İçeriğe atla

در تفسير وَهُوَ مَعَكُمْ وَهُوَ مَعَكُمْ ["O sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkındadır

19. bölüm / 26 · 10691 kelime · ~54 dk okuma

1071. Senin başının tepesi üzerinde ekmek dolu bir sepet vardır, sen ise kapı kapı ekmek kırıntısı istiyorsun.

“Fark” (فرق), baş tepesi; “leb-i nân”, ekmek kırıntısı demek olur. Ya'ni, ey kimse, Hak her yerde seninle beraber olduğu hâlde, Hakk'ı bulacağım diye kapı kapı dolaşıyorsun. Senin hâlin, başında ekmek dolu sepet var iken, kapı kapı dolaşarak ekmek parçalarını dilenen kimsenin hâline benzer.

1072. Kendi başına dolan, sersemliği bırak. Git gönül kapısını çal, niçin her kapıdasın?

Ya'ni, hadîs-i şerifte من عرف نفسه فقد عرف ربه ya'ni, "Nefsini bilen muhakkak rabbini bildi." buyrulmuş olduğundan git, gönül kapısını çal da, Hakk'ı kendi vücudunda bul! Sersemliği bırak! Onu hâriçte arayarak şunun bunun kapısını çalma! Beyt-i Yûnus Emre (kuddise sırruhû):

Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir

1073. Dizine kadar ırmağın suyu içindesin. Sen kendinden gāfilsin. Bundan ve ondan su isteyicisin.

Birinci mısra'daki “âb-ı cû”, terkîb-i izâfî ve ikinci mısra'daki “âb-cû" vasf-ı terkîbîdir. “Ab-ı cû"dan murâd, ilm-i hakîkî ırmağıdır. Ya'ni من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه الى لسانه ya'ni "Kim Allah'a ihlâs ederek kırk sabâha dâhil olsa, onun kalbinden lisânına hikmet pınarları zâhir olur." hadîs-i şerîfi mûcibince, sen dizine kadar hikmet ve ilm-i ledün ırmağının için- يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Hadid, 57/4) Ya'ni "Ve O öyle Allâhü Zülcelâl'dir ki, gökleri ve yeri altı devrede yarattı; sonra arşa müstevî oldu. Arza giren şeyi ve arzdan çıkan ve gökten inen şeyi ve göğe urûc eden şeyi bilir; ve nerede olursanız o sizinle beraberdir ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyi dâimâ görücüdür"

1074. Önünde su ve arkanda da mededli su vardır. Gözlerin önünde sed ve ar-kasında da sed vardır.

Binâenaleyh senin hem önünde ve hem de arkanda yardımlı su olduğu hâlde, senin hem gözünün önünde ve hem de arkasında sed ve duvar vardır. Bu duvar senin görmene mâni' olur.

1075. At uyluğu altında, halbuki binici at arayıcıdır. "Bu nedir?" At! "Lâ-kin, at hani?" dedi.

Senin hâlin ona benzer ki, bir süvâri ata binmiş olduğu hâlde, atı aramak kasdına düşmüştür. Birisi çıkıp ona dedi ki: "Yâhu bu altındaki nedir?" Sü-vâri cevâben: "Attır, fakat at nerededir, görmüyorum!" dedi. İşte Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde bilcümle eşyayı muhît olduğunu beyân buyurduğu ve هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur, âhir O'dur, zâhir O'dur, bâtın O'dur" âyet-i kerîmesi bu ihâtayı açık bir sûrette gösterdiği hâl-de, bir kimsenin vücûd-i Hakk'ı araması, tıpkı altında at olduğu hâlde, atı arayanın hâline benzer ve ona bu âyetler gösterilse, bunları te'vîl edip: "Evet, bu âyetlerin Kur'ân-ı Kerim'de olduğu ma'lûmdur. Fakat ben Hakk'ı istiyorum ve arıyorum!" deyip durur. Esâsen Hak'tan bir zerre ayrı değildir ve her zerre Hakk'a vâsıldır. Fakat aradaki sed, insanın kendi vücûd-i mev-hûmudur.

İmdi bu hâl, gāfil mütedeyyinlerin hâlidir. Dinsizlerin hâline gelince bun-lardaki gaflet daha kesiftir. Görmediğimiz Allah'ı kabûl etmeyiz derler. Fakat görmedikleri "esîr"den bu eşyâ-yı kevniyyenin vücûdunu çıkarırlar; ve esîr-den şuûr ve idrâki selb ettikleri hâlde, kendilerinde şuûr ve idrâk tesbît eder-ler. Halbuki fennen yoktan var çıkmaz ve var dahi yok olmaz, derler. Binâ-enaleyh fen düstûruna muğāyir olarak hadd-i zâtında mevcûd olmaması lâ-zım gelen şuûr ve idrâki yoktan çıkarıp, kendi varlıklarında isbât ederler. Ne büyük gaflet ve tenâkuz-ı fiilidir. desin; sen ise kendinin bu isti'dâdına gāfilsin. O ilim ve hikmeti şundan bundan öğrenmeğe çabalayıp durursun; ve ilm-i hakîkînin menba'ı Zât-ı Hak'tır ki أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) [ya'ni "Bilesiniz ki, O her şeyi kuşatmıştır"] âyet-i kerîmesi mûcibince her şeyi kaplamış ve ihâta etmiştir.

1076. "Hey! Bu senin altındaki at zâhir değil midir?" dedi. "Evet, lâkin bir atı muhakkak kim gördü?"

Ya'ni, meselâ suâlci te'kîd edip, "Yahu bu senin altında at zâhir ve meydanda değil midir?" dedi. Süvâri, el-an gafletinde devâm edip: "Evet, fakat benim aradığım atı kim gördü?" diye cevâb verdi. Ve kezâ Hak vücûd-ı mutlak'tır. Bu vücûd kendi zâhir ve eşyâyı muzhirdir. Binâenaleyh gözümüzü açtığımız vakit, etrâfımızda, varlıktan başka bir şey göremeyiz. Fakat bizim aklımızın gözü sûret görmeğe alışmış olduğu için, Hakk'ı sûretler gibi görmek isteriz. Bu gafletimizden haberimiz yoktur. Vücûd hakkındaki îzâhât I. cildin 610 numarasına müsâdif olan:

[ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksin!"] beyt-i şerîfinde geçti.

1077. Suyun mestidir ve o, onun yüzü önündedir, su içindedir; halbuki o akıcı sudan bî-haberdir.

Bu beyt-i şerîf, tavzîh-i ma'nâ için bir misâldir. Ya'ni, meselâ bir kimse su-yun âşıkı ve mestidir ve su dahi onun muvâcehesindedir. Su içinde olduğu hâlde, akıcı sudan gāfildir. Vücûd dahi böyledir.

1078. Bir şeyin sarhoşudur, halbuki o şey onun yüzü önündedir. O şeyden ve kendinin şerhinden dahi bî-haberdir.

Ya'ni, bir kimse, herhangi bir şeyin mesti ve âşıkıdır ve âşık olduğu şey dahi muvâcehesinde durur. Fakat yüz ve elleri gözünün önünde duran ken-di ma'şûkundan bî-haberdir; ve kendinin keşfinden dahi gāfildir. Ya'ni ken-disinde ma'şûkunu keşfetmek ve bilmek hassası mevcûd olduğu hâlde onun da farkında değildir.

1079. Denizde gevher gibidir ki, "Deniz nerede?" der ve o sadef gibi olan ha-yal onun duvarıdır.

Bu beyt-i şerîfte, vücûd-i mutlak-ı Hak "derya"ya ve insan "inci"ye ve insanın hayâli de incinin "sadef"ine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, vücûd-i hakîkî deryâsındaki insan, o vücûdda müstağrak olduğu hâlde, onu arayıp "Nerededir?" der. Zîrâ onun Hak hakkındaki hayâli, incinin sadefi gibi, kendisine deryâyı göstermeğe hicâb ve duvar olmuştur; ve onun hayâli, Hak, mevcûdâtın haricinde olduğu merkezindedir; ve bu hayâl ile Hakk'ı tenzîh ettiğini zanneder.

1080. "O nerededir?" demek, onun hicabı olur. Onun güneşinin ziyasının bu[1081]lutu olur.

Ya'ni cemî'-i zevât-ı eşyâ vücûd-i Hak'ta müstağrak iken, bir gāfilin, "O nerededir?" demesi, onun hicabı ve perdesi olur. Zîrâ Hakk'ı eşyanın hâricinde ve gaib hayal etmiştir; ve bu gaflet vücûd-ı Hak güneşinin ziyâsının bulutu olmuştur. Vücûd-i Hak güneşinin ziyâsı mesâbesinde olan sıfât ve esmâsı Adem'de mütecellîdir. Gāfil olan kimse, Hakk'ı hariçte aradığı için onun bu gafleti ve araması bu ziyalara bulut ve perde olmuştur. Çünki o gāfil bunları kendi vücûdundan peyda olduğunu zanneder ve ayrıca da Hakk'ı arar.

Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Öyle sanırdım ayrıyım, dost gayrıdır ben gayrıyım Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş

1081. Onun gözünün bağı dahi kötü gözüdür. Onun seddinin refinin aynı onun seddi olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, insanda beşi zâhir ve beşi de bâtın olmak üzere on havâs vardır. Bunlara "meşâir-i aşere" derler. Bu havâssin her biri kendilerine mahsûs olan idrâkât tarafına teveccüh ederler; ve kalbin teveccühü de bittabi' bu idrâkât tarafına münkasim olur. Bu sûrette onun basar-ı basîretinin bağı ve perdesi kötü ve yanlış görücü bir göz olan zâhiri görendir. Zîrâ zâhir gözü keserâta müteveccih ve sâlikin kendisinin kendiliği mevcûd iken müşâhede-i vahdet hâsıl olmaz. Binaenaleyh bir kimse havâssi idrâkât-ı muhtelife tarafına müteveccih iken, "Ben perdeyi kaldırıp Hakk'a müteveccih oldum," dese; onun bu iddiasının "ayn"ı, onun basîret gözünün seddi olur. Bu beyt-i şerîfte, vücûd-i mutlak-ı Hak "derya"ya ve insan "inci"ye ve insanın hayâli de incinin "sadef"ine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, vücûd-i hakîkî deryâsındaki insan, o vücûdda müstağrak olduğu hâlde, onu arayıp "Nerededir?" der. Zîrâ onun Hak hakkındaki hayâli, incinin sadefi gibi, kendisine deryâyı göstermeğe hicâb ve duvar olmuştur; ve onun hayâli, Hak, mevcûdâtın haricinde olduğu merkezindedir; ve bu hayâl ile Hakk'ı tenzîh ettiğini zanneder.

1082. Onun kulağının bağı dahi onun aklıdır. Aklını Hakk'a tut! Ey onun medhûşu!

"Medhûş”, mütehayyir olmak ma'nâsına olan "dehşet" masdarından ism-i mef'ûl olup "mütehayyir" ma'nâsınadır. Ya'ni, bu gāfilin kulağının bağı ve perdesi de onun aklıdır. Zîrâ onun aklı keserât tarafına müteveccihtir ve her tarafa taksîm olunmuştur. Ey Hakk'ın mütehayyiri olan kimse, aklını tefrikadan topla da kâmilen Hakk'a tut!"

در تفسير قوله عليه السلام مَنْ جَعَلَ الْهُمُومَ هَمَا وَاحِدًا كَفَاهُ اللهُ سائِرَ هُمُومَه ومَنْ تَفَرَّقَتْ بِهِ الهُمُومُ لا يُبَالِى اللَّهُ فِي أَيِّ وَادٍ مِنْهَا هَلَكَ Aleyhisselâm'ın "Bir kimse gamlarını bir gam kılsa, Allah onun sâir gamlarına kifâyet eder ve bir kimse gamlarını müteferrik kılsa Allah kayırmaz onlardan herhangi bir vâdîde helâk olur" kavlinin tefsîri hakkındadır

1083. Aklını cihetlere tevzî eyledin; o türrehât bir yaprağa değmez!

"Türrehat", ma'nâsız boş sözler demek olur. Avâm, "saçma sapan" ta'bîr ederler. Ya'ni, "Ey sâlik, sen aklını muhtelif cihetlere dağıttın ve havâss-i zâhire ve bâtıneni her birinin kendisine mahsûs olan idrâkâtıyla meşgül ettin. Halbuki bunların hiçbirisi bir yaprağa ve bir buluta değmez.

1084. Akıl suyunu her dikenin kökü çeker. Senin aklının suyu meyve tarafına nasıl erişir?

Bu beyt-i şerîfte; cism-i beşer “bostan”a ve idrâkât-ı havâs “dikenler”e ve nefsânî olan kuvvet dahi bu dikenlerin köküne ve rûhun kuvveti dahi “mey- ve"ye teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, cism-i beşer bostanına yağan akıl suyunu, idrâkât-ı havâstan her birinin kökü olan kuvâ-yı nefsâniyye çeker ve emer. Binâenaleyh bu akıl suyu kuvâ-yı rûhânî tarafına vâsıl olamadığından o kuvvetler neşv ü nemâ bulamaz.

1085. Âgâh ol, o kötü dalı vur, onu uzaklaştır! Bu latîf dala su ver, onu ye-ni et!

"Hav kerden", "kenden" ve "dûr kerden" Ya'ni koparmak ve uzaklaştırmak ma'nâsınadır (Burhân ve Şemsü'l-Lügât). Ya'ni, "Âgâh ol, akıl suyunu çeken o kötü kuvve-i nefsânî dalını vur, onu kopar ve uzaklaştır! O suyu, bu latîf olan kuvve-i rûhânî dalına ver! Bu cisim bostanında onu ter ü tâze yap!"

1086. Bu zamanda her ikisi de yeşildirler; sona bak ki bu bâtıl olur, ondan meyve biter.

Şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede, hem kuvve-i nefsâniyyenin ve hem de kuvve-i rûhâniyyenin her ikisi de yeşildir; ve her ikisinin de hükmü cârîdir. Fakat sonunda sûrî ölüm vâsıtasıyla bu nefsânî kuvvet söner ve yeşilliği bi-tip bâtıl olur. Halbuki o kuvve-i rûhâniyyeden hem bu âlemde ve hem de âlem-i berzahta a'mâl-i hasene meyvesi neşv ü nemâ bulur.

1087. Bağın suyu buna helâl ve ona harâmdır. Farkı sonunda görürsün ves-selâm!

Cism-i beşer bağının akıl suyu bu kuvve-i rûhâniye helâl ve kuvve-i nef-sâniye harâmdır. Sen bu ikisini sulamanın farkını sonunda, ya'ni mevt-i ih-tiyârî ile bu âlemde veyâhud mevt-i ıztırârî ile âlem-i âhirette görürsün.

1088. Adl ne olur? Ağaçlara su verici olmaktır. Zulüm ne olur? Dikene su vermektir.

Ya'ni, adlin ma'nâsı, fâidesi olan işi işlemek; ve zulmün ma'nâsı fâide-siz bir işi yapmaktır. Binâenaleyh, meyve veren ağaçları sulamak adldir; ve ve"ye teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, cism-i beşer bostanına yağan akıl suyunu, idrâkât-ı havâstan her birinin kökü olan kuvâ-yı nefsâniyye çeker ve emer. Binâenaleyh bu akıl suyu kuvâ-yı rûhânî tarafına vâsıl olamadığından o kuvvetler neşv ü nemâ bulamaz.

1089. Adl bir ni'meti yerine koymaktır. Her bir su çekici olan kök için değil!

muzır olan dikenlere su vermek ise zulümdür. Zîrâ “zulüm", lügatte bir şeyi mevzi'inin gayrına koymaktır. "Adl", ise bir şeyi yerine koymaktır. Adl, her bir suyu çeken kökü sulamak değil, bu su ni'metini lâyık bir mahal olan meyve verici ağaçların köküne koymaktır.

1090. Zulüm ne olur? Bir nâ-mevzi'e koymaktır ki, beladan başkasına bir [1091] menba' olmaz.

Ya'ni zulmün ma'nâ-yı lügavîsi, bir şeyi mahallinin gayrına koymaktır ki, bu ma'kûs koyma, belâdan başka bir şeye menba' olmaz. Meselâ gāzilerin eline silâh vermek adldir. Fakat eşkıyânın eline silâh vermek bir belâ menba'ı ihzâr etmek demek olduğundan, zulümdür. Bunun gibi akıl suyuyla nefsânî kuvvetlerini sulayıp onların neşv ü nemâsına hizmet etmek, bir şakînin eline silâh vermek mâhiyetinde olur.

1091. Hakk'ın ni'metini cana ve akla ver! Zahîr ve düğüm dolu olan tab'a değil!

“Zahîr” (زحیر) , şiddetle nefes almak ve nâle etmek ve karın ağrısı ve ishal ve dizanteri demektir. “Girih”, düğüm ma'nâsınadır. “Zahîr” ve “girih”ten murâd, burada hayvanlık tab'ının üzüntülü emelleri ve kördüğüm mesâbesinde olan huzûzat ve telezzüzâtıdır. “Ni'met-i Hak"tan murâd, irâde ve kudrettir. Ya'ni, "Ey sâlik bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın sana bir ni'met olarak verdiği irâde ve kudreti canına ve aklına sarfet! Hayvanlık tabîatının karın ağrısı mesâbesinde olan üzüntülü emellerine ve kördüğüm mesâbesinde olan onun huzûz ve telezzüzâtına sarfetme!

1092. Gamın cengini tenin üzerine yüklet! O can çekişmeyi kalb ve can üzerine koy!

Mücadele-i hayat gamını ancak cismin üzerine yüklet, o senin can çekişmeni kalbine ve rûh-i insânînin üzerine az yüklet! Ya'ni, bu âlemde cismin ihtiyâcâtı da vardır; fakat o ihtiyâcâtın tedariki için yapacağın mücâdelâttan ancak cismin müteessir olsun! Yapamadım, edemedim, diye kalbini ve canını çok müteessir etme ve o mücadele gamını kâmilen bunlara yükletme! Cismin idare olmakla beraber kalbini ve ruhunu geniş tut! Onların ezvâk-ı ma'neviyyelerine mâni' olma!

1093. Yük ve dengi Isa'nın başı üzerine konulmuş eşek yeşillikte çifte vurur!

"Teng", eşek üzerine yükledikleri "yük dengi" ma'nâsınadır. "Merg-zâr", yeşillik; "sikîze" ve "iskîze", hayvanın çifte atması ve sıçraması demektir. Ya'ni, ne yapalım hikmet-i ilâhî olarak bu dünyâda cisim yükünün dengi Îsâ- yı rûhun başı üstüne konulmuştur. O cismin ihtiyacı da vardır. O eşek mesâ- besinde olan cisim bu dünyâ yeşilliği içinde kendi arzularını isteyerek çifte atıp durur. Fakat sen onun sıçramasına ve çifte atmasına çok ehemmiyet ver- me ve onun arzularına pek kulak asma, Îsâ-yı rûha hizmet et!

1094. Sürmeyi kulağa yapmak şart değildir. Kalbin işini cisimden istemek şart değildir.

Ya'ni, sürmenin mahalli gözdür, kulağa sürme çekmek câiz değildir. Sür- me kulağa sürülürse sürmeye zulüm olur. Binâenaleyh her işi ehlinden iste- mek lâzımdır. Terziden mî'marlık beklemek abes olduğu gibi, kalbin işini ve amelini de cisimden beklemek ve istemek abes olur.

1095. Eğer gönül isen, git nazar et, horluk çekme ve eğer ten isen, şeker içme ve zehir tat!

Ey sâlik, eğer gönül isen ve mertebe-i kalbe vâsıl oldun ise, git dünyâya nâz et ve onun huzûz ve lezzâtı ve umûru için zillet ve horluk çekme! Ve eğer ten isen ve henüz cismâniyet mertebesinde isen, bu dünyânın lezzetlerini ve hazlarını yeme ve içme ve onun zehrini tat ve cefâlarına katlan!

1096. Cisme zehir nâfi'dir ve şeker fenâdır, ten heman daha iyidir ki mededsiz ola!

ihtiyâcâtı da vardır; fakat o ihtiyâcâtın tedariki için yapacağın mücâdelâttan ancak cismin müteessir olsun! Yapamadım, edemedim, diye kalbini ve canı- nı çok müteessir etme ve o mücadele gamını kâmilen bunlara yükletme! Cis- min idare olmakla beraber kalbini ve ruhunu geniş tut! Onların ezvâk-ı ma'neviyyelerine mâni' olma!

1097. Cehennemin odunu cisimdir, onu eksik yap; ve eğer yeni odun biterse onu kopar!

Ya'ni, cismin mayası ayn-ı cehennem olan âlem-i tabîat ve anâsırdandır. Binâenaleyh o cehennemin odunudur. Cehennemin ateşi onun kuvvetlenmesiyle şiddet kesb eder. Binâenaleyh onun kuvvetini ve neşv ü nemâsını eksilt ve gider; ve eğer onun kuvvetleri ve sıfatları yeniden neşv ü nemâ bulursa, onun çalı çırpı gibi olan bu sıfatlarını mücâhede ve riyâzât vâsıtasıyla kopar!

1098. Ve yoksa odun hamalı olursun odun; her iki âlemde Bû Leheb'in eşi gibi olursun.

"Cüft-i Bû-Leheb"den murâd, Ebû Leheb'in karısı olan Ümmü Cemîl'dir. Bu beyt-i şerîfte "Tebbet yedâ Ebî Leheb'in ve teb" sûre-i şerîfindeki وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (Tebbet, 111/4) [ya'nî "Onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!"] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsi III. cildin 1659 numarasına müsâdif olan:

["Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; "O odun hamalı!" dedi.] beyt-i şerîfinde geçti. Burada tekrârı zâiddir. Ya'ni, eğer cehennem odunu olan cismin sıfât-ı nefsâniyyesini eksiltmez isen, odun hamalı olursun! Dünyada ve âhirette Ebû Leheb'in eşi ve karısı olan Ümmü Cemîl gibi olursun.

1099. Ey delikanlı, her ne kadar her ikisi de yeşil olurlar ise de, Sidre'nin dalını odundan tanı!

“Sidre”, lügatte, Arabistan’da biten bir ağacın ismidir ki gölgesi gayet koyu ve latîf olur. İlm-i tasavvufta, vücûd-ı zıllînin ibtidâsı ve vücûd-ı hakîkînin libâs-ı gayriyet ile bidâyet-i zuhûru olan âlem-i ervâhtır. Binâenaleyh “şâh-ı sidre”den murâd, rûh-ı insânî olur; ve “hatab”dan murâd, vücûd-ı unsurî olan cisimdir. Ya’nî, ey delikanlı gerek rûh ve gerek cisim bu dünyâda yeşil olup, her ne kadar ikisinin ahkâm ve âsârı cârî ise de, odunu sidrenin dalından fark ve temyîz etmek lâzımdır. Zîrâ nefsin sıfatları ba’zan rûhun sıfatları altında gezinmek sûretiyle zâhir olur. Bunu tefrîk edip, sağlamını ve çürüğünü bilmek gâyet müşküldür. Bunun [için], sâlike bâtınındaki emrâzı keşf edecek bir tabîb-i hâzık ve mürşid-i kâmil lâzımdır.

1100. O dalın aslı yedinci göktedir. Bu dalın aslı ateşten ve dumandandır.

“Yedinci gök”ten murâd, mertebe-i ahadiyyedir. Zîrâ mertebe-i insâniyyeden yukarı doğru: Şehâdet, misâl, ervâh, vâhidiyyet, vahdet ve ahadiyyet mertebelerine kadar altı mertebe vardır ve insanlık yedinci mertebededir. “Gökler”den murâd, bu merâtibdir. Gerçi cismâniyet âlemi dahi mertebe-i ahadiyyeden sâdır olmuş ise de, onun doğrudan doğruya bu mertebeye ittisâli yoktur. Arada cüz’iyât i’tibâriyle pek çok mertebeler vardır. Rûh-ı insânî böyle değildir. Onun doğrudan doğruya vücûd-ı hakîkîye ve mertebe-i ahadiyyete bî-tekeyyüf ve ta’rîfe sığmaz bir ittisâli vardır. Nitekim yukarıda 1067 numaralı beyitte îzâh olundu. Hz. Pîr efendimiz, cismin aslında ateşten ve dumandan olmasını şu hadîs-i şerîfe istinâden buyururlar: ان الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر اليها والهيبة فذابت حياء فصار نصفها ماء ونصفها نارا فحصل منها دخان من دخان والارض من زبدها وكان عرشه على الماء Ya’nî “Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci yarattı, celâl ve heybet ile nazar etti, hayâdan eridi, onun yarısı su oldu ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. Binâenaleyh onun arşı su üzerinde vâki’ oldu.”

Bu hadîs-i şerîfin ehl-i rasadın istidlâline göre şerhi budur ki, “bir büyük beyaz inci”den murâd, milyonlarca kilometre kutrunda ve küre şeklinde fezâda tekevvün eden sehâb-ı muzîdir ki, bu küre zerrelerinin şiddet-i ihtizâzâtından harâret hâsıl olup kesîf duman hâline geldi; ve ondan sonra bir küre-i âteşîn oldu. Sonra köpük mesâbesinde olan mâyi-i nârî hâlini iktisâb etti. Arz bu küreden ayrıldı. Sular ve tûfanlar peydâ oldu. Semâvâtı da ya’ni seb’a-i seyyârâtı da böyle dumandan yarattı. Sonra küre-i arz teberrüd etti. "Sidre", lügatte, Arabistan'da biten bir ağacın ismidir ki gölgesi gāyet koyu ve latîf olur. İlm-i tasavvufta, vücûd-i zıllînin ibtidâsı ve vücûd-i hakîkînin libâs-ı gayriyet ile bidâyet-i zuhûru olan âlem-i ervâhtır. Binâenaleyh "şâh-ı sidre"den murâd, rûh-i insânî olur; ve "hatab"dan murâd, vücûd-i unsurî olan cisimdir. Ya'ni, ey delikanlı gerek rûh ve gerek cisim bu dünyâda yeşil olup, her ne kadar ikisinin ahkâm ve âsârı cârî ise de, odunu sidrenin dalından fark ve temyîz etmek lâzımdır. Zîrâ nefsin sıfatları ba'zan rûhun sıfatları altında gezinmek sûretiyle zâhir olur. Bunu tefrîk edip, sağlamını ve çürüğünü bilmek gäyet müşkildir. Bunun [için], sâlike bâtınındaki emrâzı keşf edecek bir tabîb-i hâzık ve mürşid-i kâmil lâzımdır.

1101. Sûrette his önünde bu mümâsildir. Zîrâ hissin gözü ve mezhebi galat görücüdür.

Ya'ni, cismin his indinde sûretâ bu aslı yedinci gök olan rûh-i insânî ile cismin harâret-i garîziyyesinden ve kan buhârından hâsıl olan rûh-i hayvânînin ikisi de birbirine mümâsildir. Zîrâ hissin gözü ve mezhebi yanlış görücüdür. Eğer akıl gözü olmasa his gözü aldanır. Meselâ his gözü ayı bir okkalık ekmek cesâmetinde görür. Akıl gözü ise uzakta olan cismin büyük olacağını ihtâr eder ve onun hatâsını önüne koyar; ve akıl rûh-i insânînin sıfatıdır.

1102. Kalb gözünün önünde o zahirdir. Mukılin cehdi gibi cehd et, gönül tarafına gel!

"Mukıl", fakir ve müflis ma'nâsına olup, “cehdü'l-mukıl", fakîrin nafakasını tedarik için çalışması gibi çalış, demek olur. Ya'ni, rûh-i insânî ile rûh-i hayvânînin cisimde zahir olan âsârı ve ahkâmı kalb gözünün önünde birbirinden ayrı ve farklı olarak zâhirdir. Bu kalb gözünü açmak için bir fakîrin nafakasını tedarik etmek kasdıyla çalışması gibi çalış!

1103. Ve eğer ayağın yok ise kendini tahrik et, tâ ki her nâkısı ve her kamili göresin!

Birinci mısra'daki ifâde fart-ı sa'yden kinâyedir. Ya'ni, eğer tarîk-ı Hak'ta koşacak ayağın yok ise, yuvarlana yuvarlana koş! Tâ ki kâmil olan rûh-i insânî ile nâkıs olan rûh-i hayvânînin farkı ve âsârını göresin! Ve bu müşâhede neticesinde efrâd-ı beşerden hangisinde rûh-i insânînin ahkâmı ve hangisinde rûh-i hayvânînin âsârı zâhir olduğunu ve binâenaleyh her kâmili ve nâkısı tanıyasın!

Bu beytin ma'nâsı hakkındadır: "Eğer yola gidici isen senin üzerine yolu açarlar; ve eğer yok olur isen sana varlık ile meylederler."

"Girâyisten", meyl ve hâhiş ve sarılış ve kasd ve âhenk ma'nâlarınadır (Burhân). "Bigirâvend", bu masdarın muzârii ve cem'-i gāibi sîgasıdır. Ya'ni, "Ey kimse eğer sen tarîk-ı Hakk'ın yolcusu isen, senin üzerine bu yolu açarlar; ve yolda yürümenin ilk şartı kişi kendi mevhûm varlığından ve benliğinden geçmektir. Eğer bu benlikten ve da'vâ-yı enâniyyetten geçip yok olur isen, sana vücûd-i Hakkānî ihsânına meylederler. Bu beytin kāili hakkında şurrâh-ı kirâm hazarâtının hiçbir mütâlaası yoktur. Fakîrin zannı budur ki, bu beyt-i şerîf, ya Hakîm Senâî veyâhud Hz. Attar gibi ekâbirden birinin olsa gerektir. Hind nüshalarına nazaran, bu beyit bir rubâînin ilk beytidir. Rubâînin tamâmı şudur:

"Eğer yola gidici isen senin üzerine yolu açarlar ve eğer yok olur isen sana varlık ile meylederler; ve eğer alçak ve mütevâzı' olursan âleme sığamazsın ve ondan sonra seni sana sensiz gösterirler."

1104. Gerçi Züleyha her tarafta kapılarını bağladı. Yûsuf dahi hareket cihetinden munsaraf oldu.

"Munsaraf", ism-i mekândır, "dönecek mahal" demektir. Kıssası sûre-i Yûsuf'ta beyân olunduğu üzere, Mısır azîzinin karısı Züleyha Yûsuf (a.s.)'ı satın aldı ve onun cemâline âşık olduğundan bir odaya çekti ve kapıları her taraftan kilitleyip mukārenet için kendine da'vet etti. Yûsuf (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olup, kocalı bir kadına mukārenetin meşrû bir nikâha müstenid olmak ihtimali olmadığından "Zinâdan Allah'a sığınırım!" diyerek, oraya buraya kaçarak kurtulmak için bir yer aradı.

1105. Kilit ve kapı açık oldu ve yol zâhir oldu. Çünki Yûsuf tevekkül etti ve sıçradı.

Yûsuf (a.s.)ın o zinâdan insırâfından ve hareketinden kilit ve kapı bir hârika olarak açıldı ve kaçmak için yol zâhir oldu. Çünki Yûsuf (a.s.) tamamen Hakk'a mütevekkil oldu ve mütevekkilâne bir sûrette Züleyhâ tarafından sıçrayıp kaçtı.

1106. Gerçi dünyanın rahnesi zahir değildir. Yûsuf gibi mütehayyir olarak koşmak lazımdır.

"Rahne", yırtık ve yıkık ve aralık ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ sâhasından kaçıp onun hâricine ve âlem-i melekûta çıkacak bir aralık zâhir değildir; ve his gözüne nazaran böyle bir menfez görünmez. Fakat his gözünün görmediği bir menfez vardır. Yûsuf (a.s.) gibi hayrân olarak koşmak lâzımdır. Bu beyt-i şerîf yukarıda 1103 numaralı beyitte geçen ور نداری پا بجنبان خویش را misrâ'ına merbûttur.

1107. Tâ ki kilit açılsın ve kapı zahir olsun; yersizlik tarafı size yer olsun!

Ya'ni, bu mütehayyirâne koşma ve hareket neticesinde âkıbet âlem-i melekûta olan bu dünyânın kilidi açılsın ve kapısı zâhir olsun ve mekânsızlık tarafı size mekân olsun! Zîrâ mekân âlem-i kesâfetin şânındandır. Alem-i ma'nâ mekân i'tibârından vârestedir.

1108. Ey imtihan olmuş, cihana geldin; gelmek yolunu hiç görmüyor musun?

"Mümtehan", imtihan olmuş veyâ mihnet sahibi demektir. Bu ma'nâların ikisi de münasibdir. Sen pederinin nutfesi olmazdan ve ana rahmine nüzûl- satın aldı ve onun cemâline âşık olduğundan bir odaya çekti ve kapıları her taraftan kilitleyip mukārenet için kendine da'vet etti. Yûsuf (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olup, kocalı bir kadına mukārenetin meşrû bir nikâha müstenid olmak ihtimali olmadığından "Zinâdan Allah'a sığınırım!" diyerek, oraya buraya kaçarak kurtulmak için bir yer aradı.

1109. Sen bir yerden ve bir mevtından geldin, hiç gelmenin yolunu bilir misin? Hayır!

Sen bu âleme gelmezden evvel, elbet bir yerde ve bir mevtında idin. Zîrâ yoktan var çıkmaz. Her şey vardan var olur. Binâenaleyh bu dünyaya evvelce bulunduğun bir yerden ve bir mevtından geldin. Oradan gelişinin yolunu hiç biliyor musun? Hayır! İkinci mısra' suâl ve cevabı hâvîdir.

1110. Eğer bilmez isen, tâ yol yoktur demeyesin! Bu yolsuz yoldan bize gitmek- [1111] lik vardır.

Ya'ni, mâdemki âlem-i gaybdan bu âlem-i şehadete geldiğin yolu bilmiyorsun, binâenaleyh yine o âlem-i gayba gitmek ve rücû' etmek için yol yoktur, deme! Bu zâhiren görünmeyen yoldan bizim için gitmek ve rücû' etmek vardır.

1111. Rüyada mesrûr olarak sola sağa gidersin; hiç bilir misin o sadânın yolu nerededir?

Meselâ güzel bir rü'yâ görüp bir geniş bağda ve bostanda kemâl-i sürür ile sola ve sağa gezinti yaparsın. Hiç bilir misin ki, o meydana hangi yoldan girdin ve o meydanın yolu hangi taraftadır?

1112. Sen o bağlı olan gözü ve kendini teslîm et! Kendini o eski şehir içinde göresin!

Sen o suver-i âlem-i süflî ile bağlı olan zâhir gözünü ve kendi varlığını Hakk'ın iradesine teslîm et ki, kendini evvelce bu âleme gelmezden evvel, bulunduğun eski şehir içinde, ya'ni âlem-i ervâh içinde göresin! "Gözünü ve kendini mürşid-i kâmile teslîm et!" demek dahi âtîdeki beyitlerin ma'nâsına göre câizdir. den evvel nerede idin de cihâna geldin ve sulb-i pedere hangi yoldan geldin? Bu gelmek yolunu his gözüyle hiç görüyor musun?

1113. Gözü nasıl bağlarsın ki, yüz mahmûr göz bu tarafta gırârdan senin gözünün bağıdır.

Sen bu zâhir gözünü bu âlem-i süflîden nasıl bağlarsın ki, birçok mahmûr gözlü güzeller bu dünyâda aldadışmak cihetinden âlem-i melekûta karşı senin gözünün bağı olmuştur. “Gırâr”, müfâale bâbının ikinci masdarı olup “aldadışmak” demektir.

1114. Büyüklük ve reîslik ümîdi üzere sen müşterînin aşkından dört gözlüsün.

Sen gözünü ve kendini mürşid-i kâmile nasıl teslîm edersin ki, bu dünyânın âlâyişi senin gözünü bağlamıştır; ve sen şeyh olup halk nazarında büyük ve reîs olmak ümîdiyle, kendine müşterî ve mürîd bulmak aşkından dört gözlü olmuşsun ve halk nereden başına toplanacak diye beklemektesin.

1115. Ve eğer uyursan rü’yâda müşterî görürsün; kötü baykuş harâbın gayrını ne vakit görür!

Ey şeyh ve mürşid olmak dâiyesinde bulunan kimse, kendine mürîd ve müşterî bulmağa o kadar heveskârsın ki, eğer uyursan bu fikrin galebesinden nâşî rü’yânda kendine müşterî ve mürîd görürsün. Zîrâ uğursuz ve kötü baykuş ancak harâbeler görür. Çünkü onun hazzı ve zevki harâbelerdedir.

1116. Her demde birbirine dolaşmış müşterî istersin. Sen ne tutarsın ki satasın? Hiç, hiç!

Ey şeyhlik arzûsunda bulunan kimse, sen her demde çokluğundan birbirine girift olup dolaşmış ve birbirini ite kaka senin huzûruna gelmiş olan müşterîleri ve mürîdleri itersin. Bu talebine göre senin nen vardır ki bunlara satacaksın? Hiçin hiçi!

1117. Eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluğun olaydı, müşterilerden feragat tutardın!

"Çâşt", burada "kuşluk vaktinde yenilen yemek" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şeyh-i müddeî, eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluk taâmın olaydı, başına müşterî ve mürîd toplamaktan ferâgat ederdin. Zîrâ senin şeyhliğin ve riyâsetin, celb-i menfaat içindir.

Bu sürh-i şerîf yukarıdaki 1117 numaralı beyte merbûttur. Orada şeyhlik iddiasında bulunanlara hitâben: "Eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluk vaktinde yiyecek taâmın olsa idi, müşterilerden ve mürîdlerden ferâgat ederdin", buyrulmuş idi. Burada da sahte peyg "Çâşt", burada "kuşluk vaktinde yenilen yemek" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şeyh-i müddeî, eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluk taâmın olaydı, başına müşterî ve mürîd toplamaktan ferâgat ederdin. Zîrâ senin şeyhliğin ve riyâ-setin, celb-i menfaat içindir.

O şahsın kıssasıdır ki, peygamberlik da'vâsı ederdi. Ona dediler ki: "Ne yemişsin ki böyle ahmak olmuşsun ve boş söz söylüyorsun?" Dedi: "Eğer bir şey bula idim ve yiye idim ne ahmak olurdum ve ne boş söz söylerdim!" Zîrâ her iyi sözü ehlinin gayrına söyleseler beyhûde söylenmiş olur. Her ne kadar o boş sözü söylemeye me'mûr iseler de!

Bu sürh-ı şerîf yukarıdaki 1117 numaralı beyte merbûttur. Orada şeyhlik iddiasında bulunanlara hitâben: "Eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluk vaktinde yiyecek taâmın olsa idi, müşterilerden ve mürîdlerden ferâgat eder-din", buyrulmuş idi. Burada da sahte peygamberin ihtiyaçtan dolayı bu

1119. Onun boynunu bağladılar ve onu, "Bu hep Allah tarafından resûlüm!" diyor diye şaha götürdüler.

1120. Halk, "Bu ne mekrdir ve ne tezvîrdir ve ne tuzaktır!" diye onun üzerine karınca ve çekirge gibi toplandı.

"Melah", çekirge; "fah", tuzak demektir. Türkçe tahrîf ile "fak" derler. Meselâ "faka bastım" derler ki, "tuzağa tutuldum", demek olur.

1121. "Eğer resûl bu ise ki, ademden geldi, biz hep peygamberiz ve muhteşemiz!"

Bù söz sahte peygamberin başında toplanan halkın lisânındandır. Fakat sâdık peygamberin münkirlerine de şâmildir. Ya'ni, münkirler peygambere karşı dediler ki: “Eğer adem-i izâfî âleminden gelen bu adam peygamber ise, biz de buraya o âlemden geldik. Binâenaleyh biz de onun gibi peygamberiz ve ihtişam sahibiyiz!"

1122. "Biz oradan buraya garib geldik; ey edib sen niçin mahsus olasın?"

"Edîb", "edeb" masdarından sıfat-ı müşebbehedir. "Edeb" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır. Burada "ziyafet tertib etmek" demek olup, maârif-i ilâhiyye ziyafeti tertîb etmekten kinâye olur. Ya'ni, münkirler, enbiyaya ve onların vârisleri olan evliyâya derler ki: "Ey maârif-i ilâhiyye ziyafeti tertîb edici olan kimse, biz insanların cümlesi o âlem-i ma'nâdan bu âlem-i sûrete garîb olarak geldik. Binâenaleyh bu gelişte hepimiz müsâvîyiz. Nübüvvet de-nilen ma'nâ niçin yalnız sana mahsûs olsun?" Bu ma'nâ I. cildin 269 numa-rasına müsâdif olan:

[ya'ni "Peygamberler ile beraberlik da'vâsına kalktılar; evliyâyı kendileri gibi zannettiler"] beyt-i şerîfinde de geçti. Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Ke-rim'de onların lisânından haber verip: قَالُواْ إِنْ أَكسَتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مثلنا (İbrâhîm, 14/10) ya'ni "Siz de ancak bizim gibi beşersiniz, dediler" buyurur.

1123. O hoş resûl onlara cevâb verdi ki: "Ey câhil ve boş sözlü tâife!"

O latîf olan peygamber, münkirle-re cevâben buyurdu ki: "Ey câhiller ve ey hadlerini bilmeyerek boş sözler söyleyici olan tâife ve ey kavm-i münki-rîn! Evet siz de âlem-i gaybdan bizim gibi bu âleme garîb olarak geldiniz. Fa-kat bilmediniz ki, isti'dâd azlığımıza müsteniden vâki' olan kazâ-yı ilâhîden nâşî, o âlemden bu âleme gelinceye kadar geçtiğiniz yolları ve menzilleri kör ve gözleri kapalı olarak geçtiniz ve bu âleme kör olarak geldiniz." Ve kazâ-yı ilâhî hakkında tafsîlât I. cildin 625 numaralı beytinin îzâhâtında geçti.

1124. "Ey kavim, kazadan nâşî körlük cihetinden buraya habersiz olarak eriş-tiniz!"

1125. "Siz uyumuş çocuk gibi gelmediniz mi? Yoldan ve menzilden bî-haber oldunuz!"

Ya'ni, "Ey münkirler, siz o âlem-i gaybdan bu âlemde babasının veyâ anasının kucağında uyumuş bir çocuk gibi geldiniz. Geçtiğiniz yolları ve in-diğiniz menzilleri göremediniz. Meselâ nefes-i rahmânîden âlem-i esîre ve esîrden eflâke ve eflâkten arza ve arzdan nebâta ve nebâttan hayvana ve hayvandan insana gelinceye kadar birçok yollar ve menziller geçtiğiniz hâl-de bunlardan haberiniz yoktur."

1126. "Menzillerden uyumuş ve sarhoş bir hâlde yoldan ve yukarıdan ve aşağıdan bî-haber olarak geldiniz!"

"Ey gâfil, sen zikrolunan menzillerden uyumuş ve sarhoş olmuş bir hâlde geçtin. Geçtiğin yollardan ve âlem-i letâfet olan âlem-i ulvîden ve âlem-i ke-sâfet olan âlem-i unsuriyattan bî-haber olarak geçip şimdiki insan sûretini buldun. Senin nazarın ancak baba sulbüyle ana rahmine münhasır kalmıştır. Menşein olan deryâ-yı vahdetten ve âlem-i ervâhtan beri geldiğinin farkında değilsin!" Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 15. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyurur-lar: "Zannedersin ki, cemî'-i âlem dırâbhâneden gelip yine dırâbhâneye rücû'" eder. (Dırâbhâne: Hayvânâtın tenâsülgâhı ma'nâsına olup, küre-i arzın sathı murad buyrulur( إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ )Bakara/156) [ya'ni, “Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüyüz”]. Ya'ni, cemî'-i eczâmız o mahalden geldiler ve o mahallin nümûneleridir; ve yine küçük ve büyük ve hayvânât o mahalle rücû' eder. Amma bu tabla içinde zahir oluyorlar. Bu tabla olmaksızın meydana çıkmıyorlar. Zîrâ o âlem latîftir, görünmez."

1127. "Biz beşin ve altının verâsından beşe ve altıya kadar uyanık ile hoşluk ile revân olduk."

"Beş"ten murâd, havâss-i hamse-i zâhire; ve "altı"dan murâd, sağ ve sol ve ön ve arka ve yukarı ve aşağı olmak üzere altı cihettir ki, cihetler ile mukayyed olmak bu âlem-i kesâfetin ve taayyünâtın şânıdır; ve havâss-i hamsenin ve altı cihetin mâverâsı ve arkası âlem-i letâfettir. Ya'ni, bu âlem-i kesâfete kadar uyanık ve hoş olarak akıp geldin. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerine: "Elestü bi-rabbiküm hitâbını tahattur ediyor musun?" diye sormuşlar. O hazret dahi "Bu hitâb üzerinden hiçbir gün geçmedi", buyurmuşlardır. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ hazarâtı gördüklerini bilirler ve bildiklerini söylerler. Körler ise kendilerine kıyâs edip, onların bu haberlerini inkâr ederler.

1128. Habîr ve yol tanıyan kılavuzlar gibi asıldan ve esastan menzilleri görmüşüz!

Ya'ni, "Biz gürûh-i enbiyâ ve evliyâ, geçtikleri menzilleri ve yolları bilip tanıyan kılavuzlar gibi, asıldan ve esastan neş'et eden menzilleri görüp haber vermişizdir."

1129. Şaha dediler ki: "Ona işkence et, tâ ki onun cinsi asla bu sözleri söylemesin!"

Peygamberlik da'vâsı eden şahsın başına toplanan halk, şahlarına dediler ki: "Bu şahsa işkence ve cezâ et ki, başkaları da bundan ibret alıp, bunun söylediği sözlerin cinsini bir daha söylemesinler!" eder. (Dırâbhâne: Hayvânâtın tenâsülgâhı ma'nâsına olup, küre-i arzın sathı murad buyrulur( إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ )Bakara/156) [ya'ni, “Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüyüz”]. Ya'ni, cemî'-i eczâmız o mahalden geldiler ve o mahallin nümûneleridir; ve yine küçük ve büyük ve hayvânât o mahalle rücû' eder. Amma bu tabla içinde zahir oluyorlar. Bu tabla olmaksızın meydana çıkmıyorlar. Zîrâ o âlem latîftir, görünmez."

1130. Şah onu çok çelimsiz ve çok zayıf gördü ki, bir tokat ile o zayıf ölür.

Bu beyt-i şerîfte, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının za'f-ı maddîlerine ve za'f-ı maddîleriyle beraber, cebbâr hükûmdarlara karşı Hak Teâlâ hazretlerinin onları muhâfaza buyurduğuna işâret vardır.

1131. "Onu sıkmak ve dövmek ne vakit mümkün olur? Zîrâ onun bedeni şişe gibi olmuştur."

Ya'ni, pâdişah kendi kendine dedi ki: "Şişe nasıl küçük bir darbe ile kırılırsa bu şahsın vücûdu da hafif bir darbe ile berbâd olur. Binâenaleyh onu sıkmak ve döğmek muvâfık değildir."

1132. "Lâkin ona, "Sen niçin serkeşlik lâfını tutarsın?" diye lûtuf yolundan söyleyim!"

Fakat bu zayıf şahsa lûtuf ve mülâyemet tarîkıyla "Sen niçin böyle kavîler gibi serkeşlik lâfını ve iddiasını ediyorsun?" diyeyim.

1133. "Zîrâ burada sertlik hiç işe gelmez. Yumuşaklık ile yılan bile gardan baş eder."

Ya'ni, fikri anlaşılarak doğru yola getirilmek istenilen bir kimseye karşı yapılacak sertlik ve ters muâmele aslâ fâide vermez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Âl-i İmrân'da Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında Cenâb-ı Hak buyurur: ﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ﴾ (Âl-i İmrân 3/159). Ya'ni "Ey habîbim, Allah tarafından rahmettir ki, sen onlara mülâyemet ettin ve eğer sen kötü huylu olarak katı kalbli olaydın, elbette senin etrâfından dağılırlar idi." Hattâ tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır" darb-ı meseli meşhûrdur.

1134. Adamları onun etrafından uzaklaştırdı. Şah bir latîf ve onun âdeti yumuşaklık idi.

Şah, adamları da'vâ-yı nübüvvet eden şahsın etrâfından uzaklaştırdı. Zî-râ şah bir latîf ve kerîm zât olup onun âdeti mülâyemet etmek idi.

1135. Müteâkıben onu oturttu, “Mültecâ ve maaşın nerededir?” diye tekrar ona sordu.

“Mültecâ”, sığınacak mahal demektir. Ya'ni, pâdişah onu oturttu, “Sen nerede yatıp kalkarsın ve ne cihetten taayyüş edersin?” diye sordu.

1136. Dedi: "Ey padişah, dârü's-selâmdanım, yoldan bu dârü'l-melâma geldim."

"Selâm", lügatte, nekāyıstan ve uyûbdan emîn ma'nâsınadır. “Melâm”, rüsvaylık ma'nâsınadır. "Dâru's-selâm"dan murâd, nekāyısdan ve uyûbdan müberrâ olan âlem-i gayb ve "dârü'l-melâm”dan murâd, esfel-i sâfilîn olan âlem-i kesâfettir. Bu cevâb her ne kadar sahte peygamber tarafından vârid olmuşsa da, sâdık olan peygamberân-ı ızâm hazarâtının lisânındandır. Ya'ni: "Ey şah, ben nekāyıstan ve uyûbdan pâk olan âlem-i letâfetten birtakım yollardan ve menzillerden geçerek dârü'l-melâm olan bu âlem-i kesâfet ve vücûd-i izâfî âlemine geldim."

1137. “Benim ne evim ne de refîkım vardır. Bir ay ne vakit yeryüzünde ev yapmıştır?”

Bu beyt-i şerîf dahi kezâlik nebiyy-i sâdık lisânındandır. Ya'ni, “Benim, benimseyecek ne evim vardır ve ne de sırdaş olan bir refîkım vardır. Zîrâ ben ay gibi âlem-i ulvîye mensûbum. Bir ayın yeryüzünde ikâmetgâhı olur mu?”

1138. Pâdişah ona latîfe cihetinden tekrar dedi ki: “Ne yedin ve kuşluk tedâriki nen vardır?”

“Çâşt”, kuşluk vakti; “sâz”, tertîb ve tedârik; “çâşt-sâz”, “sâz-ı çâst” demek olup “kuşluk için tertîb olunan taâm” ma'nâsınadır. “Lâğ”, latîfe ve hezl ve zarâfet demektir. Ya'ni, şâh latîfe cihetinden ona dedi ki: “Ne yedin ve kuşluk taâmı olarak ne tertîb ettin?”

1139. “İştihân var mı, sabahleyin ne yedin ki, böyle sermestsin ve pür-lâf ve pür-hevâsın?"

“Lâf", ma'nâsız söz ve öğünmek ve hayâsızlık (Burhân). "Bâd", hava ve rüzgâr ve nahvet ve gurûr ve hodbînlik ma'nâlarına. Bu suâlde nükte budur ki, ehl-i dünyâ, ancak cismin hayvâniyetten ibaret olan ahvâlini bilirler ve bunun hâricinde olan âlem-i letâfetin vücudunu akıllarına muhalif görürler. Enbiyâ ve evliyâ ise âlem-i letâfete da'vet ettiklerinden onları, yemeden ve içmeden sarhoş olmuş ve sâika-i nefsâniyyet ile boş da'vâya ve hodbînlik ve gurûr ızhârına kıyâm etmiş zannederler.

1140. Dedi: "Eğer bayat ve tâze ekmeğim olaydı, ne vakit peygamberlik da'vâ- [1139] sı ederdim?"

"Huşk", kuru demek olup, ekmek karînesiyle burada "bayat" ma'nâsınadır. "Tarî", tâze demektir. Ya'ni, "Benim bu âlem-i kesâfetin bayatından ve tâzesinden ve kurusundan ve yaşından nasîbim olaydı ve sizin gibi cismâniyet ahkâmı altında zebûn ve mağlûb olaydım, peygamberlik da'vâsı edip sizi bu âlem-i kesâfet ve cismâniyetin fevkı olan âlem-i letâfete da'vet eder mi idim?"

1141. Bu taifeye peygamberlik da'vâsı dağdan gönül istemek gibi olur.

Cismâniyet ve kesâfet âleminde müstağrak olup cemâdât hükmünde kalan bu tâifeye karşı, peygamberlik da'vâsı edip onları ma'nâ âlemine da'vet etmek, bir cemâd olan dağdan idrâk-i maânî mahalli olan kalb istemek gibi olur. Dağda bir kalb-i müdrik aramak ise abestir.

1142. Kimse dağdan ve taştan akıl ve kalb istemedi. Anlayış ve zabt ve müşkil nükte istemedi.

Cemâddan ibaret olan dağdan ve taştan hiçbir kimse akıl ve kalb istemedi ve: "Ey dağ, benim söylediğim sözün ma'nâsını anla ve zabt et ve sözüm- deki müşkil olan nükteleri i'mâl-i fikr ile hallet demedi!" Zîrâ dağın bunlara isti'dâdı yoktur. Cismânîler dahi birer dağ gibi olup idrâk-i maânîden bî-beh-redirler.

1143. Her ne söylersek tekrar ancak onu söyler. Müstehzîler gibi efsûs eder.

“Efsûs” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “istihzâ etmek” ve “eğlenmek” demektir. Meselâ dağdan sadâ ve kelâm gelir. Fakat bu sadâ ve kelâm, senin sadânın ve kelâmının aksi ve aynıdır. Sen söylersen müstehzîler gibi sözünü tekrar edip seninle eğlenir ve alay eder. Cismânîler de tıpkı bu dağa benzerler.

1144. Bu tâife nereden ve peygām nereden! Bir cemâddan kime can ümîdi olur?

“Peygām”, haber demektir. Buradaki “peygām”dan murâd, haber-i ilâhî ve vahy-i rabbânî olur. Ya'ni, ahkâm-ı cismâniyetle müstağrak olan tâife hayvan hükmündedir. Hak Teâlâ onları sûret-i insâniyyede yaratmış ve onlara insanlara mahsûs olan kalb-i müdriki ihsân etmiş olduğu hâlde, onlar bu isti'dâdlarını ahkâm-ı hayvâniyyeleri altında muattal bırakmış olduklarından, idrâksiz olan cemâd mesâbesinde kalmışlardır. Binâenaleyh bu tâife nerede ve vahy-i ilâhî nerede! Bir cemâdda rûh-i insânî aramak ne kadar abes ise, bunlarda dahi bu rûhun ahkâmını ve âsârını istemek ve aramak dahi o derece abestir.

1145. Eğer sen bunlara bir kadının ve altının haberini getirsen senin önüne bütün gümüş ve baş koyarlar.

1146. Desen ki, filân yerde bir mahbub seni da'vet ediyor. Sana âşık geldi ve seni biliyor.

“Şâhid”, Fârisî'de mahbûb demektir. Evvelki beytin ikinci mısrâ'ı, birinci mısrâ'ıyla ikinci beytin cezâsı ve haberi olur. Ya'ni, bu tâife cismâniyet ve nefsâniyet âleminde o kadar müstağraktır ki, eğer sen bunlara, “Filân yerde bir güzel kadın veyâhud altın yığını vardır,” diye bir haber getirsen; veyâhud deki müşkil olan nükteleri i'mâl-i fikr ile hallet demedi!" Zîrâ dağın bunlara isti'dâdı yoktur. Cismânîler dahi birer dağ gibi olup idrâk-i maânîden bî-beh-redirler.

1147. Ve eğer sen Hudâ'nın bal gibi haberini getirsen, desen ki: "Ey iyi ahidli, Hak tarafına gel!"

1148. "Ölüm cihanından kudret tarafına git, mâdemki bekā mümkin olur, fânî olma!"

Ya'ni, "Ey nebî ve velî, sen bu gibi cismânî insanlara Hak Teâlâ'nın bal gibi tatlı ve latîf olan haberlerini ve maârifini söylesen ve desen ki: "Ey bir şeyle lâyıkıyla tahaffuz eden insan! Cismâniyet ve kesâfet âlemi ölüm âlemidir; rûhâniyet ve ma'neviyet âlemi ise kudret âlemidir. Binâenaleyh ölüm âlemini bırak da, kudret âlemine git! Mâdemki bu fânî cihânı bırakmak ile bekā mümkin oluyor, binâenaleyh fânî olma! Bâkî olan rûhâniyet ve melekiyet cihânına gel! "Ahd"in müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "et-tehaffuz bi'ş-şey'" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bir şey sebebiyle tehaffuz etmek" demek olur.

1149. Senin kanına kasd ve başına kasd ederler. Hımyet-i dîn ve hünerlerinden dolayı değil!

Bu tâife enbiyânın vücudunu kaldırmağa azm ederler ve kanını dökmeğe kasd ederler. Onların bu azimleri ve kasdları evvelce sâlik oldukları dîni ve mezhebi himaye kasdıyla ve hüner ve ma'rifet ibrâzı sebebiyle değildir. Meselâ Îsâ (a.s.) geldi, onları tarîk-ı Hakk'a da'vet etti. Mûsevîler o hazrete sû'-i kasd ettiler. Fakat onların bu kasdları hamiyyet-i dîniyyelerinden dolayı değildi. Belki sâika-i nefsâniyyet ile kurdukları bâtıl dolabın bozulmasından idi. Ve kezâ Server-i âlem Efendimiz geldi, onları tarîk-ı Hakk'a da'vet etti. Mûseviyet ve Îseviyet nâmına îcâd eyledikleri "Bâtıl efkâr ve i'tikādâtı terk ediniz, Hak yoluna dönünüz!" buyurdu, düşman oldular. Bunların düşmanlıkları da kezâ hamiyyet-i dîniyyelerinden değil idi. Zîrâ kabûl etseler rüesâ-yı rûhaniyyelerinin menâfi'-i mâddiyyeleri herc ü merc olacak idi. Her asırda evliyâ-yı kirâm hazarâtının nasâyıhı da bunlara böy- le fenâ te'sîrler yaptı. Onların hayatına sû'-i kasd ettiler. "Himyet", zarar veren şeyden perhîz etmek ma'nâsınadır (Akrebü'l-mevarid). "Himyet-i dîn", kendi dînlerine zarar veren bir şeyden perhîz demek olur.

Avâmın evliyâ-yı Hakk'a düşmanlığının ve onlara yabancı yaşamasının sebebi bayânındadır ki, onlar Hakk'a ve ebedî olan âb-ı hayâta da'vet ederler

1150. Belki hanuman üzerine yapışmadandır. Bu beyânı işitmek onlara acı gelir.

Enbiyâ ve evliyâya karşı, cismânî olan kimselerin sû'-i kasdları, onların hamiyyet-i dîniyyelerinden, ya'ni dînlerine zarar veren bir şeyden tevakkî ve perhîz ettiklerinden nâşî değil, belki hânumanlarına yapışmış olmalarından ve onlardan ayrılmalarından nâşîdir. Onların muhabbetlerini kalbden çıkarıp Hakk'a teveccüh etmelerine dâir olan enbiyâ ve evliyânın beyânât-ı aliyye-leri, onlara acı gelir. Zîrâ bu beyânât onların nefislerinin râhatını bozar.

1151. Eşeğin yarası üzerine sıkı yapışmış olan bezi ondan parça parça koparmak istediğin vakit...

Enbiyâ ve evliyânın cismânîleri da'veti ve onları tımarı ona benzer ki, eşeğin yarası üzerine pek yapışmış olan bir bezi parça parça çıkarmak istediğin vakit...

1152. O eşek muhakkaktır ki acıdan dolayı çifte atar. Ne güzeldir o kimse ki, ondan perhîz etti.

le fenâ te'sîrler yaptı. Onların hayatına sû'-i kasd ettiler. "Himyet", zarar veren şeyden perhîz etmek ma'nâsınadır (Akrebü'l-mevarid). "Himyet-i dîn", kendi dînlerine zarar veren bir şeyden perhîz demek olur.

Avâmın evliyâ-yı Hakk'a düşmanlığının ve onlara yabancı yaşamasının sebebi bayânındadır ki, onlar Hakk'a ve ebedî olan âb-ı hayâta da'vet ederler

1153. Hususiyle elli yara ve her yerde bir bez. Islaklığa gark olarak onun başı üzerine yapışmış.

Husûsiyle cisim merkebinin üzerinde elli yara ve her yerde yara üzerinde de bir bez var ve o yaralar dâimâ tâze ve sızan cerâhatlardan bezler ıslanıp o yaraların başı üzerine yapışmış bir hâldedir.

1154. Altın ve gümüş bir bez parçası ve hırs yara gibidir. Her kimin hırsı ziyâde olursa, yarası da ziyâdedir.

Dünyanın altını ve gümüşü bir bez parçası ve nefsin hırsı dahi yara gibidir. Nefsinin hırsı çok olan kimsenin cisim merkebinin yarası da çoktur. Binâenaleyh cismânî ve nefsânî olan kimselerin, bu hırs yaraları üzerinden altın ve gümüş bezleri koparılmak istendiği zaman, pek ziyâde muztarip olup çifte atarlar.

1155. Baykuşun hanumanı ancak vîrânedir. O Bağdad'ın ve Tabes'in evsâfını işitmez.

"Tabes", Horasan tarafında ma'rûf bir şehrin adıdır. Ya'ni cismânî olan kimseler baykuş mesâbesindedir. Baykuşun hânumânı vîrâne ve harâb mahaller olduğu gibi, cismânîlerin hânumânı dahi vîran ve harâb olan bu dâr-ı dünyâdır. Onlar Bağdâd ve Tabes şehirleri gibi ma'mûr olan âlem-i ervâhın ve cihân-ı ma'nânın evsâfını işitmekten haz ve zevk almazlar. Onlara bu fânî ve harâb dünyâdan bahsetmek lâzımdır.

1156. Eğer sultanın doğanı yoldan gelse bu baykuşlara şâhtan yüz haber getirse;

Ya'ni, çifte yememek için, eşeğin sırtındaki yaradan bezleri koparmaktan perhîz eden kimse ne güzeldir! Ve cismânîleri nasîhatle yola getirmek boş olduğundan onlarla beyhûde uğraşıp düşmanlıklarını kazanmayan kimse ne güzeldir!

1157. O dâru'l-mülkün ve bağlığın ve ırmağın şerhini getirse, her düşman onun üzerine efsûs tutar.

"Sultan"dan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir; ve "doğan"dan murâd, dahi enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâ hazarâtıdır. "Baykuşlar”dan murâd, cismânî ve ehl-i dünyâ olan kimselerdir. Ya'ni, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın doğanları mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtı âlem-i ervâhtan gelse ve bu harâbede sâkin olan ehl-i dünyâya ve cismânîlere birçok haberler getirse ve âlem-i ervâhın ma'mûrelerinin ve bağ ve bostanlarının ve ırmaklarının hâl ve şânını şerh ve tavsîf etse, onların düşmanları bu haberler ile eğlenirler ve istihzâ ederler de derler ki:

1158. "Doğan yine eski efsaneyi getirdi ki, beyhûde ve lâf cihetinden söz söyler!"

Bu beyt-i şerifte إِنْ هَذَا إِلَّا أَساطير الأولين (Mü'minûn, 23/83) ya'ni “Bu ancak evvelkilerin masallarıdır" âyet-i kerîmesine işaret buyruluyor. Ya'ni, cismânîler enbiyâ ve evliyânın tavsîflerini ve ihbârlarını dinledikleri vakit, "Bu evvelden beri söylenen efsaneler ve masallardır ve boş sözlerdir!" diye istihzâ ederler.

1159. Eski onlardır ve ebedin çürümüşüdürler; ve yoksa o dem eskiyi yeni eder.

Ya'ni, cismânîlerin kendileri eskidir. Çünki cisimler karbon, azot, müvellidü'l-mâ ve müvellidü'l-hamûza, klor, sodyum ve kils ilh. gibi birtakım anâsır-ı basîtanın yekdiğeriyle terekkübünden hâsıl olur. Ondan sonra, o anâsır dağılır; bu kesâfet âleminde devr-i dâim yaparlar ve dolaşa dolaşa gelip rûh-i hayvânîleri devam ettiği müddetçe yine onların cisimlerini tertîb ve tezyîd ederler; ve rûh-i hayvânîleri munkati' olup cisimleri çürüdükten sonra yine devre başlarlar. Binâenaleyh o cismânîler eski ve ebedin çürümüşleridir. O "dem"e ya'ni nefes-i rahmânîye gelince, eskileri yeni yapar. Eskiyi yeni yapmakta iki vecih vardır. Birisi maddî, diğeri ma'nevîdir. Maddîsi budur ki, zerrât-ı maddiyyat ve suver-i ecsâm nefes-i rahmânî ile her ân-ı gayr-ı münkasimde hayat bulur. Ya'ni bir tecellî ile ma'dûm ve bir tecellî ile mevcûd olur. Buna lisân-ı tasavvufta "teceddüd-i emsâl" derler. Bu husutaki îzâhât I. cildin 2066 [ve 1170] numaralı beyit[ler]inde geçti. İkincisi budur ki, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyenin nihâyeti yoktur; ve bu ulûm ve maârif her peygambere ümmetinin isti'dâdı nisbetinde verilir. İsti'dâdlarından ne fazla ve ne de noksandır. Binâenaleyh şerâyi' ve ulûm-i enbiyâ eskiyi tezyîd ve tafsîl sûretiyle yeni yapar.

1160. Eski ölülere can verir; akıl ve îman nûrunun tacını verir.

O nefes-i rahmânî gayr-ı münkatı' olan tecelliyât-ı cedîdesi ile, eski ölü olan cismânîlere rûh-i hayvânî verir; ve yine o nefes-i rahmânî, rûh-i hayvânîsi cihetinden diri ve fakat rûh-i insânîsi cihetinden ölü olan o cismânîlere, enbiyâ ve evliyâ lisânıyle hayât-ı ma'neviyye ihsân edip akıl ve îman nûrunun tâcı olan maârif ve hakāyık-ı rabbâniyyeyi verir.

1161. Rûh bağışlayıcı olan gönül kapıcıdan gönül çalma! Zîrâ seni rahşın hayretine bindirir.

Ya'ni, bir insân-ı kâmil, senin kalbini kapmış ve seni kendi tarafına celb etmiş, artık ondan kalbini çalma! Ya'ni onun gönlünden düşecek ef'âle tasaddî etme ve onun gönlünün rızâsı dâiresinde çalış! Zîrâ seni, ilâhî bir at mesâbesinde olan rûh-i insânîye bindirir. "Rahş", beyaz ile kızıl rengin birbirine karışmış olmasından husûle gelen renktir. Îran pehlivanlarından meşhûr Rüstem'in atı bu renkte olduğundan onun atına bu isim verilmiştir. Sonra mecâzen her ata "rahş" denilmiştir (Reşîdî ve Burhân ve Gıyâsü'l-Lügat).

1162. Tâc verici ser-efrâzdan baş çalma! Zîrâ o kalbin ayağından yüz düğüm açar.

"Ser-efrâz", başı yüksekte olan demek olup, şerîf ve âlî ve sahib-i ikbal olandan kinâyedir. "Ser-medüzd"de "ser", meyil ma'nâsına olup, "meylini geri almak" demek olur. "Pây-i dil"den murâd, rûh-i hayvânîdir. Ya'ni, ma'rifet-i rabbâniyye tâcını verici ve ikbâl-i ma'nevî sâhibi olan insân-ı kâmilden Buna lisân-ı tasavvufta "teceddüd-i emsâl" derler. Bu husutaki îzâhât I. cildin 2066 [ve 1170] numaralı beyit[ler]inde geçti. İkincisi budur ki, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyenin nihâyeti yoktur; ve bu ulûm ve maârif her peygambere ümmetinin isti'dâdı nisbetinde verilir. İsti'dâdlarından ne fazla ve ne de noksandır. Binâenaleyh şerâyi ve ulûm-i enbiyâ eskiyi tezyîd ve tafsîl sûretiyle yeni yapar.

1163. Kime söyleyeyim, bütün köyde diri hani? Âb-ı hayât tarafına koşucu hani?

“Âb-ı zindegî”, ya’ni “âb-ı hayât”tan murâd, aşk-ı ilâhîdir. Bu beyt-i şerîf, vaktinin insân-ı kâmili olan Hz. Pîr efendimizin teessüf-i âlîleridir. Buyururlar ki: “Ben bu dünyânın fânîliğini ve cihân-ı ma’nânın bâkîliğini muhîtimde bulunan efrâd-ı beşerden kime söyleyeyim ki, bütün köy ve mahalle ahâlisi arasında rûh-i insânî ile diri olan bir kimse nerededir ve aşk-ı ilâhî tarafına meyl edip koşan bir ferd nerededir? Hepsi cisimlerinin ve nefislerinin umûruyla meşgûl ve âlem-i bekâdan bî-haberdir.”

1164. Sen bir zillet ile aşktan kaçıcısın. Sen aşktan bir nâmın gayrını ne bilirsin?

Ey bana mürîd olup kendisini tarîkate sâlik olmuş addeden kimse! Sen sülûkün esnâsında dûçâr olduğun bir zillet-i sûrî sebebiyle, aşk-ı ilâhîden kaçıcı ve yüz çeviricisin. Eğer sen hakîkaten kalbinde aşk-ı ilâhî duygusunu bulmuş olsa idin, bu zillet-i sûrîye aslâ ehemmiyet vermez ve tarîk-ı aşkta devam ederdin. Binâenaleyh sen ancak aşk-ı ilâhînin adını duymuşsun. O aşkın kendisinden aslâ haberin yoktur. Zîrâ aşk-ı ilâhî çok zillet ve zorluğa tahammül etmek ister.

1165. Aşkın yüz nâz ve istikbârı vardır; aşk yüz nâz ile ele gelir.

Ya’ni, aşk-ı ilâhî çok nazlı ve kibirlidir. Öyle kolay kolay ele gelmez. Ona çok hizmet etmek ve niyâz etmek lâzımdır ki, birçok nazlandıktan sonra ele gelebilsin!

1166. Aşk vefâ edici olduğundan vefâ ediciyi satın alır. Vefâsız olan hem-nişîne bakmaz.

"Harîf", iş ve san'at refîkı olan kimse, dost ve hemnişîn olan adam ma'nâ- sınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî, vefâkâr olan bir arkadaştır. Binâenaleyh kendisi de vefâkâr olanı kabûl eder, vefâsız olanlara hemnişîn olmaz.

1167. Ademî, ağaç; ve ahid kök gibidir, köke cehd ile tımar lâzımdır.

"Ahid"ten murâd, ezelde vâki' olan ahd-i ubûdiyyet olduğu gibi, insân-ı kâmile intisâb esnasında pîr ile mürîd arasında vâki' olan ahid olmak dahi muhtemeldir. Ya'ni, sûret-i insâniyye bir ağaç gibi olup, onun kökü de onun ahdidir. Binâenaleyh onun sûret-i insâniyyesine taalluk eden söz ne kadar parlak olursa olsun îtibâr yoktur. Onun kökü ve ma'nâsı olan ahde riâyet et- mek ve ona hizmet lâzımdır.

1168. Ahid fâsid, kök çürümüş olur; ve latif olan meyveden munkatı' olmuş olur.

Bir kimsenin Hakk'a veyâhud insân-ı kâmile karşı olan ahdi bozuk olur- sa, sûret-i insâniyyesi ağacının kökü çürümüş olur. Artık onun meyvesi olan ahvâl-i latîfe ve a'mâl-i hasene ondan munkatı' olur.

1169. Hurma ağacının dalı ve yaprağı her ne kadar yeşil oldu ise de, kökün fesâdıyla beraber yeşillik faide değildir.

Ahdi bozuk olan bir kimsenin, kökü bozuk olan hurma ağacının yeşil yaprağı mesâbesindeki ulûm-i zâhiriyyesi ve sözleri ne kadar parlak olsa as- lâ fayda vermez ve kalblere te'sîri olmaz.

1170. Ve eğer yeşil yaprağı olmaz ve kökü olursa, akıbet yüz yaprak dışarı el yapar.

Ve eğer ahdine vefâkâr olan kimsenin her ne kadar zâhiren bir ilmi ve kuvve-i nutkıyyesi olmasa dahi, âkıbet ulûm-i ledünniyye ve talâkat-i lisâ- niyye yaprakları zâhir olur. "Harîf", iş ve san'at refîkı olan kimse, dost ve hemnişîn olan adam ma'nâ- sınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî, vefâkâr olan bir arkadaştır. Binâenaleyh kendisi de vefâkâr olanı kabûl eder, vefâsız olanlara hemnişîn olmaz.

1171. Sen onun ilmine aldanma, ahd iste! İlim kabuk, onun ahdi onun içi gibidir.

Ey sâlik, sen bir kimsenin ilmine aldanma, ahid iste! Ya'ni ahdine vefâkâr olan kimsenin ilmine bakma ve ilmi yoktur diye aldanma! Onun Hak'la veyâ pîriyle olan ahdinde sâdık olup olmadığına bak! Zîrâ ilm-i zâhirî kabuk gibi ve o kimsenin ahdi dahi o aradığın ilmin içi gibidir. Zîrâ ilimden maksûd olan ameldir ve amel ise ahde vefâ etmektir.

Onun beyânındadır ki, kötü fiilli adam vaktâki kötü fiillilikte mütemekkin olur ve iyi fiillilerin devletinin eserini görür, şeytan olur. Harmanı yanmış şeytan gibi hasedden dolayı hayrın mâni'i olur ve cümleyi harmanı yanmış ister. Nitekim âyet-i kerîmede, "Gördün mü şu kimseyi ki, namaz kıldığı vakit abdi nehyeder!" buyrulur

"Hirmen-sûhte", sermâyesi havaya gitmiş ve müflis olmuş kimseden kinâyedir. Bu sürh-ı şerîfte beyân buyrulan âyet-i kerîme sûre-i Alak'tadır. Sebeb-i nüzülü budur ki: Ebû Cehil habîsi demiştir ki: "Eğer ben Muhammed'i (a.s.) secde ederken görürsem boynunu çiğnerim!" O habîs bu kasd ile Resûl-i Ekrem hazretleri tarafına gitti ve o hazreti namaz kılarken gördü ve geri geri çekilmeğe başladı. "Niçin böyle yapıyorsun?" dediler. Cevâben dedi ki: "Muhammed ile benim aramda ateşten bir hendek görüyorum!" Bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı her asırda mevcûd olan münafıklar ile münkirlerin cümlesine şâmildir.

1172. Vefâ edicileri fâide etmiş gördüğün vakit, sen orada hasûd bir şeytan gibi olursun.

Ey nefsânî olan kimse, sen Hakk'a veyâ pîrine karşı olan ahdine vefâ edenleri, fâide hâsıl etmiş bir hâlde gördüğün vakit, sen onların müvâcehesinde, Adem'e hased eden bir şeytan gibi olursun. Nitekim Hz. Pîr'in zamân-ı âlîlerinde kendilerine intisâb eden mürîdânından bir gürûh, o hazretin Salahaddin Zerkûb hazretlerine olan teveccüh ve iltifatını çekemeyip hased ederek aleyhinde bulunmuşlardır. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da bu hâli şu tazda beyân buyurur: "Cemâat-i hasûdân Şeyh Salâhaddin'in hadden ziyâde Hz. Pîr'e yakınlığını müşâhede eylediklerinde yine hıkd ü hased ile meşgül olup adâvete başladılar ve gāyet-i kasâvet ve nihâyet-i şekāvetlerinden zât-ı âlîlerini cehle mensûb kıldılar. Halbuki onun hakāik-ı ledünniyyesinden bîhaber idiler." Fakir tarafından tercüme olunmuş olan bu menâkıbta Sultan Veled (k.s.) hazretlerinin bu mes'ele-i hased hakkında manzûm beyânât-ı aliyyeleri de vardır.

1173. Her kimin mizacı ve tab'ı gevşek olsa, o hiç kimseyi sağlam istemez.

Bu beyt-i şerîfte iki vecih vardır: Birisi maddî ve diğeri ma'nevîdir. Maddîsi budur ki, nefsânî olan bir kimsenin mizâcı ve tab'ı gevşek ve zayıf ve hastalıklı olsa, o kimse herkesi de kendisi gibi hastalıklı ve zayıf görmek ister; ve onun nefsi bu görüş ile mütesellî olur; ve kendisi o kimselerin musâhibi ve refîkı olur. Vücûdu sağlam olanlara hased eder. Ve ma'nevîsi budur ki, her kimin mizâcı ve tab'-ı ma'nevîsi, ahlâk-ı mezmûme ile ma'lûl olsa, o kimse herkesi kendi gibi hîlekâr ve müzevvir ve fâsık ve fâcir görmek ister; ve kendisi o gibi adamların musâhibi ve refîkı olur; ve ahlâk-ı hamîde sahiblerine hased eder. Nitekim meşhûr bir darb-ı meseldir: Kuyruksuz olan tilkiye: "Hep tilkiler senin gibi kuyruksuz mu olsun, yoksa sen de onlar gibi kuyruklu mu olasın?" diye sormuşlar. Tilki cevâben: "Bütün tilkilerin benim gibi kuyruksuz olmalarını isterim!" demiş.

1174. Eğer İblîs'in hasedini istemez isen, da'vâ derdinden Huda'nın dergâhına gel!

“İblîsî”deki “ya”, masdariyet, vahdet ve nisbet için olması câizdir. Masdariyet için olursa “iblislik”, vahdet için olursa “bir iblisin hasedi” ve nisbet için olursa “İblîse mensûb olan hasedin” demek olur; ve her üç sûrette ma'nâ doğru olur. Ya'ni, ey nefsânî olan kimse, eğer sen “şeytanlığın hasedini” veya “bir şeytanın hasedini” veyâ “şeytana mensûb olan hasedi” istemez isen; “Ben ondan daha hayırlıyım!” da'vâsının derdinden vazgeç de Hak Teâlâ hazretlerinin dergâh-ı izzetine teveccüh et ve kendi nefsinin kötü sıfatlarını gör de, başkalarının nefsindeki fenâlıkları söylemekten sarf-ı nazar et! Sıfât-ı nefsâniyyeden halâsını Cenâb-ı Hak'tan niyâz et! Zîrâ şeytanlığın hulasası أنا خير منه (A'râf, 7/12) ya'ni, “Ben ondan daha hayırlıyım ve efdalim!” da'vâsından ibârettir; ve kendini beğenip başkalarını takbîh etmektir. Ve Cenâb-ı Hak sûre-i Bakara'da sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf iken başkalarını ıslaha kıyâm edenleri takbîhen: أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) ya'ni “Nefsinizi unuttuğunuz hâlde nâsa birr ve takvâ ile mi emrediyorsunuz?” buyurur.

1175. Mâdemki vefân yoktur, bâri dem vurma! Zîrâ söz ağleb olarak bizlik ve benlik da'vâsıdır.

Ya'ni, ey kimse mâdemki senin Hakk'a veyâ pîrine karşı ettiğin ahidde vefân yoktur ve onların emrine muhalefetin vardır, bâri salahtan dem vurup ehl-i kemâle mahsûs olan tavrı takınarak söyleme! Zîrâ, sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulmamış olan kimselerin sözleri ekseriyâ bizlik ve benlik da'vâsıdır. Ancak kendilerinde vücûd ve varlık göremeyen enbiyâ ve evliyâ hazarâtının sözleri bu da'vâdan hariçtir.

1176. Bu söz sînede mağzların îrâdıdır. Sükûtta can mağzına yüz nemâ vardır.

Ya'ni, bu söz, harf ve savt ile dışarıya çıkmazdan evvel sînede ve kalbde içlerin ve bâtınların îrâdıdır; ve o sözü dışarıya çıkarmayıp sükût etmekte ise canın içine ve bâtınına birçok neşv ü nemâ vardır. Meselâ bir kimse birinin yalan söz söylediğine muttali' olsa ve onun bu yalanını yüzüne vurup meydana çıkarmak kābil iken kendisinin dahi yalan söylediğini düşünüp, bu husûsta söz söylemekten vazgeçerek sabretse, o kimsenin, bu hâli nefsine karşı bir mücâhede olur; ve bu mücâhededen rûhunun kuvvetinde neşv ü nemâ hâsıl olur. “İblîsî”deki “ya”, masdariyet, vahdet ve nisbet için olması câizdir. Masdariyet için olursa “iblislik”, vahdet için olursa “bir iblisin hasedi” ve nisbet için olursa “İblîse mensûb olan hasedin” demek olur; ve her üç sûrette ma'nâ doğru olur. Ya'ni, ey nefsânî olan kimse, eğer sen “şeytanlığın hasedini” veya “bir şeytanın hasedini” veyâ “şeytana mensûb olan hasedi” istemez isen; “Ben ondan daha hayırlıyım!” da'vâsının derdinden vazgeç de Hak Teâlâ hazretlerinin dergâh-ı izzetine teveccüh et ve kendi nefsinin kötü sıfatlarını gör de, başkalarının nefsindeki fenâlıkları söylemekten sarf-ı nazar et! Sıfât-ı nefsâniyyeden halâsını Cenâb-ı Hak'tan niyâz et! Zîrâ şeytanlığın hulasası أنا خير منه (A'râf, 7/12) ya'ni, “Ben ondan daha hayırlıyım ve efdalim!” da'vâsından ibârettir; ve kendini beğenip başkalarını takbîh etmektir. Ve Cenâb-ı Hak sûre-i Bakara'da sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf iken başkalarını ıslaha kıyâm edenleri takbîhen: أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) ya'ni “Nefsinizi unuttuğunuz hâlde nâsa birr ve takvâ ile mi emrediyorsunuz?” buyurur.

1177. Vaktâki dile gelir mağzın masrafı olur. Masrafı az yap, tâ ki mağz, nağz olarak kalsın!

Ya'ni, vaktâki söz dile gelir ve harf ve savt ile dışarıya çıkarılır, mağzın ve bâtının îrâdı harc ve sarf edilmiş olur. Binâenaleyh, masrafı az yap ve sözü ihtiyaç ve zarûret mikdârı söyle ki, bâtının güzel ve latîf olarak kalsın! Zîrâ sâlikin lisânını zabt etmesi düşünmesine sebeb olur; ve düşünmekde mücâhede-i nefsiyye vardır; ve mücâhede ile bâtında güzellik ve letâfet hâsıl olur.

1178. Az söyleyici adamın azîm bir fikri vardır. Söylemek hışrı ziyâde olduğu vakit iç gitti.

Ya'ni, az söyleyen adamın elbet büyük büyük düşünceleri vardır. Nitekim çok söyleyen adamların sözlerinde ekseriyâ revâbıt-ı fikriyye olmadığı her zaman görülmektedir. Zîrâ elfâz ile dışarıya çıkarılan söz meyvenin kabuğu gibidir. Kabuk ne kadar kalın ve çok olursa iç o kadar az olur.

1179. Kabuk ziyâde oldu, iç zayıf oldu. Letâfet kâmil olduğu vakit kabuk za-yıf oldu.

"Nağz", lügatte güzel ve iyi ve latîf ve şey'-i acîb ve bedî' ma'nâsınadır. "Nağzın kâmil olması"ndan murâd, meyvenin latîf ve güzel olan içidir. Ya'ni, ceviz ve bâdem gibi meyvelerin kabuğu kalın olduğu vakit içi az ve zayıf olur ve latîf olan içi kâmil ve ziyâde olduğu vakit dahi kabuk zayıf ve ince olur. Bunun gibi kabuk mesâbesinde olan elfâz çok ve kalın olursa, iç olan fikir az olur ve iç olan fikir iyi ve latîf ve kâmil olduğu vakit elfâz dahi az olur.

1180. Bu üç hamlıktan kurtulmuş, cevize ve bâdeme ve fıstığa bak!

"Levz", bâdem ve "pisteh" fıstık. Ya'ni, kabuk ve iç misâlinde hamlıktan kurtulmuş ve kemâle gelmiş olan ceviz ve bâdem ve fıstıktan ibâret olan üç meyvenin hâline nazar et! Bunlardan her birinin kemâli, kabuklarının inceliği ve içlerinin çokluğundadır. İşte fikr-i insânî bunların içine ve kelâm-ı zâhirî dahi bunların kabuklarına benzer.

1181. Her o kimse ki isyan ede, şeytan olur. Zîrâ iyilerin devletine hased edici olur.

"İsyân", serkeşlik etmek ma'nâsınadır. Her kim ki serkeşlik ederse, o kimse şeytan olur. Nitekim bu cildin 524 numarasında اسب سرکش را عرب شیطانش خواند ["Serkeş at için Arap ona "şeytan" ta'bîr etti"]; ve 525 numarasında dahi شیطنت گرد نکشی بد در لغت ["Şeytanet lügatte gerdenkeşlik oldu"] buyrulmuş idi. Binâenaleyh şeytanlığın esâsı serkeşlik ve isyandan ibaret olur; ve serkeşlik dahi sıfat-ı hasedden neş'et eder ve böyle serkeş olan kimse iyilerin nâil olduğu devlete ve saâdete hased edici olur.

1182. Vaktaki Huda'nın ahdine vefâ ettin, Huda kerem cihetinden senin ahdini hifz eder.

Ya'ni, ey kimse, sen Hak Teâlâ hazretlerinin emrine itâat ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle onun ahdine vefâ ettiğin vakit, Hak Teâlâ hazretleri dahi va'd buyurduğu ecir ve mükâfâtı icrâ buyurmak sûretiyle kerem cihetinden sana karşı olan ahdi hifz eder ve seni ecirsiz bırakmaz.

1183. Sen Hakk'ın vefâsından gözü bağlamışsın, "Üzkürü ezkürküm!"ü işitmemişsin.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلَا تَكْفُرُون (Bakara, 2/152) Ya'ni, "Beni zikrediniz, ben de sizi zikredeyim ve bana şükrediniz ve küfran etmeyiniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, ey kimse, senin kalb ve idrak gözün Hak Teâlâ hazretlerinin kullarına karşı olan vefâsını görmekten bağlanmıştır; ve sen bu zikrolunan âyet-i kerîmeyi işitmemişsin. Binâenaleyh sen Hakk'ın emrine itâat ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle onu zikret ki, Hak dahi seni mağfiret etmek ve ecir ve mükâfat vermek sûretiyle seni zikretsin!

1184. "Evfû bi-ahdi'ye kulak ver, akıl tut, tâ ki yârdan “Üfi ahdeküm" gelsin!

Bu beyt-i şerîfte de kezâ sûre-i Bakara'da olan وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ (Bakara, 2/40) Ya'ni “Size beyân ettiğim ahde vefâ edin! Ben de sizin vefânıza mükâfât edeyim!” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ba'zı nüshalarda (گوش نه) yerine (گوش کن) vâki' olmuştur. “Kulak koy!” demek olur. Ya'ni, bu zikrolunan âyet-i kerîmeye kulak ver ve ma'nâ-yı münîfini idrâk için aklını tevcîh et ve bu işitme ve idrâk etme netîcesinde îmânını takviye edip amel et ki, yâr-ı hakîkî olan Hak'tan dahi mev'ûd ve ma'hûd olan ecir ve mükâfât gelsin!

1185. Ey hazîn, bizim ahdimiz ve karzımız ne olur? Yere kuru dâne ekmek gibidir.

"Hazîn", gamlı ve mahzûn ma'nâsınadır. Efrâd-ı beşer hakîkatte hiçbir şeye mâlik olmayıp her ihtiyacını mülkün mâliki olan Hak Teâlâ hazretlerin-den beklediği cihetle, hakîkatte boynu bükük mahzûn bir bende vaziyetin-dedir. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr efrâd-ı beşere hitâben: "Ey hazîn!" buyu-ruyor. Ve "karz"dan murad وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) ya'ni, "Allah Teâlâ'ya karz-ı hasen ile ikrâz edin!" âyet-i kerîmesinde beyân buy-rulan karzdır ki, bu da Hak yolunda infâk ve sarf-ı maldır. Her bir iyiliğin mukābilinde Hak Teâlâ on mislini vermeyi ahd buyurmuş olduğundan, bu infâkı ve sarf-ı mâli zât-ı ulûhiyyete ödünç verilmiş mesâbesinde tutmuştur. Ya'ni, "Ey mahzûn bir vaziyette bulunan kul, bizim Hakk'a karşı olan ahdi-miz ve ödünç vermemiz ne demektir bilir misin? Bir tarla sahibinin toprağı-na dâne ekmek gibidir."

1186. Ne ondan zemîne revnak ve semizlik vardır ne de zemînin sâhibine zenginlik vardır!

“Lemtür”, semiz ve kavî demektir, “yâ” masdariyet içindir. Ya'ni, bu bizim ektiğimiz dâne-i a'mâlden mülk-i ilâhî ne revnak ve ne de semizlik ve kuvvet kesb eder; ve ne de mülkün sâhibi zengin olur!

1187. Ancak işâreten demektir ki, "Bana bundan lâzımdır. Zîrâ bunun aslını ademden sen verdin."

Bu beyt-i şerîfte de kezâ sûre-i Bakara'da olan وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ (Bakara, 2/40) Ya'ni "Size beyân ettiğim ahde vefâ edin! Ben de sizin vefânı-za mükâfât edeyim!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ba'zı nüshalarda (گوش نه) yerine (گوش کن) vâki' olmuştur. "Kulak koy!" demek olur. Ya'ni, bu zikrolunan âyet-i kerîmeye kulak ver ve ma'nâ-yı münîfini idrâk için ak-lını tevcîh et ve bu işitme ve idrak etme neticesinde îmânını takviye edip amel et ki, yâr-ı hakîkî olan Hak'tan dahi mev'ûd ve ma'hûd olan ecir ve mükâfât gelsin!

1188. "Yedim ve dâneyi bizim tarafımıza bu ni'metten çek diye nişan olarak getirdim."

Ya'ni, bizim amel dânemizi mülk-i Hudâ'ya ekmekte ancak bir işaret vardır. O da bu demektir ki: "Ey mülkün sahibi, bana bu tohumun mahsûlü lâzımdır. Zîrâ bunun aslı olan vücûdu, adem-i izâfiden sen çıkarıp verdin. Ben o vücûddan istifade ettim. Bizim tarafımıza bu ni'metin emsâlini ihsân et, diye şimdi bu dâne-i ameli nişan olarak getirdim ve yine senin mülküne saçtım."

1189. Binâenaleyh ey talihli, kuru duâyı bırak! Zîrâ ağaç, saçılmış dâne ister.

"Ey tâlihli"den murâd, insân-ı kâmilin huzûru kendisine nasîb olup tarîk-1 Hakk'a sülük eden kimsedir. "Kuru duâ"dan murâd, amel etmeyip lisânen taleb etmektir. Ya'ni, ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki ahde vefâ, amel-i sâlih işlemekle olur. Ameli terk edip: "Ya Rab, bana şunu bunu ihsân et!" demek doğru bir hareket değildir. Zîrâ dünyâ, ism-i Zâhir'in mazharı olduğundan amel-i zâhirî lâzımdır. Nitekim bir ağacın zuhûrunu murâd eden kimse, mutlakā onun çekirdeğini ve tohumunu toprağa ekmiş olmalıdır. Tohumu ekmeden ağaç istemek taleb-i kâmil değildir, bir taleb-i nâkıstır.

1190. Eğer dânen yok ise Hâlık o duâdan sana, "Ne güzel sa`ydir!" diye bir [1189] nahl bağışlar.

Fakat birtakım zâhirî sebebler ve aczler haylûletiyle dâneye mâlik ve amele muvaffak olamamış isen ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Sebe', 40/60) ya'ni "Duâ edin, size icâbet edeyim!" âyet-i kerîmesi mûcibince, için yanarak duâ ettiğin takdirde, Hâlık Teâlâ senin o duânı sa'y makāmında tutup, "Ne güzel sa'ydir!" diye sana meyveleriyle dolu bir hurma ağacı halk ederek bağışlar.

1191. Meryem gibi ki, onun derdi var idi, dânesi yok idi. O nahli bir sahib-i fen yeşil yaptı.

Ya'ni, sa'yden âciz kalanın duâsının sa'y makāmında kabûl buyrulduğunun delîli budur ki, Hz. Meryem'in doğuracağı bir yerde hiçbir yardımcı olmadığı gibi yiyeceği dahi yok idi. Taleb ve duâ-yı fiilîden âciz bir hâlde olduğundan, duâ-yı lisânî ile Hakk'a niyâz etti. Onun dâne-i fiili ve ameli olmadığı hâlde, hüner sahibi olan Hak Teâlâ kuru bir hurma ağacını yeşil yaptı ve meyveli bir hâle girdi. Nitekim sûre-i Meryem'de buyrulur: فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضِ إِلَى جذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِت قَبْلَ هَذَا وَكُنت نسيا منسيا فناداها من تحتها ألا تحزني قد جعل ربك تحتك سَرِيَّا وهزي إِلَيْكَ بجذع النخلة تساقط عليك رطبا جنياً (Meryem 19/23-25) ya'ni "Doğum ağrısı onu bir kuru hurma ağacına dayanmağa mecbûr etti. Dedi ki: "Keşke ben bundan evvel ölüp külliyyen unutulmuş olaydım!" Altından cenâb-ı Îsâ nidâ edip dedi ki: "Mahzun olma, rabbin senin altından ırmak akıttı ve kuru hurma ağacını salla ki üzerine hurma düşsün!"

1192. Zîrâ ki, o himmet sahibi olan hâtûn vefâ edici idi. Hâlık onun murâdı olmaksızın yüz murad verdi.

"Râd", kerim ve civanmerd ve sahib-i himmet ve sehâvet ma'nâsınadır. Ve diğer ma'nâları da vardır. Burada "sâhib-i himmet" ma'nâsı münasibdir. "Hâtûn", kadın demektir; ve "kadın" bu "hâtûn" kelimesinden muharreftir. Ya'ni, o Meryem ve o himmet-i âlî sâhibi olan kadın, Hakk'a karşı olan ahdine vefâ edici idi. Hâlık Teâlâ hazretleri dahi onun sa'yden aczi zamânında, onun murâdı olmaksızın birçok murâdlarını verdi; Ve onun taleb-i lisânîden ârî olan taleb-i hâlîsini derhal is'af buyurdu.

1193. O cemaat ki, vefâ edici olmuş idiler, bütün sınıflar üzerine onları ziyadeleştirmiştir.

Hakk'ın emrine itâat ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle ahidlerine vefâ eden cemâati diğer asnâf-ı beşer üzerine efdal etmiştir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ (Hucurat, 49/13) ya'ni “Allah indinde en mükerrem olanınız en müttakî olanınızdır" buyrulur.

1194. Denizler ve dağ onlara müsahhar oldu. Dört unsur dahi o tâifenin bendesidir.

Ya'ni, ahidlerine vefâ eden enbiyâ ve evliyâya deryâlar ve dağlar müsahhar olup denizlerden yürüyüp geçmek ve dağlarda tasarruf etmek gibi ahvâl vâki' oldu. Meselâ Mûsâ (a.s.) denizi asâsıyla yarıp geçti; ve Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Sıddîk ve Hz. Ömer ve Hz. Osman ve Hz. Ali ile Uhud dağı üzerinde oturdukları sırada hareket vâki' oldu. Buyurdular ki: "Ey Uhud sâkin ol, senin üzerinde Nebî ve Sıddîk ve şehîd vardır!" Derhal hareket sâkin oldu. Ve kezâ bu zevât-ı kirâma dört unsur ya'ni toprak, su, hava, ateş bende oldular. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın işaretiyle arz Kārun'u batırdı ve denizi yardı; ve Süleyman (a.s.) havada tasarruf etti; ve ateş İbrâhim (a.s.)a gülzâr oldu. Evliyâ-yı kirâm hazarâtının dahi mûcizâttan mîrâsları vardır ki, ona lisân-ı şer'de "kerâmet" derler.

1195. Bu ise nişan için bir ikramdır, tâ ki ehl-i inkâr onu aşikâr göreler!

Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bu âlem-i kesâfette ve zâhirde gösterdikleri havârık, onların ind-i ilâhîdeki kıymetlerine nişan ve alâmet [olmak] üzere bir ikramdır; ve onların ind-i ilâhîdeki kıymetlerini inkâr edenler onu aşikâr bir sûrette görmek içindir.

1196. Onların o gizli kerâmetleri ki, o havâsse ve beyâna gelmez.

O ahidlerine vefâkâr olan enbiyâ ve evliyânın bu zâhir olan kerâmetlerinden başka birtakım gizli kerâmetleri daha vardır ki, o kerâmetleri havâss-i zâhire ve bâtıne ile idrâk etmek mümkin değildir ve ta'rîf ve beyân kābil değildir. Çünki onları beyân için bu âlem-i zâhirde müsta'mel elfaz kifayet etmez.

1197. Kârı o tutar ki, muhakkak o ebed ola, dâimâ ne munkatı'dır ne de reddi taleb olunmuştur..

Ya'ni, işe yarayan şey ebedî olandır ki, o da gizli kerâmet olan kerâmât-ı ma'neviyyedir; ve bu kerâmât çeşme âid değil rûha âid olduğundan. kerâmât-ı sûrî gibi munkatı' değildir ve reddi dahi matlûb değildir. Kerâmât-ı sûrî ise mevt-i sûrî ile munkatı' olur; ve fânî olan âlem-i sûrete âid bulunan kerâmât evliyâ tarafından makbûl olmadığından ekseriyâ reddolunmuştur; ve onlar kerâmât-ı sûriyye ve kevniyyeden kaçarlar. Fakat kerâmât-ı ma'neviy- Ya'ni, ahidlerine vefâ eden enbiyâ ve evliyâya deryâlar ve dağlar müsahhar olup denizlerden yürüyüp geçmek ve dağlarda tasarruf etmek gibi ahvâl vâki' oldu. Meselâ Mûsâ (a.s.) denizi asâsıyla yarıp geçti; ve Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Sıddîk ve Hz. Ömer ve Hz. Osman ve Hz. Ali ile Uhud dağı üzerinde oturdukları sırada hareket vâki' oldu. Buyurdular ki: "Ey Uhud sâkin ol, senin üzerinde Nebî ve Sıddîk ve şehîd vardır!" Derhal hareket sâkin oldu. Ve kezâ bu zevât-ı kirâma dört unsur ya'ni toprak, su, hava, ateş bende oldular. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın işaretiyle arz Kārun'u batırdı ve denizi yardı; ve Süleyman (a.s.) havada tasarruf etti; ve ateş İbrâhim (a.s.)a gülzâr oldu. Evliyâ-yı kirâm hazarâtının dahi mûcizâttan mîrâsları vardır ki, ona lisân-ı şer'de "kerâmet" derler.