Âhû kıssasının bakıyyesi
17. bölüm / 26 · 3392 kelime · ~17 dk okuma
906. Nâfesi pek latif olan hoş âhû günlerce eşek ahırında azabda oldu.
“Nâf”, göbek ma'nâsınadır. Burada âhûlarda olan misk göbeği ma'nâsı murad buyrulur. (آهوی خوشتر ناف آهوی خوش نافتر) takdîrindedir. Hey'et-i mecmûası terkîb-i tavsifidir. خوشتر ناف takdirinde olan خوش نافتر vasf-ı terkîbîdir. Sıfat, mevsûftan mukaddem zikredilmek sûretiyle olmuştur. Hind nüshalarında birinci mısra' روزها آن آهوی خوش ناف نر sûretindedir ki, ma'nâsı “Günlerce o latîf göbekli erkek âhû” demek olur. Bu surette خوش ناف vasf-ı terkîbîsi, âhûnun sıfat-ı evveli ve (نر) ikinci sıfatı olmuş olur.
907. Nitekim balık karadan dolayı nez' içinde muztaribdir. Bir hokka içinde gübre ve misk muazzebdir.
“Püşk”, koyun ve deve ve emsâli hayvanların gübresi demektir. Ya'ni, âhû, eşeklerin ahırında, balıklar karaya çıkıp hâlet-i nez' içinde muztarib oldukları gibi ve kezâ bir hokkanın içinde gübre ile misk bulunup yekdîğerine zıdd ve muazzeb bulundukları gibi, azâbda ve işkencede idi.
908. Bir eşek ötekine derdi ki: “Agâh ol, sus, vuhûşun babası şahların ve beylerin tab'ını tutar.”
Ya'ni, âhûnun hâl-i ıztırabını gören eşeklerden birisi öteki eşeğe istihzâ tarîkıyla derdi ki: "Bu yabânîlerin babası olan âhû şâhların ve beylerin tabîat ve meşrebine mâliktir.” “Vuhûş”, vahşî ve yabânî hayvanlar demektir. "Bü'l-vuhûş", vahşîlerin ve yabânîlerin babası demek olur.
909. Ve o diğeri, istihzâ ederdi de derdi ki: "Cezr ü medden gevher getirmiştir, ne vakit ucuza verir!"
Ve o diğer bir eşek dahi kezâlik istihzâ tarîkıyla diğer eşek arkadaşına derdi ki: "Denizin cezr ve medd hâlinden istifade edip gevher getirmiştir, hiç onu ucuz verir mi?"
"Medd ü cezr," ma'lum olduğu üzere denizin, yekdiğerini altı saatte bir ta'kîb eden bir nevi' harekettir. Ba'zı sâhillerde yirmi dört saat içinde iki defa yükselir, iki defa alçalır. Birbirini muntazam fâsılalarla ta'kîb eden bu iki hareketten birincisine, ya'ni denizin yükselmesine "medd", ikincisine ya'ni denizin alçalmasına "cezr" derler ki, her hareket altı saat fâsıla ile husûle gelir. Bu harekâta güneşin, bâhusûs arza daha yakın olan ayın câzibesi sebebiyet verir. Daha ziyâde tafsîlât coğrafya kitaplarında münderictir.
Bu kıssada "ahır”dan murâd, dünya ve "eşekler"den murâd, ehl-i dünyâ ve "âhû"dan murâd, âriflerdir ki, ehl-i dünyâ ârifler ile böyle istihzâ ederler ve derler ki: "Alem-i ervâhtan hakāyık ve maârif gevherlerini getirmiştir, onu bize ucuzca veremez!" Bu sözleriyle onun maârif ve hikemiyâtı ile istihzâ ederler.
910. Ve o diğer bir eşek ona derdi ki: "Bu nâziklik ile şahın tahtı üzerine [912] müttekî ol, de!"
Ya'ni, bir başka eşek dahi öteki eşeğe derdi ki: "Ona de ki, mâdemki tab'ında bu kadar nezaket vardır, bâri git padişahın tahtı üzerine dayanıcı ol!"
Ya'ni bizim tatlı tatlı yaşadığımız dünyâmızı beğenmiyor isen, git pâdişâh-ı hakîmin indinde otur!"
911. Öbür eşek doydu ve yemekten kaldı, binâenaleyh da'vet resmi ile âhuyu çağırdı.
Ya'ni, âhûnun hâl-i ıztırabını gören eşeklerden birisi öteki eşeğe istihzâ tarîkıyla derdi ki: "Bu yabânîlerin babası olan âhû şâhların ve beylerin tabîat ve meşrebine mâliktir.” “Vuhûş”, vahşî ve yabânî hayvanlar demektir. "Bü'l-vuhûş", vahşîlerin ve yabânîlerin babası demek olur.
912. Hayır, git ey fülân, iştihâm yoktur. Natüvânım!" diye başını böyle itti.
Ahu, eşeğe cevâben red ma'nâsını mutazammın olmak üzere başını arkaya doğru hareket ettirerek: "Ey fülân, iştihâm yoktur, ben zayıf ve nâtüvânım, dedi!"
913. Biliyorum ki, bir naz ediyorsun, yahud namustan nâşî bir ihtiraz ediyorsun", dedi.
Ya'ni, ehl-i dünyâ, ârif-i Hakk'ı huzûzât-ı dünyeviyyeye iştirâke da'vet ettiği vakit, ârif bu iştirak teklifini reddeder ve meclûb-i hazz-ı nefsânî olan kimse de ona ta'rîzen der ki: "Benim da'vet ettiğim haz reddedilecek bir şey değildir. Bilirim ki nazlanıyorsun veyâhud akran ve emsâlinin ta'n ve teşnî'ine maʼrûz kalıp nâmûsun ve izzet-i nefsin münkesir olacağından ihtirâz ediyorsun!" der.
914. O, kendi kendine dedi: "Bu senin tu'mendir, zîrâ ondan senin eczân diri ve yenidir."
O ârif, içinden eşeğin bu ta'rîzine cevâben dedi ki: "Bu teklif ettiğin şey sana lâyık olan tu'me ve gıdadır. Zîrâ o gıdâdan cisminin cüz'leri ve hüceyrâtı diri olur ve yenilenir; ve bu tu'meden senin vücûd-i kesîfinin zerrâtının emsâli teceddüd eder."
915. "Ben bir merg-zârın mûnisi olmuş idim; zülal ve bağçeler içinde asûde olmuş idim."
"Elîf", mûnis ve sahib ve dost demektir. "Merg-zâr", "merg" ile “zâr" edât-ı kesretinden mürekkebdir. "Merg", hayvânâtın otlamağa ziyâde rağbet ettiği tarâvetli yeşilliktir. Binâenaleyh "merg-zâr", ziyâde tarâvetli yeşillik de- mek olur. Ya'ni ârif der ki: “Ben hakîkat çemenzârının mûnisı idim; hakâyık âb-ı zülâlini içerdim ve ma'rifet bağçelerinde rahat olurdum.”
916. Her ne kadar kazâ bizi azâba attı ise de, o huy ve müstetâb olan tabîat ne vakit gider?
“Her ne kadar kazâ-yı ilâhî bizi o merg-zâr-ı ma'nevîden ve âlem-i latîf-ten eşek ahırı mesâbesinde olan bu dünyâ-yı kesîfe ve azâb içine attı ise de, o ezeldeki hûy-ı latîf ve pâk olan tabîat bizden gider mi?”
917. Gerçi fakîr oldum, ne vakit dilenci yüzlü olurum? Ve her ne kadar libâsım eski ise de ben yeniyim!
“Gerçi vatan-ı aslîmden ayrılarak aranıza düştüm ve fakîr ve garîb oldum, fakat bu hâl içinde dilenci yüzlü ve arsız değilim; ve her ne kadar libâsım eski püskü ise de ben her an içinde yeniyim. Ya'ni cismiyyetim cihetinden eski isem de, kalb cihetinden her an yeni yeni tecelliyât-ı Hakk'a mazharım.”
918. Lâle ve sünbülü ve reyhânı dahi binlerce nâz ve nefretle yemişim.
"Sipergam", reyhan ve fesleğen ma'nâsınadır. Arif-i kâmil der ki: "Ben tecelliyât-ı zâtiyyenin mazharıyım. Tecelliyât-ı rûhâniyyenin elvânını bile nâz ve nefretle kabûl etmişim!" Ma'lûm olsun ki, zât-ı Hakk'ın tecellîsi olduğu gibi rûhun dahi tecellîsi vardır; ve sâliklerin çoğu bu makamda mağrûr olmuşlardır ve tecellî-i Hakk'ı bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer mürşid kâmil ve sâhib-i tasarruf olmazsa bu vartadan halâs güç olur. Gönül âyînesi sıfât-ı beşeriyyeden ve tabîat pasından sâfi olduğu vakit, ba'zı sıfât-ı rûhâniyye kalbe tecellî eder ve o envâr-ı rûhâniyyetin galebelerinden olur. Zîrâ rûh tamâmiyle sıfât-ı beşeriyyeden çıkmıştır; ve ba'zan rûh tamâmen kendi sıfatıyla tecellî eder; ve bu, sıfat-ı beşeriyye âsârının kâmilen mahvından olur. Zîrâ rûhun zâtı halîfe-i Hak'tır, tamâmen tecellî eder ve hilafeti sebebiyle "Ben Hakk'ım!" der. Tecellî-i rûhânî ile tecellî-i rabbânî arasındaki fark budur ki, tecellî-i rûhânî hudûs damgasını tutar. Onun için sıfât-ı beşeriyyeyi ifnâ kuvveti olmaz. Gerçi zuhūru vaktinde sıfât-ı beşeriyyeyi izâle eder, velâkin fânî edemez. Vak- tâki tecellî hicâb arkasına gider, derhal sıfat-ı beşeriyyet zâhir olur. Velâkin tecellî-i Hak Sübhânehû ve Teâlâ bu âfetlerden emîndir. Beyt-i şerîfte lâle ve sünbül ve reyhân ile sıfât-ı rûhâniyyenin tecellîsine işâret buyrulur ki, bu tecellî kâmilin maksûdu değildir, onun maksûdu tecelliyât-ı rabbaniyyedir.
919. Dedi: "Evet öğün bakalım, öğün öğün! Gariblik içinde çok boş söz söylemek mümkindir!"
“Lâf", zâid söz ve kendini medhetmek ma'nâsınadır. "Lâf zeden", öğünmek demek olur. Ya'ni, âhûyu ziyâfete da'vet eden eşek, âhûdan sözleri işitince ona dedi: "Evet, öğün bakalım, öğün öğün dur! Zîrâ gariblikte öğünmek, atıp tutmak çok mümkindir!"
920. Dedi: "Muhakkak nâfem şahitlik verir. Öd ve anber üzerine minnet [922] koyar."
"Nâfe", göbek ma'nâsına olup burada murâd, kâmilin kalbidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfi âhûnun misk göbeği gibidir. O kalbden münteşir olan füyûzât-ı rabbaniyyenin kokusu ve âsârı, onun kemâlinin şâhididir. O kokunun önünde zâhirdeki öd ağacının ve anberin kokuları baş eğerler.
921. Lakin onu kim koklar? Sahib-i meşâmm! Gübreye tapıcı olan eşek üzerine o harâm oldu.
Lâkin ârif-i billâhın kalbinden münteşir olan füyûzât-ı rabbâniyye kokusunu kim koklar? O kokuyu ancak sahib-i meşâmm olan, ya'ni rûhunun burnu sıfât-ı nefsâniyye ile tıkanmamış olan kimse koklar. Yoksa gübre mesâbesinde olan dünyaya ve maddiyâta tapıcı olan eşek üzerine o koku harâm oldu. "Şeneved", "şenîden" masdarından fiil-i muzâri'dir; "şemîden", ya'ni "koklamak" ma'nâsınadır. Bu sûretle şîn'in fethasıyladır. "İşitmek" ma'nâsına olan "şinîden", şîn'in kesriyledir.
922. Eşek, yol üzerinde eşek sidiği koklar; bu taifeye miski ben nasıl arz edeyim?
"Gümîz", sidik ma'nâsınadır. Ya'ni, bir eşek yol üzerine işer, diğer bir eşek dahi gelip onun sidiğini koklar ve dudaklarını dışarıya devirerek başını yukarıya kaldırır. Burada "sidik"ten murâd, ehl-i dünyânın mütâlaât-ı felsefiyyesidir ki, bundan zevk alan kimseler, ancak onların misli olan ehl-i dünyâ ve humekādır. "Misk"ten murâd, hakäyık ve maârif-i ilâhiyyedir. Bu tâife, evliyâ-yı kirâmın maârifinden zevk almazlar; ve bunlara bunu arz etmek beyhûdedir.
923. Bunun için o müstecib olan nebî, "İslam dünyada garîbtir" remzini buyurdu.
"Müstecîb", cevâb vermek ma'nâsına olan "isticâbe"den ism-i fâildir, "cevâb verici" demektir. Ya'ni, âhû mesâbesinde olan ârif-i kâmilin, eşek ahırı mesâbesinde olan dünyâda ehl-i dünyâ arasında garîb ve yabancı kaldığı için, müşkil hallerin ve mes'elelerin cevabını verici olan o Nebiyy-i zîşan hazretleri, “İslâm dünyada garîbdir" remzini buyurdu. Zîrâ İslâm-ı hakîkîyi temsil eden ancak ârif-i kâmil olanlardır. Bu beyt-i şerifte ان الاسلام بدأ غريبا وسيعود غريبا فطوبى للغرباء ya'ni "Muhakkak İslâm garîb olarak zâhir oldu ve garîb olarak avdet edecektir, imdi ne mutlu garîblere!" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Nitekim 831 numaralı beyt-i şerîfin ibtidâsındaki sürh-ı şerîfte bu hadis münderic idi.
924. Zîrâ ki, onun akrabâsı dahi ondan ürkerler; gerçi onun zâtıyla melekler hemdemdirler.
Ya'ni, o ârif-i kâmil öyle bir garîbdir ki onun akrabâsı ve taallukātı bile ondan ürküp kaçarlar. Bununla beraber o ârifin zâtıyla melekler musahibdirler. Binâenaleyh o âlem-i melekûtun gayrı değildir, âlem-i nâsûtun gayrıdır.
925. Onun sûretini enâm cins görürler, lakin ondan o kokuyu bulmazlar.
"Enâm”, nâs, insanlar ve yeryüzünde olanlar, mahlûklar; “meşâm", burunlar ve koklamak mahalleri demektir. Fârisîler mîm'i şeddesiz kullanırlar. Burada "meşâm"dan murâd, "koku"dur. Ya'ni, halk, ârif-i kamili kendi cins- "Gümîz", sidik ma'nâsınadır. Ya'ni, bir eşek yol üzerine işer, diğer bir eşek dahi gelip onun sidiğini koklar ve dudaklarını dışarıya devirerek başını yukarıya kaldırır. Burada "sidik"ten murâd, ehl-i dünyânın mütâlaât-ı felsefiyyesidir ki, bundan zevk alan kimseler, ancak onların misli olan ehl-i dünyâ ve humekâdır. "Misk"ten murâd, hakäyık ve maârif-i ilâhiyyedir. Bu tâife, evliyâ-yı kirâmın maârifinden zevk almazlar; ve bunlara bunu arz etmek beyhûdedir.
926. Öküz nakşı arasında bir arslan gibi. Onu uzaktan gör, fakat onu cüst ü cû etme!
"Me-kâv", "kâvîden" masdarından emr-i hâzırdır; "cüst ü cû etmek" ve "bir kimseyi el ve dil ile incitmek" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, ârif-i kâmil ehl-i dünyâ arasında, öküz heykelleri ve nakışları arasında olan bir arslan misâlidir. Ey gāfil sen onu kendi cinsinden görüp ona lâubâliyâne yaklaşma ve onu uzaktan temâşâ et! Fakat bu temâşân onu imtihan kasdıyla tefahhus için veyâhud el ve dil ile incitmek için olmasın! Zîrâ o arslandır, lâubâli takarrübe gelmez.
927. Ve eğer cüst ü cû edersen cisim öküzünü bırak! Zîrâ o arslan huylu öküzü yırtar.
"Terk", Arabî bir kelime olup "bırakmak" demektir. Bahâr-ı Acem'in beyânına göre bu kelime Fârisî'de "güften" ve "kerden" ve "dâden" ve "giriften" masdarlarıyla kullanılır ve "terketmek" ma'nâsı verilir. Binâenaleyh ترك گاو تن بگو ibâresi, “cisim öküzünü terk et ve bırak!" demek olur. "Söylemek" ma'nâsına olan "güften" masdarının burada ma'nâ-yı aslîsi yoktur. Bu sûrette ibâreye "cism öküzünün terkini söyle!" ma'nâsı vermek münasib olmaz. Ya'ni, eğer ârif-i kâmili uzaktan temâşâ etmeyip, ona imtihan kasdıyla yaklaşırsan veyâhud el ve dil ile incitmek için yaklaşırsan cisminin öküzünden vazgeç! Zîrâ o arslan huylu olan ârif-i kâmil senin cisminin öküzünü yırtar. Atîde[ki] menkıbe bu beyt-i şerîfin ma'nâsını tavzîh eder: Menkıbe: Sâdât-ı Nakşiyye'den Mevlânâ Alâüddin hazretleri naklederler ki: "Bir gün Mekke'de şeyh Abdülkebîr Yemenî hazretlerinin meclis-i şerîfine girdim. Meclislerinde sâdât ve meşâyih ve ulemâ ve fukahâ-yı Mekke'den çok kimseler var idi; ve şeyh hazretleri maârif-i ilâhiyyeden söz söyler idi. Orada ulemâ arasında galîzu't-tab' bir fakîh dahi var idi. Ehlullâh ve ehlullâhın kelâmına münkir idi. İ'tirâz vechi üzere şeyhin sözlerine muhalefet etti. A'yân-ı meclisten birisi o fakîhe hiddet edip, "Sus!" dedi. Fakîh cevâben, “Eğer nâ-meşrû’ ve nâ-ma’kûl söylersem beni men’ediniz! Eğer sözüm meşrû’ ve ma’kûl ise niçin mâni’ oluyorsunuz?” dedi. Hz. Şeyh bana dönüp buyurdular ki: منّه عاجمی یا Ya’ni, “Ey Acem beni bundan kurtar!” Fakîh dedi ki: “Acâyib, ben zulüm ve şetm mi ediyorum ki, halâs istiyorsunuz? Bir söz söylediniz bana şübhe ârız oldu. Cevâb isterim cevâb! Bu kadar mübâlâğanın ne ma’nâsı vardır?” Bu sözü müteâkıb Hz. Şeyhe gazab târî olup o fakîhe dönerek. “Şübhen nedir, söyle!” buyurdular. Fakîh söze başlayacağı vakit heman yüzü üstüne düştü ve aklı başından gitti. Şeyh hazretleri de kalkıp odalarına gittiler. Meclis dağıldı. O fakîh bîhûş bir hâlde yüzü üzerine düşmüş kalmış idi. Sonra bir kilim getirdiler, fakîhi kilim içine koyup dışarıya çıkardılar. Henüz şeyh hazretleri odalarından dışarıya çıkmamış idi ki, fakîh teslîm-i rûh etti.
Diğer bir gün şeyh hazretlerinin huzûruna gitmiş idim. Hatırımdan geçti ki, ehlullah kerem ve mürüvvet sâhibleridir; o fakîh ise bunların ahvâl-i bâtınelerinden gâfil bir kimse idi. Eğer affetseler olmaz mıydı? Bu hâtırayı müteâkıb şeyh hazretleri buyurdular ki: “Ey Acem, kabzası muhkem yere dikilmiş ve ucu dışarıda kalmış olan bir keskin kılıca çıplak bir câhil gelip sînesiyle olanca kuvveti ile kendisini çarpsa, kılıç onu helâk ettiğinden dolayı o kılıcın bir kabâhati olur mu?”
928. Öküzlük tab’ını senin başından çıkarır, hayvandan bir hayvanlık huyunu koparır.
Ya’ni, eğer sen insân-ı kâmilin huzûruna i’tirâz etmek ve onu incitmek için gitmeyip, feyzine intizâr için gider isen, senin öküzlük tabîatını, senin rûh-i hayvânînden koparır. Hayvanlık ahlâkını, senin rûh-i hayvânînden koparır.
929. Öküz olsan onun indinde arslan olursun. Eğer sen öküzlük ile hoş isen arslanlık isteme!
O insân-ı kâmilin huzûruna öküz tabîatında olarak gitsen ona münkād ve mutî' olduğun vakit, onun indinde terakkî edip ma'nâ arslanı olursun. Fakat eğer sen öküzlük ve hayvanlık tabîatından memnûn isen, o kâmilin huzûrunda ma'nâ arslanlığı talebiyle bulunma! [Yûsuf, 12/43] âyet-i إني أرى سبع بقرات سمَانِ يَأْكُلُهُنَّ سبع عجاف kerîmesinin tefsîri. Hak Teâlâ o zayıf öküzleri aç arslanlar sıfatında yaratmış idi, tâ ki o yedi semiz öküzü iştihâ ile yiyeler, eğerçi o öküzlerin sûretinin hayallerini rü'yâ âyînesinde gösterdiler. Sen ma'nâya bak!
Bu âyet-i kerîme sûre-i Yûsuf'ta vâki'dir. Tafsîli tefsîr kitablarında olduğu üzere, kıssanın mücmeli budur ki: Yûsuf (a.s.) köle olarak Mısır'da satıldığı vakit, Mısır hükümeti ekâbirinden birisi satın aldı. O vakit Mısır'da hükümdâr olan melik Reyyân ibnü'l-Velîd bir rü'yâ gördü ki, bu âyet-i kerîme o rü'yâyı beyân buyuruyor: وقال الملك إني أرى سبع بقرات سمان يأكلهن سبع عجاف وسبع سنبلات خضر وآخر يابسات يا أيها الملأ أفتوني في رؤياي إن كنتم للرؤيا تعبرون (Yûsuf, 12/43)
Ya'ni, "Melik Reyyan dedi ki: Ben rü'yâda yedi sémiz öküz gördüm ki, yedi zayıf öküz onları yer; ve yedi yeşil başak ve diğer yedi kuru başak gördüm ki, kuru başaklar yeşil başaklara galebe eder. Ey kavmin eşrâfı, eğer rü'yâ ta'bîrini biliyor iseniz benim rü'yâm hakkında kavî cevab verin!"
Cenâb-ı Pîr efendimiz bu rü'yâdaki remz ve işârete intikāl etmek sûretiyle âyet-i kerîmeyi tefsîr buyururlar. Remz ve işâret budur ki, rü'yâda melikin gördüğü semiz ve zayıf öküzlerin her ikisi de cinsiyette ve sûrette müttehiddirler, fakat ma'nâda müttehid değildirler. Rü'yâ aynasında gösterilen şey öküzlerin sûretâ müttehid ve ma'nen yekdiğerinden ayrı olduklarıdır. Bu ayrılık zayıf öküzlerin bâtında arslan olup semiz öküzleri yemesi ve kuru başakların yaş başakları yutması idi. Binâenaleyh sen onların sûrette cinsiyetlerine ve müttehid olmalarına bakma, ma'nâlarına bak! Kezâ insân-ı kâmil dahi sûrette zayıf ve ehl-i nefs olan kimseler ise sûrette kavî iseler de insân-ı kâmil bâtında arslan olduğundan o kavîleri yutar ve galebe eder. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyrulur:
إني أرى سبع بقرات سمان يأكلهن سبع عجاف [Yûsuf, 12/43] âyet-i kerîmesinin tefsîri. Hak Teâlâ o zayıf öküzleri aç arslanlar sıfatında yaratmış idi, tâ ki o yedi semiz öküzü iştihâ ile yiyeler, eğerçi o öküzlerin sûretinin hayallerini rü'yâ âyînesinde gösterdiler. Sen ma'nâya bak!
Bu âyet-i kerîme sûre-i Yûsuf'ta vâki'dir. Tafsîli tefsîr kitablarında olduğu üzere, kıssanın mücmeli budur ki: Yûsuf (a.s.) köle olarak Mısır'da satıldığı vakit, Mısır hükümeti ekâbirinden birisi satın aldı. O vakit Mısır'da hüküm-dâr olan melik Reyyân ibnü'l-Velîd bir rü'yâ gördü ki, bu âyet-i kerîme o rü'yâyı beyân buyuruyor: وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ (Yûsuf, 12/43) Ya'ni, "Melik Reyyan dedi ki: Ben rü'yâda yedi semiz öküz gördüm ki, yedi zayıf öküz onları yer; ve yedi yeşil başak ve diğer yedi kuru başak gördüm ki, kuru başaklar yeşil başaklara galebe eder. Ey kavmin eşrâfı, eğer rü'yâ ta'bîrini biliyor iseniz benim rü'yâm hakkında kavî cevab verin!"
Cenâb-ı Pîr efendimiz bu rü'yâdaki remz ve işârete intikāl etmek sûretiyle âyet-i kerîmeyi tefsîr buyururlar. Remz ve işâret budur ki, rü'yâda melikin gördüğü semiz ve zayıf öküzlerin her ikisi de cinsiyette ve sûrette müttehiddirler, fakat ma'nâda müttehid değildirler. Rü'yâ aynasında gösterilen şey öküzlerin sûretâ müttehid ve ma'nen yekdiğerinden ayrı olduklarıdır. Bu ayrılık zayıf öküzlerin bâtında arslan olup semiz öküzleri yemesi ve kuru başakların yaş başakları yutması idi. Binâenaleyh sen onların sûrette cinsiyetlerine ve müttehid olmalarına bakma, ma'nâlarına bak! Kezâ insân-ı kâmil dahi sûrette zayıf ve ehl-i nefs olan kimseler ise sûrette kavî iseler de insân-ı kâmil bâtında arslan olduğundan o kavîleri yutar ve galebe eder. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyrulur:
930. O Mısır'ın bir azîzi rü'yâda gördü, çünkü gayb gözüne feth-i bâb oldu.
"Gayb gözü"nden murâd, kalbin âlem-i melekûta olan cihetidir. Zîrâ kalbin, birisi âlem-i melekûta ve diğeri âlem-i nâsûta müteveccih olan iki yüzü vardır. Hak Teâlâ hazretleri bir kimseye âlem-i nâsûtta vâki' olacak bir hâdiseyi göstermek murâd buyurduğu vakit, bu hâdisenin bâtınına münâsib olan bir sûreti âlem-i misâlde gösterir ki, buna ıstılâhât-ı sûfiyyede “keşf-i muhayyel” derler. Bu sûret ta'bîre muhtaçtır.
931. Pervere mensûb olan çok semiz yedi öküzü, onları o yedi zayıf öküz yedi.
"Perver", ev altında her tarafından hava cereyânına müsâid olan bodrum ma'nâsınadır ki, orada hayvan beslerler. Buraya "pervâr" dahi derler (Ferheng-i Reşîdî ve Burhân). "Perverî"de, "ye" nisbet için olup, "perverde" beslenmiş hayvan demek olur. Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyt ile bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, "O azîz-i Mısır, gayb gözüne feth-i bâb olduğu için rü'yâsında pervere mensûb olan çok semiz yedi öküzü gördü ki, o semiz öküzleri, o yedi zayıf öküz yedi" demek olur.
932. O zayıflar bâtında arslan idiler, yoksa öküzleri yiyici olmazlar idi.
O zayıf öküzler zâhirde âciz görünür iseler de bâtında arslan meşrebinde ve çok kavî idiler. Eğer onlar bâtında kavî olmasa idiler, o zâhirde semiz görünen öküzleri yiyemez idiler. Zîrâ bâtınî olan kuvvet, zâhirî olan kuvvete dâimâ gâlibdir.
933. Şimdi merd-i kâr, sûrette beşer geldi, fakat onda âdem yiyici arslan gizlidir.
"Merd-i kâr"dan murâd, bâtını faâl olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, insân-ı kâmil zâhirde âciz olan bir beşer sûretinde görünür. Fakat onun bâtını o kadar kavî bir arslanıdır ki, o arslanın adam yiyicilik hassası vardır. Ya'ni âdemin cihet-i hayvâniyyetini yiyip mahveder ve onun insanlık ciheti meydâna çıkar.
934. Ademi hoş yer, onu ferd yapar; eğer derdini koparırsa, onun tortusunu saf eder.
İnsân-ı kâmilin bâtını adamı latîf bir sûrette yer ve rûh ile nefisten mürek-keb olan o adamı, rûh hâline kalb etmek sûretiyle ferd ve basît yapar. Eğer onun vücudunda rûhun derdi ve illeti olan nefsini kökünden koparırsa, tor-tusunu sâf ve süzülmüş bir hâle getirir. Zîrâ insanın sıfât-ı nefsâniyyesi Hak ve hakîkate hicâb olduğu cihetle, başının derdi ve belâsıdır. Bu derd ve belâ mündefi' olunca ruhunun sıfatı zâhir olup, rûhunun gözüyle cemâl-i Hakk'ı müşâhede eder. Binâenaleyh onun kesif bir tortu mesâbesinde olan nefsi sı-fât-ı rûhâniyyeyi iktisab etmekle sâf ve süzülmüş bir hâle gelir.
"Derdeş kened" ibâresinde "kened" fiili, "kerden" masdarının müzâri'i olup mazmûm [ya'ni "küned"] okunursa: "Eğer ona derd eylerse" demek olur. Bundan murâd, aşk-ı Hak veyâ riyâzât ve mücâhede derdini tahmîl ederse demektir. Ya'ni, "Eğer insan-ı kâmil bir adama aşk-ı ilâhî veyâ riyâ-zet ve mücâhede derdini tahmîl ederse onun tortusu sâf olur" demek olur.
Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 50. faslında bu ma'nâda şöyle buyu-rurlar: "Îsâ (a.s.) عجبت من الحيوان كيف يأكل الحيوان Ya'ni "Hayvan hayvanın etini nasıl yediğine taaccüb ederim" buyurmuştur. Ehl-i zahir derler ki: “İnsan hayvan etini ekl eder, halbuki ikisi de hayvandırlar. Bu hatâdır, niçin? Zîrâ insan et yer, velâkin o yediği hayvan değildir, cemâddır. Çünki ölünce hay-vanlık kalmaz. Ancak garaz budur ki, şeyh, mürîdini bî-keyfiyet ve niteliksiz bir hâlde yutar, böyle garîb bir hâle taaccüb ederim." Ma'lûm olsun ki, bu hâ-le "fenâ-fi'ş-şeyh" derler. Ehlullah buyurmuşlardır ki: "Bir mürid bu makāma geldikde, kendi vücudunu şeyhin vücudunda fânî olmuş görür; söylediği va-kit şeyhi söyler, dinlediği vakit şeyhi dinler. Bu makamdan terakkî ettikde "fenâ-fi'r-resûl" ve ondan dahi terakkî edince "fenâ-fillâh"a vâsıl olur.
935. O, o bir derdden dolayı cümle derdlerden kurtulur, o ayağı Sühâ'ya koyar.
O mürîd, insân-ı kâmilin sohbetinden hâsıl ettiği bir derdden dolayı, dünyânın ve âhiretin bütün derdlerinden kurtulur. Rûhunun ayağını Sühâ üzerine koyar. "Sühâ", "Benâtü'n-na'ş-i kübrâ" ta'bîr olunan yıldızlara yakın, küçük görünen bir yıldızın ismidir. Onun arzdan küçük görünmesi pek uzak olmasından nâşîdir. Beyt-i şerîfte "Sühâ” ta'bîriyle rûhun pek yüksek mahalle- re urûc edeceğine işâret buyrulur. Ba'zı nüshalarda "Sühâ" yerine "semâ” vâ-ki' olmuştur. Bu da aynı ma'nâyı ifade eder.
936. "Pür-nühûset olan karga gibi ne kadar söylersin, ey Halil neden dolayı horoz öldürdün?"
Bu beyt-i şerîfteki hitâbı Hz. Pîr efendimiz kendi zât-ı şerîflerine ve bâtın-larına tevcîh buyururlar. Ya'ni, "Ey vaktin Halîl'i olan Mevlânâ, tab'ında uğursuzluk dolu olan karga gibi ne kadar söylersin ve sözü uzatırsın, mürî-din bâtınında horoz mesâbesinde olan sıfatı niçin kal' ve izâle edersin?"
937. Dedi, "Ferman için!" "Fermanın hikmetini söyle, tâ ki onu mu-be-mû tesbih edici olayım!"
Cenâb-ı Pîr'in bâtın-ı şerîfleri cevâben dedi: "Horozu fermân-ı ilâhî olduğu için öldürdüm." Zâhirleri tekrar bâtınlarına hitâb edip buyuruyorlar ki: "O hâlde fermân-ı ilâhînin sebeb ve hikmetini söyle! Tâ ki bu hikmet-i ilâhî zâ-hir olsun da ben onu inceden inceye tesbîh ve tenzîh edici olayım ve taaccüb edip "Sübhanellah" diyeyim!"