ve öğünme. Ya’ni, o sâhib-i dile, cânib-i gaybdan bir nidâ gelip dedi ki: “O gebe köpeğin karnındaki yavruların bağırmalarını câhillerin kuru da’vâ edip öğünmelerinin misâli bil!” Bundan anlaşılır ki, gönül sâhibi olan dervişin halvette gördüğü rü’yâ “keşf-i muhayyel” nev’inden imiş, zîrâ keşf-i muhayyel ta’bîre muhtaçtır; ve bu ta’bîr ise gâyet güçtür, ancak ilhâm ve vehb-i ilâhî ile ta’bîr olunabilir.
1454. “Ki hicâbdan ve perdeden dışarıya gelmemiş, gözü kapalı olarak boş söz söyleyici olmuştur.”
Ya’ni, “Onlar öyle câhillerdir ki, enâniyet hicâbından ve cismâniyet perdesinden dışarı çıkmamış oldukları ve kalb gözleri kapalı bulunduğu hâlde, evliyâ-yı Hakk’ın sözlerini ezberleyip, kendilerini kâmil adderek halka hitâben boş söz söyleyici olmuşlardır.”
1455. Köpeğin sesi karnında ziyân olur. Ne av koparıcı ve ne de gece bekçidir!
Zîrâ köpeğin sesi ana karnında boştur ve fâidesizdir; bu köpekler ne ava yarar ne de gece bekçiliğine yarar. Bunun gibi evliyânın kelâmını ve ıstılâhâtını çalıp halka söyleyenlerin ne kendilerinde bir kuvvet peydâ olur ve ne de halka te’sîr edip hidâyetlerine sebeb olur. Binâenaleyh onların bu sözleri boş ve fâidesiz olur. bundan murâd, maârif-i ilâhiyye yemişleri demek olur. Fakat "seyb", Burhân'ın beyânına göre, "hayran ve medhûş ve bir işte ve meşgalede hayranlık" ma'nâsına olduğundan "seybistân", medhûşluk ve hayranlık âlemi demek de câiz olur ve bu da bahse pek münasib bulunur. Ya'ni, "Yâ Rab, benim bu gördüğüm rü'yânın ma'nâsında tefekkür kanadımı aç, serbest düşüneyim ve ma'nâ âleminde uçayım ve senin zikrinin bahçesinde ve medhûşluk ve hayranlık âleminde olayım!"
1456. Kurt görmemiştir ki, onu men' edici olsun! Hırsız görmemiştir ki, onu def edici olsun!
Ya'ni, ana karnında olan köpek kurt görmemiştir ki, onu men' etsin ve hırsız görmemiştir ki, onu def etsin! "Kurt"tan murâd, nefs-i emmâre; ve "hırsız"dan murâd, şeytandır. Ya'ni, ehl-i hicâb olan müddeî, kurt mesâbe-sinde olan nefsi görmemiştir ki, onun rûha olan tasallatunu men' etsin ve îmân ve ihlâs hırsızı olan şeytanı görmemiştir ki, onu def' edebilsin!
1457. Harîslikten ve serverlik hevâsından nazarda kör ve öğünmekte cesûrdur.
Kendi varlığına ve enâniyetine olan harîsliğinden ve riyâset hevâsından onun nazar-ı idrāki kördür; ve fakat öğünmekte ve kuru da'vâda cesûrdur. "Künd", kör olan ve keskin olmayan şeydir.
1458. Müşterinin ve harâret tutucunun hevâsından basîretsiz olarak hezeyâna ayak koymuştur.
"Müşteri"den murâd, mürîd; ve "harâret tutucu"dan murâd, tarîk-ı Hak âşığı olan kimsedir. Ya'ni, irşâd ve kemâl da'vâsında bulunan yalancı şeyh, kendisine müridler ve tarîk-ı Hak âşıklarını celb etmek hevâ ve hevesinden dolayı, zevkine ve hakîkatine muttali' olmadığı evliyâullâhın kelâmlarına adım atmıştır; ve kendisinin basîret gözü açık olmadığı için bu kelâmlar her ne kadar hakîkat ise de, ona nazaran hezeyan ve sayıklama nev'inden olur. "Füşâr", burada hezeyan ma'nâsınadır.
1459. Ayı görmemiş, nişanlar verir; o sebeble köylüye harâret koyar.
"Ay"dan murâd, cemâl-i Hak'tır. "Rûstâî” den murâd, safdil olan kimsedir. Ya'ni, o yalancı şeyh cemâl-i Hakk'ı müşâhede etmemiş olduğu hâlde, o aydan bahs etmek ve nişanlar vermek sebebiyle safdil olan kimselerin kalbine harâret ve muhabbet ilkā eder. Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısrâ'ı روشنائی را بدان کژ می نهد suretinde olup beytin ma'nâsı "Cemâl-i Hakk'ı müşâ- hede etmemiş olduğu hâlde nişanlar ve ta'rîf ve tavsîfler vaz' eder ve rûşenâlığı o sebeble eğri koyar."
1460. Müşteriden dolayı ayın vasfında, câh için, görmemiş olduğu yüz nişânı söyler.
Müşteri ve mürîd celb ederek onlara reîs olmak için bu yalancı mürşid, müşâhede etmemiş olduğu cemâl-i Hakk'ın vasfında onlara birçok nişanlar ve vasıflar söyler. O bîçâre mürîdler ve âşıklar dahi, bu sözleri doğru zannedip o yalancının karşısında, şeyhimizdir diye tezellül ederler ve her emrine münkâd olurlar. Şeyh efendi dahi kabardıkça kabarır.
1461. Müşteri ki, o fâide tutar, muhakkak birdir; lâkin onların onda reybi ve şekki vardır.
“Fâideli olan müşteri”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim sûre-i Tevbe'de إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe 9/111) ya'ni “Allah Teâlâ mü'minlerden cennet mukâbilinde nefislerini ve mallarını iştirâ eyledi.” buyrulur. Ya'ni, fâideli olan müşteri, Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleridir ve o da muhakkak birdir; lâkin bu müddeî şeyhlerin o fâideli olan müşteri hakkında şek ve şübheleri vardır.
1462. Vakârsız müşterinin hevâsından bu tâife müşteriyi yele verdiler.
“Şükûh”, heybet ve azamet ve vakâr ma'nâsınadır. “Bâd dâden”, yele ve havaya vermek, hiçe vermekten ve zâyi' etmekten kinâyedir. Ya'ni, vakârsız ve azametsiz olan müşterî-i mahlûkun celbi ve cem'i hevâsından dolayı bu yalancı şeyh tâifesi hakîkî müşteri olan Hakk'ı, hiçe verdiler ve onun müşterîliğine ehemmiyet vermediler.
1463. Bizim müşterimiz Allah'tır, iştirâ eyledi. Agah ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!
Bu beyt-i şerîfte yukarıda mezkûr olan إِنَّ اللهَ اشْتَرَى ... الخ ayet-i kermesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme I. cildin 2749 numaralı beyt-i şerîfinde de: ["Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi ["Allah satın aldı"] fazlından kabûl et!"] sûretinde geçti. Ya'ni, biz mü'min-i kâmillerin müşterisi Allah Teâlâ hazretleridir. Cennet mukābilinde bizim nefislerimizi ve mallarımızı iştirâ etti. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen Kur'ân-ı Kerîm'e îmân ettin ise ve kalbinde asla şeyn ve şek yok ise, Allah'ın fânî olan kullarını müşteri ve mürîd olarak başına toplamak gamından kurtul ve pek yukarıya çık ve sıfât-ı nefsâniyye derekesinden yüksel!
1464. Bir müşteriyi iste ki, seni isteyicidir; senin başlangıcından ve sonundan âlimdir.
Bir müşteriyi ya'ni senin nefsini iştirâ etmek isteyen Allah Teâlâ hazretlerini iste ki, o Zât-ı ecell ü aʻlâ senin varlığının ibtidâsından ve sonundan haberdârdır ve bilcümle ahvâlini bilicidir.
1465. Agâh ol, sen her müşteriyi elin ile çekme! İki ma'şûka ile aşkbazlık kötüdür.
Ey Hak yolunun sâliki olan kimse, eğer sen Hakk'ın âşıkı isen sakın müşteri ve mürîd toplamak kasdına düşüp onları kendi arzûn ve idrâkin ile kendi tarafına çekme! Zîrâ iki ma'şûk ile âşıklık ve aşkbazlık kötüdür. Zîrâ Allah Teâlâ insana kendisinin muhabbetine tahsîs olunmak üzere bir kalb vermiştir. Nitekim âyet-i kerîmede مَا جَعَلَ الله لرجل من قلبين في جوفه (Ahzab, 33/4) ya'ni "Allah Teâlâ insanın içinde, insan için iki kalb yaratmadı." buyrulur. Eğer o bir kalbin içine hem bâkî olan Allah'ın ve hem de fânî olan halkın aşk ve muhabbetini sığdırmağa çalışırsan imkân yoktur. Zîrâ muhabbet-i Hak galib olursa, aşk-ı fânîyi tard eder ve eğer muhabbet-i halk gālib olursa, aşk-ı Bâkî'yi nefy eder. Binâenaleyh ey sâlik, kendi hâlini bu düstûra göre teemmül et!
1466. Eğer satın alırsan, ondan fâide ve mâye bulmazsın; muhakkak onun akıl ve idrakinin kıymeti yoktur.
["Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi ["Allah satın aldı"] fazlından kabûl et!"] sûretinde geçti. Ya'ni, biz mü'min-i kâmillerin müşterisi Allah Teâlâ hazretleridir. Cennet mukābilinde bizim nefislerimizi ve mallarımızı iştirâ etti. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen Kur'ân-ı Kerîm'e îmân ettin ise ve kalbinde asla şeyn ve şek yok ise, Allah'ın fânî olan kullarını müşteri ve mürîd olarak başına toplamak gamından kurtul ve pek yukarıya çık ve sıfât-ı nefsâniyye derekesinden yüksel!
1467. Muhakkak onun yarım na'l bahâsı yoktur; sen ona yâkût ve la'l arz edersin.
O mahlûk olan müşterinin yarım nal bahâsı kadar bir kıymeti yoktur. Sen ise ona yâkût ve la'l gibi pek kıymetli olan hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl edersin.
1468. Hırs seni kör etti ve mahrûm eder; şeytan kendi gibi seni mercûm eder.
Hırs-ı riyâset ve enâniyet seni kör etti ve seni Hakk'a vusûlden mahrûm da eder. Şeytan senin nefsinin duygularını tahrîk ederek enâniyet ve kibir çukuruna düşürüp kendi gibi seni de huzûr-i ilâhîden mercûm ve matrûd eder.
1469. Ashâb-ı fîl ve kavm-i Lût gibi ki o suhût onları da kendi gibi mercûm etti.
"Suhût", masdar olup burada mef'ûl ma'nâsınadır, “gazab olunmuş” demektir. Ya'ni, nitekim o şeytan Ka'be-i Muazzama'nın mevkiini nakl etmek maksadıyla Ka'be'yi tahrîb için filler ile gelen Ebrehe'nin sıfât-ı nefsâniyyesini tahrîk ederek kendisi ve ordusunun helâkine sebeb oldu. Ve kezâ Lût (a.s.)ın kavmini azdırdı ve peygamberlerine muhâlefet ettirdi; gazab-ı ilâhîye ma'rûz kalmış olan o İblis onları da kendi gibi ind-i ilâhîden matrûd ve mercûm etti.
1470. Vaktâki müşterâyı sabrediciler anladılar, her müşteri tarafına acele etmediler.
"Müşterâ", ism-i mef'ûl sîgasıyla “iştirâ olunmuş” demektir. Bundan murâd, nefislerini ve mallarını Hak yolunda bezl eden mü'minlerdir ki, onların müşterisi yukarıda geçen âyet-i kerîme mûcibince Hak Teâlâ hazretleridir. Eğer mahlûku satın alır ve kalbine onun muhabbetini koyarsan, o fânî mahlûktan fâide ve mâye bulamazsın. Muhakkak o fânî olan müşterinin akıl ve idrâkinin hiçbir kıymeti yoktur.
1471. Ve o kimse ki müşteriden yüz çevirdi, baht ve ikbal ve bekā ondan berî oldu.
Ve o kimse ki, bâkî ve hakîkî müşteri olan Allah Teâlâ hazretlerinden yüz çevirdi ve fânî olan müşterilere teveccüh etti, böyle bir kimseden tāli'-i ma'nevî ve ikbâl-i uhrevî ve bekā berî ve hâriç oldu ve saadetten mahrûm kaldı.
1472. Ebede kadar hasret, Darvân ehlinin hased içinde olan hâli gibi, harîsler üzerine kaldı.
“Darvân”, Yemen'de San'â şehrine iki fersah mesafede vâki' bir köyün adıdır. Bu köy ahâlîsinin kıssası III. cildin 477 numaralı beyt-i şerîfinin yukarısında yazılı olan sürh-ı şerîfte de geçti. Oradaki îzâhâta müracaat olunsun. Ya'ni, ebedî olan âlem-i âhirete mahsûs hasret duygusu nefsânî sıfatların ahkâmını icrâya harîs olan kimselerin üzerinde kaldı; nitekim Darvân ahâlîsinin hased içinde olan hâli böyle idi. Ya'ni, o kimseler ki, müşterâyı ya'ni Hakk'ın iştirâ ettiği kulların emr-i ilâhîye itâatta ve nehy-i ilâhîden ictinâbda sabr ediciler olduğunu anladılar, müşteri olan Hak'tan başka kendilerine hiçbir müşteri aramadılar ve mahlûktan kendilerine müşteri tedariki tarafına koşmadılar.
1473. Bir salih, bir rabbânî adam vardı. Bir âkıbet görücü akl-ı kâmil tutar idi.
1474. Yemen yakınında Darvân köyünde sadakada ve güzel huyda meşhur idi.
1475. Onun köyü fakîr Kabe'si idi. Muhtaçlar onun tarafına gelir idiler.
"Müstemendân", ihtiyaç sahibi ve gamlı ma'nâsınadır. Ya'ni, ihtiyaç sâhibi olan fakîrler bu Darvân köyünün etrafında dolaşıp tavaf ettikleri için "fukarâ Kâbe'si" demek sezâ idi.
1476. Hem başaktan hem de samandan ayrıldığı vakit buğdaydan riyasız öşür verirdi.
1477. Un olaydı, ondan da öşür verirdi, ekmek olaydı ondan dahi başkaca öşür verirdi.
Ektiği ekinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği istihâlâtın her bir devresinde öşür verirdi ki, onlar başak, buğday, un ve ekmek devreleridir. Binâenaleyh dört kere fukarâya hâsılâtın onda birini verir idi.
1478. Her mahsûlün öşrünü terk etmezdi, ektiği şeyden dört kere öşür verirdi.
Ektiği ekinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği istihâlâtın her bir devresinde öşür verirdi ki, onlar başak, buğday, un ve ekmek devreleridir. Binâenaleyh dört kere fukarâya hâsılâtın onda birini verir idi.
1479. O delikanlı kendi evlâdlarının hepsine her zaman çok vasiyetler ederdi.
1480. (Derdi ki:) “Sakın ha, sakın ha, benden sonra kendi hırsınızdan dolayı fukarânın hissesini esirgemeyiniz!”
Ya'ni, “Hırs-ı nefsânînizden dolayı buhûl ve imsâk ederek fukarânın hissesini ve hakkını esirgemeyiniz!” derdi. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Meâric’de olan (Me) إِلَّا الْمُصَلِّينَ الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (Meâric, 70/22-25) ya'ni “Cehennem ateşinden müstesnâ olan o kimselerdir ki, onlar namazlarında dâimî olan musallîlerdir; ve onların mallarında sâiller ve esbâb-ı maîşetten mahrûm olan fakirlerin hakk-ı ma’lûmu vardır.” âyet-i kerîmesine işâret buyruluyor.
1481. “Tâ ki ekin ve meyveler size kalsın, Hakk’ın taâtının penâhında sâbit olsun!”
Ya'ni, “Eğer siz benim vasiyetlerimi tutup fukarânın hakk-ı ma’lûmunu verir iseniz Hakk’ın emrine itâat etmiş olursunuz ve bu itâatınız sâyesinde mahsûlâtınız bereket bulup fâidesini görürsünüz.”
1482. "Mahsülleri ve meyveleri, tahmînsiz ve şeksiz olarak, Hak Teâlâ hep gaybdan göndermiştir."
Ya'ni, "Bizlerce zuhûr edecek mikdârı mechûl olan mahsûlleri Hak Teâlâ hazretleri, bize âlem-i gaybdan ve mechûlât âleminden göndermiştir ki, bunların gayb âleminden geldiği şübhesizdir."
1483. Eğer îrad mahallinde bir masraf edersen, fâide dergahıdır, bir faide üzerine çarparsın.
Ya'ni, âlem-i tabîatta, her îrâd olan yerde bir de masraf olmak kāide-i umûmiyyedir. Meselâ insan yer içer, fakat onun vücûdunun sarfiyâtı olmazsa, hasta olup helâk olur. Binâenaleyh îrâda mukābil masraf etmek fâide edilecek olan bir büyük kapıdır. Îrad mukābilinde masraf et ki, fâide istihsal edesin!
1484. Türk mahsûlün çoğunu tekrar tarlaya eker; zîrâ meyvelerin aslı odur.
Burada "Türk"ten murâd, Hz. Pîr efendimiz zamânında olan Selçuk Türkleri'nin köylüleri ve rençberleridir, bu ma'nâ-yı husûsîye göre; ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle her milletin çiftçilerine râci'dir. Ya'ni, çiftçiler tarlalarından aldıkları îrâdın ve mahsûlün birçoğunu tohumluk olarak ayırıp, tekrar tarlaya ekerek sarf eder. Zîrâ gelecek meyvelerin ve mahsûlün aslı bu masraflardır. Bu beyt-i şerîf yukarıdaki kāidenin misâlidir.
1485. Pek çoğunu eker, ondan birazını yer. Zîra onun neşu ü nemâsında bir şübhesi yoktur.
Çiftçi elindeki mahsûlün çoğunu tarlaya eker, ondan bir mikdârını yer ve maîşetine tahsîs eder. Zîrâ ektiği hubûbâtın neşv ü nemâsında şübhesi yoktur, ondan hâsılât alacağına emîndir.
1486. Türk ondan dolayı ziraat esnasında elini silker; zîrâ onun mahsûlü de o yerden hâsıl olmuştur.
Türk çiftçisi mahsûl alacağına emîn olduğu için, zirâat esnasında elindeki tohumluk hubûbâtı toprağa silker; zîrâ o silkelediği mahsûlü ve hubûbâtı da o topraktan hâsıl etmiştir.
1487. Kunduracı dahi ekmekten artırdığı şey ile, kösele ve deri ve sahtiyan satın alır.
1488. Der ki: "Benim îrâdımın asılları bunlar olmuşlardır, rızık dahi bağı bunlardan açar."
Kunduracı ekmeğinden artırdığı parayı köseleye ve deriye ve sahtiyana verip der ki: "Benim îrâdımın asılları bunlardır. Binâenaleyh paramı bunlara nasıl sarf etmem ki, rızkımın kabuğunun bağını ve kilidini bunlar açar."
1489. Şübhesiz îrâd ona oradan gelmiştir. Atâyı ve keremi dahi orada yapar.
Ya'ni, kunduracıya îrâd şübhesiz deriden ve sahtiyandan gelmiştir; binâ-enaleyh atâyı ve keremi dahi o îrâda sebeb olan mahalde yapar, ya'ni masrafı da deri ve sahtiyan hakkında yapar.
1490. Bu yer ve sahtiyan ancak perdedir. Rızkın aslını her nefeste Huda'dan bil!
Çiftçinin tarlası ve kunduracının sahtiyanı, Hak Teâlâ'nın atâsının perdesidir ve hicabıdır. Ey kiyâset sahibi, sen rızkın aslını her nefeste Hak'tan bil ki, o rızkı Hak Teâlâ sana her vakit bu perdeler arkasından verir.
1491. Vaktaki ekersin, asıl olan bu zeminde ek, tâ ki her biri için yüz bin bitsin!
“Asıl olan zemîn”den murâd, tarîk-ı Hak’tır. Nitekim sûre-i Bakara’da buyrulur: مَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara 2/261) Ya’ni “Allah yolunda mallarını infâk edenlerin misâli bir habbe misâli gibidir ki, yedi başak bitirir; her bir başakta yüz habbe olur ve Allah Teâlâ murâd ettiği kimse için bunu kat kat ziyâde eder; ve Allah Tâlâ vâsi’ ve alîmdir.” Ya’ni, ey kimse eğer ekersen Hak yolunda ek ve infâk et ki, senin infâk ettiğin mal habbesinin mukābili olarak onun yüz bin misli hâsıl olsun.
1492. Tutayım ki, tohumu, sebep zannettiğin zemîne gerçi ektin.
Ya'ni tutalım ki, farz edelim ki, her ne kadar elindeki tohumu, rızkının sebebi zannettiğin toprağa ekdin ve bu husûsta zahmet ve meşakkat çektin.
1493. O iki üç sene bitmezse, yalvarmaya ve duâya el vurmaktan başka ne yaparsın?
O ektiğin tohum topraktan iki üç sene bitmezse ve çıkmazsa, Allah Teâlâ hazretlerine yalvarmağa ve duâya başlamaktan başka ne yaparsın ve elinden başka ne gelir?
1494. Huzûr-i ilâhîde eli başa vurdun; el ve baş onun rızık vermesine şâhiddir.
Ektiğin tohum zamânında çıkmayınca, “Aman ya Rab, eğer mahsûlüm berbâd olursa aç kalacağım, perîşan olacağım, sen inâyet et!” diye huzûr-i ilâhîde elini başına vurup yalvarırsın. İşte o el, o baş Hak Teâlâ hazretlerinin rızık verdiğine şâhid-i tabîîdir. Zîrâ senin bu vaziyetin sevk-i tabîî ile vâki' olur. Fakir, İstanbul'da 311 senesinde vâki' olan büyük zelzelede bir münkir-i ulûhiyyetin: “Elhamdülillâh, bir binâ içinde idim, kazâya uğramaktan kurtuldum” dediğini işittim. Yanında bulunan arkadaşı, “A birâder kime hamdediyorsun, Allah yoktur, dediğin hâlde şimdi ona hamdediyorsun” dedi. O ahmak efendi de, “Canım, alışılmış bir sözdür” diye mukābele etti. Hepimiz de gülüştük. Bu, alışmaktan ziyâde bir sevk-i tabîîdir ki, o bîçâre o sırada Hâfız-ı hakîkî Cenâb-ı Hak olduğunu i'tirâfa mecbûr kalmış idi.
1495. Nihâyet bilirsin ki, rızkın aslının aslı vardır. Hattâ rızık isteyici dahi onu ister.
Böyle âciz kaldığın vakit âkıbet, rızkın aslı, senin elindeki tohum ve toprak değil bunların varlıklarının aslı olan Hak Teâlâ hazretleri olduğunu bilir- yolunda ek ve infâk et ki, senin infâk ettiğin mal habbesinin mukābili olarak onun yüz bin misli hâsıl olsun.
1496. Rızkı Hak'tan iste, Zeyd ve Amr'dan isteme! Sarhoşluğu O'ndan iste, esrardan ve şarabdan isteme!
“Beng”, ketenden ve kendir yaprağından yapılan esrardır. Mükeyyifâttan olup insanı sarhoş yapar. “Amr” (عمرو) kelimesindeki vav harfi “Ömer” (عمر) den tefrîk olunmak için zâid olarak yazılmak kāidedendir.
1497. Mün'imliği O'ndan iste, hazîneden ve maldan değil! Yardımı ondan iste, amcadan ve dayıdan değil!
“Ni'met vericilik” Hakk'ın sıfatıdır. Binâenaleyh ni'meti ondan iste, hazîneden ve maldan bekleme! Kezâlik “yardım”ı dahi Hak'tan iste, amca ve dayıdan ve sair taallukāttan ve ahbâb ve yârândan bekleme! Onların cümlesi de senin gibi Hakk'ın yardımına muhtaçtırlar.
1498. Akıbet bunlardan kalacaksın; âgâh ol, bu demde kimi çağıracaksın?
Ya'ni, ölüm geldiği vakit kimi çağıracak ve kimden istimdâd edeceksin. Hak Teâlâ'dan başka senin imdâdına yetişen kim olur?
1499. Bu demde onu çağır ve bâkiyi bırak, tâ ki sen mülk-i cihanın varisi olasın!
Mâdemki ölüm deminde, Hak'tan başka istimdâd edecek bir kimse yoktur; binâenaleyh şimdi bu hayât-ı dünyeviyye deminde de her bir ihtiyacında Hakk'ı çağır ve ondan başkalarını ve bâkî kalan ağyârı bırak! Eğer böyle yaparsan, Hakk'ın nâibi olan bir insân-ı kâmil olup mülk-i cihanda mülk-i cihânın da vârisi olursun.
يَهْرُبُ المَولودُ يَوْماً مِن أَبِيه چون يفر المرء آمد من أخيه
1500. Vaktaki kişinin kardeşinden kaçması gele, çocuk o gün babasından kaçar.
Bu beyt-i şerîfte Abese sûre-i şerîfesinde vâki' يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ (Abese 80/34-37) ya'ni "O kıyamet gününde kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve dostundan kaçar. O günde onlardan her bir kimse kendisini iğnâ eden bir şe'nde ve meşgalededir." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, kıyâmet gününde herkes kendi başının derdiyle meşgül olur ve hiçbir kimsenin birbirine bakacak mecâli olmaz.
1501. Ondan dolayı her dost o sâatte düşman olur, zîrâ o senin putun ve yoldan mâni'in idi.
Ya'ni, hayât-ı dünyeviyyede, bir put gibi kendisine taptığın bir dostun, seni Hak yolundan men' ettiği için, yevm-i kıyâmette sen o dostunun düşmanı olursun ve يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلًا (Furkān 25/28) ya'ni “Kâşki hayât-ı dünyeviyyede falân kimseyi dost ittihâz etmese idim!" dersin. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede الْأَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ (Zuhruf 43/67) ya'ni "Dostlar oradaki o günde ba'zısı ba'zısına düşmandır, müttakîler müstesnâdır!" buyrulur.
1502. Yüz nakkāşından yüz çevirdin, çünki bir nakıştan gönül ünsü buldun.
Ey kimse, sen, senin yüzünü nakş ve tasvîr eden ve seni halkeden Hak Teâlâ hazretlerinden çevirip, o yüzü başka tarafta kullandın. Çünki Hakk'ın mahlûku olan bir nakış ve sûreti sevip gönlün o sûretle ünsiyet hâsıl etti ve o sûretin muhabbeti, Hak muhabbetine perde ve hicâb oldu.
1503. Eğer bu demde senin dostların sana zidd olurlar ise ve senden dönerler ve düşmanlığa giderlerse;
1504. Agah ol, de ki: "İşte benim günüm mübarek oldu. Yarın olacak şey, bugün oldu!"
Yukarıki beyit ile bu beyit bir cümle teşkil ederler. Ya'ni, eğer bu hayât-ı dünyeviyyede senin ehl-i gafletten olup Hak'la münasebeti bulunmayan Bu beyt-i şerîfte Abese sûre-i şerîfesinde vaki يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ (Abese 80/34-37) ya'ni "O kıyamet gününde kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve dostundan kaçar. O günde onlardan her bir kimse kendisini iğnâ eden bir şe'nde ve meşgalededir." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, kıyamet gününde herkes kendi başının derdiyle meşgül olur ve hiçbir kimsenin birbirine bakacak mecâli olmaz.
1505. "Bu sarayın ehli, benim zıddım oldular; hatta kıyamet benim için peşin olarak ayn oldu."
“Bu fânî dünyanın hayatına aldanıp ahvâl-i âhiretten gafil olan kimseler, ne iyi oldu da daha bu dünyâda iken bana zid ve muhâlif oldular ve benden alakalarını kestiler. Hatta gelecek zamanda olan kıyamet ahvâli, şimdi bana zâhir oldu ve aynen vâki' oldu."
1506. Ondan evvel ki kendi vaktimi götürürüm, ömrümü onlar ile nihayete getiririm.
Ya'ni, "Ne iyi oldu, bu hayât-ı dünyeviyyedeki vaktimi, ehl-i dünyâ yüzünden zâyi' etmezden ve ömrümü onların ihtilâtı ve muhabbeti ile geçirmezden evvel, onlar benden alâkalarını kestiler ve benim tarîk-ı Hakk'a teveccühümü gördüklerinden dolayı benden soğudular."
1507. Ma`yûb olan meta'ı satın almış idim. Şükür ki onun aybına erkenden vakıf oldum!
Ya'ni, "Nakd-i hâlis olan muhabbetimi verip o ehl-i dünyanın ayıplı ve kusurlu bir metâ' olan musâhabetlerini ve ihtilâtlarını satın almış idim. Hamdolsun ki, onların sohbetlerinin ve ihtilâtlarının ayıbına ve kusûruna erkenden ve hayât-ı dünyeviyyede iken vakıf oldum."
1508. Ondan evvel ki sermaye gitti, akıbet ma`yub dışarıya geldi.
"Şükürler olsun ki, o ayba, ömrümün sermâyesi gitmezden ve sonunda ya'ni hayât-ı uhreviyyede o aybımın meydana çıkmasından evvel muttali' oldum." dostların sana zıddolur ve senden yüz çevirip, düşmanlık tarafına giderlerse sakın müteessir olma da de ki: "Oh ne iyi oldu. benim günüm, bugün mübârek oldu! Yarın kıyamet gününde olacak hâl ve düşmanlık bugün oldu."
1509. "Ey neseb sahibi, mal gitmiş, ömür gitmiş; ayıplanmış metâ' için mal ve can verilmiş olurdu."
1510. Eşyayı verir idim, bir kalp altını alırdım; sevine sevine hâne tarafına [1510] giderdim.
Ya'ni, "Eğer bu alış verişin fesâdına vâkıf olmasa idim, mal ve ömrüm boşa gitmiş ve ayıplı ve kusurlu metâ' için mal ve can vermiş olurdum, âlem-i âhirette refah ve saâdet iktisabına sebeb olan niam-i ilâhiyyeyi, hayât-ı fâniye ve ezvâk-ı vehmiyye uğruna fedâ etmiş olurdum ve sonra da bir hayırlı iş görmüş gibi sevine sevine evime giderdim."
1511. Şükür ki, şimdi bu kalp olan altın zahir oldu. Ondan evvel ki, ömür ziyâde geçerdi.
"Hakk'a şükür olsun ki, bu alış verişte aldığım kalp altın nazarımda zâhir oldu ve bu zuhûr, bereket versin ki, ömrüm çok geçmeden evvel vâki' oldu!"
1512. "Ebede kadar boynumda kalp kalır idi; bana ömrü zâyi' etmek yazık olurdu."
"Eğer böyle vaktinde müteyakkız olmasa idim, kalp altın mesâbesinde olan ezvâk ve huzûzât-ı dünyeviyyenin uğursuzluğu ve âsârı, hayât-ı ebediyye-i uhreviyyede boynumda kalır idi ve hayât-ı dünyeviyyedeki fırsatı fevt edip ömrümü zâyi etmek dahi bana pek şâyân-ı teessüf bir hâl olurdu!"
1513. "Mâdemki onun kalplığı pek erken yüz gösterdi; binâenaleyh ben çabuk ondan ayağı geri çekerim."
"Mâdemki inâyet-i Hak ile bana bu ehl-i dünyâ muhabbetinin dostluğunun kalplığı daha dünyâda iken pek erken zâhir oldu, artık ben onların ihtilâtından ve huzûzât-ı dünyeviyyeden çabuk çabuk ayağımı çekerim."
1514. Vaktâki senin dostun düşmanlık peydâ eder. Onun hıkd ve hasedinin uyuzu dışarıya vurur.
Ya'ni, bu âlemde bir kâide-i umûmiyyedir ki, ehl-i nefs olan bir dostun sana karşı bir düşmanlık peydâ ettiği vakit, onun bâtınında gizli olan sıfât-ı nefsâniyyesinden kîn ve hased duyguları sana karşı zâhir olmağa başlar ve bu sıfatlar dahi onu ta'zîb etmeğe başlar.
1515. Sen onun o i'râzından efgân etme, kendini ahmak ve câhil yapma!
Ya'ni, ey kimse, eğer böyle nefsânî ve cismânî adam senden yüz çevirirse, bu uyuzun senden kaçmasından dolayı müteessir olup figân etme! Eğer müteessir olursan ahmak ve câhil olmuş olursun. Zîrâ uyuzdan senin kaçman lâzım gelirken, o senden kaçarsa, bundan dolayı müteessir olmak hamâkat ve cehâlet olur.
1516. Belki Hakk'a şükret ve ekmek bahşet ki, onun çuvalında eski olmadın.
"Der cuvâl şüden", ya'ni "çuvalda olmak," hîleden ve aldatmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, ehl-i dünyânın i'râzından müteessir olma! Belki Hakk'a şükret ve fukarâya ekmek tasadduk et ki, onların hîlesi ve mekri içinde çok vakit kalıp eskimedin, çabuk uyandın.
1517. Sermedî olan sâdık dost aramak için, onun çuvalından çabuk dışarıya geldin.
1518. Bir nâzenin dost ki, senin ölümünden sonra onun dostluğunun iyiliği üç kat olur.
"Nâzenin dost"tan murâd, Hakk'a vâsıl olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, sen ehl-i dünyâ olan ve zâhirde mürşidlik da'vâsı eden kimselerin hîlesinde mahbûs idin. Onun ahvâl-i bâtıne-i fâsidesi nazarında zâhir oldu. Bundan sonra müzevvir ve müddeî kimselerin hîleleri çuvalına girme de, bir nâzenîn dost olan insân-ı kâmili bul ki, senin ölümünden sonra da, âlem-i berzahta ve yevm-i ba'sde ve bilcümle geçeceğin mevtınlarda sana iyiliği dokunsun ve onun dostluğu iki üç kat olsun!
1519. O ancak şah-ı refî' olan sultan ola, yâhud şefî' olan sultanın makbûlü ola!
"Şah-ı refî' olan sultan"dan murâd, vâhidü'z-zaman olan kutbü'l-aktâb hazretleridir. Her bir asırda ahkâm-ı ulûhiyyete mazhar olan ancak bu zât-ı şerîftir ve o zât kalb-i Muhammedî üzeredir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fütû- hât-ı Mekkiyye'nin 330. babında şöyle buyururlar: اعلم ان المبايعة العامة لا تكون الا لواحد الزمان خاصة و ان واحد الزمان هو الذي يظهر بالصورة الالهية في الاوان -Yani “Malûm ol- sun ki muhakkak mübâyaa-i âmme, hâssaten ancak vâhidü'z-zaman için- dir ve muhakkak vâhidü'z-zaman odur ki, ekvânda sûret-i ilâhiyye ile zâhir olur." Abdullah Bosnevî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nin mukaddimesin- de buyurur ki: "O makām-ı irşâd o kutbü'l-aktabın yediyle, veyâhud onun emriyle o makāma vâsıl hulefânın yedi ile müyesserdir. Velâkin onun terbi- yesinde neşv ü nemâ bulan, sâir hulefânın terbiyesinde neşv ü nemâ bulan gibi değildir. Zîrâ ona isabet eden "ayn"a isabet eder ve sâireye isâbet eden "sıfat"a isabet eder. Ashâb-ı makāmât olan ârifîn bu sırdan gafil olup bu mertebeye isabet etmeden halkı da'vet ederler. Mürşid-i kâmil olan kutb ta- rafından me'mûr olanlar müstesnâdır." Bu îzâhâta nazaran birinci beyitte ce- nâb-ı Pîr efendimiz kutbü'l-aktâba ve ikinci beyitte de kutb tarafından me'mûr olan zât-ı şerîfe işaret buyrulur; ve bunun zımnında da ibâdullahı kendi cânib-i âlîlerine da'vete işaret buyururlar. Zîrâ zât-ı şerîflerinin vâris-i ekmel oldukları buraya kadar geçen îzâhâtta muhtelif mahallerde beyân olunmuş idi.
1520. Çengelden ve riyakardan ve hîleden kurtuldun; ecelden evvel aldatmasını açık olarak gördün.
"Kullâb", kanca ve çengel; "değal", mekr ve hîle ve eğrilik ma'nâsına olup hîlekâr olan adama da ıtlâk olunur. "Garr", masdardır; aldatmak ma'nâsınadır (Akrebü'l-Mevârid). Ya'ni, ey kimse şükret ki, hayât-ı dünyeviyyede iken müzevvir ve müddeî kimselerin hîleleri çuvalına girme de, bir nâzenîn dost olan insân-ı kâmili bul ki, senin ölümünden sonra da, âlem-i berzahta ve yevm-i ba'sde ve bilcümle geçeceğin mevtınlarda sana iyiliği dokunsun ve onun dostluğu iki üç kat olsun!
1521. Eğer bilsen, cihanda bu halkın sana cefâsı gizli altın hazînesi geldi.
1522. Halkı sana böyle kötü huylu ederler. Nihayet nâçâr senin yüzünü o tarafa çevirirler.
Bu fânî dünyâda, ehl-i nefsin sana olan cefâsı ve fenâ muâmeleleri, senin hakkında gizli bir altın definesi mesâbesindedir. Allah'ın mâsivâsı olan halka gönül vermemek için halkı sana karşı kötü huylu ederler ve onların bu fenâ huylarından dolayı sen onlardan kaçarsın. Binâenaleyh onlar, nihâyet senin yüzünü çâresiz Hak tarafına çevirmiş olurlar.
1523. Bunu yakînen bil ki, sonunda onların hepsi hasım ve düşman ve serkeşler olurlar.
1524. Sen kabirde Ahad'dan "Beni ferd bırakma!" niyazını edici olarak figān ile kalırsın.
Beyt-i şerîfte sûre-i Enbiyâda vâki' رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ (Enbiyâ 21/89) ya'ni "Ey Rabbim beni yalnız bırakma ve sen vârislerin hayırlısısın!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu âyet-i kerîme Zekeriyâ (a.s.)ın duâsı olup Cenâb-ı Hak'tan evlâd talebi üzerine vâki'dir; ve cenâb-ı Pîr efendimiz burada, kabirde ölünün lisânından sudûruna işâret buyururlar. Vech-i münâsebeti budur ki, evlâd, babanın vücûdundan peyda olur; ve ölünün ameli dahi, kezâ onun vücûdundan sâdır olur. Zekeriyâ (a.s.), "Yâ Rab beni evlâd cihetinden akîm edip yalnız bırakma!" demiş olduğu gibi kabirdeki ölü dahi “Yâ Rab, beni amel cihetinden akîm edip berzahta yalnız bırakma, hayırlı amellerimin sûretlerini bana refîk eyle!" demiş olur. dalâlet çengelinden ve riyâkâr olan müddeî-i kâzibden ve hîleden kurtuldun. Ölmezden evvel, yalancı mürşidin seni aldatmasını açık olarak gördün ve yakayı sıyırdın.
1525. Ey senin cefân, vefâkârların ahdinden iyi olan! Bâkîlerin ahdi dahi senin ihsanındandır.
Ey Rabb-i Celîl, senin cefân, senin gayrın olan vefâ edicilerin ahdinden ve onları ahidleriyle kalblere bahşedecekleri safadan daha iyidir. Zîrâ senin gayrın olanların yaptıkları ahid dahi senin lutuf ve ihsânından zuhûra gelir. Bu beyt-i şerîfte عذابي أصيب به من أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسَعَتْ كُلِّ شَيْءٍ (A'raf 7/156) ya'ni “Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Zîrâ Hakk'ın rahmeti her şeyi kaplamış olunca, o rahmet Hakk'ın azabı isâbet etmemiş olan şeyleri de kaplamış olur. Binâenaleyh bu nokta-i nazardan Hakk'ın cefâsı, başkalarının vefâsından daha iyi olur. Zîrâ halkın vefâsı izâfî ve fânîdir ve Hakk'ın zımnında rahmet olan cefâsı ise, rahmet-i bâkıyeye mukârindir.
1526. Ey anbar tutucu, kendi aklından işit, kendi buğdayını Allah'ın arzına tevdî et!
"Buğday"dan murâd, her nevi' esbâb-ı maîşettir. "Allah'ın arzı"ndan murâd, Hakk'ın muhtâç olan kullarıdır. Ya'ni, ey kimse, akl-ı maâdının nasîhatini dinle, anbarına yığdığın esbâb-ı maîşeti tavsiye-i ilâhî mûcibince muhtâç olanlara tevzî' etmek sûretiyle, Allah'ın arzına teslim et ki, مَن جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik ile geldi ise, onun için o iyiliğin on misli vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince semere-i nâfia versin.
1527. Tâ ki hırsızdan ve bitten emîn ola! Şeytanı küçük şeytan ile çabuk öldür.
"Şüpüş”, buğdayda hâsıl olan bit ve böcek. "Küçük şeytan"dan murâd, âtîdeki beyt-i şerîf karînesiyle "fakr"dır. Ya'ni, elindeki esbâb-ı maîşeti muhtâcîne tevzî et ve fakîr kalacağım diye korkma! Şeytan seni fakr ile korkutup buhl ve imsâke sevk eder. Sen dahi, "Ben Hak yolunda malımı infâk edip fakrı ihtiyar edeceğim!" de de, şeytanı öldür ve onun ilkāâtını ibtâl et!
1528. Zîrâ o seni her dem fakrdan korkutur; onu keklik gibi avla, ey erkek çakır kuşu!
Zira o şeytan الشَّيْطَانُ يَعْدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاءِ (Bakara 2/268) ya'ni "Şeytan size fakrı va'd eder ve size fahşâ ile emreder" âyet-i kerîmesi mûcibince sizi fakr ile korkutup Hak yolunda infâktan men' eder; ve bu fakr korkusu, şeytanın elinde bir vâsıta olup küçük şeytan mesâbesinde bulunur. "Sakr", doğan cinsinden çakır dedikleri bir kuştur (Ahterî-i Kebîr). Ya'ni, erkek çakır kuşu mesâbesinde bulunan sâlik, sen fakrdan korkma! Sen o fakrı keklik gibi avla da bu küçük şeytan ile büyük şeytanı öldür. Şeytanın senin için kullandığı vasıtayı, onun kafasına vur!
1529. Kâm-yâr olan sultan-ı azîzin doğanına ayıb olur ki keklik onu şikâr ede!
"Kâm-yâr", murâdına maksûduna nâil olan demektir ki, bundan murâd, fenâfillâh ve bekābillâh mertebelerini ihrâz ile Hakk'a vâsıl ve murâdına nâil olan insân-ı kâmildir ki, bu zât sâir efrâd-ı beşer üzerinde sultân-ı azîzdir. "Doğan"dan murâd, böyle bir insân-ı kâmilin mürîdi ve sâlikidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin doğanı mesâbesinde olan bir sâlik-i mücâhide ayıptır ki, keklik mesâbesinde olan şeytan onu vesvese-i fakr ile avlaya ve yolundan alıkoya!
1530. Çok vasiyet etti ve nasihat tohumu ekti. Onların zemîni çorak olduğundan bir faide tutmadı.
Bu beyt-i şerîfte kıssaya rücû' buyrulur. Ya'ni, bağ sahibi, evlâdlarına fukarânın hakkı verilmek için çok vasiyet etti ve onların dimâğlarına nasîhat tohumunu ekti. Fakat onların dimâğlarının zemîni çorak olduğundan bu tohumlar çürüdü ve aslâ mahsûl vermedi.
1531. Gerçi nâsıh için yüz dâiye olur. Nasihat hifz edici bir kulak lazımdır.
"Dâiye", kasd; "vâiye", hifz edici demektir. Nitekim el-Hâkka sûre-i şerîfesinde Hak Teâlâ buyurur: لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيهَا أَذْنَ وَاعِيَّةٌ (Hakka 69/12) Ya'ni "Nuh (a.s.) kavminin helâki kıssasını sizin için nasîhat ve ibret kıldık ki, sizin hıfz edici kulağınızda mahfûz olsun." Ya'ni nasîhat edici kimse için, nasîhatte birçok maksadlar olur. Fakat bu nasîhatleri hıfz edici kulak lâzımdır.
1532. Sen ona yüz taltîf ile nasihat verirsin. O senin nasihatinden yan çizer.
"Pehlû tehî kerden", uzaklık ihtiyâr etmek ve bir şeyden perhîz ve ictinâb eylemekden kinâyedir (Burhân). Türkçe'de, "yan çizmek" bu ma'nâlardan kinâyedir.
1533. Dinlemeyen bir kimse, inâddan ve redden, yüz söyleyici kimseyi aciz eder.
1534. Peygamberlerden daha nasihat edici ve daha kelâmı latif olan ne vakit olur ki, onların nefesi taşa te'sîr etti?
1535. O şeyden ki, dağ ve taş işe geldiler, bedbahtlık bağı açılmış olmadı.
"Bedbaht"tan murâd, şakî-i ezelî olan kimsedir. Ya'ni, dağlara ve taşlara te'sîr eden vahy-i ilâhî ve peygamberlerin nasîhatleri şakî-i ezelînin kalbine te'sîr etmedi ve onların inkâr düğümleri açılmadı.
1536. Öyle gönüller ki, onlara bizlik ve benlik oldu; onların sıfatı "Bel eşeddü kasveten!" oldu.
"Mâ ve men"den murâd, enâniyet ve hodbinliktir. İkinci mısra'da, sûre-i Bakara'da olan ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلكَ فَهِي كَالْحِجَارَة أَوْ أَشَدَّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَة لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ وإِن مِنْهَا لَمَا يَشَقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءِ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Bakara 2/74) ya'ni "Ey yahûdiler, maktûlün ihyâsından sonra sizin kalbiniz taş gibi belki taştan daha galîz ve katı oldu. Muhakkak taşın baʻzısından ırmaklar akar ve ba'zısından yarılıp çeşme gibi su akar ve baʻzısı Allah korkusundan dağdan aşağı iner" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, o şakîlerin gönülleri, öy- le gönüllerdir ki onlarda kendilerini beğenip, başkalarını küçük görmek duygusu kökleşti. Binâenaleyh o şakîlerin kalblerinin sıfatı, "Belki şiddette taştan daha katıdır!" hükmüne mazhar oldu. le gönüllerdir ki onlarda kendilerini beğenip, başkalarını küçük görmek duygusu kökleşti. Binâenaleyh o şakîlerin kalblerinin sıfatı, "Belki şiddette taştan daha katıdır!" hükmüne mazhar oldu. Onun beyânındadır ki Hakk'ın atâsı ve onun kudreti, kābiliyete mevkūf değildir. Halâikın atâsı gibi ona kābiliyet lâzımdır. Zîrâ atâ kadîmdir ve kābiliyet hâdistir. Atâ Hakk'ın sıfatıdır ve kābiliyet mahlûkun sıfatıdır ve kadîm hâdise mevkūf olmaz ve yoksa hudûs muhâl olur
Maʻlûm olsun, ki atâ-yı Hak; biri zâtî, diğeri esmâî olmak üzere iki kısımdır. "Atâ-yı zâtiyye", zât-ı ahadiyyette mahfi ve müstehlek olup zuhûr talebinde bulunan sıfât ve esmâya, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtı ile, kendi zâtına tecellîsi sûretiyle, ilm-i ilâhîsinde vücûd bahş etmesidir ki, buna "feyz-i akdes" derler; ve bu atâ Hakk'ın iktizâ-yı zâtîsi olduğundan ilim mertebesinde peyda olan ve suver-i esmâdan ibaret bulunan a'yân-ı sâbite için kabiliyet şart değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbite Hakk'ın niseb ve şuûnâtının sûretleridir ve Hakk'ın şuûnâtı ise, kendi vücûdunun "ayn"ıdır ve Hakk'ın vücûduyla beraber kadîmdir. Binâenaleyh Hakk'ın atâ-yı zâtîsi kadîm olur. Fakat vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i ilimden mertebe-i "ayn"a tenezzülü ve mezâhir-i kevniyye sûretlerinde takayyüdü, a'yân-ı sâbite hasebiyle olduğundan ve âlem-i kevnde her bir mazhara vârid olan atâyâ, kendi ism-i hâssının isti'dâdına göre bulunduğundan, bu atâyâ-yı esmâiyyede kābiliyet şarttır; ve âlem-i kevnde vâki' olan bu tecelliyât-ı esmâiyyeye "feyz-i mukaddes" derler. Bu sürh-ı şerîfte beyân buyrulan atâ-yı Hak, atâyâ-yı esmâiyye değil, atâyâ-yı zâtiyyedir. Bu atâyâ bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîşî'de tafsîl buyrulmuştur.
1537. O kalbin çâresi bir Mübdil'in atâsıdır, onun atâsında kabiliyet şart değildir.
Bu beyt-i şerîfte atâyâ-yı [zâtiyye]ye işâret buyrulur. Zîrâ atâyâ-yı zâtiyye, esmâya suver-i ilmiyye bahşından ibârettir; ve esmânın hâssiyyeti kābil-i tebeddüldür. Fakat insanda bilcümle esmâya mazhariyyet isti'dâdı olduğundan bu âlem-i keserâtta kendisinde bir ismin ahkâmı, muhîtinin te'sîrâtı ile gâlib gelmiş ve ayn-ı sâbitesinin tâbi' olduğu ism-i hâssın zuhûr-i ahkâmına mâni' bulunmuş ise, ârzî olan ismin galebesi, o ism-i hâssın galebesiyle tebeddül edebilir. Meselâ ayn-ı sâbitesi “Hâdî” isminin mazharı iken, bir kimse muhîtinin te'sîrâtı ile “Mudill” isminin te'sîri altında kalıp, bu âlem-i sûrette kendisinden küfür ve inkâr ve fisk zuhûr etse, bilâhare onun ism-i hâssı olan “Hâdî” isminin galebesi vâki' olup küfür ve inkârdan ve fıskdan vazgeçer ve mü'min ve sâlih olur. Ve kezâ bil'akis bir kimsenin ayn-ı sâbitesi “Mudill” isminin mazharı iken, muhîtin te'sîrâtı ile, “Hâdî” isminin te'sîrâtı altında kalıp kendisinden îmân ve ikrâr ve ibâdât zâhir olsa, bilâhare onun ism-i hâssı olan “Mudill” isminin galebesi vâki' olup zulmet-i küfr ve inkâra ve envâ-ı fıska meyleder. Binâenaleyh hidâyete kābiliyet birçok kimselerin zannettiği gibi mutlakā a'mâl-i sâlihaya muvâzabet ve ve maâsîden mücânebet değildir. Nice anadan doğma kâfir vardır ki, Hakk'ın hidâyeti imdâdlarına erişmiştir. Zîrâ onlar hakkındaki atâ-yı zâtî bunu îcâb ettirmiştir; ve atâyâ-yı zâtiyyede kābiliyet şart değildir. Bu mes'ele sırr-ı kader taalluk eden gâyet ince ve gâmız bir mes'eledir. Ve sırr-ı kader meçhûl olduğu için, her bir ferdin emr-i ilâhîye ittibâ'ı zarûrîdir. Aksi hâlde şekâvet alâmeti olabilirler, neûzü billâh!
1538. Belki kabiliyetin şartı onun atasıdır. Ata iç ve kabiliyet kabuktur.
Ya'ni, onun atâsı için kābiliyet şart değildir. Belki kābiliyetin şartı O'nun atâ-yı zâtîsidir. Zîrâ "feyz-i akdes" denilen O'nun atâ-yı zâtîsi isti'dâd hasebiyle, aʻyân-ı sâbiteye kabiliyet bahş etmiştir ki, "feyz-i mukaddes" denilen tecelliyât-ı esmâiyye bu kābiliyet üzerine vârid olur. Bu sûrette atâ-yı zâtî iç ve zât-ı Hakk'ın sırrı; ve a'yân-ı kevniyyenin kābiliyeti ise kabuk ve bu sırr-ı zâtın dışı olur.
1539. Bu ki, Mûsa'ya asâ yılan olur, bir güneş gibi onun eli parlak olur.
Ya'ni, eğer sen atâ-yı zâtînin iç ve a'yân-ı kevniyyenin kābiliyeti kabuk gibi olduğunun misâlini görmek istersen, işte biri Mûsâ (a.s.)ın asâsı ve yed-i beyzâsıdır ki, bir ağaç parçasıyla yılanın ve et ile kemikten ibâret bulunan bir el ile ziyânın zâhirde münasebetleri olmadığı hâlde, asâ yılan ve el dahi güneş gibi parlak oldu; zîrâ o asânın ve elin içi ki, onların ayn-ı sâbiteleridir, atâ-yı zâtî bunlar hakkında bu sûretle vârid oldu ve atâ-yı zâtî vârid olmak için, bu ağaçtır ve bu eldir, bunlarda yılan ve ziyâ-pâş olmağa kabiliyet yoktur, demez. Bir hârika olmak üzere onların kabukları olan vücûd-i kevnîleri açıldığı vakit, a'yân-ı kevniyye nazarında onların içi zâhir olur.
1540. Peygamberlerin yüz binlerce mucizeleri vardır ki, bizim zamîrimize ve aklımıza sığmaz.
Ya'ni, her şeyi sebebe bağlı gören aklımızın ve zamîrimizin almadığı yüz binlerce mu'cizât-ı enbiyâ dahi buna kıyâs olunmak lazımdır. Şu kadar var ki, o kabukların açılıp içlerinin çıkması dahi, a'yân-ı sâbitelerinin iktizââtındandır; ve bu fevkalâdelik dahi, Cenâb-ı Hakîm-i mutlak hazretleri tarafından, her kabuğun içi olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve zâhirden bâtına da'vet etmek içindir.
1541. Esbabdan değildir, ta'rîf-i Hudadır; yoklara kabiliyet nerededir?
Ya'ni, peygamberlerden sâdır olan mu'cizeler ve evliyâdan zuhûr eden kerâmetler birtakım sûrî sebeblerden nâşî vâki' olmuş değildir. Belki onların hepsi Hak Teâlâ hazretlerinin tasarrufu ile vücûda gelmiştir. Zîrâ "esbâb" dediğimiz şey dahi, vücûd-i Hakk'ın niseb ve izâfâtıdır; ve niseb ise umûr-i ademiyyedendir. Vücûd-i halk dediğimiz, mezâhir-i âlemin hey'et-i mecmuası, vücûd-i izâfiden ibaret olunca, o ârızî ve ademî olan şeylere kabiliyet nereden gelir; belki onların kabiliyetlerinin şartı atâ-yı zâtîdendir.
1542. Kābillik eğer Hakk'ın fiilinin şartı olaydı; hiçbir yok, varlığa gelmezdi.
Ya'ni, eğer Hakk'ın fiili zuhûra gelmek için kâbiliyet şart olsa idi; zât-ı ahadiyyette mahfî olan niseb ve şüûnât-ı ilâhiyyenin hiçbirisi vücûda gelmezdi. Zîrâ Hakk'ın şüûnât-ı esmâiyyesi ile zuhûru, kadîm olan zâtının muktezâsıdır ve bu zuhûr için kâbiliyet şart değildir. Çünki kâbiliyet sebebdir ve Hakk'ın vücûd-ı mutlakı ve onun iktizâsı olarak, onda mündemiç olan niseb, hiçbir sebeb tahtında mevcûd olmuş değildir.
1543. Tâliblere, bu mâvî perdenin altında, bir âdet ve sebebler ve yollar koydu.
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri, bu ilm-i his ve şehâdette tâlib-i Hak olanlara bir âdet ve esbâb ve yol vaz'etti. Binâenaleyh atâ-yı ilâhî tâliblere, bu âlem-i şehâdetin âdeti üzere, birtakım sebebler vâsıtasıyle bir tarîk-ı mahsûstan gelir. Meselâ bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı husûlünü murâd etse, evvelâ onu toprağa gömmeli, ba'dehû sulamalı, sonra da senelerin geçmesini beklemelidir. Zîrâ bu mâvî renkte olan kubbe-i semâ perdesi altındaki dünyânın âdeti budur; ve bu atâ, atâ-yı zâtî değil, atâ-yı esmâîdir; ve atâ-yı ilâhî, birtakım hizmet-i esmânın hizmeti ile vâki' olur; ve suver-i âlemden her bir sûret bir ismin mazharıdır; ve bir işin görülmesine, bu sıfatlardan birinin veyâ birkaçının hizmeti onların mazhar oldukları esmânın hizmeti olur.
1544. Hâllerin en çoğu âdet üzere gider; ba'zan kudret âdeti yırtıcı olur.
İşte dünyanın ekser ahvâli böyle âdet üzerine cârîdir. Fakat ba'zan Hakk'ın kudreti bu âdeti yırtıverir. Meselâ buzun vücûdu için su, suyun vücûdu için buhâr, buhârın vücûdu için hava lâzımdır. Bunlar alâ-merâtibihim yekdiğerinin vücûduna sebebdir ve hava bu istihâlâtı geçirdikten sonra buz olur. Adet-i tabîiyye budur. Hak buzun vücûdu için bu tarîkı vaz'etti. Fakat bir nebiyy-i zîşan mucize ve onun vârisi bulunan bir veliyy-i kâmil kerâmet olmak üzere yed-i mübarekini havaya uzatıp bir buz parçasını istihsâl edebilir. Zîrâ onlar sıfat-ı beşeriyyelerinden fânî olup Hak'la bâkî olmuş olduklarından, onların kudret ve fiilleri Hakk'ın kudreti ve fiilidir; ve kudret-i Hak ba'zan âdeti yırtar ve bozar. Böyle hârikulâde ahvâl zuhûra gelir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 16. faslında da şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbâbdan bilirler; onun için mü- sebbibi görmezler ve bilmezler. Amma evliyâ indinde esbâbın hicâbdan ziyâde bir şey olmadığı mekşûf olmuştur. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söyler ve perde söz söylüyor zannederler ve perdede bir iş olmayıp hicâb olduğunu bilmezler. Vaktâki mütekellim olan kimse perdeden dışarıya çıkar perdenin bahane olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menkūşen zâhir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu ve bir mermerden iki pınar aktı; ve kezâ Mustafa (s.a.v.), ayı âletsiz bir işâret ile yardı; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız, Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan peydâ oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu."
1545. Kāideyi ve âdeti zevk ile koymuştur. Sonra âdeti yırtmayı mu'cize yaptı.
Ya'ni, Hak Teâlâ kavânîn-i tabîîyyeyi ve âdeti, latîf ve mümtezic bir hâlde vaz'etmiştir. Ba'dehû bu âlem-i tabîatın kavâid-i müteselsilesi ve âdât-ı câriye hâricinde, başka âlemler mevcûd olduğunu ızhâr için, peygamberlerin mu'cizelerini bu âdeti yırtıcı olarak vermiştir.
1546. Eğer izzet sebebsiz bize mevsûl değil ise, kudret sebebin azlinden ma'zûl değildir.
“İzz” (ع), izzet; “azl” ayırmak demektir. Ya'ni, bu dünyâda izzet ve ni'met dahi bize âdet tarîkı üzere birtakım sebebler vâsıtasıyla gelir. Fakat zâhirde izzet ve ni'mete vâsıta olabilecek sebeblerin vücûdu bize vâsıl olmamış olsa bile, o sebebin ayrılması ve zâil olması hasebiyle, kudret-i ilâhînin dahi o sebebler ile beraber zâil olduğunu zannetme! Mâdemki müsebbib olan Hakk'ın kudreti ma'zûl ve zâil değildir; O'nun diğer esmâsı yediyle sana atâ-yı ilâhî gelir. O müsebbib olan Hak Teâlâ hazretleri, ezelde her neyi kazâ etmiş ise, meydanda müsebbib görünmese bile, kudret-i Hak, mutlak o sebebleri ızhâr eder.
1547. Ey sebebin giriftarı dışarıya uçma, fakat o müsebbibin azline zan tutma!
sebbibi görmezler ve bilmezler. Amma evliyâ indinde esbâbın hicâbdan ziyâde bir şey olmadığı mekşûf olmuştur. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söyler ve perde söz söylüyor zannederler ve perdede bir iş olmayıp hicâb olduğunu bilmezler. Vaktâki mütekellim olan kimse perdeden dışarıya çıkar perdenin bahane olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menkûşen zâhir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu ve bir mermerden iki pınar aktı; ve kezâ Mustafa (s.a.v.), ayı âletsiz bir işâret ile yardı; ve Âdem (a.s.) babasız ve anasız, Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan peydâ oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu."
1548. O müsebbib her neyi ister ise getirir. Kudret-i mutlaka, sebebleri yırtar.
O müsebbibü'l-esbâb olan Hak Teâlâ hazretleri يَفْعَلُ مَا يَشَاء (Âl-i İmrân 3/40) ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Mâide 5/1) ya'ni "Dilediği şeyi işler" ve "Murâd ettiği şeye de hükmeder" âyet-i kerîme[leri] mûcibince her neyi isterse, âlem-i zuhûra getirir ve onun kudret-i mutlakası, hiçbir kayd ile mukayyed olmadığından sebebleri yırtar.
1549. Fakat bir tâlib murâd istemeyi bilmek için, ekseriyâ nefâdı sebeb üzerine sürer.
"Nefâd", tükenmek ve fânî olmak (Kāmûs). Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri, herhangi bir kulunun murâdı ve nâil olmak istediği şey ne ise, onu istemek yolunu bilmek için bitmiş ve elinde kalmamış olan şeyi sebebe bağlamış ve sebeb üzerine sürmüştür. Meselâ parası biten kimse, para kazanmak esbâbı olmasa, ne sûretle parayı kazanacağını bilmez idi; ve kezâ doymak için bir sebeb olan gıdâyı Hak Teâlâ vaz' etmemiş olsa, acıkan kimse ne yapacağını bilemez idi. Bu âlemde her maksadın ve her murâdın husûlüne sebeb mevcûd olduğu için, sâhib-i mürâd olan tâlib o sebeb-i münâsibe yapışır ve maksûdunu o sebeb kapısından elde eder.
1550. Sebeb olmadığı vakit, isteyen ne yolu arasın? Binâenaleyh sebeb bulup da zâhir olmak lâzımdır.
Ya'ni, bu dünyâda esbâba giriftâr ve esîr olan kimse, bu mümtezic ve müteselsil olan esbâb hâricine çıkma, atâyâ-yı ilâhiyyeyi kâideten ve âdeten esbâba teşebbüs sûretiyle taleb et! Zîrâ bu dünyâ esbâb âlemidir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de şöyle buyururlar: فَانِ الْأَسْبَابِ لَا سَبِيلَ إِلَى تَعْطِيلِهَا لِأَنَّ الْأَعْيَانَ الثَّابِتَةَ اقْتَضَتْهَا Ya'ni "Zîrâ muhakkak esbâbın ta'tîline yol yoktur, çünki a'yân-ı sâbite o sebebleri iktizâ etti." Fakat esbaba teşebbüs ile beraber o müsebbibü'l-esbâb olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu sebebler ile mukayyed olduğunu da zannetme! Kudret-i ilâhiyye ba'zan bu sebebleri de kaldırıverir.
1551. Bu sebebler nazarlar üzerinde perdedirler; zîrâ her dîdâr onun sun'una lâyık değildir.
“Dîdâr”, burada “görücü” ma'nâsınadır. Ya'ni, zâhir olan sebebler, zâhir görücü olanların nazarında perdedirler. Zîrâ her görücü Hakk'ın sun'unu ve fiilini görmeğe lâyık değildir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 62. faslında şöyle buyururlar:
“Esbâbın kaffesi dest-i kudret-i Hak'ta bir kalem gibidir; muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi sen kaleme nazar edip “Bu kaleme bir el lâzımdır” dersin, kalemi görüp eli tahattur edersin. Fakat onlar dâimâ eli görüp “Bu ele bir kalem de lâzımdır” derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve “Böyle bir el kalemsiz olmaz!” derler. Bir mahalde ki, kalemin lezzet-i temâşâsı sebebiyle senin için elin temâşâsı kaydı yoktur. O elin lezzet-i temâşâsı sebebiyle, onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinde lezzet bulduğun cihetle buğday ekmeği hatırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini yâd ederler mi? Senin için zemîne zevk bahşeden âsumâna meylin yoktur. Halbuki mahall-i zevk âsumandır ve yeryüzü, hayâtı âsumandan ahz eyler. Ehl-i âsuman hiç yeryüzünü yâd ederler mi? Sen şimdi hoşlukları esbâbdan görme ve o ma'nâlar esbâb içinde müsteârdır; zîrâ Dârr ve Nâfi' Hak'tır. Mâdemki darr ve nef' Hak'tandır, o hâlde niçin esbaba yapışmış kalmışsın?”
1552. Sebeb delici bir göz lazımdır; ta ki hicabları kökünden ve dibinden koparsın!
Ya'ni, esbâb perdelerini delip, onun arkasında gizli olan müsebbibi görücü keskin bir göz lâzımdır, tâ ki hicabları kökünden ve dibinden koparsın!
1553. Tâ ki lâ-mekânda müsebbibi görsün, sa'y ve kazançları ve dükkânı herze bilsin!
Ya'ni, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bi-hasebi'l-esmâ, takayyüdünden ibâret bulunan bu mezâhirin ve bu esbâbın vücûd-i izâfilerini delip de, mekân ile muttasıf bulunan âlem-i cismâniyyet hâricinde, lâ-mekânda o müsebbib olan o vücûd-i vâhid-i hakîkîyi görecek ve binâenaleyh mesâîyi ve sebebleri ve dükkânı, ya'ni üzerinde âdet ve kavâid-i tabîiyye cârî olan cismâniyet âlemini fânî ve boş müşâhede edecek ve bilecek göz lâzımdır. "Eksâb", "kesb"in cem'idir, "kazançlar" demektir.
1554. Her hayır ve şer Müsebbib'ten erişir. Ey baba, esbab ve vesait değildir.
1555. Gaflet devri birkaç vakit kalmak için, yolun üzerinde mün`akid bir hayalden gayrı!
Yukarıki beytin ikinci mısrâ'ı bu beyte merbûttur. Binâenaleyh bu beyit o mısra' ile bir cümle-i tâm teşkîl eder. Ya'ni, "Her hayır ve şer Müsebbib'den erişir. Ey baba, esbâb ve vesâit, gaflet devri birkaç vakit kalmak için yolun üzerinde mün'akid bir hayâlden başka bir şey değildir!" demek olur.
Bu sürh-ı şerîfte Mesâbih'te olan şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: ان الله خلق آدم من قبضة قبضها من جميع الارض فجاء بنى آدم على قدر الارض منهم الاحمر والابيض والاسود والاصفر و بين ذلك السهل والحزن والخبيث والطيب Ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ Adem'i, cemî'-i arzdan aldığı bir avuç topraktan yarattı. Binâenaleyh benî-Adem o arz Ya'ni, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bi-hasebi'l-esmâ, takayyüdünden ibâret bulunan bu mezâhirin ve bu esbâbın vücûd-i izâfilerini delip de, mekân ile muttasıf bulunan âlem-i cismâniyyet hâricinde, lâ-mekânda o müsebbib olan o vücûd-i vâhid-i hakîkîyi görecek ve binâenaleyh mesâîyi ve sebebleri ve dükkânı, ya'ni üzerinde âdet ve kavâid-i tabîiyye cârî olan cismâniyet âlemini fânî ve boş müşâhede edecek ve bilecek göz lâzımdır. "Eksâb", "kesb"in cem'idir, "kazançlar" demektir.