Onun beyânındadır ki, Halîl (a.s.)ın horozu öldürmesi, mürîdin bâtınında olan sıfât-ı mezmûme-i mühlikeden hangi sıfatın kam' ve kahrına işâret idi?
18. bölüm / 26 · 12155 kelime · ~61 dk okuma
938. O, şehvete mensûbdur ve çok şehvet-peresttir. O, zevksiz olan zehirli şa-rabdan sarhoştur.
"Jâj", tatsız ve zevksiz bir sebzedir ki, tohumsuz olur ve "bîhûde" ma'nâsınadır; ve bir ottur ki, deve onu çiğner ve yutamaz ve Mâverâünnehir'de Kıpçak vilâyetinde olur (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, o horoz şehvete mensûbdur ve çok şehvet-peresttir. O bîçâre cismi zehirleyen boş ve beyhûde olan bir şarâbdan sarhoştur.
939. Ey vasî, eğer nesil olmasa idi, âdem onun arından dolayı kendini hadım ederdi.
"Vasî", kendisine vasiyet olunmuş olan kimse; "hasî", âlet-i tenâsülü kesilen, hadım edilen kimse ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey kendisine şehvetten ictinâb etmesi tavsiye edilmiş olan mürîd! Şehvet, hayvanlığın iktizâsıdır. Eğer bu şehvet âlem-i sûrette teselsül-i nesl için, Hak Teâlâ tarafından cismâniyet âleminde bir kâide olarak vaz' buyrulmamış olsa idi, âdem, ya'ni hayvâniyetten istikrâh eden insân-ı kâmil, o şehvet hükmünün cisminde zuhûrunu ayıp görerek ve o fiilden arlanarak kendisini hadım yapardı."
940. İblîs-i laîn: “Dâd-ara, bu şikâr için kuvvetli bir tuzak isterim!” dedi.
"Dâd-âr", "dâd" ile "âr" kelimelerinden mürekkeb vasf-ı terkîbîdir; "adl ve hak getirici" demek olur ki, murâd Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, huzûr-i ilâhîden matrûd olan İblîs, Hak Teâlâ hazretlerine hitâben dedi ki: "Benî-Âdem'i avlayıp felâkete sürüklemek için kuvvetli bir tuzak isterim!"
941. "Bunun sebebiyle halaikı kapabilirsin!" diye ona altın ve gümüş ve at sürüsünü gösterdi.
Hak Teâlâ hazretleri, İblîs'e tuzak olmak üzere, metâ'-ı dünyâdan evelâ altını ve gümüşü ve at sürüsünü gösterdi ve "İşte bunlar sebebiyle halâikı hidâyet yolundan kapıp dalâlete düşürebilirsin!" buyurdu.
942. “Aferin!” dedi ve ekşi yüzle dudağını sarkıttı. Sıkılmış turunç gibi ekşi yüzlü oldu.
"Lünc", dudak; "türüncîden", abûs olmak ve yüzünü buruşturmak. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretlerinin verdiği bu tuzağa karşı zâhiren tahsîn etti ve âferîn dedi. Velâkin memnun olmayıp dudağını sarkıttı ve gayr-ı memnûn vaziyetini gösterdi; ve sıkılmış turunç kabuğu nasıl buruşuk olursa, onun yüzü de böyle buruşuk oldu ve yüzünü ekşitti.
943. İmdi Hak o geri kalmışa latîf ma`denlerden altını ve gevheri peşkeş etti.
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri onun bu adem-i memnuniyetini müteakib, o dergâh-ı izzetten geri kalmış olan İblîs'e altına ilâveten, pırlanta ve elmas ve la'l ve yâkūt ve zümrüd gibi latîf ma'denlerden birtakım gevherleri de peşkeş ve hediye etti ve buyurdu:
944. “Ey laîn, bu diğer tuzağı da al!" "Ey ni'mel-muîn bundan da ziyâde ver!" dedi.
Bu beytin birinci mısrâ'ı yukarıki beytin merbûtudur. Ya'ni, Hak, altına ilâveten gevherleri de hediye olarak verip: "Ey matrûd, bu diğer tuzağı da al!" buyurdu demek olur. İblîs buna da kanâat etmeyip: "Ey güzel yardımcı, bundan daha ziyâde ver!" diye niyâz etti.
945. Yağlıyı ve tatlıyı ve kıymetli şurupları ve yüz ipekli libasları ona verdi.
Ya'ni Hak Teâlâ ziyâde talebi üzerine İblîs'e tuzak olmak üzere me'kûlât-ı lezîze ve meşrûbât-ı nefiseyi verdi. Zîrâ gönül bu telezzüzât tarafına hareket eder ve lezzetlerde istiğrâkı hasebiyle Hak'tan uzaklaşır. Vâkıâ bu eşyâ hadd-i zâtında mübahtır. Lakin onların tahsîline dalmak ve onlar ile telezzüzde müstağrak olmak fitne-i azîmedir ve bu sebeble şeytanın bunlarda müşâreketi vardır.
946. Dedi: "Ya Rab, bundan ziyade meded isterim, tâ ki onları hurma lifinden ipe bağlayayım!"
İblis bu tuzakları kâfi görmedi ve “Yâ Rab bundan ziyâde yardım isterim, tâ ki vazîfe-i idlâlim kuvvetli olsun da onların boyunlarını hurma lifinden örülmüş olan ip ile dalâlet vâdîsinde sıkı sıkı bağlayayım, aslâ hidâyet yolunu bulamasınlar. فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (Tebbet, 111/5) [“Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde”] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
947. “Hattâ senin sarhoşların ki, erkek ve şecî'dirler, o bağları erkekçesine koparırlar.”
“Yâ Rab, bu verdiğin tuzağı ve bağları senin erkek ve şecî' olan sarhoşlarının erkekçesine koparırlar. Zîrâ senin aşkının sarhoşları indinde bunlar zayıf bir bağ ve tuzaktır.”
948. “Tâ ki bu tuzak ve hevâ ipleri sebebi ile senin merdlerin nâmerdlerden cüdâ olsun.”
Ya'ni, yâ Rabbe'l-âlemîn, senin bana verdiğin bu metâ'-ı dünyâ ve hevâ-yı nefsânî ipleri sebebiyle, senin huzûrunda merd olanlar ile nâmerd olanlar birbirinden ayrılsın ve her birinin ayn-ı sâbitesindeki isti'dâd ve kabiliyet meydân-ı zuhûra gelip hüccet-i bâliğa-i ilâhiyyen sâbit olsun!
949. “Ey tahtın sultanı, başka tuzak, merd atıcı ve pek hîle düzücü tuzak isterim!”
“Ey mülk-i vücûd tahtının sultanı olan Hâlık'ım, daha başka tuzak isterim! Öyle bir tuzak ki, senin yolunda merdâne ve cesûrâne sa'yeden kimseleri esfel-i sâfilîne atsın ve pek ziyâde hîleler îcâd etsin de bu merdler o tuzağa karşı âciz kalsın!”
950. Şarabı ve çengi getirdi, onun önüne koydu; yarım güldü, onunla yarım sevindi.
"Çeng", kelimesinin ma'nâları vardır. Burada bir nevi' çalgı âleti demek olup, umûm çalgılar murâd buyrulur. Ma'lûm olsun ki, çalgı hadd-i zâtında ha- râm değildir. Onun hakkındaki hükm-i şer’î mahalline göre değişir. Nitekim muhakkıklardan Abdülganî Nâblusî hazretleri İzâhu’d-Delâlât fî Semâ’i’l-Âlât ismindeki risâlelerinde bu husûsta üç hüküm beyân buyurmuştur ki, onlar da harâm, mübâh ve mendûbdur. Eğer fisk u fücûr meclisinde olursa çalgı harâmdır. Zîrâ kalblerde fisk u fücûr muhabbetini ziyâdeleştirir. Ve eğer bir kimse def’-i gam ve küşâyiş-i hâtır için kendi evinde çalgı çalarsa mübâhtır. Ve eğer zikrullah meclisinde olursa mendûb ve müstahsindir. Zîrâ zikrullah ile kalblerde vâkı’ olan muhabbet-i ilâhiyyeyi tezyîd eder. Bu ma’nâya binâen Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte şarâb ile çengi berâber zikir buyurmuştur. Çünki şarâb nass-ı katî’ ile harâmdır. Harâma mukârin olan çalgı dahi bittabi’ harâm olur. Velhâsıl Cenâb-ı Hak İblîs’in talebi üzerine, ona tuzak olmak üzere şarâb ile berâber çengi dahi verdi. İblîs bunların vâsıtasıyla beşerî fisk u fücûra teşvîk edeceği için yarım güldü ve yarım sevindi, ya’ni pek çok memnun olmadı.
951. Idlal-i ezel tarafına, "Fitne denizinin dibinden toz çıkar!" diye haber saldı.
Istılâhât-ı sûfiyyede mertebe-i ahadiyyete "ezel-i âzâl" ve mertebe-i vâhidiyyete de "ezel" derler. Ve mertebe-i vâhidiyyet, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye suver-i ilmiyyelerinin yekdiğerinden mümtaz olduğu bir mertebedir. Binâenaleyh "ıdlâl-i ezel tarafı"ndan murâd, Hakk'ın ism-i Mudill'idir ki, bu ismin sûret-i ilmiyyesi İblîs'in hakîkati ve ayn-ı sâbitesidir. Ve "fitne denizi"nden murâd, bu âlem-i taayyünât ve âlem-i keserâttır ki, hakîkatte rü'yâdır. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünya uyuyan kimsenin rü'yâsıdır" buyrulur; ve âyet-i kerîmede وَمَا جَعَلْنَا الرَّؤيا الَّتِي أَرِينَاكَ إِلَّا فتنة للناس (İsrâ, 17/60) Ya'ni "Biz sana gösterdiğimiz rüyâyı ancak nâsa fitne olarak yaptık." buyrulur. Ve "toz"dan murâd, bu âlem-i taayyündeki âsâr-ı dalâlettir; ve "denizin ka'rı"ndan murâd, âlem-i sûretin bâtınıdır. Suver-i ilmiyye, esmâ-i ilâhiyyenin ve esmâ-i ilâhiyye dahi zât-ı Hakk'ın zılli olduğundan hakîkatte "zıll", zıl sahibinin gayrı değildir. Bu îtibârla İblis, kendi hakîkati olan ism-i Mudill hazretine müteveccih olup, ondan istiâne ederek dedi ki: "Ey Mudill hazreti, bu âlem-i ma'nânın bâtınından âsâr-ı dalâli izhâr et ve benim dalâlet tuzağımı çoğalt!"
952. “Mûsâ senin bendelerinden biri değil midir? O denizde tozdan perdeler bağladı.”
râm değildir. Onun hakkındaki hükm-i şerîf mahalline göre değişir. Nitekim muhakkıklardan Abdülganî Nâblusî hazretleri Îzâhu'd-Delâlât fî Semâ'i'l-Âlât ismindeki risâlelerinde bu husûsta üç hüküm beyân buyurmuştur ki, onlar da harâm, mübâh ve mendûbdur. Eğer fisk u fücûr meclisinde olursa çalgı harâmdır. Zîrâ kalblerde fisk u fücûr muhabbetini ziyâdeleştirir. Ve eğer bir kimse def-i gam ve küşâyiş-i hâtır için kendi evinde çalgı çalarsa mübâhtır. Ve eğer zikrullah meclisinde olursa mendûb ve müstahsendir. Zîra zikrullah ile kalblerde vâki' olan muhabbet-i ilâhiyyeyi tezyîd eder. Bu ma'nâya binâen Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte şarâb ile çengi beraber zikir buyurmuştur. Çünki şarâb nass-ı katı' ile harâmdır. Harâma mukârin olan çalgı dahi bittabî' harâm olur. Velhâsıl Cenâb-ı Hak İblîs'in talebi üzerine, ona tuzak olmak üzere şarâb ile beraber çengi dahi verdi. İblis bunların vâsıtasıyla beşerî fisk u fücûra teşvîk edeceği için yarım güldü ve yarım sevindi, ya'ni pek çok memnûn olmadı.
953. Su her taraftan inânı çekti, denizin dibinden bir toz sıçradı.
Ya'ni, "Kulun Hz. Mûsa'ya o kadar yardım ettin ki, Bahr-i Ahmer içinde Benî-İsrail'in geçmesi için, denizin suları her taraftan dizginlerini geri çekti ve denizin dibi kupkuru oldu. Hattâ tozlar bile havaya kalktı." Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakar isen, fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî' ve şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Meselâ padişah ister ki, kölelerini birtakım sebeblerle imtihan etsin, tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir, meydana çıksın ve nîk-ahdden bed-ahd mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan ayrılsın! Siyasetleri zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyiç lâzımdır ve eğer olmazsa, onların sebâtı nasıl zâhir olur? İmdi o müvesvis ve müheyyiç pâdişâha kulluk eder. Çünki pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır; ve sâbiti gayr-ı sâbitten ayırmak ve sivrisinekler gidip onların gayrı kalsın diye, sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan koğmak için onu gönderdi."
İblîs'in vücûdu Mûsâ (a.s.)ın zuhûrundan mukaddem olduğu cihetle, Hak Teâlâ ile olan muhâtabasında Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesinden bahsetmesini müsteb'ad görenler olabilir. Fakat bu muhâtaba âlem-i ma'nâya aiddir; ve âlem-i ma'nâda mâzî ve müstakbel ve hâl yoktur. Hâdisât-ı kevniyye âlem-i ma'nâda ve levh-i mahfûzda yazılmış ve dizilmiştir. Bu âlemde zamâna tâbi' olarak zuhûr eder.
954. Vaktāki ona kadınların güzelliğini gösterdi ki, erkeklerin aklından ve sabrından ziyade olurdu.
Ya'ni, “Mûsâ (a.s.) benim mazhar olduğum "Mudill" isminin zıddı olan ism-i Hâdî'nin mazharı olduğu cihetle, o kulların arasında vazîfe-i hidâyeti lâyıkıyla îfâ için sen ona onun kendi hakîkati olan ism-i Hâdî hazretinden muâvenet ettin; ve o da bu âlem-i taayyünde cârî olan âdetin hilafında Bahr-i Ahmer içinde yol açıp o yolun dibinden kuru tozlar havaya kalktı ve kesif perdeler bağladı. O Hazret-i Mûsâ senin ism-i Hâdî'nin mazharı olan bir kulun idi. Ben de senin "Mudill" isminin mazharı olan bir kulunum. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette ona yaptığın yardımı bana da yap! Ben de vazîfe-i dalâleti lâyıkıyla yapayım!"
955. Müteakiben parmak vurdu. "Çabuk ver, murâdıma eriştim!" diye raksa düştü.
"Engüşt zeden" ve "engüştek zeden", elinin baş parmağı ile orta parmağını birbirine temas ettirerek şıkırdatmak demektir ki, fart-ı memnûniyyetten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri İblîs'e gāyet kuvvetli bir tuzak olmak üzere, kadınların vücûdlarının güzelliğini gösterdiği vakit, İblîs fart-ı memnûniyetinden parmaklarını şıkırdattı ve "Aman yâ Rab, bu tuzağı bana çabuk ver ki, bununla murâdıma eriştim!" diye oynamağa ve raks etmeğe başladı.
Ma'lûm olsun ki, kadınların cemâli erkekler için pek büyük bir fitne ve imtihân-ı ilâhî olduğu hakkında müteaddid ahâdîs-i şerîfe vardır. Ezcümle bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: اتقوا الدنيا اتقوا النساء فأن ابليس طلاع رصاد وما من شئ من فخوخه باوثق لصيده Ya'ni "Dünyâdan sakının, kadınlardan sakının! Zîrâ İblîs kesîru'l-ıttılâʻ olan bir avcıdır. Onun avlaması için onun kullandığı tuzaklardan daha kuvvetli bir şey yoktur."
Ve diğer bir hadis-i şerifte انهن حبائل الشيطان ya'ni "Kadınlar şeytanın ipleridir."
Ve diğer bir hadis-i şerîfte dahi ان اخوف ما اخاف عليكم بعدى فتنة النساء فاتقوا النساء ya'ni "Benden sonra benim sizin üzerinize olan korkum kadınların fitnesidir. Binâenaleyh kadınlardan sakının!"
Ve kezâ diğer bir hadîs-i şerifte ما ترکت بعدى فتنة اضر على الرجال من النساء ya'ni "Benden sonra erkekler üzerine kadından daha zararlı bir fitne terk etmedim" buyrulmuştur.
Ve kadın fitnesi beşer arasında bilâ-tefrîk-ı cins ü mezheb meşhûr olduğu ve bu mevzû'da birçok romanlar ve hikâyeler de yazılmış bulunduğu hâlde bîçâre insanlar yine bu fitneden yakalarını kurtaramamışlardır. Zamânımızda onların cemâli yüzünden katiller ve intiharlar ve teverrümler çoğalmıştır. Velhâsıl İblîs'in esbâb-ı ıdlâli içinde kadının fevkınde hiçbir şey yoktur.
956. Vaktaki o pür-humâr olan gözleri gördü ki, akıl ve idraki kararsız eder.
"İblîs'in münâcâtı üzerine Hak Teâlâ hazretleri İblîs'e kuvvetli bir tuzak olmak üzere kadınların güzelliğini gösterdi ki, o güzelliğin te'sîri erkeklerin aklından ve sabrından ziyâde olurdu." Ya'ni kadınların güzelliklerini gördükleri vakit erkeklerin aklı gider ve sabırları kalmaz, demek olur. Ba'zı nüshalarda (می فرود) yerine (می ربود) vâki'dir. "O güzellik erkeklerin aklını ve sabrını kapar idi", demek olur.
957. Ve o diberlerin yanağının safvetini ki, gönül bunun üzerinde üzerlik gibi yanar.
"Sipend", üzerlik tohumudur ki, kadınlar nazar değmemek için ateşe atıp tütsü yaparlar. Ya'ni, İblîs o dilberlerin penbe gül gibi yanaklarının safvetini gördü ki, erkeklerin gönlü o yanaklar üzerinde üzerlik tohumunun ateşte yandığı gibi yanar.
958. Yüzü ve beni ve kaşı ve akîk gibi dudağı gördü, guya ince perdeden parladı.
Ya'ni, İblîs, kadınların o parlak yüzlerini ve hilâl gibi ince ve muntazam kaşlarını ve yüzlerinin ve vücûdlarının münasib mahallerindeki siyah benle-rini ve akîk gibi kırmızı dudaklarını gördü ki, guyâ Hak Teâlâ hazretlerinin cemâl-i bâ-kemâli, kadınlardaki ince hüsn ü cemâl perdesinden parlamış ve zahir olmuştur. Nitekim şairlerin her birisi bu a'zâların medih ve tasvîrinde âteş-zebân olmakta müttehiddir. Meselâ ben'in medhi hakkında şöyle söyler: دانه فلفل سياه وخال مهرویان سیاه هر دو جان سوزند اما این کجا و آن کجا "Karabiberin dânesi siyahtır ve mehrûların beni de siyahtır. Her ikisi de can yakarlar; fakat bu biberin can yakması nerede! O benin can yakması nerede!." Diğer a'zâların medhi hakkındaki şairlerin sözleri ise bî-nihâyedir.
959. O, o gancı gördü ve hiffetle sıçradı. İnce perdeden Hakk'ın tecellîsi gibi.
"Ganc", gaynın fethiyle, naz ve işve ve göz ve kaş harekâtından olan gamze ve insanın ve sair hayvanların kaynakları ma'nâlarınadır; ve "kay- nak" ma'nâsında, gaynın kesriyle de ["gınc"] lügattir (Burhân). Ya'ni, “İblis kadınların nâz ve işve ve gamzelerini veyâhud câlib-i şehvet olan onların mevzûn ve latîf kaynaklarını ince perdeden Hakk'ın cemâlinin tecellîsi gibi gördü ve hiffetle sıçradı; ve bu esbâb-ı cemâl ile beşeriyet arasında pek büyük fitneler koparacağını ve halkı dalâlete sevk edebileceğini idrâk etti." Ma'lûm olsun ki, beyt-i şerîfte "İnce perdeden Hakk'ın tecellisi gibi" ta'bîrinde nükte budur ki, kadının güzelliğinde hem rûhun ve hem de nefsin hazzı ictimâ' etmiştir. Cisminde sıfât-ı nefsâniyye gālib olan kimsenin kadından hazzı şehvete inhisâr eder. Sıfât-ı rûhâniyye gālib olan kimsenin hazzı ise şehvetten ârî olan hazdır ki, bu da kadında Hakk'ın cemâlinin pertevini görmektir; ve aşk-ı sâfi, bu müşâhede ile olan aşktır, Mecnûn'un Leylâ'ya olan aşkı gibi. Cismânî kimselerin aşkı şehvet-i nefsten ibaret olduğundan, ona "aşk" ıtlâkı doğru değildir. Bu ancak bir meyl-i hayvânîdir. Mevlânâ Câmî hazretleri bu ma'nâyı şu rubâîlerinde beyân buyururlar:
"Eğer aşk nesl-i âdemin kemâli olmasa idi, aşkın sıyt ü şöhreti cihanda noksan olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı eşekler ve öküzler âlem âşıklarının serdefteri olurdu."
Kâmiller ise her mertebenin hükmünü bi-hakkın îfâ ettikleri cihetle, cismâniyet cihetinden tevlîd-i veled için kadına takarrüb ettikleri vakit müşâhede-i Hak'ta müstağrak olurlar. Bu o kadar dakîk bir ma'nâdır ki, onun zevkini müşâhede erbâbı olan kâmilden başkası idrâk edemez. Zîrâ kâmilin nazarında maddeden mücerred olarak Hakk'ı müşâhede etmek mümkin değildir. Ve mâdemki Hakk'ı müşâhede etmek ancak maddede vâki' oluyor, o hâlde suver-i mâddiyyeden biri olan kadında Hakk'ın şühûdu, suver-i mâddiyye-i sâireden daha mükemmel ve daha azîm olur. Velâkin kadınlarda Hakk'ı ekmel vech üzere müşâhede edebilmek her ferdin kârı değildir. Bu müşâhede ancak mazhar-ı Muhammedî olan kâmilin kârıdır. Mahzâ huzûzât-ı nefsâniyyelerini istîfâ için kadına perestij eden câhiller bu şühûddan gâfildirler. Onlar bu âlemde gördükleri sûretleri müstakıllü'l-vücûd zannettiklerinden, suver-i âlemden herhangi birisine ancak onun zâtından dolayı alâka ederler. Vaktâki o sûret bozulur şûrîde olup feryad ederler. Bu babtaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir. nak" ma'nâsında, gaynın kesriyle de ["gınc"] lügattir (Burhân). Ya'ni, “İblis kadınların nâz ve işve ve gamzelerini veyâhud câlib-i şehvet olan onların mevzûn ve latîf kaynaklarını ince perdeden Hakk'ın cemâlinin tecellîsi gibi gördü ve hiffetle sıçradı; ve bu esbâb-ı cemâl ile beşeriyet arasında pek büyük fitneler koparacağını ve halkı dalâlete sevk edebileceğini idrâk etti." Ma'lûm olsun ki, beyt-i şerîfte "İnce perdeden Hakk'ın tecellisi gibi" ta'bîrinde nükte budur ki, kadının güzelliğinde hem rûhun ve hem de nefsin hazzı ictima' etmiştir. Cisminde sıfât-ı nefsâniyye gâlib olan kimsenin kadından hazzı şehvete inhisâr eder. Sıfât-ı rûhâniyye gâlib olan kimsenin hazzı ise şehvetten ârî olan hazdır ki, bu da kadında Hakk'ın cemâlinin pertevini görmektir; ve aşk-ı sâfi, bu müşâhede ile olan aşktır, Mecnûn'un Leylâ'ya olan aşkı gibi. Cismânî kimselerin aşkı şehvet-i nefsten ibaret olduğundan, ona "aşk" ıtlâkı doğru değildir. Bu ancak bir meyl-i hayvânîdir. Mevlânâ Câmî hazretleri bu ma'nâyı şu rubâîlerinde beyân buyururlar:
"Eğer aşk nesl-i âdemin kemâli olmasa idi, aşkın sıyt ü şöhreti cihanda noksan olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı eşekler ve öküzler âlem âşıklarının serdefteri olurdu."
Kâmiller ise her mertebenin hükmünü bi-hakkın îfâ ettikleri cihetle, cismâniyet cihetinden tevlîd-i veled için kadına takarrüb ettikleri vakit müşâhede-i Hak'ta müstağrak olurlar. Bu o kadar dakîk bir ma'nâdır ki, onun zevkini müşâhede erbâbı olan kâmilden başkası idrâk edemez. Zîrâ kâmilin nazarında maddeden mücerred olarak Hakk'ı müşâhede etmek mümkin değildir. Ve mâdemki Hakk'ı müşâhede etmek ancak maddede vâki' oluyor, o hâlde suver-i mâddiyyeden biri olan kadında Hakk'ın şühûdu, suver-i mâddiyye-i sâireden daha mükemmel ve daha azîm olur. Velâkin kadınlarda Hakk'ı ekmel vech üzere müşâhede edebilmek her ferdin kârı değildir. Bu müşâhede ancak mazhar-ı Muhammedî olan kâmilin kârıdır. Mahzâ huzûzât-ı nefsâniyyelerini istîfâ için kadına perestij eden câhiller bu şühûddan gafildirler. Onlar bu âlemde gördükleri sûretleri müstakıllü'l-vücûd zannettiklerinden, suver-i âlemden herhangi birisine ancak onun zâtından dolayı alâka ederler. Vaktâki o sûret bozulur şûrîde olup feryad ederler. Bu babtaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir. لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمِ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (Tîn, 95/4-5) ["Biz insanı ahsen-i takvîmde yarattık sonra onu esfel-i sâfilîne reddettik"] ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin tefsiri. Ve وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلَقْ (Yâsîn, 36/68) ["O kimseye ki biz uzun ömür veririz, onun hilkatini tebdîl ve tenkîs ile kuvvetini za'fa çeviririz"] âyet-i kerîmelerinin tefsîri
960. Hüsn âdemi ve melek secde edici olmuş, Adem gibi tekrar ma`zûl gel- [962] miştir.
Ya'ni, güzelliğe mensûb olan âdem ve melek o güzelliğe secde edici olmuş ve fakat Hz. Adem, nasıl cennet-i a'lâdan esfel-i sâfilîne maʻzûl olmuş ise, o güzelliğe mensûb olan âdem dahi bu hüsn cennetinden öylece ma'zûl olup es- fel-i sâfilîn-i şeyhûhate sukūt etmiştir. "Adem-i hüsn", izâfet-i lâmiyye olup nisbet ma'nâsını ifade eder. Hind nüshalarında birinci mısrâ' آدم وجن وملك ساجد شده vaki olmuştur. Ma'nâsı, “Adem ve cin ve melek hüsne sâcid olmuş- tur." demek olur.
961. Dedi: "Eyvah, varlıktan sonra yokluk!" Dedi: "Cürmün budur ki ziyâ- de yaşadın."
Ya'ni, güzellik cennetinden ma'zûlen ihtiyarlık mertebesine sukūt eden âdem-i hüsn dedi: "Eyvah, bu hüsn varlığından sonra onun yokluğuna sukūt etmek nedendir?" diye Hâlik'ına sordu. Hâlık Teâlâ hazretleri de ona cevâben buyurdu ki: "Senin kabâhatin fenâ âlemi olan dünyada çok yaşa- mış olmandır."
تفسير لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْويم ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ و تفسير وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الخَلَقْ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمِ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ )Tin, 95/4-5) [“Biz insanı ahsen-i takvîmde yarattık sonra onu esfel-i sâfilîne reddettik"] ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin tefsiri. Ve ومن نعمره تنكسه في الخلق )Yasin, 36/68) ["O kimseye ki biz uzun ömür veririz, onun hilkatini tebdîl ve tenkîs ile kuvvetini za'fa çeviririz"] âyet-i kerîmelerinin tefsîri
962. Cebrâîl “Bu huldden ve hoşların taifesinden git!" diye saçından çekici olarak onu çeker.
"Cebrâîl"den murâd, âlem-i sûretin intizâm-ı idaresinde faâl olan akl-ı küldür. Nitekim bu cildin 316 numaralı beyt-i şerîfini ta'kîb eden sürh-ı şerîfte "Akıl Cebrail misâlidir" buyrulmuş idi; ve ukül ise akl-ı küllün pertevinden zâhir olur. Ya'ni, akl-ı kül, gençliğinde güzellik sahibi olan ihtiyarların hüsnünü, "Bu hüsn ve letâfet cennetinden ve güzeller tâifesi arasından git!" diye saçından tutup çekici olarak çeker ve şeyhûhatin çirkinliği derekesine düşürür.
963. Dedi: "İzzetten sonra bu izlâl nedir?" Dedi: "O atâdır ve bu daverliktir!"
O hüsn sâhibi olan ihtiyar dedi: "Ben evvelce hüsn ile azîz idim. Şimdi ihtiyarlıkta beni zelîl kılmak nedir?" Akıl cevâben der ki: "Evvelki hüsn Hakk'ın hazîne-i cemâlinden bir ihsân ve bir atâ idi; ve bu şimdiki hâl ise âdil olan hâkimindir. Zîrâ sen o güzelliği senin zannettin ve onun hazîne-i cemâl-i ilâhîden bir atâ-yı hâs olduğunu bilmedin. Bu zillet sana cânib-i Hak'tan âdilâne bir hükm-i cezâ olarak geldi. Eğer bu hükmün sahibini göreydin, bu ihtiyarlık içinde sana noksan ve zillet gelmezdi." Bu ma'nâ âtîdeki 972 numaralı beyt-i şerîfin ma'nâsına merbûttur.
964. "Ey Cebrâîl, sen can ile secde ederdin. Şimdi niçin beni cennetinden koğuyorsun?"
Sâhib-i hüsn der ki: "Ey akıl, sen evvelce bana can ile secde ederdin ve benim önümde baş eğerdin. Şimdi ihtiyar olduktan sonra niçin beni hüsn ü cemâl cennetinden sürüp dışarıya çıkarıyorsun?"
965. "Fasl-ı hazanda hurma ağacından yaprak uçtuğu gibi, mihnet vaktinde benden hulle uçar."
Ya'ni, "İhtiyarlık mihneti vaktinde benden hüsn hullesi uçar, onun altından çirkin bir cisim zâhir olur. Nitekim sonbaharda hurma ağacının latîf olan yeşil yaprakları uçup çirkin bir manzara teşkil eden sâkı kalır."
966. O bir yüz ki, onun parlaklığı ay gibi idi. İhtiyarlıkta kelerin sırtı gibi oldu.
Ya'ni, "Gençlikte benim bir yüzüm var idi ki, ay gibi parlak idi. Şimdi ihtiyarlığımda "keler" dedikleri hayvanın sırtı [gibi] bumburuşuk bir hâle geldi."
967. Ve o latif olan baş ve baş tepesi muşa'şa' olmuş idi. İhtiyarlık vaktinde nâhoş ve kel olmuş idi.
"Fark", baş tepesi, "geş", latîf, "aslâ", kel ma'nâsınadır.
968. Ve nâz edenlerin mızrak gibi saf yırtıcısı olan o boy, ihtiyarlıkta yay gibi iki kat olmuştur.
"Saf-der", vasf-ı terkîbîdir, "saf yırtıcı" demektir. Ya'ni, nâz eden güzelle-rin safını yırtıcı olan mızrak gibi dosdoğru olan o boybos ihtiyarlıkta ok yayı gibi eğrilip iki kat olmuştur.
969. Lâle rengi za'feran rengi olmuş, onun arslan kuvveti kadınların ödü gibi olmuştur.
İhtiyarın gençlikte lâle rengi gibi kırmızı olan yanağı za'feran rengi gibi sapsarı olmuş, onun arslan gibi olan kuvveti, kadınların ödü gibi zayıf ol-muştur. Nitekim kadınlar ufak bir gürültüden korkup: "Aman ödüm patladı!" derler.
970. O kimse ki bir adamı fenn ile koltuğunda etmiş idi, gitme vaktinde onun [972] koltuğunu tutarlar.
O kimse ki, gençliğinde pehlivanlar ile güleşip pehlivanlık fenni ve sıfatı ile bir adamı koltuğuna alırdı. İhtiyarlığında bir yere gideceği vakit onu kol-tuğundan tutup çocuk gibi yürütürler.
971. Bu ise gam ve pejmürdelik eserleridir. Bunlardan her birisi ölümün elçisidir.
İhtiyarlık hâlinde görülen bu inkılâb ise gam ve pejmürdelik eserleridir. Bu hallerden her birisi ölümün yaklaştığını haber verici birer elçidir.
تفسير أَسْفَلَ سَافِلِينَ إِلَّا الَّذِينَ آمَنوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
“İnsanı esfel-i sâfilîne red ettik, îmân eden ve amel-i sâlih işleyenler müstesnâdır. Onlar için ardı arası kesilmez ecir vardır” (Tîn, 95/5-6) ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin tefsîri
972. Eğer onun tabibi Hakk'ın nuru olursa, ihtiyarlıktan ve tebden noksan ve dak yoktur.
Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 963 numaralı beyt-i şerîfe merbuttur. Zîrâ o beyitte "Gençlikteki izzet-i hüsn atâdır; ve ihtiyarlıktaki zillet-i kubh dâverliktir", buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîf onun istisnâsı olur. "Dak", "dek" kelime-i Fârisî'sinin muarrebidir; "Gedâlık ve kılsız baş" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, gençlikte hüsn sahibi olan bir kimsenin eğer tabîbi Hakk'ın nûru olursa, öyle bir kimseye, ihtiyarlıktan noksan ve acz ve teb ve hummâdan kılsız baş yoktur, demek olur. Ma'lumdur ki, hummâ hastalığında baştaki saç dökülür. Ve şu hâlde ikinci mısra'da leff ü neşr-i müretteb kāidesi olup, "noksân", "pîrî" kelimesine ve "dak" dahi "teb" kelimesine râci' olur.
973. Onun gevşekliği sarhoşun gevşekliği gibidir; o gevşeklik içinde o, Rüstem'in reşkidir.
Ya'ni, tabîbi nûr-i Hak olan ihtiyarın vücûdunda zâhiren bir gevşeklik görünür ise de o gevşeklik bir sarhoşun vücûdundaki gevşeklik gibidir. Onun o gevşekliği içinde öyle bir kuvvet vardır ki, o kuvvete Rüstem pehlivan bile hased eder.
974. Eğer ölürse onun kemiği zevkın garkıdır. O zerre zerre şevk nûrunun şuâ'ı içindedir.
Ya'ni, tabîbi nûr-i Hak olan ihtiyar ölürse, kabirde onun kemikleri aşk-ı ilâhî zevkine müstağraktır. Onun vücûd-i izâfîsinin inhilâl eden zerreleri sevk-i ilâhî nûrunun şuâ'ı içindedir. Zîrâ hadis-i şerifte كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" buyruluyor. Bundan anlaşılır ki, kabirde inhilâl eden zerrât-ı cism hayattan hâlî değildir; ve bunların rûh-i insânî ile ta'rîfe sığmayan bir alâkaları vardır. Hâl-i hayâtında aşk-ı ilâhî ile yaşayan bir kimsenin zerrât-ı vücûdu dahi aşk-ı ilâhî zevkinde müstağraktır. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 43. faslında şöyle buyururlar: "Kabirde gördüğün birçok çürümüş kemikler ancak bir râhatın alâkadârıdır. Hoş ve sermest bir hâlde uyumuş ve o lezzet ve sermestlikten haberdar bulunmuştur. Nihayet "Onun toprağı üzerinde hoş ola!" dedikleri beyhûde değildir. İmdi eğer toprağın hoşluktan haberi olmasa idi bunu nasıl söylerler idi?"
975. Ve o kimse ki, nûru yoktur, meyvesiz bağdır. Zîrâ onu hazan altüst eder.
Bâtınında nûr-i Hak olmayan kimse meyvesiz bir ağaca benzer. Sonbahar mesâbesinde olan ihtiyarlık geldiği vakit, onun cismini altüst eder.
976. Gül kalmaz kara dikenler kalır. Saman tepesi gibi sarı ve içsiz geldi.
Ya'ni, gençlik hâlinin gül gibi olan güzellikleri kalmaz, ihtiyarlık hâlinin kara diken gibi olan çirkinlikleri kalır. Bâtınında nûr-i Hak olmayan kimse böyle ihtiyarladığı vakit cismi saman tepesi gibi sarı ve içi boş olarak geldi ve zâhir oldu.
977. Ey Hudâ, acaba o bağ ne hatâ etti ki, ondan bu hulleler cüda oldu?
Ya'ni, yâ Rab o bağ mesâbesinde olan cisim acabâ ne kabâhat yaptı ki, ondan o güzellik halleri ayrıldı da o böyle çırçıplak çirkinlik içinde kaldı?
978. Kendini gördü; ve kendini görmek öldürücü bir zehirdir! Agah ol ey imtihan edilmiş olan!
O bağın kabahati budur ki, kendi vücudunun istiklâlini gördü ve kendi güzelliğini kendi mülkü zannetti; ve kendi vücûdunun vücûd-i Hakk'ın pertevi ve zılli olup ondaki güzelliklerin hüsn-i ilâhîden ibaret olarak verilmiş olduğunu görmedi. Halbuki bu sûretle kendini görüş ma'nâda öldürücü bir zehirdir. Ey böyle âriyet bir vücûd ve hüsn ile imtihân-ı ilâhîye ma'rûz kalmış olan kimse!
979. Bir mahbub ki, âlem onun aşkından ağladı, âlem onu kendinden koğuyor, kabahati nedir?
"Şahid" Fârisî'de "mahbub" ma'nâsınadır. Ya'ni, öyle bir mahbûb ki, âlemin halkı güzelliğinden dolayı onun âşık ve meftûnu olup ağlarlar idi. O güzellik, ihtiyarlık hâlinde ondan zâil olduğu vakit, evvelce aşkından ağlayan halk-ı âlem onu yanlarından koğuyorlar ve sürüp çıkarıyorlar. Acabâ o mahbûb-ı sabıkın kabahati nedir?
980. Onun kabahati odur ki, âriyet zînet bağladı; "Bu hulle benimdir!" diye [982] da'vâ etti.
O mahbub-ı sabıkın kabâhati budur ki, iğreti libâs giyip süslendi ve "Bu giydiğim güzellik hulleleri ve müzeyyen libâslar benimdir!" diye da'vâ etti. Binâenaleyh onun kabâhati, kendinin olmayan bir mala yalan söyleyerek sâhib çıkmak oldu.
981. "Onu geri alırız, tâ ki o bizim harmanımız olduğunu ve güzeller dâne-çîn olduğunu yakînen bile!"
Böyle yalan da'vâda bulunanlar hakkında Hak Teâlâ hazretleri buyurur ki: "Biz âriyet olarak verdiğimiz hüsn hullelerini, o güzelliklerin bizim harma- nımızdan verildiğini ve vücûd-i izâfî âlemindeki güzelliklerin bu güzellik harmanından dâne toplayıcı olduğunu yakînen bilmesi için mülkiyet da'vâsı edenlerden alırız."
982. "Tâ bile ki, o hulleler âriyet idi, o vücûd güneşinden bir pertev idi!"
"O mülkiyet da'vâ-yı kâzibesinde bulunan akıl bile ki, giyinmiş olduğu o güzellik hulleleri âriyet olarak verilmiş idi. O hulleler vücûd-i hakîkî-i Hak güneşinden bir pertev idi."
983. O cemâl ve kudret ve fazl ve hüner, güzellik güneşinden bu tarafa sefer etti.
Ya'ni, o gençlik hâlindeki güzellik ve kudret ve fazl ve hüner, cism-i fânîden ayrılıp güzellik güneşinden ya'ni âlem-i sıfattan bu tarafa, ya'ni zât-ı Hak tarafına sefer etti; ve Hak Teâlâ hazretleri o zılleri kabz-ı yesîr ile kabz etti. Nitekim âyet-i kerîmede ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا (Furkan, 25/46) ya'ni, “Biz o zılli kendimize kabz-ı yesîr ile kabz ederiz" buyrulur.
984. O güneşin nûru bu duvarlardan kıvılcımlar gibi geri döndüler.
"Sitâre", yıldız ma'nâsınadır ve "kıvılcım" ma'nâsına da müsta'meldir. Burada "kıvılcım" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, Hakk'ın hüsn güneşinin nûru bu ecsâm-ı fâniye duvarlarından, ateşten sıçrayan kıvılcımlar gibi döndüler ve söndüler.
985. Güneşin pertevi yerine geri gitti. Her duvar karanlık ve siyah kaldı.
Hakk'ın güzellik güneşinin pertevi yine kendi yerine geri gitti. Duvar mesâbesinde olan bir cisim o pertev-i hüsnden ayrı olup karanlık ve siyah kaldı.
986. O şey ki, seni güzellerin yüzünde hayran etti, üç renkli şişeden güneşin nûrudur.
Ankaravî hazretleri, “üç renkli şişe”den murâd; rûh, kalb ve cisimdir, buyurmuştur. Ve Hind şârihlerinden Bahru’l-Ulûm hazretleri de mevâlid-i selâse veyâhud kuvvet-i cemâdiyye ve kuvvet-i nebâtiyye ve kuvvet-i hayvâniyyedir, buyurur. Ve İmdâdullah ve Velî Muhammed hazarâtı dahi, cism ve rûh-i hayvânî ve rûh-i insânîdir ki, her birinin ayrı ayrı rengi vardır, buyururlar. Ve Muhammed Mîr ise, su ve ateş ve topraktır ki; ateşin rengi kırmızı ve suyun rengi beyaz ve toprağın rengi sarıdır. Veyâhud vücûd-i beşerî teşkil eden beyaz yağ, kırmızı kan, ve sarı renkli mâyiâttır, buyurur. Ve Muhammed Efdal dahi mevâlid-i selâsedir, der. Ve bu muhterem şârihlerden her birisi, kendi nokta-i nazarlarını isbât için esbâb-ı mûcibe beyân buyurmuşlardır. Bu îzâhâtın cümlesi birer vecihtir.
Fakîrin hâtırına lâyih olan diğer bir vecih dahi budur ki, vücûd ayn-ı nûrdur. Zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olduğu gibi vücûd dahi, her bir mertebede kendi zâhir, ve esmâ ve sıfâtının mezâhiri olan eşyâyı da muzhirdir; ve vücûdun gayriyet libâsıyla olan merâtib-i zuhûru üçtür ki, bunlar da “ervâh” ve “misâl” ve “şehâdet” mertebeleridir. Vücûd-i hakîkî mertebe-i sırâfetinde bî-renktir. Ancak bu mertebenin her birinde o mertebelerin rengine göre zâhir olur. Binâenaleyh “üç şişe”den murâd, vücûdun bu mertebeleri olmuş olur. Nitekim I. cildin 2505 ve 2506. beyitlerinde: [Vaktâki renksizlik rengin esîri oldu; bir Mûsâ, bir Mûsâ ile cenkte oldu. Vaktâki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir’avn sulh tutarlar] buyrulmuştur ki, bu beyitler hakkındaki îzâhât orada mezkûrdur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte “güneş”ten murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak’tır; ve “şişeler”den murâd, âlem-i rûhâniyet ve âlem-i misâl ve âlem-i maddiyat olan mertebe-i şehâdettir.
987. Renk renk şişeler o nûru bize böyle renkli gösterir.
Ya’ni, her biri ayrı ayrı bir renk ve şe’ni hâiz olan bu merâtib-i vücûd şişelerinden dolayı o bî-reng olan nûr-i vücûd bize böyle renkli renkli görünmüştür. Ankaravî hazretleri, "üç renkli şişe"den murâd; rûh, kalb ve cisimdir, buyurmuştur. Ve Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri de mevâlîd-i selâse veyâhud kuvvet-i cemâdiyye ve kuvvet-i nebâtiyye ve kuvvet-i hayvâniyyedir, buyurur. Ve İmdâdullah ve Velî Muhammed hazarâtı dahi, cism ve rûh-i hayvânî ve rûh-i insânîdir ki, her birinin ayrı ayrı rengi vardır, buyururlar. Ve Muhammed Mîr ise, su ve ateş ve topraktır ki; ateşin rengi kırmızı ve suyun rengi beyaz ve toprağın rengi sarıdır. Veyâhud vücûd-i beşeri teşkil eden beyaz yağ, kırmızı kan, ve sarı renkli mâyiâttır, buyurur. Ve Muhammed Efdal dahi mevâlîd-i selâsedir, der. Ve bu muhterem şârihlerden her birisi, kendi nokta-i nazarlarını isbât için esbâb-ı mûcibe beyân buyurmuşlardır. Bu îzâhâtın cümlesi birer vecihtir.
Fakîrin hâtırına lâyıh olan diğer bir vecih dahi budur ki, vücûd ayn-ı nûrdur. Zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhir olduğu gibi vücûd dahi, her bir mertebede kendi zâhir, ve esmâ ve sıfatının mezâhiri olan eşyayı da muzhirdir; ve vücudun gayriyet libâsıyla olan merâtib-i zuhûru üçtür ki, bunlar da "ervâh" ve "misâl" ve "şehadet" mertebeleridir. Vücûd-i hakîkî mertebe-i sırâfetinde bî-renktir. Ancak bu mertebenin her birinde o mertebelerin rengine göre zâhir olur. Binâenaleyh "üç şişe"den murâd, vücudun bu mertebeleri olmuş olur. Nitekim I. cildin 2505 ve 2506. beyitlerinde:
[Vaktāki renksizlik rengin esîri oldu; bir Mûsâ, bir Mûsâ ile cenkte oldu. Vaktāki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar] buyrulmuştur ki, bu beyitler hakkındaki îzâhât orada mezkûrdur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "güneş"ten murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak'tır; ve "şişeler"den murâd, âlem-i rûhâniyet ve âlem-i misâl ve âlem-i maddiyat olan mertebe-i şehadettir.
988. Vaktāki renk renk olan şişeler kalmaz, işte o vakit seni renksiz nûr hayran eder.
Ey sâlik, vaktâki renk renk olan bu merâtib-i vücûd-i hakîkî şişelerinin mevhûm olan varlık şişelerinin vücûdu kalmaz ve nazarından zâil olur, işte o vakit seni renksiz olan tecellî-i zâtî nûru hayran eder. Zîrâ rûh ve misâl ve şehadet mertebeleri tecellî-i sıfatînin hükmü altındadır; ve sıfât-ı ilâhiyye türlü türlü ve rengarenktir; ve bu hayret, hayret-i mahmûdedir.
989. Nûru şişesiz görmeyi huy et, tâ ki şişe kırıldığı vakit körlük olmaya!
Ey sâlik renksiz olan nûr-i vücûdu merâtib şişelerinden ârî olarak görmeyi huy et ve bu âlem-i keserâtta bu görüşü kendine tabîat yap, bu mezâhirde bî-renk olan Zâhir'i gör! Tâ ki asla urûc ve rücû' için bu mertebe-i şehâdet şişesi mevt-i tabîî sebebiyle kırıldığı vakit kör kalmayasın! Zîrâ insan müşâhedesinde müstağrak olduğu mertebenin hükmü altında hicâb içindedir. Eğer dünyâda nûr-i bî-rengi müşâhedeyi huy etmezsen, âlem-i berzahta da suver-i berzahiyye renklerinde müstağrak olup tecelî-i Hak'tan gāfil olursun. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَن كَانَ فِي هَذه أعمى فهو في الآخرة أعمى (İsrâ, 17/72). Ya'ni "Kim bu dünyâda Hakk'ın müşâhedesinden kör olursa, o kimse âhirette de bu müşâhededen kördür" buyrulur. Zîrâ bu âyet-i kerîme aslen küffâr hakkındadır. Fakat körlüklerin merâtibi vardır. Küffâr, anadan doğma kördürler; ve ehl-i gaflet olan mü'minlerin nûrları ise suver-i muhtelife perdeleri ile kapanmıştır; ve bu perdeler onları Hakk'ı müşâhededen kör etmiştir. Merâtib-i urûc III. cildin 3887 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyrulmuştur; ve rûhiyet ya'ni melekiyet mertebesinden vücûd-i mutlak mertebesine urûc ve rücû' dahi 3892 numaralı beyt-i şerîfte mezkûrdur.
990. Öğrenilmiş olan ilme kāni'sin, gayrın toprağında gözünü parlatmışsın.
[992] "Öğrenilmiş olan ilim"den murâd, ilm-i taklîdîdir. Bu ilim başkasının ışığından gözünü aydınlatmak kabîlindendir. Kalbden nebean eden ilm-i zevkî gibi değildir. Zîrâ ilm-i zevkî kalbin nûru olup başkasının ışığı gibi değildir. Binâenaleyh ey sâlik, sen ehl-i kemâlden işitip ezberlenen ve kitablardan okunan ilme kanâat edip, ilm-i zevkî husûsunun miftâhı olan mücâhedeyi ve terbiye-i nefsi ihmâl ediyorsun.
991. O kimse kendi çerağını kapar, akıbet sen bilirsin ki, müsteîrsin fetâ değilsin.
"Müste'îr", bir şeyi diğer kimseden iğreti alan kimseye derler. "Fetâ", çocukluk çağından geçmiş ve bâliğ bir delikanlı olmuş olan kimse demektir. Ya'ni, bu ilm-i zevkî ve ledünnîyi sana ta'lîm eden kâmil, seni nûrlandıran bu ilm-i zevkîyi sana söylemez ve ağzını kapayıverir. Bu ilim senin kalbinden nebean etmediği için, işittiğin ve öğrendiğin ile kalırsın ve mürûr-ı zamân ile onları da unutursun. Zîrâ işitmek ile ve okumak ile öğrenmek, akıl ve dimâğın hassasındandır ve cismânîdir. İmdi sen bu hâli görünce anlarsın ki müsteîrsin ve çocuklar gibi büyüklerden işittiğini taklîd edicisin; ilm-i zevkîde bâliğ bir delikanlı değilsin.
992. Eğer sen şükür ve ictihad olunmuş sa'yi edersen gam yeme ki, sana yine yüz öylesini verir.
Ey sâlik, sen bir kâmile intisâb edip ondan işittiğin ulûm-i zevkıyyenin ve ledünniyenin şükrünü mücâhede ile fiilen îfâ ve riyâzetle amel ve mücâhede yolunda sa'y edersen, gam yeme ki, Hak Teâlâ veyâhud o kâmil sana bu dinlediğin ilmin yüz mislini verir.
993. Ve eğer şükr etmezsen şimdi kan ağla! Zîrâ güzellik kâfirden berî olmuştur.
Ve eğer şükr-i fiillîyi îfâ etmezsen artık kan ağla ve teessüf et! Zîrâ bir ni’met-i ilâhiyye olan o ulûm-i zevkıyyenin güzelliği bu ni’metin kâfiri olan sâlikten yüz çevirmiştir.
994. Küfrân ümmeti amellerini zâyi’ kıldı; îmân ümmeti kalblerini ıslâh etti.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Muhammed’in ibtidâsında olan şu âyet-i kerîmelere işâret buyrulur: `الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ` (Muhammed, 47/1-2) okunan ilme kanâat edip, ilm-i zevkî husûsunun miftâhı olan mücâhedeyi ve terbiye-i nefsi ihmal ediyorsun.
995. Şükürsüzden güzellik ve hüner gäib oldu ki, artık ondan asla bir eser göremez.
İhsân-ı ilâhîye şükretmeyen kimseden bâtın güzelliği ve ma'nevî hünerler kayboldu ve öyle kayboldu ki, artık o küfrân-ı ni'met eden kimse artık o güzellikten ve hünerden kendisinde asla bir eser göremez olur.
996. Akrabalık ve akrabâsızlık ve şükür ve muhabbet, ondan öyle gitti ki onları hatıra getiremez.
"Akrabalık"tan murâd, insân-ı kâmile intisâb edip silsile-i tarîkate dâhil olmaktan kinâyedir. Ya'ni, bir kimse bir mürşid-i kâmile intisâb ettikten sonra, onun emrettiği mücâhede-i nefsiyyeyi yapamazsa râbıtasını kat'etmiş olur; ve onun bu hareketi dahi bittabi' bu lutf-ı ilâhîye karşı şükürsüzlük ve muhabbetsizlik olur; ve ma'nâda merdûd olmasına mebnî bu meziyetler onun hatırından bile silinip gider.
997. Zîrâ ey kâfirler, amellerini zâyi' kılmak, her murad sürücüden murad sıçramasıdır.
Zîrâ insân-ı kâmilin gösterdiği yol hak yoludur ve bu ni'mete nail olmuş iken onu terketmek küfrân-ı ni'met olur; ve küfrân-ı ni'met edenlerin amel- 47/1-2). Ya'ni "Şu kimseler ki kâfir oldular ve nâsı Allah'ın yolundan men'ettiler, Hak Teâlâ bunların amellerini zâyi' kıldı; ve şu kimseler ki îmân ettiler ve iyi amel işlediler ve Muhammed'e nâzil olan şeye inandılar; halbuki o nâzil olan şey, onların Rabbi tarafından hak ve sâbittir; Allah Teâlâ onların kötülüklerini örttü ve kalblerini de islâh etti." Âyet-i kerîmede (أضل) [=zâyi' kıldı] ve (أصلح) [=islâh etti] fiillerinin fâili Hak'tır. Fakat iktibâsı hâvi olan bu beyt-i şerîfte fâilin hem Hak ve hem de ümmet-i küfrân ve ümmet-i îmân olması câizdir. Zîrâ küfür ve îmân abdin hâl ve şânıdır. Binâenaleyh küfrü ile abd kendi amelini zâyi' kılar ve îmân ile dahi kendi kalbini ve hâlini ıslâh etmiş olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلَمُونَ (Hûd, 11/101) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik velâkin onlar kendi nefislerine zulmederler" buyrulur.
998. Şükür ehlinden ve vefâ ashâbından gayrı ki, muhakkak devlet onların kafâsındadır.
Ya'ni, murâda nâil olmak fiilen şükreden ve ahdine vefâ eden kimselere münhasırdır ki, insân-ı kâmile intisâbdan ve ona karâbet husûsundan sonra ahdine vefâ eden ve ikrârında sâbit olan kimselerin arkasında Hakk'a vusûl devleti vardır.
999. Gitmiş olan devlet nerede kuvvet verir, gelici olan devlet hâssiyet verir.
Ya'ni, insân-ı kâmile intisâbı müteakib ilk heves ile vâki' olan sa'y üzeri- ne sâlikin ba'zı zuhûrâtı olur. Bu hâl sâlike bir devlet ve bir terakkîdir. Vak- tâki nakz-ı ahd ederek sa'yini ve mücâhedesini terk eder, bu devlet dahi fevt olup gider. Fakat sâlik nakz-ı ahd etmiş iken bu zuhûrât ile mütesellî olur. Halbuki gitmiş olan bu devletin kuvvet vermesi nerede!. Eğer sâlik ahdine vefâ edip mücâhedesinde ve sa'yinde devâm [etse idi], önünde gelecek olan büyük bir devlet ve bir terakkî-i azîm var idi. Bu gelecek olan devletin hâssi- yeti, giden devletin kuvvetine benzer mi?
1000. "İkrâz edin!" emrinde bu devletten karz ver, tâ ki yüz önünde yüz dev- [1002] let göresin!
Ya'ni, insân-ı kâmili bulmak ve ona intisâb etmiş olmak devletinden do- layı Allah Teâlâ'nın وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadîd, 57/18) ya'ni "Allah'a karz-ı hasen ile ikrâz edin!" emri mûcibince bu vücûd-i abdânînin huzûrunu Hak yolunda terk ve mücâhede ve riyâzât tarîkını ihtiyâr edip bu mevhûm olan varlığından Hakk'a ikrâz et ve ödünç ver! Akıbet bu vehminin fedâsı mukābi- lerini Hak Teâlâ hazretleri zâyi' kılar. Nitekim yukarıda [994. beyitte] zikrolunduğu üzere âyet-i kerimede الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّه أَضَلُّ أَعْمَالَهُمْ (Muhammed, 47/1-2) [ya'ni "Şu kimseler ki kâfir oldular ve nâsı Allah'ın yolundan men' ettiler, Hak Teâlâ bunların amellerini zâyi' kıldı"] buyrulmuştur. Ve "amellerin zâyi' olması"nın ma'nâsı, her murâd sürücüden murâdın sıçraması ve kaybolması demektir.
1001. Nefsin için bu şirbden biraz eksik et, tâ ki önünde bir havz-ı kevseri bulasın!
Ey sâlik, nefsine ve cism-i kesîfine mahsûs olan bu dünyâdaki behre ve nasîbden biraz eksilt ve riyâzet ve mücâhede tarîkını ihtiyar et! Ve dünyânın ekl ve şürbünü azalt, rûhun kuvvetlensin de önünde bir havz-ı kevser bulasın! “Şirb”, behre ve nasîb; “şürb”, içmek demektir (Gıyâsü’l-Lügât).
1002. O kimse ki vefâ toprağı üzerine cür’a döktü, devlet avı ondan ne vakit kaçabildi?
Ya’ni, o kimse ki insân-ı kâmile intisâb ederek tarîk-ı Hakk’a sülûk etti ve sözünü tutup vefâ toprağı olan cismi üzerine muhabbet şarâbının katresini döktü, böyle sâlikten Hakk’a vusûl devletini avlamak ne vakit kaçabildi? O kimse ahdine vefâ ettikçe murâdına vusûl muhakkaktır.
1003. Onların gönlünü hoş eder; zîrâ “Aslaha bâlehüm” helâkten sonra onların enzallerini reddetti.
“Tevâ”, mal ve mülkün helâki demektir; ve “enzâl”, hazır olan taâm ma’nâsındaki “nüzül” kelimesinin cem’idir. Ya’ni, onların bu iyi amelleri kalblerini hoş ve latîf yapar. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri îmân edip amel-i sâlih işleyenler hakkında `أَصْلَحَ بَالَهُمْ` (Muhammed, 47/2) [“Allah onların kalblerini düzeltti”] buyurdu. Binâenaleyh sâlikin ni’met-i hâzırası olan dünyevî haz ve nasîbini helâk etmiş olmasından sonra, o helâk olan hazlarını ve nasîblerini reddetti ve geri verdi.
Ma’lûm olsun ki, riyâzet ve mücâhede sülûkün itmâmıyle mertebe-i kemâle vâsıl oluncaya kadardır. Kemâle vusûlden sonra riyâzet ve mücâhedeye hâcet kalmaz. Nefahâtü’l-Üns’te bu ma’nâda şu menkıbe mezkûrdur: “Bir ihtiyar kadın Gavs-ı A’zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldi ve oğlunu da berâber getirdi. Dedi ki: “Oğlumun gönlünü sana ziyâde linde karşında birçok devletlere muâdil olan vücûd-i hakîkîyi göresin. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri 146, 147 ve 148 numaralı beyitlerde geçti.
1004. Ey ecel ve ey köy yağma edici Türk, bu şükredicilerden her ne götürdün ise geri ver!
"Ecel"den murâd, موتوا قبل ان تموتوا ya'ni: "Ölmezden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfinde beyân buyrulan mevt-i ihtiyârîdir ki, bu mevt, köyleri yağma eden bedevî Guz Türkleri'ne teşbîh buyurulmuştur; ve sâlikin vücûd-i abdânîsi da- hi köye benzetilmiştir. Zîrâ mevt-i ihtiyârî sâlikin köy mesâbesindeki vücû- dundan dünyanın hazlarını ve şehvetlerini yağma edip götürür. Fakat bu mertebe-i kemâle vusûlden sonra sûret-i insâniyyeyi bulmuş olmak ni'meti- nin fiilen şâkiri olan kâmilin, bu huzûz ve şehevât yine cism-i nûrânîsine red- dolunur. Zîrâ artık kâmilin vücûdunda ve nefs-i sâfiyesinde bunların hiçbir zararı olamaz. Nitekim yukarıki beyitte îzah olundu.
1005. Geri verir, onlar ondan onu kabul etmezler. Zîra ki can meta'ından mün'im olmuşlardır.
Ya'ni, o mevt-i ihtiyârî, onlardan yağma ettikleri bu huzûzu ve şehevâtı geri verir, kabûl etmezler. Zîrâ mertebe-i kemâle vusûlden sonra onların ezvâkı ve huzûzu rûhânîdir ve rûhun tecelliyâtından mün'ım olurlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebir'lerinde şöyle buyururlar: mütemâyil gördüm. Ben kendi hakkımdan vazgeçtim." Hz. Gavs Allah rızâ- sı için onu mürîdliğe kabûl buyurdu ve ona riyâzet ve mücâhede emretti. Bir- kaç gün sonra o kadın oğlunu görmeğe geldi, gördü ki arpa ekmeği yer. Az yemekten ve uykusuzluktan zayıf olmuş idi. Oradan kalkıp Hz. Şeyhin hu- zûruna geldi. Orada üzerinde kuş kemikleri bulunan bir tabak gördü ki, Hz. Şeyh onları yemiş idi. Kadın Hz. Şeyhe hitâben: "Efendim, sen kuş etlerini yiyorsun. Benim oğlum ise arpa ekmeği yiyor." dedi. Hz. Şeyh elini o kemik- lerin üzerine koydu ve: قومى باذن الله تعالى الذى يحيى العظام وهي رميم ya'ni "Çürümüş kemikleri dirilten Allah Teâlâ'nın izni ile kalkınız!" dedi. O kuşlar, dirilip öt- meğe başladı. Ondan sonra Hz. Şeyh o kadına buyurdu ki: "Senin oğlun da böyle olduğu vakit her ne isterse yesin!" İmdi sâlik kemâle vusûlden evvel yediği gıdâyı nefsinin sıfatına ve kuvâ-yı hayvâniyyesine kalb eder; ve kâ- mil ise yediği gıdâyı nûr-i ma'rifet-i ilâhiyye yapar. Bu sebeble ona riyâzet ve mücâhede lâzım gelir.
1006. Biz sûfîyiz ve hırkamızı attık; mâdemki fedâ ettik, geri almayız!
"Sûfi" o kimsedir ki, onun kalbi aslâ halk ile meşgül olmaz ve halkın red ve kabûlüne iltifat etmez. Bu zevât-ı şerîfede tefrîd ve tecrîd-i vücud olmakla beraber, cenâb-ı Peygamber'in mutî'i ve peyrevidirler; ve sünen-i seniyyeye-i nebeviyyeye son derece riâyetkâr olup adımlarını, Resûl-i Ekrem hazretlerinin adımlarına uydururlar. "Hırka"dan murâd, mevhûm olan vücûd ve varlıktır. Ya'ni, "Biz sûfiyiz ve mevhûm olan varlığımızı attık. Mâdemki bu mevhûm varlığımıza taalluk eden huzûzât-ı dünyeviyyemizi fedâ ettik, artık bunları geri almayız!"
Ma'lum olsun ki, meşârib-i evliyâ muhteliftir. Makām-ı kemâle vusûlden sonra kimi huzûz-ı dünyeviyyenin temâdîsinden çekinmez ve kimi huzûzât-ı dünyeviyyeye asla iltifat etmez; ve kimi ba'zan hazz-ı dünyevîye müteveccih olur. Menâkıb-ı evliyâda bu üç sınıfın nazîrleri çoktur. Fakat Hz. Mevlânâ efendimiz iltifat etmeyenlerdendir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da: "Tamam kırk sene benim mi'demde taâm uyumadı" buyurdukları rivâyet olunur. Ve yine mezkûr menâkıbde şu fıkralar münderiçtir: "Hz. Hudavendigârımızın riyâzâtındandır ki, dâimâ dehân-ı mübâreklerinde sarı helîle tutarlar ve mürîdlerinden her birisi bunu bir sûretle te'vil ederler idi. Sebebini tahkîk için Hüsâmeddin Çelebi hazretlerine müracaat ettiler. Buyurdu ki: "Hz. Hüdâvendigâr'ın riyâzetı bir mertebededir ki, suyun ağızlarında değil, boğazlarından dahi leziz olarak geçmesini istemezler, belki buruk ve acı olmasını arzu ederler."
1007. Biz waz gördük ve sonra nasıl waz? Bizden hâcet ve hırs ve garaz gitti.
Bir kimse gece Kābe kavseyn meyhanesindedir. Onun pür-nûr olan gözünün içi, lika-i cemâl-i ilâhînin mahmûrudur. O meyhanenin adı ابيت عند ربی dir ["Rabbimin yanında geceledim"]. يطعم ويسقيني ["Beni yedirir ve içirir"] nişanı Peygamberimiz cânibinden bize gelmiştir.
Bu beyt-i şerifte ابيت عند ربي يطعمنى يسقینی ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulmuştur. Bu yeme ve içme rûhânî olan bir haldir ki, te'sîri kâmilin cisminde de vâki' olur.
1008. Biz acı ve mühlik olan sudan dışarıya gittik, rahîk ve kevser çeşmesi üzerine çarptık.
"Acı ve mühlik olan su"dan murâd, lezzât-ı cismâniyye ve huzûzât-ı nefsâniyyedir. "Rahîk", güzel kokulu hâlis şarâb ve su ma'nâsınadır; ve "kevser çeşmesi"nden murâd, menşe-i tecelliyât olan vücûd-i hakîkîdir. Ya'ni, biz dünyanın acı ve mühlik olan cismânî ve nefsânî olan lezzât ve huzûzundan dışarıya çıktık ve hâlis ve latîf olan şarâb-ı aşk-ı ilâhî ve menba'-1 füyûzât ve menşe-i tecelliyât olan vücûd-i hakîkîye eriştik. Vücûd-i abdânînin hükmü altından kurtulduk ve vücûd-i Hakkanî ile kāim olduk.
1009. Ey dünya, o şeyi, vefâsızlığı ve hîleyi ve ağır nâzı ki başkalarına yaptın;
1010. Ceza için biz senin başın üzerine dökeriz, zîrâ biz gazâ içinden gelmiş [1012] şehidleriz.
Yukarıki beyt-i şerîf bu beyt ile bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya’ni, “Ey dünyâ, senin başkalarına karşı yaptığın vefâsızlığı ve hîleyi ve ağır nâzı, cezâ olarak senin başın üzerine dökeriz. Çünki biz cihâd-ı ekberde ve nefsi ile mücâhedede şehid olmuş kimseleriz” ve mertebe-i şehadeti ihrâz edenler, ni-am-ı dünyeviyyeye karşı nazlanırlar.
1011. Tâ bilesin ki Hudâ-yı pak için pür-hamle ve pür-inad kullar vardır.
Ya’ni, ey dünyâ senin vefâsızlığın ve hîlenin ve ağır nâzının cezâsını kâmiller ondan dolayı senin başına dökerler ki, sen cemî’-i nakâyıstan pâk ve münezzeh olan Zât-ı Hakk’a mahsûs olup, senin gösterdiğin âlâyişe karşı pür-hamle ve pür-inâd kullar olduğunu göresin. Binâenaleyh sen onların karşısında nazlanamazsın. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri onları kendi nûrunun zuhû- ru için halk etmiştir. Nitekim asrının nebîsi ve insân-ı kâmili olan cenâb-ı Mûsâ'ya hitaben واصطنعتك لنفسي (Tâhâ, 20/41) ya'ni "Ben seni nefsim için ve zâtım için ıstınâ' ettim ve halk eyledim" buyurdu ki, bu hitâb her insân-ı kâmile şâmildir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber, Risâle-i Gavsiyye'sinde şöyle buyu- rur: سألت يا رب من اى شئ خلقت الملائكة ؟ قال تعالى خلقت من نور الانسان وخلقت الانسان من نور ظهوری Ya'ni "Ben: "Yâ Rab melekleri ne şeyden yarattın?" diye sordum. Hak Teâlâ buyurdu ki: "İnsanın nûrundan yarattım ve insanı da benim zu- hûrumun nûrundan yarattım." İnsandan maksûd insân-ı kâmildir.
1012. Dünyanın tezvîr bıyığını koparırlar; çadırı nusret kal'ası üzerine kurarlar.
"Seblet kenden", bıyık koparmak, âciz bırakmak ve ehemmiyetten ıskāt etmekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Bârû", kale ve hisâr ma'nâsınadır. Ya'ni, o kâmiller, dünyanın müzevvirâne olan âlâyişini ehemmiyetten ıskāt ederler ve onlar çadırlarını nusret-i ilâhî kalesi üzerine kurarlar, ya'ni nus- ret-i ilâhiyye sebebiyle tezvîr-i dünyâdan kurtulurlar.
1013. Bu şehidler tekrar yeni gāzî oldular ve bu esirler tekrar nusret üzerine çarptılar.
Bu beyt-i şerîfte fenâ-fillâh makāmından sonra bekā-billah makāmına vu- sûl beyân buyrulur. Ya'ni cihâd-ı ekber olan nefisleriyle gazâda موتوا قبل ان تموتوا ["Ölmeden önce ölünüz!"] hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar olarak şehîd olan gāzîlerin nazarında, bu ihtiyârî ölüm ile dünyâ ve huzûzât-ı dünyâ zâil oldu. Fakat Hak Teâlâ hazretleri onları, irşâd-ı ibâd için tekrar âlem-i keserâta irca' buyurdu. Ve bekā-billâh makāmında kāim oldular. Onlar bu âlem-i keserâtta tekrar yeniden gazâya başladılar ve gāzî oldular; ve onlar fenâ-fillâh makāmına gelmezden evvel, bu ahkâm-ı keserâtın esîri idiler. Hakk'ın yardı- mı ile fenâ-fillâh makāmında hür ve âzâd oldular. Fakat tekrar cismâniyet ve âlem-i keserât ahkâmına reddolundular. Fakat bu esîrler bu defa dahi tekrar Hakk'ın yardımına nâil oldular.
1014. "Eğer anadan doğma kör değil isen, bizi gör!" diye tekrar yokluktan baş çıkardılar.
ru için halk etmiştir. Nitekim asrının nebîsi ve insân-ı kâmili olan cenâb-ı Mûsâ'ya hitaben واصطنعتك لنفسي (Tâhâ, 20/41) ya'ni "Ben seni nefsim için ve zâtım için ıstınâ' ettim ve halk eyledim" buyurdu ki, bu hitâb her insân-ı kâmile şâmildir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber, Risâle-i Gavsiyye'sinde şöyle buyu- rur: سألت يا رب من اى شئ خلقت الملائكة ؟ قال تعالى خلقت من نور الانسان وخلقت الانسان من نور ظهوری Ya'ni "Ben: "Yâ Rab melekleri ne şeyden yarattın?" diye sordum. Hak Teâlâ buyurdu ki: "İnsanın nûrundan yarattım ve insanı da benim zu- hûrumun nûrundan yarattım." İnsandan maksûd insân-ı kâmildir.
1015. Tâ bilesin ki, ademde güneşler vardır. O şey ki burada güneştir, orada Süha'dır.
"Adem"den murâd, burada vücûd-i mevhûmdur. Fânî olup beşeriyeti ma'dûm ve rûhâniyeti mevcûd olmaktır. Ya'ni, beşeriyet cihetinden ma'dûm oldukları hâlde, bekā-billâh hâliyle kâmillerin keserât âleminden baş çıkar-maları, senin ademde güneşler olduğunu bilmen içindir. Sen bu âlemde birta-kım kimseler görüp onları hakîkat güneşi zannedersin. Senin güneş addetti-ğin, âlem-i rûhâniyyette Sühâ yıldızı gibi küçük bir şeydir.
1016. "Ey kardeş ademde varlık nasıl olur, zıdd içinde zıd nasıl mestûr olur?"
Ya'ni, "Ey kardeş, yoklukta varlık ve fenâ içinde bekā nasıl olur? Halbu-ki yokluk varlığın ve fenâ bekānın zıddıdır. Bu iki zıd birbirinin içinde nasıl gizlenmiş olur?" diyecek olursan cevâben deriz ki:
1017. "Ölüden diri çıkarır" bil; zîrâ abidlerin ümîdi adem geldi.
Ya'ni Âl-i İmrân sûresinde vâki' وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيْتَ مِنَ الْحَيِّ ya'ni (Âl-İmrân, 3/27) "Ölüden diri çıkarır ve diriden dahi ölü çıkarır" âyet-i kerî-mesinin ma'nâ-yı şerîfini bil! Ve ölü, dirinin zıddı olduğunu isbâta hâcet yok-tur. IV. cildin 3622 numaralı beytinden 3633 numaralı beytine kadar geçen îzâhâttan dahi anlaşıldığı üzere, ölü hâlinde bulunan cemâddan, yarım hayat sahibi olan nebât, ve nebâttan dahi irâdesiyle müteharrik olan hayvan ve hayvandan dahi irâde-i kâmil sahibi olan insan çıkmaktadır.
1018. Ekin ekici olan adam ki, onun ambarı boştur, yokluk ümîdi üzerine mesrûr ve hoş değildir.
Ya'ni, onlar fenâ-fillâh makāmına gelip yok olduktan sonra, tekrar bu yokluk âleminden varlık ve keserât âlemine bekā-billâh mertebesinde kāim olarak baş çıkardılar ve bu halka dediler ki: "Eğer anadan doğma kör değil isen ve isti'dâd-ı ezelî ile saâdet sahibi isen bizi gör ve irşâd ve terbiyemiz altına gir!"
1019. Zîrâ yokluk tarafından neşu ü nemâ bulur. Eğer ma`naya vakıf isen anla!
Zîrâ ekincinin ekini ve buğdayı yokluk tarafından neşv ü nemâ bulup varlık meydanına gelir. Eğer ma'nâya vakıf isen, "yokluktan varlık çıkar" düstûruna tevfikan birçok esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi anla! Meselâ âyet-i kerîmede مَن جَاء بالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik ile gelirse o kimse için, o iyiliğin on misli vardır" buyrulur. O yapılan iyiliğin on misli hasene sahibine adem cânibinden gelir. A'mâl-i sâlihanın hepsi de böyledir; ve kezâ o kötü ameller tohumunu ekmek dahi bu düstûra tâbidir.
1020. Sen fehm ve rahatın zevkini ve ihsânı bulasın diye dembedem yokluktan [1022] muntazırsın.
"Birr", iyilik ve ihsân ma'nâsınadır. Ya'ni, sen meydanda olmayan anlayışının ve râhattan hâsıl olacak zevkin ve iyiliğin sana gelmesini, yokluk tarafından bekleyip durursun. Ma'lûm olsun ki, buradaki "yokluk"tan murâd adem-i mutlak değildir. Zîrâ adem-i mutlaktan hiçbir şey çıkmaz. Bu "adem" adem-i izâfidir. Ya'ni, henüz kuvvede olup fiile gelmemiş olmak ma'nâsınadır. Meselâ çekirdeğin içinde bir ağaç vardır. Fakat henüz fiiliyat âleminde ma'dûmdur ve yoktur. Her ne kadar âlem-i ma'nâda mevcûd ise de âlem-i sûrette yoktur.
1021. Bu sırrı açmağa izin yoktur, yoksa Ebhaz'ı Bağdad ederdim.
"Ebhâz", Türkistan'da bir vilayetin ismidir ki, ahâlîsi mecûsîdir. Ba'zı nüshalarda Ebhâz yerine "Evhâz” vâki' olmuştur. Bu da Hûzistan'da havası fenâ olan bir şehrin adıdır; ve Ebhâz şehrinden murâd dünyâ, ve Bağdâd şehrinden murâd âlem-i ervâhtır. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Biz Hallâc-ı Mansûr'un arbedesi ve nüktesi mevcûd olmazdan evvel can âle-minin Bağdad'ında "ene'l-hak" na'rasını vurur idik." Ya'ni, eğer izn-i ilâhî olaydı, varlığın yokluktan nasıl çıktığını açık bir sû-rette tafsîl edip Ebhâz şehri gibi olan bu dünyayı Bağdâd şehri gibi olan er-vâh âlemine kalb ederdik ve bu dünyâ ehline Hakk-ı hakîkînin gayrına tapıl-dığını gösterip onları vech-i bâkîye tevcîh ederdik. Fakat dâr-ı imtihan olan bu dünyâda vech-i bâkîden bu nikābın kâmilen kaldırılmasına rûhsat yoktur. Bu müşâhede ni'metine, Hakk'ın kendisine çektiği kullar nâil olurlar. Zîrâ vü-cûd-i mutlak-ı Hakk'ın merâtibini ve bu merâtibin vahdetini idrâke her kulun isti'dâdı müsâid değildir.
1022. İmdi Hakk'ın sun'unun hazînesi adem olur. Zîrâ ataları dembedem ondan çıkarır.
Yukarıda dahi îzâh olunduğu üzere "adem"den murâd, adem-i izâfidir; ve adem-i izâfî esmâ-ilâhiyyenin zılli olan a'yân-ı sâbitedir ki, bunlar ilm-i ilâhî-nin sûretleridir. Meselâ bir ressam, resim levhasını hariçte tasvîr etmezden mukaddem o resmin sûreti onun ilmindedir ve hâriçteki levha hâl-i ademde-dir. Vaktâki ressam levhayı tasvir eder, bu levha ressamın ilmindeki sûretin kendisi değil, aksi ve zılli olur. Binâenaleyh o ressamın sun'unun hazînesi bu ademdir.
Bunun gibi Hak Teâlâ hazretlerinin sun'unun hazînesi dahi adem-i izâfî mertebesinde a'yân-ı sâbitedir. Zîrâ Hakk'ın atâları ve ihsânları ânen-fe-ânen dâimâ o hazîneden çıkar. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni "Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur, biz ancak o şeyi kader-i ma'lûm ile indiririz." buyrulur.
1023. Hak Mübdi' geldi ve Mübdi' o olur ki, asılsız ve senedsiz fer'i çıkarır.
"İbdâ'", evvelce nümûnesi omayan bir şeyi îcâd etmektir. Ya'ni, Hak Te-âlâ hazretleri Mübdi' olarak zâhir oldu; ve Mübdi'in ma'nâsı odur ki, asılsız ve nümûnesiz ve senedsiz ya'ni âlât ve levâzım-ı inşa olmaksızın bu gördü-ğümüz fer'î olan eşyayı çıkarır. Ya'ni asıl olan Hakk'ın vücûd-i hakîkîsidir ve gördüğümüz bu eşyânın vücûd-i izâfileri o asl-ı hakîkînin fer'idir. "Biz Hallâc-ı Mansûr'un arbedesi ve nüktesi mevcûd olmazdan evvel can âleminin Bağdad'ında "ene'l-hak" na'rasını vurur idik." Ya'ni, eğer izn-i ilâhî olaydı, varlığın yokluktan nasıl çıktığını açık bir sûrette tafsîl edip Ebhâz şehri gibi olan bu dünyayı Bağdâd şehri gibi olan ervâh âlemine kalb ederdik ve bu dünyâ ehline Hakk-ı hakîkînin gayrına tapıldığını gösterip onları vech-i bâkîye tevcîh ederdik. Fakat dâr-ı imtihan olan bu dünyâda vech-i bâkîden bu nikābın kâmilen kaldırılmasına rûhsat yoktur. Bu müşâhede ni'metine, Hakk'ın kendisine çektiği kullar nâil olurlar. Zîrâ vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın merâtibini ve bu merâtibin vahdetini idrâke her kulun isti'dâdı müsâid değildir.
1024. Yoku var ve muhteşem gösterdi. Varı adem şekli üzere gösterdi.
"İhtişâm", burada, hizmetçiler sahibi olan demektir ki, murâd, hükümdarlar ve ashâb-ı servet ve sâmândır. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri, vücûd-i izâfi sahibi olup hakîkatte ma'dûm ve Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi ile mevcûd ve kāim olan birtakım hükümdarları ve ashâb-ı gınâyı var ve muhteşem gösterdi; ve kendi vücûd-i hakîkîsini onların vücûd-i kevnîsi ve izâfîsi ile setr edip yok şeklinde gösterdi. O gāfiller kendilerini var ve Hakk'ı yok zannettiler ve "Hak nerededir, biz onu göremiyoruz, eğer olsa idi görür idik!" dediler.
1025. Denizi örttü ve köpüğü aşikâr etti, rüzgârı örttü tozu gösterdi.
Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin eltaf-ı latîf olan vücûd-i hakîkîsini vücûd-i izâfi ile setr etmesinin misâli, denizin beyaz köpük ile ve latîf olan rüzgârın, yerden yukarı kaldırdığı toz tabakasıyla örtülmesine benzer.
1026. Toprak minâre gibi, havaya sarılıcıdır; toprak kendinden nasıl yukarıya çıkar?
Meselâ siklon ve tayfun denilen fırtınalarda hava, kesif olan toprağı ve suyu minâre boyu yükekliğinde yukarıya kaldırır. Fakat nazar-ı hissî ile manzûr ve mahsüs olan ancak toprak ve sudur. Onların muharriki hava olduğu hâlde, kendisi kemâl-i letâfetinden dolayı görünmez. Zîrâ gerek toprak ve gerek su, kesâfetleri hasebiyle hiçbir vakitte yukarıya çıkamaz.
1027. Ey alil, yukarıda toprağı görürsün, havayı delil ta'rifinin gayrı ile göremezsin.
Ey nazarı alîl olan kimse, sen ancak kesîf olan toprağı görürsün, latîf olan havayı göremezsin. Zîrâ kesâfet, letâfetin hicabı olur. Gerçi bu kesîf toprağı gördükten sonra, eğer delîl ile ta'rîf olunursa havayı da nazar-ı aklî ile idrâk edersin. Fakat bu idrâk doğrudan doğruya muharrik olan havâ-yı latîfi görüş gibi değildir. Bunun gibi bu kesîf olan âlem-i maddiyâtın muharriki ve onun Kayyûm'u vücûd-i latîf-i Hak'tır. Sen onu suver-i maddiyyatta müşâhede edemeyip ancak vücudunu delîl ile bilirsin, ya'ni delîl olan maddiyâtı görürsün; rûhunun nazarı alîl olduğu için, maddiyâtın Kayyûm'u olan o vücûd-i latîf-i Hakk'ı göremezsin.
1028. Köpüğü her tarafa gidici görürsün. Köpük deryasız munsaraf tutmaz.
"Munsaraf", "insirâf" ma'nâsında masdar-ı mîmîdir; ve "insirâf" dönmek, rücû' etmek demektir. Ya'ni, deniz üzerinde bulunan beyaz köpükleri her tarafa gidici ve dönüp dolaşıcı bir hâlde görürsün. Tabîîdir ki, köpüğün dönüp dolaşması, denizin zâtı olmaksızın mümkin olmaz.
1029. Köpüğü his ile ve deryayı delîlden görürsün. Fikir gizli ve kıyl ü kāl aşikardır.
Köpüğü his gözüyle görürsün ve onun muharriki olan denizi de delîle bakarak görüp dersin ki: "Bu köpük kendi kendine dolaşmaz. Binâenaleyh onun altında denizin cereyânı vardır; ve onun hareketi de denizin cereyânına tâbi'dir." Ve kezâ insanın fikri vücûdunda gizlidir ve görünmez. Fakat o fikir elfâz kisvesine bürünüp zâhir olursa âşikâr olur.
1030. Nefyi isbat zannettik; ma`dûmu görücü olan göz tuttuk. [1032]
Menfî ve hakîkatte ma'dûm olan izâfî ve kesîf olan vücûdları müsbet ve var zannettik. Ancak bu ma'dûm ve menfi olan vücûdları görücü olan his gö- zünün sahibi ve mâliki olduk. Binaenaleyh, yokun vücudunu delîl getirerek varın vücudunu isbâta kıyâm ettik.
1031. Bir göz ki, ona bir nüâs zahir oldu, hayalin ve yokun gayrını ne vakit görür?
"Nüâs", uykunun ibtidâsına derler ki, pek dalgın olmayan uyku demek olur. Bundan murâd, medlûlün vücudunu delîl ile idrak eden akıl gözü demek olur. Ya'ni bir göz ki, doğrudan doğruya hakîkati müşâhede edemeyip, o hakîkati idrak için delîlin vücûduna muhtaç olur. Bu göz hafif uykuda olan bir göz mesâbesindedir. Binâenaleyh onun gördüğü şey ancak hayal ve hakîkatte yok olan kesâfet-i maddiyyat olur. Zîrâ delil denilen şey, medlûl olan vücûd-i hakîkînin bir nümayişinden ve gösterdiği hayâlâttan ibârettir. Maddiyâttan âlem-i hakîkati idrâke çalışan feylesofların sarf ettiği mesâî boş bir zahmettir.
1032. Şübhesiz dalâletten hayran olduk. Çünki hakîkat gizli, hayal aşikâr oldu.
Ya'ni, biz böyle maddiyâttan hakāyıkı idrâke çalıştığımız için kavânîn-i tabîiyye hâricinde zuhûr eden bir hâli gördüğümüz vakit, şaşırıp hayrette kalırız. Çünki hayâl olan maddiyât hakîkatin perdesi olduğundan, hakîkat gizli ve perde olan hayâl âşikâr ve zâhir oldu.
1033. Bu ademi nazarda nasıl nasb etti; o hakîkati basarda nasıl gizledi?
Ya'ni, hakîkatte ma'dûm olan bu vücûd-i kesîf-i izâfiyi Hak Teâlâ hazretleri, his gözlerinin önüne nasıl dikti ve kendisinin o vücûd-i hakîkîsini, his gözünden nasıl gizledi? Hakîkatin, hayâl perdesi arkasında saklanması ne kadar acîb bir şeydir!
1034. Aferin ey sihir dokuyucu üstad ki mu'rizlere tortuyu saf gösterirsin!
"Mu'riz", yüz çevirici demektir. “Muʻrizler"den murâd, âlem-i ma'nâdan yüz çevirip, âlem-i sûrete müteveccih olan kimselerdir. Bu hitâb-ı tahsîn Rab- bü'l-erbab Hak Teâlâ hazretlerinedir. "Sihr-bâf" tan murâd, hayâli ve yoku var göstermektir. Ya'ni, "Aferin ey kevn ü mekân hâlikı olan Allah Teâlâ hazretleri ki, sen ma'nâdan yüz çevirip âlem-i sûrete dönen kimselere tortu ve köpük mesâbesinde olan bu vücûd-i izâfî âlemini sâf ve nefsü'l-emrde mevcûd gösterdin ve onlara hayâlin vücudunu sâbit gösterdin!"
1035. Sâhirler tâcirin önünde çabuk ay ışığını ölçerler, fâide tutarlar.
Ma'lûm olsun ki sihrin envâ'ı vardır. Bir nev'i de "sîmya" dedikleri bir ilm-i hafidir. Sîmyâ, birtakım hayallerdir. Ba'zı ameliyat sebebiyle hâzırûnun kuvve-i mütehayyilelerinde tasarruf etmekle hâsıl olur ve müsülât-ı hayaliyye insanların hayâlinde peyda olur ki, hâriçte onların vücûdu olmaz (Matlau'l-Ulûm Mecmau'l-Fünûn). Bu beyt-i şerîfte beyân buyrulan sihir, sîmyâ nev'inden olan sihirdir. Ya'ni, "Sihirbazlar, tâcirin önünde ay ışığını bir kumaş şeklinde gösterip, arşın ile kumaş ölçer gibi ölçüp satarlar ve mukābilinde para alırlar."
1036. Bu türlü büküm içinde bükümden gümüş kaparlar, gümüş elden gitti, halbuki kirbâs hiçtir.
"Pîç pîç", büküm içinde büküm ve kıvrım içinde kıvrım ma'nâsına olup, pek ziyâde dolaşmış ve kıvrılmış olmaktan kinâyedir. Ya'ni, sihirbazlar, sihrin böyle kıvrımı ve dolaşıklığı içinde, tâcirden gümüş parayı kaparlar; tâcir de o hayâle aldanır ve kumaş aldığını zannederek para verir. Halbuki sihirbaz parayı alıp gittikten sonra, tâcir bakar ki, kirbâs meydanda yoktur, fakat para elden gitmiştir. "Kirbâs", pamuktan ve ketenden dokunmuş bez demektir.
1037. Bu cihan sihirbazdır ve biz o tâciriz ki, ondan ölçülmüş ay ışığını satın alırız.
1038. O mâhtabın nûrundan sihirbazca acele kirbâsı beş yüz arşın arşınlar.
Ya'ni, bu dünyâ sihirbazdır ve biz insanlar dahi tâcir mesâbesindeyiz. O dünyâ bize mehtâb aydınlığı mesâbesinde olan ezvâk ve huzûzâtını bir mak- bü'l-erbab Hak Teâlâ hazretlerinedir. "Sihr-bâf" tan murâd, hayâli ve yoku var göstermektir. Ya'ni, "Âferin ey kevn ü mekân hâlikı olan Allah Teâlâ hazretleri ki, sen ma'nâdan yüz çevirip âlem-i sûrete dönen kimselere tortu ve köpük mesâbesinde olan bu vücûd-i izâfî âlemini sâf ve nefsü'l-emrde mevcûd gösterdin ve onlara hayâlin vücudunu sâbit gösterdin!"
1039. Ey yolcu, vaktaki senin ömrünün gümüşünü alır, gümüş gitti, kirbas yok, kese boş!
"Rehî", kul ve köle ma'nâsına olduğu gibi, yolcu ma'nâsına da gelir, ikisi de ma'nâya münasibdir. Ya'ni, ey kul veyâ âhiretin yolcusu, senin gümüş para gibi olan ömrünü, dünyâ sana arşınlayıp sattığı ezvâk ve huzûzât-ı hayâliyye mukābilinde alır. Vaktâki ecel günü gelir ve gümüş para mesâbesinde olan ömrün biter ve vücûdunun kesesinde ömründen bir şey kalmaz. Bakarsın ki, o aldığın haz ve zevk metâ' ve kirbâsından hiçbir eser yoktur.
1040. Agah ol! Sana, "Ey Huda üfürmelerden ve düğümlerden efgan!" diye [1042] "Kul eûzü" okumak lazımdır.
Ya'ni, ey yolcu, dünyanın sihirbazlığından âgâh ol da, "Ey Hudâ bu sihirbaz dünyanın sehhâr olan nefesinden ve muntazaman dizilmiş olan sûret düğümlerinden sana feryad ederim" diye "Kul eûzü bi-Rabbi'l-felak" sûresini oku! IV. cildin 3178 numaralı beytine müsâdif olan:
[Ya'ni "Vaktâki seni bu bulaşık nehrin içine bıraktı, dembedem "Kul eûzü"yü oku ve üfle!"] beytinde bu sûre-i şerîfe hakkında îzâhât verilmiştir; ve dünyanın sihirbazlığı bu beyti ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede dahi mezkûrdur.
1041. O sâhir kadınlar düğümlere okurlar, ey yardım taleb olunmuş olan, berd ü mâttan el-meded!
"Berd ü mât", satranç oyunu ıstılâhından olup, burada hayât-ı dünyeviyye oyununda mağlûb olmaktan kinâyedir. Ya'ni, nitekim o sihirbaz kadınlar düğümlere birtakım kelimeler okuyup üfürürler. Bir sihirbaz kocakarısı olan bu dünyâ dahi kendi hayâlât ve âlâyişiyle sihir yapıp bizleri mağlûb eder. "Ey yardım taleb olunmuş olan Hak Teâlâ, bu mağlûbiyetten meded ve yardım taleb ederiz, diye Hakk'a niyaz et!" bûl kumaş ve metâ' gibi arşın arşın satar ve mukābilinde gümüş para gibi kıymetli olan ömürlerini alır.
1042. Lakin fiil dilinden dahi oku, zîrâ ey azîz söz dili gevşektir!
Ya'ni, bu sûre-i şerîfeyi yalnız söz dili ile okumak kâfi değildir, onu fiil diliyle de beraber oku! Zîrâ ey azîz olan sâlik, söz dili gevşektir. Fiil dili budur ki, abd bilcümle ef'âl ve harekâtını Hakk'ın havl ve kuvveti dairesinde görmek ve kendi ef'âlini ve irâdesini müstakil görmemektir; ve kâffe-i hâlinde halka değil Hakk'a istinad etmektir. Bir kimsede bu zevk hâli hâsıl olmayınca fiil dili dahi doğru olmaz; ve fiil dili doğru olmayınca söz dili de bittabi' gevşek olur. Lisan söyler fakat kalb, "Acabâ te'sîri olur mu?" der.
1043. Zamânede sana üç yoldaş vardır; o biri vefâ edici ve bu ikisi gadirlidir.
Ya'ni, şimdiki hâlde yaşadığın müddetçe senin üç yoldaşın vardır ki, birisi vefâkâr ve diğer ikisi vefâsızdır.
1044. O birisi yârân ve diğeri eşya ve maldır; ve o üçüncüsü vefâ edicidir ve güzel fiillerdir.
Ya'ni üç yoldaşın birisi dostlardır ve ikincisi eşyâ ve dünyâ malıdır ve o vefâlı olan üçüncüsü senin güzel fiillerindir.
1045. Mal seninle beraber köşklerden dışarıya gelmez. Dost gelir, fakat mezara kadar gelir.
1046. Vaktaki senin önünce ecel günü gelir, dost kendi halinin dilinden der:
1047. "Buraya kadardır, ileri yoldaş değilim, senin mezarının başı üzerinde bir zaman dururum."
Ya'ni, vefâsız yoldaşlardan eşyâ ve mal, sen ölüp köşkünden dışarıya çıktığın vakit seninle beraber gelmez, o yine köşkte kalır. İkinci vefâsız yoldaş olan dostlar dahi seninle beraber ancak mezara kadar gelir ve orada hâl dili ile sana derler ki: "Bizim sana olan yoldaşlığımız işte buraya kadardır. Daha ileriye gidemez, kabrin içine beraber giremeyiz. Ancak biraz müddet mezarının hâricinde biraz durabiliriz."
1048. Senin fiilin vefâ edicidir, ondan melce' yap ki, seninle beraber lahdin ka'rına kadar gelsin!
"Mültehad", melce' ve sığınacak mahal demektir. "Lehad", bir tarafa mâ-il olan çukur demek olup, burada ma'lûm olduğu üzere mezar murâd olunur. Ya'ni, senin fiilin senden ayrı olmayan bir yoldaştır. Binâenaleyh, kabirde kendine o fiillerden sığınacak bir yer yap ki, senin ile beraber mezarın dibine kadar gelsin.
در تفسير قول مصطفى عليه السلام لا بُدَّ مِنْ قَرِينٍ يُدْفَنُ مَعَكَ وَهُوَ حَىٌّ وَتُدْفَنُ مَعَهُ وَأَنْتَ مَيْتَ إِنْ كَانَ كَرِيماً أَكْرَمَكَ وإِنْ كانَ لئيماً أَسْلَمَكَ وذَلِكَ القَرِينُ عَمَلُكَ فَاصْلِحْهُ مَاسْتَطَعْتَ Mustafa (a.s.)ın "Diri olduğu hâlde seninle beraber defn olunan bir karîn lâzımdır; ve sen ölü olduğun hâlde onunla beraber defn olunursun. Eğer kerîm olursa sana ikrâm eder ve eğer leîm olursa seni sokar; ve bu karîn senin amelindir. Gücün yettiğince onu ıslâh et!" kavlinin tefsîridir
1049. İmdi Peygamber bu tarîk için buyurdu: "Amelden daha vefalı refîk olmaz!"
Ya'ni, Peygamberimiz (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz bu âhiret yolu için buyurdu: "İnsanın hayât-ı dünyeviyyesinde yaptığı amellerden daha vefâlı bir yoldaş ve refîkı olmaz." olan dostlar dahi seninle beraber ancak mezara kadar gelir ve orada hâl dili ile sana derler ki: "Bizim sana olan yoldaşlığımız işte buraya kadardır. Daha ileriye gidemez, kabrin içine beraber giremeyiz. Ancak biraz müddet mezarının hâricinde biraz durabiliriz."
1050. Eğer iyi olursa, ebedî senin dostun olur ve eğer kötü olursa lahidde sana yılan olur.
Ef'âl ve ahlâkın âlem-i berzahta birer sûret iktisab edeceği II. cildin 1406 numarasına müsâdif olan: [ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücudunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir"] beyt-i şerîfinde beyân buyrulmuştu. Ve Hakîm Senâî hazretleri dahi Zâdü's-Sâlikîn ismindeki risâlesinde bu ma'nâyı şöyle buyururlar: "Eğer sen vakt-i nüşûrda köpek sîretine mensûb isen, kabirden vakt-i haşirde de köpek sûretinde kalkarsın ve eğer bu dünyâda melek sıfatlı olursan yarın senin haşrin meleklerle beraberdir."
1051. Ey baba, doğru yolda bu ameli ve kesbi üstâdsız ne vakit yapmak mümkün olur?
1052. Âlemde giden en aşağı bir kesb, hiçbir üstadın irşadı olmaksızın olur mu?
Ya'ni, iyi amel işlemek ve fâideli kesb yapmak, mutlak bir üstâdın ve bir mürşid-i kâmilin telkîni ile ve ta'lîmi ile mümkin olur. Zîrâ birçok ameller vardır ki, zâhirde iyi görünür, fakat iç yüzü kötüdür; ve sonra ba'zı ameller vardır ki, zâhiri çirkin görünür, fakat iç yüzü doğru ve güzeldir. Bunları insana ancak insân-ı kâmil ta'lîm eder ve amellerin iç yüzlerini gösterir. Hattâ bu dünyâda cârî olan a'mâl ve ef'âlin ve kesbin en aşağısı bile bir üstâdın ta'lîmi olmadıkça öğrenilemez. Her kesbin birtakım incelikleri vardır ki, bunları ancak o kesbin üstâdı ve muallimi bilir.
1053. Onun evveli ilimdir, ondan sonra ameldir; ta ki mühletten veya ecelden sonra menfaat versin!
O kesbin evveli ilimdir; ondan sonra o ilim ile amel etmektir. Ya'ni her kesbin ve her bir san'atın ibtidâ ilmi ve nazariyesi öğretilir. Ondan sonra o ilim ameliyât sâhasında tatbîk olunur ve o ilim tatbikat sahasında mümârese görmekle kuvvetlenir; ve mümârese dahi mühlete ve müddete tâbi'dir. Binâenaleyh ilim, mühletten veyâhud muayyen bir müddetin inkızâsından sonra nâfi' bir netîce verir. Bunun gibi ilm-i hakîkat dahi evvelâ taallüm edilir, sonra nefsinde onun ahkâmı tatbîk olunur. Zamanlar geçtikten sonra o ilmin zevki ve hakîkati bir kimseye kendi nefsinde ve vücudunda münkeşif olur.
1054. Ey akıl sahipleri, hırfetlerde onların ehlinden salih olan kerîmden muâvenet isteyiniz!
Ey akl-1 selîme sahib olan kimseler, san'atlarda o san'atların ehlinden ve fakat sâlih ve kerîm olan üstâdlardan yardım isteyin! Eğer o öğrenmek istediğiniz san'atın üstâdı bahîl ve fâsık olursa, o size san'atın dekāyıkını öğretmez, sathî ma'lûmat verir. Binaenaleyh taallümden bir fâide göremezsiniz.
1055. Ey kardeşim inciyi sadefin içinde iste ve fenni hıref erbabından iste!
"İnci"den murâd, ulûm-i ledünniyye ve "sadef"ten murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, ulûm-i ledünniyyeyi ve ulûm-i hakîkiyyeyi sâlih ve kerîm olan insân-ı kâmilden iste; ve hüner-i sûrîyi dahi, yine sâlih ve kerîm olan san'at erbâbından iste!
1056. Eğer siz, nâsıhları görürseniz insaf edin, ta'lîme mübâderet edin, istinkâf etmeyin!
Eğer siz, sizden hiçbir menfaat beklemeyerek nasîhat eden tarîk-ı Hak mürşidlerini görür iseniz, onları sâir menfaatperest kimselere kıyâs etmeyip insâf edin ve onlara teslîm olup, ta'lîme başlayın, onların huzûrundan istinkâf etmeyin!
1057. Eğer dibağat vaktinde bir adam eski giyse, efendinin efendiliğini o nâkıs etmez.
O kesbin evveli ilimdir; ondan sonra o ilim ile amel etmektir. Ya'ni her kesbin ve her bir san'atın ibtidâ ilmi ve nazariyesi öğretilir. Ondan sonra o ilim ameliyât sâhasında tatbîk olunur ve o ilim tatbikat sahasında mümârese görmekle kuvvetlenir; ve mümârese dahi mühlete ve müddete tâbi'dir. Binâenaleyh ilim, mühletten veyâhud muayyen bir müddetin inkızâsından sonra nâfi' bir netîce verir. Bunun gibi ilm-i hakîkat dahi evvelâ taallüm edilir, sonra nefsinde onun ahkâmı tatbîk olunur. Zamanlar geçtikten sonra o ilmin zevki ve hakîkati bir kimseye kendi nefsinde ve vücudunda münkeşif olur.
1058. Eğer körük vaktinde demirci eski giyse halkın önünde onun ihtişamı eksik olmaz.
Ya'ni, demirci ateşi körüklerken eski iş esvâbını giyse halkın indinde onun haysiyeti haleldâr olmaz; halk yine o san'at sâhibine lâyık olduğu hürmeti gösterir.
1059. Binâenaleyh kibir libasını tenden dışarıya çıkar, öğrenmek vaktinde zillet libâsı giy!
Ya'ni, her san'at erbâbı iş başında eski püskü ve zillet libâsı giydiği gibi, ey tarîk-ı Hak sâliki, sen de ilm-i sülükü öğrenmek istediğin vakit bu ilmin ameliyatı esnasında cisminden kibir ve azamet libâsını çıkar ve mürşid-i kâmilin huzûrunda zillet ve meskenet libâsını giy! "Melbes", masdar-ı mîmîdir, "libâs" ma'nâsınadır.
1060. İlim öğrenir isen, onun yolu kavlidir. San'at öğrenirisen onun yolu fiilidir.
Ya'ni, herhangi bir mesleğin ilmini öğrenmek istersen onun yolu kavlîdir ve söz vâsıtası iledir. Fakat herhangi bir san'atı ve ameliyatı öğrenmek istersen, onun yolu fiilen tatbîkattır.
1061. Fakr istersen bu sıhhat ile kāimdir. Ne senin dilin ne de elin işe gelir!
"Fakr" hakkında Abdullah Hafîf (k.s.) buyurur ki: الفقير عدم الاملاك والخروج عن الصفات ya'ni "Fakr, imlâkın yokluğu ve sıfâttan hurûcdur. Ya'ni, fakîr hiçbir mülkü kendi nefsine izâfe etmez ve sıfât-ı beşeriyyenin hükmü altından çıkar. Bu ma'nâdan dolayı Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri الفقير لا يملك ولا يملك ya'ni, “Fakîr o kimsedir ki, hiçbir mülkü kendi nefsine izâfe etmez ve kendisi de kimsenin mülkü olmaz.” buyurmuştur. İşte ey sâlik, sen bu ma’nâyı tahsîl etmek istersen bu meslek sâir meslekler gibi kavlî ve fiilî değildir. Ya’ni, bunu tahsîl husûsunda ne dilin ve ne de elin dahli yoktur. Bu ancak mürşid-i kâmilin huzûru ve sıhhati ile hâsıl olur. Zîrâ rûhun hassasıdır.. Cismin bunda hiçbir alâkası yoktur.
1062. Onun ilmini can candan alır, ne defter yolundan ne de delilden almaz.
Bir sâlikin rûhu bu zikrolunan fakr ilmini mürşid-i kâmilin rûhundan alır. Yoksa kitâb okumakla ve dilden lafız vâsıtasıyla işitmekle almaz.. Ma’lûm olsun ki, evliyâullahın bu fakr ilmi hakkında yazdıkları kitâblar vardır. Ez-cümle bu *Mesnevî-i Şerîf*’te birçok mebâhis vardır. “Bu ilim bunlardan alınamaz mı?” suâli bi-hakkın vârid olur. Fakîr derim ki, kâmillerin kitâbı ve kâmillerin sözü onların tasarrufât-ı rûhâniyyeleriyle berâberdir. Eğer bir sâlik bu ilmi bu kâmillerin kitâbından alırsa yine onun rûhu, bu kâmillerin rûhundan almış olur. Nitekim bu ma’nâya binâenaleyh cenâb-ı Mevlânâ efendimiz: `بعد از ما مثنوی شیخی می کند` ya’ni, “Bizden sonra *Mesnevî* şeyhlik eder.” buyurmuşlardır. Fakat bu hassa âlem-i sûrette ervâh-ı aliyyeleri mutasarrıf olan ehassu’l-havâssa mahsûstur. Onların mâdûnlarında bulunan evliyânın ervâhı bu tasarrufu yapamaz. Binâenaleyh onların bu gibi âsârını okumakla tarîk-ı fakr tahsîl olunamaz.
1063. Egerçi sâlikin kalbinde o rumûz var ise de, sâlike henüz remiz bilicilik yoktur.
Ya’ni, kitâb-ı evliyâyı okuyan sâlikin kalbinde her ne kadar ilm-i fakra müteallik rumûz ve ıstılâhat mevcûd ise de sâlike henüz o rumûz ve ıstılâhın hakîkatini bilmek yoktur.
1064. Onun kalbine onun şerhi ziya vuruncaya kadar. Binâenaleyh Hudâ "Elem neşrah" buyurdu.
Bu beytin birinci mısrâ'ı yukarıki beyte merbûttur ve onun mütemmimidir. "Ta" (تا) edat-ı intihâdır. Ya'ni, ba'zı âriflerin kitabını okumakla veyâ söz- lerini onların lisânından dinlemekle bir sâlikin kalbinde her ne kadar ilm-i hakîkatin rumûzu ve ıstılâhâtı mevcûd olur ise de, o rumûzun hakikatinin şerhi, onun kalbinde ziyâ ve nûr saçıncaya kadar, o ilmen öğrendiği remzi henüz o sâlik bilici değildir. Binâenaleyh Hak Teâlâ أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (İnşirah, 94/1) ya'ni “Yâ habîbim, biz senin sadrını şerh etmedik mi?" buyurup der:
1065. Ki, senin sînenin içine şerh vermişiz, senin sînenin içine şerh koymuşuz.
"Şerh", lügatte keşfetmek ve beyân etmek ve vüs'at vermek ma'nâlarına- dır. Binâenaleyh "şerh-i sadr", sadra genişlik vermek, demek olur. Ma'lûm olsun ki, bu şerh-i sadr âyeti Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâben münzeldir. Fakat ümmet-i merhûmesinden her bir kâmilin bu şerh-i sadrdan nasîbi var- dır. Bu beyitlerde Hz. Pîr efendimiz bu nasîbe işâret buyururlar. Binâenaleyh fakrda ilm-i zevkî, ancak şerh-i sadr netîce[sin]de hâsıl olur. Zîrâ bu ilm-i zevkî husûlünde sâlikin mevhûm olan varlığı zâil olup, nazarında Hakk'ın varlığından başka bir varlık kalmayacağından, kendinin okuduğu ve dinledi- ği ilimden hayâlinde peydâ olan ma'nâ dahi kalmaz. Bu bir haldir ki, tatma- yan bilmez ve ta'rîf ile anlaşılmaz. Cenâb-ı Hak cümlemize müyesser eylesin! Zîrâ bu mertebeye vâsıl olan ehass-ı kâmilîn اذا تم القفر فهو الله ["Fakr tamâm ol- duğu vakit işte O Allah'tır"] buyurmuşlardır. Bu sözün ma'nâsı idrâk ile an- laşılmaz, ancak hâl ile anlaşılır.
1066. Sen onu henüz hariçten talibsin; sen süt kabısın, niçin başkasından süt sağıcısın?
Sen henüz o ilm-i fakrı hariçten isteyicisin. Halbuki sen ilim sütünün kabısın, niçin bu ilim sütünü başkasından sağıcısın? "Mıhleb", içine süt sağdıkları kaptır. Ve "hâlib", süt sağıcı demektir. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 9. faslında buyururlar ki: "Bilcümle ameller adamın tıynetinde ta'cîn olduğundan, rûhu mugayyebâtı gösterir. Fakat o rûh cismin ahkâmıyla muhtelit olunca o hâssiyet ve o ilim ondan ayrılır. Enbiyâ ve evliyâ ancak o evvelki hâli müzekkir olurlar. Yoksa onun cevherine yeni bir şey koymazlar." Ve ilm-i ledün Hakk'ın rûha vâki' olan tecellîsine müstenid olduğundan, insan bu ilim sütünün kabı mesâbesindedir. Binâenaleyh bu sütü başkasından sağmağa hâcet yoktur. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. fas- lerini onların lisânından dinlemekle bir sâlikin kalbinde her ne kadar ilm-i ha- kîkatin rumûzu ve ıstılâhâtı mevcûd olur ise de, o rumûzun hakikatinin şer- hi, onun kalbinde ziyâ ve nûr saçıncaya kadar, o ilmen öğrendiği remzi he- nüz o sâlik bilici değildir. Binâenaleyh Hak Teâlâ أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (İnşirah, 94/1) ya'ni “Yâ habîbim, biz senin sadrını şerh etmedik mi?" buyurup der:
1067. Sende kenarsız süt çeşmesi vardır. Sen niçin çamur leğeninden süt içersin?
“Tegâr”, çamur leğeni ve peymâne ma’nâlarınadır (Burhân ve Şemsü’l-Lügât). “Kenarsız süt çeşmesi”nden murâd, vücûd-i mutlak-ı Hak’tır. Ya’ni, senin hüviyetin vücûd-i mutlak-ı Hak’tır; ve senin rûhunun o vücûd-i hakîkîye keyfiyetsiz bir ittisâli vardır. Nitekim IV. cildin 763 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi: اتصالی بیتکیف بیقیاس هست رب الناس را با جان ناس [“Nâsın Rabbi ile nâsın rûhu arasında keyfiyetsiz ve kıyâsa gelmez bir birleşme vardır”] Bu bâbdaki îzâhât orada geçti. “Çamur leğeni”nden murâd, cism-i beşerîdir. Ya’ni, niçin çamur leğeni mesâbesinde olan eşhâstan ilm-i ledün öğrenmeyi istiyorsun? Halbuki sende ilm-i ledün sütünün menba’ı olan vücûd-i hakîkî gizlidir.
1068. Ey göl, senin denize bir menfezin vardır. Gölden su istemekten utan!
“Menfez”, mahall-i nüfuz demek olup murâd, rûhtur. “Göl”den murâd, kalbdir. Ya’ni, ey kalb sâhibi olan insan, senin vücûd-i hakîkî deryâsında bir menfez olan rûhun vardır. Başkasının kalbine vârid olan ilm-i ledünnî suyundan isteme! Belki ilm-i ledünnî suyunu o deryâdan iste!
1069. Zîrâ “Elem neşrah” senin şerhin değil midir? Niçin tekrar şerh isteyici ve dilenici oldun?
“Bâz” kelimesi ikinci mısrâ’a merbûttur. Ya’ni, her tâlib-i Hak olan kimsenin Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâb buyrulan أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (İnşirâh, 94/1) [ya’ni, “Biz senin sadrını şerh etmedik mi?”] âyet-i kerîmesinden bit-tabi’ nasîbi vardır. Ey tâlib-i Hak olan sâlik, bu “Biz senin sadrını şerh etme- lında şöyle buyururlar: "Sizin dahi bu sözleri kendi bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfid olan odur. Eğer hâriçten bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız muâvenet etmedikçe kapıyı açamazlar. Hâricen bin söz söylersin, bâtınen musaddık olmadıkça fâide vermez ilh..."
در تفسير وَهُوَ مَعَكُمْ ["O sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkındadır
1070. Bâtınında kalbin şerhine bak; ta ki “Lâ tubsırûn"un ta`nesine gelmeyesin!
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zariyat'ta olan وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلا تَبْصِرُونَ ya'ni, (Zariyât, 51/20-21) “Yeryüzünde mûkınîn için âyetler vardır ve sizin nefsinizde de vardır, görmüyor musunuz?" âyet-ikerîmesine işâret buyruluyor. Ya'ni, Hakk'ın vücudunun ve ihâta-i zâtiyyesinin alâmetleri, îkān sahipleri için yeryüzünde mevcûd olduğu gibi sizin nefsinizde de vardır. Siz bunları görmüyor musunuz ki, kiminiz zât-ı ulûhiyyeti gökte ve kiminiz vücûdunuzun hâricinde, şurada burada arıyorsunuz? demek olur. Ve bu âyet-i kerîmede idrâklerini sû-i isti'mâl eden kullar hakkında ta'n ve teşnî' maʼnâsı vardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ta'n ve teşnî'den tahzîr için buyururlar ki: "Ey sâlik sen vücûdunun içinde bulunan kalbin vüs'atine bak ve idrâk-i maânî hususundaki geniş isti'dâdını gör de, Hak Teâlâ hazretlerinin zikrolunan âyet-i kerîmedeki ta'n ve teşnî'ine ma'rûz kalma!" Hind nüshalarında لا تبصرون yerine لا يبصرون vâki' olmuştur. Bu sûrette sûre-i A'raf'ta vâki' olan وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'raf, 7/198) ya'ni "Ey habîbim, sen onların sana nazar ettiklerini görürsün, halbuki onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuş olur. Ve bu âyette dahi kalb gözü kör olanlara ta'n ve teşnî vardır. Nitekim bu bâbdaki îzâhât IV. cildin 3465 numaralı beyt-i şerîfinde geçti.
Bu âyet-i kerîme sûre-i Hadîd'de vâki' olup tamamı şudur: هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Hadid, 57/4) Ya'ni "Ve O öyle Allâhü Zülcelâl'dir ki, gökleri ve yeri altı devrede yarattı; sonra arşa müstevî oldu. Arza giren şeyi ve arzdan çıkan ve gökten inen şeyi ve göğe urûc eden şeyi bilir; ve nerede olursanız o sizinle beraberdir ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyi dâimâ görücüdür"