Münâcât
16. bölüm / 26 · 10580 kelime · ~53 dk okuma
778. Ey bir toprağı altına tebdîl etmiş, başka toprağı beşerin babası etmiş olan!
Ey toprağı bazı ahval ve şerait tahtında altın unsuruna tebdîl etmiş olan ve toprağın diğer bir nev'i olan cism-i hayvânîyi beşerin babası hâline tahvil buyurmuş olan Hak Teâlâ hazretleri!.
779. Senin işin a'yânı tebdil ve atâdır; benim işim sehv ve nisyân ve hatâdır.
"A'yân"dan murâd, ehl-i hakîkatin "a'yân-ı hâriciyye" dedikleri "suver-i eşyâ"dır. Ya'ni, yâ Rabbe'l-âlemîn, senin işin suver-i eşyayı birtakım istihâ-lât dâiresinde tebdîl etmektir. Bu tebdîl dah ihsân ve atâya müsteniden vâki' olur. Meselâ toprak mertebe-i cemâdın en sâkiti ve en aşağısıdır. Ma'deniyât ve gayr-ı zî-rûh şubesinde o toprağı ma'denlerin dûnu ve mebzûlü olan de-mire ve demiri onun fevkı olan bakıra ve bakırı onun fevkı olan altına kalb ve tahvîl edersin. Ve zî-rûh şubesinde dahi toprağı evvelâ nebâta ve nebâtı onun fevkı olan hayvana ve hayvanı da onun fevkı olan insana tebdîl eder- sin. Beni bu tebdîl ve atâ ile mertebe-i insâniyyete getirdiğin hâlde benim işim kendi mertebemin îcâbından gafil olup sehv etmektir; ve mâsivâya meşgül olup kendi vazîfe-i insâniyyemi unutmaktır ve terk etmektir ve suç ve günah yapmaktır.
780. Sehv ve nisyanı ilme mübeddel et! Ben bütün gazabım, sen beni sabır ve [782] hilim yap!
"Hilm" (حلم), Arabî'de "dost ve sadîk" ma'nâsına ve Fârisî'de "hışım ve gazab" demektir (Burhân). "Yâ Rab, benim sehv ve nisyânımı ilme tebdîl et! Benim nefsim baştan ayağa hışm ve gazabdır; sen beni bu sıfat-ı gazabın zıddı olan sabır ve hilim sıfatlarıyla muttasıf kıl! Zîrâ senin atâyâ-yı ilâhiyyen dâimâ kötüyü iyiye tebdîl etmektir."
781. Ey sen ki, çorak toprağı ekmek yaparsın, ve ey sen ki, ölü ekmeği can yaparsın!
Ey süflîyi âlî kılan mürebbîmiz, sen çorak ve nebâttan ârî olan toprağa kuvve-i inbâtiyye bahş edip buğday yaparsın ve onu ekmek yapmağa sâlih hâle getirirsin; ve o cemâd hükmünde olan ekmeği dahi insana gıdâ yapıp onun rûh-i hayvânîsi mertebesine getirirsin!
782. Ey sen ki, hayran olan canı rehber edersin; ve ey sen ki, yolsuzu peygamber yaparsın!
Ey Allah'ım, sen öyle bir lutf u kerem sâhibisin ki, âlem-i keserâtta hayrân olan bir can sâhibini kendine mûsil olan tarîka sevk eder ve cemâlinin perdesini açıp onu kendine nâib ve halîfe kılarsın; ve âciz kullarına onu tarîk-ı hidâyette rehber ve mürşid yaparsın; ve sen öyle bir Rahîm-i zü'l-celâlsın ki, sana vusûl yolunu bilmeyen bir kulunu, kullarına cenâb-ı ulûhiyyetinden haber getirici yaparsın!
İkinci mısra'da ووجدك ضالا فهدى ya'ni (Duha, 93/7). "Ey Resûlüm, Rabbin seni ilim ve hikmetten hâlî bulup vahiy ve ilhâm ile sana hidâyet etti" Ve مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ (Şûrâ, 42/52) ya'ni "Sen kable'l-vahy kitâb ve îman nedir bilmez idin!" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. sin. Beni bu tebdîl ve atâ ile mertebe-i insâniyyete getirdiğin hâlde benim işim kendi mertebemin îcâbından gafil olup sehv etmektir; ve mâsivâya meşgül olup kendi vazîfe-i insâniyyemi unutmaktır ve terk etmektir ve suç ve günah yapmaktır.
783. Her kim bu cihandan âb-ı hayat hazırlarsa, ölüm ona başkalarından daha çabuk gelir.
"Zû ter”, “zûd ter (زود تر)in muhaffefidir, "daha çabuk" demektir. Ya'ni, "Her kim bu cihandan ve bu hayât-ı faniyeden, âb-ı hayatı ve hayat-ı ebediyyeyi düzer ve tedarik ederse, ona ölüm başkalarından daha çabuk gelir. Zîrâ ölüm lezzât-ı fâniyeden göz yummaktır. Bu dünyâda hayât-ı ebediyyeye nâil olanlar ve mevt-i ihtiyârî ile ölenler mevt-i iztirârî ve tabîî ile ölenlerden daha çabuk dünyanın lezzâtından göz yumarlar." Bu beyt-i şerîf münâcât arasında cenâb-ı Pîr efendimizin istıtrâd kabîlinden bir irşadıdır.
784. Yeryüzünün cüz'ünü gök edersin; yer yüzüne yıldızlardan çoğaltırsın.
Birinci mısra'da sûre-i Talak'ta olan اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتِ وَمَنَ الْأَرْضِ مِثْلُهُنَّ (Talâk, 65/12) ya'ni "Allah Teâlâ hazretleri öyle Allah'tır ki, yedi semâvâtı yarattı ve arzdan dahi onların mislini yarattı." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Ve arzdan yedi semâvâtın misli"nden murâd, insân-ı kâmildir ki, onun cismi yeryüzünün cüz'ündendir. Zîrâ insân-ı kâmil cemʻiyyet-i esmâiyyeye mazhariyeti hasebiyle, yedi göğün mazhariyetlerini dahi muhîttir. Ve ikinci mısra'da dahi العلماء مصابيح الارض ya'ni "Ulema yeryüzünün yıldızlarıdır". Ve العلماء في الارض كمثل النجوم في السماء ya'ni "Yeryüzünde ulemâ, gökte yıldızların misli gibidir" hadîs-i şerîflerine işaret buyrulur. Beyt-i şerîfin hulasa-i ma'nâsı: "Yâ Rabbe'l-âlemîn, yeryüzünün bir cüz'ü olan bir cism-i beşeri ism-i zâtına mazhar edip onu yedi göğün misli yaparsın ve onu kutbiyet makāmında oturtursun ve sair evliyâyı ve ulema-billâhı da göğün yıldızları gibi çoğaltırsın." Kutub ile sâir evliyâ hakkında I. cildin 2966 ve 2967 numaralı beyitlerinde de îzâhât vardır; ve bu beyt-i şerîfin ma'nâsında o beyitlerle irtibât vardır.
785. Gönül gözü ki o gerdûne baktı, gördü ki, burada her bir dem kimyagerlik vardır.
"Gerdûn", felek, "mînâ”, lafz-ı Hindî olup Fârisî'de müsta'meldir, "kimya" ma'nâsına gelir. Binâenaleyh "mînâ-ger”, kimyâger demek olur; ve burada kimyâgerlikten murâd suver-i âlemin ve a'yânın istihâlâtı ve tebeddülâtıdır. Ya'ni, kalb gözü kâinâta nazar etti, gördü ki bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde türlü türlü istihâlât ve tebeddülât vardır. Zîrâ yeryüzü an-asl bir toprak evden ibâret olduğu hâlde onun üzerindeki mahlûkātın envâ'ı hep bu toprağın isti-hâlâtından husûle gelmektedir. Bu hâl ise pek büyük bir kimyâgerliktir.
786. Ayanın kalbı ve iksîr-i muhît vardır; dikilmemiş ten hırkasının îtilafı vardır.
"A'yân"dan murâd, suver-i eşyâ; "kalb", döndürmek; “iksîr", kimyâger-lerin kullandıkları gizli bir maddedir ki, o vâsıtayla bakır altına tahavvül eder. "Muhît", kaplayıcı; "îtilâf", toplanmak, cem'olmak. Ya'ni, "Gönül gözü kâ-inâta nazar etti, gördü ki orada suver-i eşyânın yekdiğerine kalbı ve döndü-rülmesi vardır; ve kezâ bunları yekdiğerine kalb için umûmî ve eşyanın hey'et-i mecmûasını kaplayan iksîr vardır; ve rûha giydirilecek olan ve he-nüz dikilmemiş bulunan cisim hırkasının toplanıp cem'olması vardır." İkinci mısra'daki "mahit" (مخيط) mekîl vezninde, “aslı üzere dikilmiş esvâb" de-mektir. "Bî-mahît", dikilmemiş demek olur.
787. Sen o günden ki vücuda geldin, bir ateş ya toprak ya bir hava idin.
Ey insan, sen cismâniyet âleminde vücûde geldiğin gün, ya bir ateş veyâ bir toprak veyâhud bir hava idin; ve cismin şimdiki cem'iyyet-i unsuriyyeyi bulmuş değil idi.
788. Eğer senin için o hal üzerinde bekā olaydı, muhakkak sen bu irtikāya ne vakit erişirdin?
Ya'ni, eğer senin senliğin o anâsır-ı müteferrika üzerinde kalmış olsa idi, sen cem'iyyet-i unsuriyyeyi hâiz olan bu cism-i beşeriyyete terakkî eder mi idin? Ve bu mertebe-i kemâli bulur mu idin?
789. Tebdil ediciden dolayı evvelki varlık kalmadı. Onun yerine daha iyi bir varlık dikildi.
kimyâgerlikten murâd suver-i âlemin ve a'yânın istihâlâtı ve tebeddülâtıdır. Ya'ni, kalb gözü kâinâta nazar etti, gördü ki bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde türlü türlü istihâlât ve tebeddülât vardır. Zîrâ yeryüzü an-asl bir toprak evden ibâret olduğu hâlde onun üzerindeki mahlûkātın envâ'ı hep bu toprağın istihâlâtından husûle gelmektedir. Bu hâl ise pek büyük bir kimyâgerliktir.
790. Birbirinden sonra, ikincisi ibtidadan iyi böyle yüz binlerce varlıklara kadar.
Bu beytin hem yukarıdaki hem de aşağıdaki beyitlere irtibâtı ihtimali vardır.
791. Tebdil ediciden gör, vâsıtaları bırak! Zîrâ vâsıtalardan dolayı onun aslından uzak olursun.
Birinci mısrâ'ın birinci cümlesi yukarıki beytin mütemmimi olabilir. Ya'ni, anâsır-ı müteferrikadan bu cem'iyyet-i unsuriyye mertebesini hâiz olan cism-i beşer hâlini iktisab edinceye kadar birbirinden sonra, ikincisi birincisinden daha yüksek tebdîlleri, tebdîl edici olan Hak Teâlâ'nın tasarrufundan gör! Meselâ gaz mertebesinde olan unsurun tekâsüfüne sebeb ve vâsıta olan bürûdeti ve bürûdetin vücûduna vâsıta ve sebeb olan harâretsizliği görme, bu vâsıtaları bırak! Zîrâ bu vâsıtaları gördüğün için, onların aslı olan Hakk'ın tasarrufundan kör ve uzak olursun. Zîrâ tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir; ve o tabîatın erkânı harâret, bürûdet, yubûset ve rutûbettir ki, bunlar anâsır üzerinde müessirdir. Binâenaleyh müessir-i hakîkî Hak'tır.
792. Her nerede vâsıta ziyâde oldu, vasl sıçradı. Vâsıta nâkıs oldu, zevk-ı vasl daha ziyadedir.
Ya'ni, bu âlem-i şehadette birtakım esbâb ve vesâit vardır. Sen hangi bir işte esbâb ve vâsıtanın te'sîrini çok görür isen, o işin gāyesine vusûlde aldanırsın. Zîrâ esbâba nazar, müsebbib olan Hak'tan gafleti iktizâ eder. Eğer vâsıtayı ve sebebi az görüp, onun arkasındaki müsebbibe nazar edersen, o işin gāyesine vusûlün daha kolaylaşır. Çünkü istinâdın sebebe değil müsebbib olan Hakk'a olmuş olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyururlar: “Eğer Hak Teâlâ on paraya bereket verirse, yüz bin altının ve daha fazlasının işini görür; ve eğer bin altından bereketi kaldırırsa, on paranın işini göremez. Ve arslan da böyledir: Eğer bir kediyi ona musallat ederse, Nemrûd'un sivrisineği gibi helâk eder; ve eğer kediyi helâk etmemek üzere arslanı gönderirse, arslanlar o kediden titrer. Veyâhud onun merkebi olur. Nitekim ba'zı dervişlerin arslana bindiği vâki'dir." Ve 38. fasılda dahi şöyle buyururlar: "Bu tarîk-ı fakr bir yoldur ki, onda arzularının kâffesine nâil olursun. Temennî etmiş olduğun her ne şey varsa mutlakā o yolda sana gelir. Leşkerleri mağlûb etmek ve a'dâya zafer bulmak ve memleketler zabt etmek ve halkı teshir etmek ve akrâna tefevvuk etmek ve fesâhat ve belâğat velhâsıl her ne murâdın olursa, tarîk-ı fakrı ihtiyâr ettiğin vakit, bunların cümlesi sana gelir. Tarîk-ı sâire hilafina olarak bu yolda şikâyet eden kimse yoktur. Her kim o turuk-ı sâireye mâlik oldu ve çalıştı ise, binde birinin maksûdu hâsıl oldu. O da gönlü hoş ve müsterîh olarak değil, zîrâ her bir tarîkın, ondaki maksûdun husûlü için bir esbâbı ve bir usûlü vardır; ve maksûd ancak esbâb tarîkından hâsıl olur. O tarîk ise baîd ve âfet-i mâni' ile mâlâmâldir. Zîrâ o esbâb maksûddan tahallüf eder. Ve I. cildin 556 numaralı beytinde de şöyle buyrulur: "Ben Hakk'ın sebeb yakıcılığından hayranım. Onun hayâlâtında da sofistâîler gibiyim."
793. Sebeb bilicilikten senin hayretin nâkıs olur; bir hayret ki sana hayrete yol verir!
Ma'lum olsun ki, "hayret" iki nevi'dir. Birisi hayret-i mahmûde ve diğeri hayret-i mezmûmedir. "Hayret-i mahmûde"nin husûlü bittabi' makbûldür; ve "hayret-i mezmûme"nin izâlesi lâzımdır; ve hayret-i mezmûme zâil olduktan sonra, hayret-i mahmûde hâsıl olur; ve bu hayret huzûr-i Hakk'a yol verir; ve sebebi ve vâsıtayı görmekte ve bilmekte müstağrak olan kimsede hayret-i mahmûde hâsıl olmaz. Meselâ bir şeyi yakmak için sebeb ve vâsıta ancak ateş olduğuna kat'iyyen i'tikād eden bir kimse, ateşte olan bir şeyin yandığına hayret etmez, bilâkis yanmadığına hayret eder. İşte bu hayret, hayret-i mezmûmedir. Çünki onun nazarında sebeb ve vâsıta olan ateş, müsebbib olan Hakk'a hicâb olmuştur. O kimse böyle bir hâl gördüğü vakit: "Ateş mutlakā yakacak idi, acabâ ne sebeb tahtında yakmadı?" diye kendisince mechûl olan diğer bir sebebi aramağa başlar, Hakk'ın tasarrufunu aklına getirmez; fakat sebebler ve vâsıtalar arkasında Hakk'ın müsebbibliğini üzere arslanı gönderirse, arslanlar o kediden titrer. Veyâhud onun merkebi olur. Nitekim ba'zı dervişlerin arslana bindiği vâki'dir." Ve 38. fasılda dahi şöyle buyururlar: "Bu tarîk-ı fakr bir yoldur ki, onda arzularının kâffesine nâil olursun. Temennî etmiş olduğun her ne şey varsa mutlakā o yolda sana gelir. Leşkerleri mağlûb etmek ve a'dâya zafer bulmak ve memleketler zabt etmek ve halkı teshir etmek ve akrâna tefevvuk etmek ve fesâhat ve belâğat velhâsıl her ne murâdın olursa, tarîk-ı fakrı ihtiyâr ettiğin vakit, bunların cümlesi sana gelir. Tarîk-ı sâire hilafina olarak bu yolda şikâyet eden kimse yoktur. Her kim o turuk-ı sâireye mâlik oldu ve çalıştı ise, binde birinin maksûdu hâsıl oldu. O da gönlü hoş ve müsterîh olarak değil, zîrâ her bir tarîkın, ondaki maksûdun husûlü için bir esbâbı ve bir usûlü vardır; ve maksûd ancak esbâb tarîkından hâsıl olur. O tarîk ise baîd ve âfet-i mâni' ile mâlâmâldir. Zîrâ o esbâb maksûddan tahallüf eder. Ve I. cildin 556 numaralı beytinde de şöyle buyrulur: "Ben Hakk'ın sebeb yakıcılığından hayranım. Onun hayâlâtında da sofistâîler gibiyim."
794. Bu bekāları fenalardan buldun. Binaenaleyh fenâdan niçin yüz çevirdin?
Ya'ni, ey insan sen evvelâ cemâd idin; bu mertebeden fânî oldun ve nebât mertebesinde bekā buldun, ve nebât mertebesinden dahi fânî oldun, hayvan mertebesinde bakî oldun; ve bu mertebeden dahi fânî oldun, şimdi insanlık mertebesinde bekā buldun. Nitekim bu etvâr-ı hilkat IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren sırasıyla gösterilmiştir; ve III. cildin 3887 numaralı beytinden i'tibâren dahi mezkûrdur. İşte böyle sırasıyla vâki' olan fenâlardan birtakım bekālar buldun. Binâenaleyh şimdi mertebe-i insâniyetteki fenâdan niçin ürküp kaçıyorsun?
795. Ey yer sıçanının yuvası, o fenalardan sonra ne ziyan oldu ki, nihayet bekā üzerine yapışmışsın?
Ankaravî hazretleri "nâfikā”yı "yer fâresi" ma'nâsına alıp topraktan mahlûk olan cismi yuva ittihâz eden nefisten kinâye olduğunu beyân buyurmuştur. Ba'zı nüshalarda "nâfikā” yerine "bî-nevâ” ve “nâ-sezâ” vâki' olmuştur. Ya'ni, "Ey nefsin melcei veyâ nâsezâ veyâhud bî-nevâ olan kimse! Bu yukarıda zikr olunan fenâlardan sana ne ziyan oldu ki? Bu cism-i insânî mertebesini bulduktan sonra bunun bekāsına yapışmış kalmışsın!"
796. Mâdemki evveliyetten ikincisi daha iyidir, binaenaleyh fenâyı iste ve mübeddile tap!
Ya'ni, mâdemki senin evveliyetin olan cemâd mertebesinden ikincisi olan nebât mertebesi; ve nebât mertebesi ilk mertebe i'tibâr olunduğuna göre onun ikincisi olan hayvâniyet mertebesi; ve kezâ hayvâniyet mertebesi evvel farz olunduğuna göre de ikinci olan insanlık mertebesi daha iyi ve daha âlîdir. Bi- gören kimse, başka sebeb aramaz; ve böyle bir sebebin mechûliyetinden dolayı hayret-i mezmûmeye düşmez. Belki onun hayreti Hakk'ın esbâb ve vesâiti ibtâl ediciliğinden olur ki, bu hayret, hayret-i mahmûdedir; ve bu hayret hakkında Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni: "Ya Rab, senin hakkında olan hayretimi ziyâde et!" buyurdu.
797. Ey inadçı, şimdiye kadar her lahza vücudun zuhuruna kadar, yüz bin haşir gördün.
"Anûd", doğru yoldan yüz çeviren kimseye derler. "Haşr", cem' ma'nâsına olup burada müfredâttan mürekkebâta gelmek murâd buyrulur. Ya'ni, "Ey anûd, sen şimdiye kadar bu vücûd-i beşerînin zuhûruna kadar her lahza birçok haşirler ve cem'ler gördün." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 5. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "İnsanın mebdei 'adem idi, ona vücûd verdi; ve vücudunu tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini onun bu cinsden tavîleleri çok olduğu ve لتركبن طبقاً عن طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يَؤْمِنُون (İnşikak, 84/19-20) “Hâlden hâle geçersiniz, onlara ne oluyor ki, inanmıyorlar?" âyet-i kerîmesi mûcibince birinin diğerinden daha âlî bulunduğunu ikrâr etmek için sana gösterdi ve buyurdu: "Bunu sana onun için gösterdim ki, benim bu cins tavîlelerim çok olduğunu mukırr olasın ve diğer tabakāt-ı mevcûdeyi onun için göstermedim; Zîrâ inkâr edip dersin ki, işte üstâd-ı san'at budur! Ve bunların bir nev'ini ona mu'tekid olmaları için göstermiş ve envâ'-ı sâireyi yalnız mukırr olup îmân etmeleri için göstermemişimdir."
798. Cemâdlıktan habersiz nemâ tarafına, nemadan hayat ve ibtila tarafına.
Ya'ni, senin varlığını Hak Teâlâ evvelâ cemâdlıkta cem'etti, sonra senin haberin ve idrâkin olmadığı hâlde seni nebât tarafına ve nebâttan dahi irâde ile hareket ve hayat ve ibtilâ tarafına getirdi.
799. Tekrar akıl ve latif temyiz tarafına, tekrar bu beş ve altının hârici tarafına.
"Beş"ten murâd havâss-i hamse-i zâhire; ve "şeş"ten murâd, cismiyetin îcâbı olan altı cihettir ki sağ, sol, ön, arka, alt ve üsttür. Ya'ni, Hak Teâlâ se- ni hayvanlık mertebesinden akıl ve latîf temyîzler sahibi olan insanlık mertebesine getirdi; ondan sonra da seni bu cismâniyet âleminden ve havâss-ı hamse-i zâhireden ve altı cihetle mukayyed olmaktan tecrîd eder.
800. Bu ayakların nişânı denizin kenarına kadardır, sonra ayağın nişânı denizin içinde lâdır.
"Denizin kenarı"ndan murâd, âlem-i halktır ve vücûd-i izâfî âlemidir. "Deniz"den murâd, âlem-i rûhâniyettir. "Ayakların nişânı"ndan murâd, rûhun cemâd, nebât ve hayvan ve insan mertebelerindeki eserleridir. Ya'ni, âlem-i sûrette ve vücûd-i izâfî âleminde rûhun seyr ettiği her bir mertebede bir eseri ve bir izi vardır. Vaktâki âlem-i sûret ve cismâniyetteki seyri tamâm olup rûhâniyet denizine girer, ondan sonra rûhun seyrinin eseri ve izi yok olur. Zîrâ bu seyir seyr-i ma'nevîdir. Bu seyirde, seyr-i sûride olduğu gibi, terakkî menzilleri ve makamları mahsûs değildir ve seyr-i-lallah burada tamâm olur.
801. Zîrâ ki, ihtiyâttan nâşî karaya mensûb olan menziller, köyler ve vatanlar ve ribâtlar vardır.
"Huşk", kara demek olup cismâniyet murâd buyrulur; "ihtiyât", bir işin lâyığını yapmak demektir. Ya'ni, rûhun bu âlem-i cismâniyetteki seyrine münâsib ve layık, cemâd, nebât, hayvan ve insan menzilleri ve her menzile âid sûret köyleri ve meskenleri ve misâfirhâneleri vardır. Meselâ mertebe-i insâniyette nefsin emmâre, levvâme ve mülhime gibi menzilleri ve her menzilde gazab ve şehvet ve hırs ve hased gibi fenâ köyleri ve hilm ve tevekkül ve kanâat gibi iyi meskenleri ve misâfirhâneleri vardır.
802. Bu deryanın menzillerinin farkı, vukūf vaktinde ve dalga ve habs vaktinde arsasız ve süküfsuzdur.
"Bâz", kelimesinin birçok ma'nâları vardır. Burada "fark" ma'nâsınadır. Bu sûrette "bâz-ı menzilhâ" terkîb-i izâfî olup, “menzillerin farkı ve temyîzi" demek olur. Ya'ni, sâlikin seyr-i cismânîsi tamâm olup, seyr-i rûhânîsi baş- ladığı ve rûhâniyet denizine daldığı vakit, bu seyr-i rûhânînin tevakkufu ve deryâ-yı rûhânîyyetin dalgalanması ve bu dalgalar sebebiyle seyrin habsi hâlinde, sâlik hangi mevki'de ve hangi evin damı altında kaldığı, ya'ni seyr-i rûhânîsinin ne mertebede olduğunu zâhirî bir nişan ve alâmete bakıp bilemez. Zîrâ burada seyr-fillâh başlar ve seyr-fillâhın sâhili ve kenârı yoktur. Nitekim engin denizlerde gemi kaptanları, denizde bir nişân-ı zâhirî olmadığı için pusula kullanırlar ve şimâlden cenûbdan ve şarktan ve garbdan ne kadar arz ve tûlde bulunduklarını bununla bilirler. Deryâ-yı rûhâniyyetin kaptanları olan ârifler ve kâmillerin elinde dahi vücûd-i hakîkînin merâtibine ve tecelliyâtına aid ma'rifet pusulası vardır. Bu ma'rifet pusulası vasıtasıyla seyr-i rûhânînin vücûd-i Hakk'ın hangi mertebesine, ne kadar uzak ve yakın olduğunu idrâk ederler. Velhâsıl rûh deryâsının menzillerini bilmek alâmet-i sûrî ile değildir, belki zevkî ve ma'nevîdir. Hind nüshalarında ikinci mısra' وقت موجشنی جدار و نی سقوف sûretindedir. Ma'nâsı "O deryânın dalgası vaktinde ne duvar ne de tavanlar yoktur." Ya'ni, tecellî-i rûhânînin duvar ve tavan mesâbesinde olan cisim ile münâsebeti yoktur; ve orada sûret mefküddur, demek olur.
803. O merahil için yüksek tepe zahir değildir. O menâzilin ne nişanı ne namı vardır.
"Senâm", "sehab" vezninde olup, "deve hörgücü" ve "senâmü'l-arz", yerin ortası ma'nâlarınadır. Ve Basra ile Yemâniye arasında bir dağın ismidir (Kāmus). Burada "yüksek tepe"den kinâyedir. Ya'ni, seyr-i rûhânînin merhalelerini ta'yîn için zâhirde bir yüksek tepe yoktur ve o menzillerin zâhirde ne nâmı ve ne nişânı ve alâmeti vardır.
Ma'lum olsun ki, sûret-i umumiyyede "seyr" üç mertebe üzerinedir. Birisi mülkî, diğeri melekûtî ve üçüncüsü zâtîdir. "Seyr-i mülkî", âlem-i halktaki seyr ve "seyr-i melekûtî" dahi âlem-i emrdeki seyrdir. Seyr-i mülkînin terakkîsi nişân-ı zâhirî ile bilinir; ve seyr-i melekûtînin terakkîsi dahi zevkan ve irfanen anlaşılır. "Seyr-i zâtî"ye gelince, burada fenâ-yı külli olduğu için âlem-i isney-niyyete mahsûs olan kelâm ve ifâde munkatı'dır; ve bu makam makām-ı ittihâddır. Makām-ı tevhîdin fevkındedir. Zîrâ makām-ı tevhîdde, sâlik-i muvahhidin vücûdu olduğu için, ikilik vardır ve ondan bahsetmek mümkindir. Makām-ı ittihâdda ise sâlikin vücûdu mahvdir; ve makām-ı ittihâd, ba'zı anlayışı kısa olanların anladıkları gibi "hulûl" değildir. Binâenaleyh bu beytlerde ladığı ve rûhâniyet denizine daldığı vakit, bu seyr-i rûhânînin tevakkufu ve deryâ-yı rûhânîyyetin dalgalanması ve bu dalgalar sebebiyle seyrin habsi hâlinde, sâlik hangi mevki'de ve hangi evin damı altında kaldığı, ya'ni seyr-i rûhânîsinin ne mertebede olduğunu zâhirî bir nişan ve alâmete bakıp bilemez. Zîrâ burada seyr-fillâh başlar ve seyr-fillâhın sâhili ve kenârı yoktur. Nitekim engin denizlerde gemi kaptanları, denizde bir nişân-ı zâhirî olmadığı için pusula kullanırlar ve şimâlden cenûbdan ve şarktan ve garbdan ne kadar arz ve tûlde bulunduklarını bununla bilirler. Deryâ-yı rûhâniyyetin kaptanları olan ârifler ve kâmillerin elinde dahi vücûd-i hakîkînin merâtibine ve tecelliyâtına aid ma'rifet pusulası vardır. Bu ma'rifet pusulası vasıtasıyla seyr-i rûhânînin vücûd-i Hakk'ın hangi mertebesine, ne kadar uzak ve yakın olduğunu idrâk ederler. Velhâsıl rûh deryâsının menzillerini bilmek alâmet-i sûrî ile değildir, belki zevkî ve ma'nevîdir.
Hind nüshalarında ikinci mısra' وقت موجشنی جدار و نی سقوف suretindedir. Ma'nâsı "O deryânın dalgası vaktinde ne duvar ne de tavanlar yoktur." Ya'ni, tecellî-i rûhânînin duvar ve tavan mesâbesinde olan cisim ile münâsebeti yoktur; ve orada sûret mefküddur, demek olur.
804. İki menzil arasında yüz kadar vardır, o taraftaki nemadan aynın ruhuna kadar.
"İki menzil"den murâd, menzil-i mülkî ve menzil-i melekûtîdir. Ya'ni, mülkî ve melekûtî olan iki menzilin arasında nemâdan, ya'ni rûh-i nebâtîden i'tibâren وَ نَفَخْتُ فيه من روحى (Hicr, 15/29 ; Sâd, 38/72) ["Ve, ona rûhumdan üfürdüm"] âyet-i kerîmesinde zât-ı Hakk'a muzâf olduğu beyân buyrulan ayn-ı insânînin rûhuna kadar birçok tavırlar geçirmiştir. Nitekim IV. cildin 3623 numaralı beytinde ["Yıllarca bitkiler âleminde ömür sürmüştür de, cemâdlık ülkesindeki savaşları hatırına bile getirmemiştir"] buyrulmuş idi. İkinci mısra' Hind nüshalarında آن طرف کز این تا بالا این sûretindedir. Ma'nâsı, "O taraftaki eynden eynin bâlâsına kadar" demek olur. "Eyn"den murâd, mekân ve "eyn"in bâlâsı"ndan murâd, lâ-mekândır. Ya'ni, mekândan lâ-mekâna kadar olan o tarafta iki menzil arasında yüz kadar merhale vardır, demek olur. "Mekân" ile menzil-i mülkî, “lâ-mekân" ile menzil-i melekûtî kasd edilmiştir.
805. Bu bekāları sen fenâdan görmüşsün. Cismin bekāsına niçin yapışmışsın?
Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 794 numaralı beyt-i şerîfin te'kîdidir.
806. Âgâh ol, ey karga, bu canı ver doğan ol! Hudâ'nın tebdili önünde can oynayıcı ol!
Ya'ni, âgâh ol ey rûh-i hayvânîsinin uzunluğunu isteyen karga meşrebindeki efendi! Hayvanlar ile müşterek olan bu canı mücâhede ve riyâzât sâyesinde ver! Mübeddil-i hakîkî olan Hakk'ın tebdîli ile kargalıktan kurtul da "seyr-i mülkî" ile "seyr-i melekûtî" beyân buyrulmuş ve "seyr-i zâtî" meskût bırakılmıştır. Hind nüshalarında birinci mısra' نیست پیدا اندران ره پا و گام ya'ni "O deryâ yolunda ayak ve adım zâhir değildir" demek olur.
807. Tâzeyi tut ve eskiyi teslîm et! Zîrâ senin her bu yılın geçen yılın üçünden ziyadedir.
Beyt-i şerîfteki "üç" adedi, hasr için değildir, ziyâdeliği tefhîm içindir. Ya'ni, ey sâlik-i tarîk-ı Hak, Hak Teâlâ hazretleri, esmâsı hasebiyle dâimâ mütecellîdir ve bu tecellî ile suver-i eşyayı aleddevam tebdîl buyurur. Bu tebdîl ile gidenin yerine gelen, ya daha ondan hayırlı olur veyâhud misli olur. Nitekim sûre-i Bakara'da مَا تَنسَ مِنْ آيَة أو ننسهَا نَأْتِ بخير منها أو مثلها (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bozduğumuz veyâ unutturduğumuz bir âyetin daha hayırlısını, yâhud mislini getiririz." buyrulur. İnsan ise ancak fikirden ve düşünceden ibâret olduğundan onun fikri ta'lîm ve tecrübe ile her sene değişir ve giden fikrinin yerine ondan daha hayırlısı ve yükseği gelir. Ta'lîm ve terbiye-i fikriyyeden ârî olup hayvan gibi yaşayanlar müstesnâdır. Onların tebeddülü yalnız cismânî olur ve teceddüd-i emsâl ile cisimlerinden gidenin yerine misli gelir.
808. Eğer hurma ağacı gibi îsar edici olmazsan, eskiyi eski üzerine koy ve doldur!
Eğer sen Hak yolunda, hurma ağacı gibi, kuvâ-yı bedeniyyenden ve fikrinden ve mâlik olduğun her şeyden fedakârlık edip îsâr ve i'tâ etmezsen, eskileri eski üzerine koy ve onların muhabbetini kalbine doldur!
Bu beyt-i şerîfte ulûm-i evliyâya muhâlif olan ulemâ-i zâhireye ta'rîz vardır. Zîrâ onların ilmi kendilerinden evvel gelen ulemâ-i zâhirenin ulûm-i istidlâliyyesidir. Binâenaleyh ulûm-i zâhiriyye ve resmiyyenin tahsîli, eskiyi eski üzerine koyup doldurmak olur.
809. Eskiyi ve kokmuş ve çürümüşü her görmemiş için hediye götür!
Ey âlim-i zâhirî, ululardan mîrâs kalmış olup eskimiş olan ve ağızlarda çok dolaşıp bozuk nefesler ile kokmuş ve ulûm-i evliyâ muvâcehesinde çürü- müş olan o ulûm-i zâhireyi her görmemiş olan câhiller için hediye götür. On-lar ârif-i Hak olanların huzûruna lâyık hediye değildir.
810. O kimse ki yeni gördü; senin müşterin değildir. Hakk'ın saydıdır, senin [812] giriftarın değildir.
Ya'ni, yeni yeni ilm-i tecellîyi gören ârif-i Hak senin müşterin değildir. O ârif-i rabbânî Hakk'ın saydı ve avıdır. Senin giriftârın ve avın olamaz. Sen o kokmuş ilimlerin ile kalb gözleri kör olan câhilleri avla!
811. Her nerede kör kuş cemâati olursa, ey acı sel, senin üzerine cem' gelsinler.
Ey âlim-i zâhirî ve tabîî ve ey acı su seli olan efendi, her nerede kör kuş cemâati olan câhiller olursa, ta'lîm-i hakāyık ettiğini zannederek senin başına toplansınlar!
812. Tâ ki acı sudan körlük zahir olsun; zîrâ ki acı su körlük arttırır.
"Şûr-âbe", acı ve tuzlu ve murdar su ma'nâsınadır. Ya'ni, tâ ki senin ağ-zından çıkardığın acı su gibi olan o kokmuş ve çürümüş ilimlerden, dinleyen-lerin körlükleri ziyâde olsun! Çünkü acı su esâsen körlüğü ziyâde eder. Ya'ni bir kimse zâhirde acı su içmeğe devam ederse, bu su kireçli olduğu için da-marları tasallüb edip kan lâyıkıyla deverân edemez ve gözleri bu damar ta-sallübü sebebiyle görmez bir hâle gelir. Ulûm-i zâhiriyye ve tabîiyye dahi, rû-hun urûkunu bozup kalb gözünü kör eder.
813. Ehl-i dünya o sebebden kör kalblidirler; suyun ve çamurun acısını içici-dirler.
"Ab ü gil"den murâd, cismâniyettir. Ya'ni ehl-i dünyâ olan ulûm-i zâhi-riyye ve tabîiyye erbâbı ondan dolayı kör kalblidirler. Zîrâ onlar, rûhlarına ve akıllarına cismâniyet âleminde acı su mesâbesinde olan ilimlerini içiriyor-lar; ve çünki onların ilimleri havâss-i hamsenin müdrekâtı mecmû'udur. müş olan o ulûm-i zâhireyi her görmemiş olan câhiller için hediye götür. Onlar ârif-i Hak olanların huzûruna lâyık hediye değildir.
814. Mâdemki gizlide âb-ı hayat tutmazsın, cihanda acı su ver, kör satın al!
Ey kör kalbli olan âlim-i zâhirî, mâdemki rûhunda âb-ı hayât mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye yoktur, o hâlde bu âlem-i sûrette acı su mesâbesinde olan ilimlerini ver, körleri ve câhilleri satın al ve onları kendine meftûn et!
815. Böyle hâl ile bekā ve yâd istersin. Zenci gibisin, kara yüzlülükle mesrûrsun.
Böyle bir hâl ile âlem-i ma'nâda bekāyı ve âlem-i sûrette de nâmının yâdını istersin öyle mi? Zenci gibi kara yüzlülük içinde mesrûrsun. Zîrâ senin bu acı su mesâbesindeki ilimlerin gerek âlem-i ma'nâda ve gerek âlem-i sûrette kara yüzlülüktür. Zîrâ âlem-i âhirette fâidesi yoktur. Bilakis orada ömrünün boşa gittiğini anlayıp hasret çekersin. Âlem-i sûrette dahi senin bu ilimlerinin mâhiyeti her an tebeddül etmektedir. Meselâ maddiyyûnun ilmi ve fikri elyevm elektron nazariyesinin zuhûruyla iflas etti. Çünki onlar "madde" ve "kuvvet" diye iki müstakil vücûd isbât ettiler. Halbuki hâl-i hâzırda maddenin tekâsüf eden kuvvetten ibaret olduğu anlaşıldı. Binâenaleyh maddiyyûnun fikirleri ve ilimleri âlem-i sûrette dahi yüz karası oldu.
816. Zenci, karanlıkta ondan dolayı rahattır ki o, doğuştan ve asıldan zenci olmuştur.
Ya'ni, zenci, anasından kara yüzlü olarak doğduğu ve aslında kara olduğu için hâlinden memnun ve rahat olmuştur. Zîrâ o beyazlık hâlinin letâfetinden bîhaberdir. Ey âlim-i zâhirî, sen gözünü açtın, ilim nâmına o kıyl ü kāli gördün; ilm-i ledünnün ve ilm-i tecellînin zevkini ve letâfetini tatmadın ki bilesin! Akıllarının istidlâlâtı, bu müdrekâtın mecmû'u dâiresinde dolaşır durur. Onun için bunlardan bâzıları rûh-i izâfinin vücudunu inkâr ederler; ve bir kısmı da mâ-fevkattabîa bir âlem isbât edip kendi evhâm ve hayalleri dâiresinde yürürler.
817. O kimse ki, bir gün mahbub ve latîf yüzlü ola, eğer kara olursa tedarik isteyici olur.
"Şâhid", Fârisî bir kelime olup "mahbûb” ma'nâsınadır. Ya'ni, aslında mahbûb ve güzel yüzlü olan bir kimse, eğer ârızî olarak kara olursa, beyazlanmanın çâresine bakar. Sen ise dâimâ kalbi kara bir hâlde olduğundan, maârif-i ilâhiyye nûruyla kalbinin sâfi olması çâresini aramak lüzûmunu hissetmezsin.
818. Uçucu kuş yerde kaldığı vakit, gamda ve elemde ve nâlede olur.
819. Tavuk, yer üzerinde hoş gider; dâne toplayıcı ve mesrûr ve şâtır olur.
"Mürg-1 hâne", tavuk, kaz ve ördek gibi hayvânâttır. “Şâtır”, dilâver ve çâlâk ve satranç oyuncusu ve şûh ve pervâsız ma'nâlarınadır. Burada “şûh ve pervâsız" ma'nâsınadır. "Uçucu kuş'tan murâd, rûh-i insânî zevkini tatmış olan sâlik ve "tavuk"tan murâd, rûh-i hayvânî zevkiyle mütezevvık olan kimselerdir. Ya'ni, rûh-i insânî zevkini tatmış olan sâlik, bir aralık feyzine inkıtâ' vâki' olup rûh-i hayvânîsinin mahkûmu olsa keder içinde kalır ve feyzinin iâdesi için cenâb-ı Hakk'a yalvarır, nâle eder. Fakat rûh-i hayvânî zevkınde müstağrak olan kimse, o hâl içinde mesrûr ve bu âlem-i süflînin, dânelerini toplayıcı ve pervâsız olur.
820. Zîra ki o asıldan bî-pervâz idi ve o diğeri uçucu ve pervâz edici idi. [822]
"Pervâz", Şemsü'l-Lügāt, Ferheng-i Hüseyn-i Vefâî'den naklen, “kuşların oturacağı mahal" ma'nâsına geldiğini kaydeder. Şu hâlde birinci mısra'daki "pervâz" bu ma'nâyadır. Ve ikinci mısra'daki "pervâz" ise "uçucu" ma'nâsına olup "perrende"nin mürâdifidir. Binaenaleyh ma'nâları ayrı olmak itibâriyle kāfiyede noksan olmaz. Ya'ni, "Tavuk mesâbesinde olan nefsânî kimsenin aslından uçup da oturacağı ve konacağı mahal yoktur. Zîrâ rûh-i insânî ile alakası yoktur ki, âlem-i ervâha uçup konabilen ve uçucu kuş mesâbesinde olan sâlik-i rûhânî ise hadd-i zâtında uçucu ve pervâz edici olduğundan bir arıza sebebiyle uçamaz ise muztarib olur.
821. Peygamber buyurdu ki: "Bir kimsenin canına acıyın ki zengin idi, sonra fakîr oldu."
Hind nüshalarında "cân" (جان) yerine "hâl" (حال) vâki'dir. "Hâline acıyın!" demek olur.
822. "Ve o kimse ki, azîz idi sonra hakîr oldu, yâhud Mudar arasında safiy olan bir âlimdir.
"Mudar" (مضر) kelimesi hakkında şurrâh-ı kiramın muhtelif mütâlaaları vardır. Ankaravî hazretleri, hamâkatle şöhret bulan bir Arab kabîlesinin ismidir, buyururlar. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah, “idrâr” (اضرار) masdarından ism-i fâildir, ""ziyankâr" ma'nâsı murâd olunur, demiştir. Ve Şeyh Muhammed Efdal "zarar" ma'nâsınadır ve burada murâd, câhillerin istihzâsıdır. Veyahud "madarr" (مضر), masdar-ı mîmîdir; ve bu takdir üzere müşedded olmak lâzım gelir ise de, kāfiye zarûreti için tahfif olunmuştur. Ve Bahru'l-Ulûm hazretleri, Kāmûs'un beyânına istinaden "sütün ekşimesi" ma'nâsına geldiğini ve fakat buradaki “ekşi yüzlülük"[ten] mecâz olduğunu göstermiştir.
Ma'nâ-yı beyt: "Merhamet edilecek olan kimselerden birisi de, evvelen bir kavmin azîzi ve büyüğü iken sonradan hakîr ve zelîl olan kimse; ve üçüncüsü de, safvet-i kalb sâhibi bir âlim olduğu hâlde, câhiller ve ahmaklar arasında istihzâya hedef olan kimsedir", demek olur.
Hz. Pîr-i destgîr efendimiz, her husûsta sünnet-i seniyye-i peygamberîye tâbi' oldukları cihetle, bu üç kimsenin hâlini, ebyât-ı arabiyye ile beyân buyurması, lisan hususunda dahi Server-i âlem Efendimiz'e mütâbaatı mutazammındır. Bu mütâbaattan sonra, âtîdeki ebyât-ı fârisiyye ile icmâli tafsîl buyururlar:
823. Peygamber buyurdu ki. "Bu üç taifeye, eğer taş ve dağ değil iseniz merhamet edin!"
Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Bu zikr olunan üç tâifeye, eğer kalbleriniz taş gibi katı ve dağ gibi duygusuz değil iseniz, merhamet edin! Ve bu merhamet sâikasıyla elinizden geldiği kadar müzâhir olun!"
824. "O kimseye ki o, reislikten sonra hakîr oldu ve o zengine dahi ki dînarsız oldu."
"Dînar", lügatte altın ma'nâsınadır. Ya'ni, "O kimseye merhamet edin ki, bir kavmin reîsi iken bu makām-ı riyâsetten sukūt edip, hakîr ve zelîl oldu; ve kezâ o zengine merhamet edin ki altınsız ve müflis oldu."
825. "Ve üçüncüsü, o bir alimdir ki, cihanda ahmakların arasında mübtelâ olur."
"Ve merhamete lâyık olan üçüncü kimse, o bir âlimdir ki, dünyâda, hakîkat-i hâlden gafil olan birtakım ahmakların arasında yaşamak mecbûriyetinde kaldı ve onların istihzâları beliyyesine giriftar oldu.."
826. Zîrâ ki, izzetten hakîrliğe gelmek, bedenden uzvun kat'ı gibi olur.
Zîrâ izzet makāmından zillete düşmek, insanın a'zâ-yı bedeniyyesinden birinin kesilmesi gibi olur. Bir uzvu kesilen kimse ne kadar elem ve mihnet duyarsa, azîz iken zelîl olan kimse de o derece mütellim ve müteezzî olur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı hem zâhire ve hem de bâtına mahmüldür. Bâtına hamli budur ki: Hakk'a vâsıl olan bir kâmil ve mükemmilin irşâd-ı ibâd için âlem-i keserâta rücû'u emrolundukta, bu makām-ı izzetten âlem-i süflî-ye nüzûl eder; ve mükemmil olan kâmil, ehl-i dünyâ arasında garib kalır. Onun hâlini bilmeyen ahmak câhiller, o zât-ı şerîf ile istihzâ ederler. Binâenaleyh zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince, onun hâlini müdrik olan mü'minlerin, bu hadîs-i şerîf mûcibince ona merhamet etmeleri iktizâ eder.
827. Tenden kesilen uzuv ölü olur; zîrâ o kesilmiş, kımıldar amma medîd değil!
Ya'ni, tenden kesilen bir uzuv mesâbesinde olan bu makām-ı izzetten sukūt eden kimse, ölü hükmünde olur. Zîrâ kesilmiş olan uzuv bir müddetçik kımıldar, fakat onun hareketi uzun sürmez, derhal hareketsiz kalır. Bunun gibi vâsıl-ı Hak olan bir kâmil ve mükemmil dahi, âlem-i sûrette her ne kadar hareket eder bir hâlde görünür ise de, o sûrette ölü hükmündedir. Zî-ra o موتوا قبل ان تموتوا ya'ni “Ölmeden evvel ölün!” hadîs-i şerîfinin mâsadakı olmuştur.
828. Her kim geçen sene elest kadehinden içti, bu yıl onun humâr meşakkatinin âfeti vardır.
“Geçen sene”den murâd, rûhâniyet âlemi ve “bu sene”den murâd cismâniyet âlemidir. “Elest kadehi”nden murad, الست بربكم (A'raf, 7/172) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbıdır. “Humâr”, sarhoşluktan sonra ârız olan baş ağrısı, sersemlik. Ya'ni, rûhâniyet âleminde, o hitâb-ı ilâhî şarâbından vâki' olan sarhoşluk sersemliğinin zahmetini ve meşakkatini çekmek âfeti vardır.
829. Ve o kimse ki, köpek gibi aslından gühdâna mensub ola, ona ne vakit sul-tanlık hırsı olur?
"Gühdân", necâset ma'nâsına olan "gûh"un muhaffefi "güh" ile "dân" edâtından mürekkebdir; ve "dân" ism-i mekân edatıdır; "necâsetlik ve necâ-set mahalli" demektir; ve bundan murâd, cismâniyet âlemidir. Ya'ni, o kim-se ki bok böceği gibi necâset içinde tekevvün edip orada kemâl-i lezzetle ya-şadığı gibi, cismâniyet âleminde tekevvün edip rûhâniyet âleminden bîhaber bir hâlde yaşarsa, onda rûhâniyet âleminde sultan olmak hırsı olmaz. Onun zevki ve hırsı ancak bu kokmuş cismâniyet âlemine mahsûs kalır. için âlem-i keserâta rücû'u emrolundukta, bu makām-ı izzetten âlem-i süflî-ye nüzûl eder; ve mükemmil olan kâmil, ehl-i dünyâ arasında garib kalır. Onun hâlini bilmeyen ahmak câhiller, o zât-ı şerîf ile istihzâ ederler. Binâenaleyh zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince, onun hâlini müdrik olan mü'minlerin, bu hadîs-i şerîf mûcibince ona merhamet etmeleri iktizâ eder.
830. Tövbeyi o kimse ister ki o günah etmiştir; âhı o söyler ki yolu kaybetmiştir.
"Tövbe", rücû' ma'nâsınadır. Ya'ni, cismâniyetten rûhâniyet âlemine rücû'u o kimse istemiştir ki, cismâniyet ve nefsâniyet sıfatlarının muktezâsı günah olduğunu bilir. Zîrâ muhakkıklar `وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر` ya'ni "Senin vücûd-i cismânîn ve varlığın başka günahlara kıyâs olunmayan bir günahtır" buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu vücûd-i vehmînin ve cismânînin günâh olduğunu müdrik olmayan kimseler, âlem-i rûhâniyyete rücû' esbâbına teşebbüs lüzûmunu hissetmezler. Ve kezâ bu âlem-i cismâniyette âh ve enîn edenler, âlem-i rûhâniyyetin yolunu kaybeden kimselerdir.
Bu sürh-ı şerîfte, insân-ı kâmil ile tâbi'leri “âhû"ya ve dünyâ “ahır”a ve ehl-i dünyâ ve şehvet erbâbı "eşek"lere teşbîh buyrulmuştur. Nitekim cismânîler, ezvâk-ı dünyeviyyeden muhabbet ve rûhâniyet âlemine müteveccih olan insân-ı kâmiller ile ve onlara tâbi' olan mü'minler ile istihzâ edip: "Bunlar kendilerini ezvâk-ı dünyeviyyeden mahrûm eden budalalar ve ahmaklardır!" derler ve ba'zan münâzara edip, bu münâzarada mağlûb oldukları vakit, fiilen tecavüze kıyâm ederler ve her asırda dünyâda cismâniyet ahkâmında müstağrak olanlar arasında garîb kalmışlardır. Zîrâ Ebû Hüreyre hazretle- rin rivâyet buyurduğu hadîs-i şerîfte إِنَّ الْإِسْلَامَ بَدَأَ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ غَرِيبًا فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ ya'ni “Muhakkak İslâm garîb olarak zâhir oldu ve karîben, zâhir olduğu gibi avdet eder. Şimdi ne mutlu garîblere! Ne mutlu garîblere!” buyrulmuştur.
831. Bir avcı bir âhûyu avladı, onu amansız ahıra koydu.
“Ender âhur kerden”, “ahırda etmek” demek olup, “ahıra koymak” ma’nâsınadır. “Zinhâr”, kelimesinin müteaddid ma’nâları vardır. Burada “eman ve şitâb” ma’nâları münâsib olur. Ya’ni, avcı o âhûyu amansız ve acele ahıra koydu, demek olur.
832. Zâlimler gibi âhûyu öküzlerden ve eşeklerden dolu bir ahıra habs etti.
833. Âhû vahşetten her tarafa kaçar idi. O, o eşeklerin önüne gece saman döktü.
Âhû, kendi cinsi olmayan öküzlerden ve eşeklerden tevahhuş ettiği için, her tarafa kaçar ve sıçrar durur idi. O avcı gece vakti oradaki eşeklerin önüne saman döktü.
834. Her öküz ve eşek açlıktan ve iştihâdan dolayı samanı şekerden daha hoş olarak yer idi.
835. Âhû, gâh bir taraftan bir tarafa ürkerdi, gâh samanın dumanından ve tozundan yüz çevirir idi.
836. Her kimi kendi zıddı ile bıraktılar, o ukûbeti ölüm gibi tasavvur ettiler.
Ya’ni, bir mahlûku, kendi zıddı olan diğer bir mahlûk ile bir yerde habsedip bırakmak, onları öldürmek derecesinde olan bir ukûbet ve azâb telakkî ve tasavvur ettiler. Nitekim أَضْيَقُ السُّجُونِ مُعَاشَرَةُ الْأَضْدَادِ ya’ni “Hapislerin en darı ezdâdın muâşeretidir” demişlerdir.
ان الاسلام بدأ غربياً وسيعود غريباً كما بدأ فطوبى rinin rivayet buyurduğu hadîs-i şerîfte للغرباء فطوبى للغرباء فطوبى للغرباء ya'ni "Muhakkak İslâm garîb olarak zâhir oldu ve karîben, zâhir olduğu gibi avdet eder. İmdi ne mutlu garîblere! Ne mutlu garîblere! Ne mutlu garîblere!" buyrulmuştur.
837. Hatta Süleyman dedi ki: "Eğer hüdhüd hecr için mu'teber bir söz söylemez ise"
838. "Öldürürüm; yahud ona azabdan hariç azâb-ı şedîd veririm!"
Bir mahlûkun kendi zıddı ile bir yerde habsinin ölüm derecesinde azab olduğunun delîli budur ki, Süleyman (a.s.) kendi ordusunda hüdhüd kuşunun kaybolduğunu gördüğü vakit, onu araştırdı ve buyurdu ki: "Eğer hüdhüd bu gaybûbeti ve müfârakatı için mu'teber ve makbûl bir özür söylemez ise, onu ya öldürürüm veyâhud kendinin hesabı haricinde bir azâb-ı şedîd ile cezâ ederim. O da kendinin zıddı olan bir kuş ile bir yerde habs etmektir."
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de olan فَقَالَ مَا لِيَّ لَا أَرَى الْهَدَهْدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائبين تَأَعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيني بسلْطَانٍ مُّبِينٍ ) Neml, 27/20) ya'ni "Hz. Süleyman dedi: Bana ne oldu ki, Hüdhüd kuşunu görmüyorum; yoksa gâiblerden mi oldu? Ona azâb-ı şedîd ile azâb ederim, yâhud onu boğazlarım. Yâhud ki bana açık bir burhân ile gelir!" âyet-i kerîmesine işâret buyruluyor. Ba'zı müfessirler azâb-ı şedîdi boğazlanmaya muâdil olan hemcinsinin gayrıyla habsetmek sûretinde tefsîr etmişler ve Hz. Pîr efendimiz dahi âtîdeki beyitte bu tefsîri ihtiyâr buyurmuşlardır.
839. Ey mu'temed âgâh ol! O azab hangisidir? Kendi cinsinin gayrı ile kafes içinde olmaktır.
840. Ey oğul, bu bedenden dolayı azab içindesin. Senin ruhunun kuşu, başka [842] cins ile bağlanmıştır.
"Ey oğul" ta'bîriyle sûrette bâliğ fakat ma'nâda henüz çocuk olan sâliklere hitâb buyrulur. Ya'ni, ey tarîk-ı Hak'ta henüz çocuklar gibi düşe kalka yürüyen sâlik, senin rûhun kuş mesâbesinde olup âlem-i illîyyîne uçmak ister. Fakat onu kafes mesâbesinde olan cismine bağladılar ve habsettiler. Bu sebebden o zavallı rûhun azâb içindedir.
841. Rûh doğandır ve tabâyi kargalardır. Kargalardan ve baykuşlardan dâğlar tutar.
Ya'ni, “Rûh-i insânî, doğan kuşu gibidir ve cisim kafesinin içinde bulunan, o cismin tabîatları ve sıfatları, kargalar ve baykuşlar gibidir. O bîçâre rûh doğanı bu kargalardan ve baykuşlardan dâğlar ve yaralar tutar. Zîrâ bu sıfatlar dâimâ rûhu gagalayıp didiklerler." Hind nüshalarında ikinci mısra' دارد از زاغان تن بس داغها suretindedir. Ya'ni "Tenin kargalarından çok dâğlar tutar" demek olur.
842. O Sebzvâr şehrinde bir Ebû Bekir gibi, onların arasında zayıfın zayıfı kalmıştır.
"Sebzvâr", memâlik-i Îrâniyyede bir şehrin ismidir; ve bu şehrin ahâlîsi Râfizîdir. Ma'lumdur ki, Râfızîlik Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ömer (razıyallâhü anhümâ) hazarâtıyla ashâbdan ba'zılarına buğz ettikleri için çocuklarına Bekir ve Ömer isimlerini koymazlar. Şâyet aralarına bu isimlerde bir Sünnî düşerse barınamaz, firâr etmek mecbûriyetinde kalır. Bu beyt-i şerîfte "rûh", Ebû Bekir adlı bir kimseye ve "cisim" Sebzvâr şehrine ve cismin sıfatları da “Râfızî olan Sebzvâr şehri ahâlîsi"ne teşbîh buyrulmuştur.
843. Ulu, kahraman Muhammed Harezmşâh pür-fesâd olan Sebzvâr'ın kıtâline gitti. "Alp", Türkçe bir lügat olup "yırtıcı ve kuvvetli arslan" demektir. Kahraman ve şecî' kimseden kinâyedir. "Uluğ", bu da Türkçe'dir. Zamânımızda müsta'mel olan "büyük" ma'nâsınadır ki, "ulu" kelimesinin aslıdır. Ya'ni Hârezm memleketinin şâhı olan, ulu, kahraman Sultan Muhammed, ahâlîsi fâsid ve bozuk olan Sebzvâr şehrinin harben zabtına gitmişti.
844. Onun orduları, onları müzâyakaya getirdi; onun askeri düşmanın katline düştü.
Sultan Muahammed orduları Sebzvâr halkını sıkıştırdı ve askerler Çeharyâr'ın ve Sünnîler'in düşmanı olan o halkın katliyle meşgül oldu.
845. Onun huzuruna secde getirdiler, dediler ki: "El-aman! Bizim kulağımıza halka tak, can bağışla!"
"Kulağa halka takmak", köle yapmaktan kinâyedir. Ya'ni, şehir halkı Sultan Muhammed'in huzûruna gelip baş eğdiler ve dediler ki: "Senden aman ve af isteriz, bizim canımıza kıyma da bizi köle olarak işlerinde kullan!"
846. "Her haraç ve her vergi ki sana lâzımdır, o bizden her bir mevsimde sana ziyâde olsun!"
"Haraç", pâdişahların eskiden reâyâdan aldıkları para. "Sile", bahşiş ve hediye ve vergi demektir. Aslı şeddesizdir. Burada zarûret-i vezn için şedde ile vâki' olmuştur. Ya'ni, "Ey pâdişâh sana lâzım olan her haraç ve vergiyi vakt-i muayyeninde ziyâdesiyle verelim!"
847. "Ey arslan huylu, bizim canımız senin içindir. Bizim indimizde birkaç gün emânet olsun, de!"
Ya'ni, "Bizim canımız senin malın cümlesindendir. Emret ki, o canlar birkaç gün bizim indimizde emânet olsun! Senin malın olan canları, biz ecelimiz gelinceye kadar birkaç gün kullanalım. Buna müsâade et! Bizi öldürme!" "Alp", Türkçe bir lügat olup "yırtıcı ve kuvvetli arslan" demektir. Kahraman ve şecî kimseden kinâyedir. "Uluğ", bu da Türkçe'dir. Zamânımızda müsta'mel olan "büyük" ma'nâsınadır ki, “ulu" kelimesinin aslıdır. Ya'ni Hârezm memleketinin şâhı olan, ulu, kahraman Sultan Muhammed, ahâlîsi fâsid ve bozuk olan Sebzvâr şehrinin harben zabtına gitmişti.
848. Dedi: "Bir Ebû Bekir'i benim huzûruma getirmedikçe benden canınızı kurtaramazsınız!"
Sultan Muhammed, bu teklifin icrâsını onlarca muhâl gördüğünden, canlarının halâsını bu şarta ta'lîk etti. Zîrâ onlar Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine düşman olduklarından aralarında bu isimde kimsenin bulunması mümkin değildi.
849. "Ey ürkmüş olan ümmetler, şehrinizden bana Ebû Bekir adlıyı hediye getirmedikçe,"
850. "Ey alçak kavim, ekin gibi sizi biçerim, ne haraç alırım ne de füsun!"
[852] "Bi-drevem", "durûden" masdarından olup "ekin biçmek" ma'nâsınadır. "Füsûn" burada celb-i merhamet için söylenecek müessir sözlerden kinâyedir.
851. Böyle olunca yola altın çuvalını çektiler, dediler ki: "Böyle bir şehirden Ebû Bekir isteme!"
Sultan Muhammed'in teklifini işidince, onun geçeceği yol üzerine içi altın dolu bir çuvalı vaz'ettiler de dediler ki; "Sen bizim i'tikādımızı biliyorsun; halkı bu i'tikādda olan bir şehirden Ebû Bekir adlı bir kimseyi isteme!"
852. "Sebzvâr'da ne vakit Ebû Bekir olur, yâhud ırmak akan yerde kuru kerpic!"
Ya'ni, Sebzvâr şehrinde Ebû Bekir adlı bir kimseyi aramak, ırmak akan yerde kuru kerpiç aramak kabîlinden olur!
853. Altından yüz çevirdi ve dedi: "Ey ateşperestler, bana hediye olarak Ebû Bekir getirmedikçe..."
"Muğ", ateşperest olan mecûsîlere derler. Râfizîler muharremde ateş yakıp ayaklarıyla söndürdükleri için bu ta'bîrin isti'mâl buyrulmuş olması câizdir. Ankaravî hazretleri "kâfir” ma'nâsına almıştır.
854. Hiçbir faide yoktur, çocuk değilim, ta ki altına ve gümüşe hayran durayım!
Birinci mısrâ', yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'ni, Sultan Muhammed, Râfızîler'in yol üzerine koydukları altın çuvalına bakmadı ve dedi ki: "Ey mecûsîler, bana hediye olarak Ebû Bekir adlı bir kimseyi getirmedikçe canınızı korumak için hiçbir tedbîrden istifade edemezsiniz. Çocuk değilim ki, gösterdiğiniz altına ve gümüşe hayran olayım!"
855. Ey âciz, eğer mescidi kıçın ile ölçsen, secde getirmedikçe kurtulamazsın!
Cenâb-ı Pîr efendimiz, bu beyt-i şerîfte kıssadan intikālen namaz kılmayanlara tevbîh buyururlar: "Ey kudret-i Hakk'ın önünde âciz olan insan, eğer mescidi kıçın ile ölçsen, ya'ni mescidin içinde oturmadık yer bırakmasan, secde etmedikçe ve namaz kılmadıkça, yakanı muâheze-i ilâhiyyeden kurtaramazsın!"
856. Bu vîrânede bir Ebû Bekir nerededir?" diye sağdan ve soldan haber vericiler kopardılar.
“Münhî”, “inhâ" masdarından "haber verici" ma'nâsında ism-i fâildir. "Engîhten", "koparmak" demektir. Burada haber vericileri tahrîk etmek ve ayağa kaldırmaktan kinâyedir.
857. Üç gün üç geceden sonra ki, acele ettiler, zayıf bir Ebû Bekir buldular.
858. Yol üzerinde idi, marazdan pür-haraz olarak bir harâbe köşede kalmış idi.
"Haraz (حرض)", gussadan veyâ gamdan zayıf ve zebûn olup helâk derecesine gelen kimse demektir. Ba'zı nüshalarda "pür" yerine "ez haraz" vâ- "Muğ", ateşperest olan mecûsîlere derler. Râfizîler muharremde ateş yakıp ayaklarıyla söndürdükleri için bu ta'bîrin isti'mâl buyrulmuş olması câizdir. Ankaravî hazretleri "kâfir” ma'nâsına almıştır.
859. O, bir harâb köşede yatmış idi.
Vaktāki onu gördüler, acele ona dediler:
860. "Kalk ki sultan seni talib olmuştur. Zîra bizim şehrimiz senden dolayı [862] katlden kurtulacaktır."
861. Dedi: "Eğer benim ayağım yahud bir mıkdemim olaydı, muhakkak kendi yolumda maksûduma giderdim."
"Mikdem", "mıkta" vezninde ism-i âlettir; "vâsıta-i sefer" ma'nâsınadır.
Ya'ni, Ebû Bekir, Râfizîler'e cevâben dedi: "Eğer benim ayağımda yürümeye kuvvet olaydı veyâhud bir hayvan ve araba gibi vâsıta-i seferiyyem olaydı muhakkak yoluma devam eder ve maksûdum olan mahalle giderdim."
862. "Ne vakit bu düşman mahallinde kalırdım? Dostların şehri tarafına sürer idim."
"Kede", ism-i mekân edâtıdır. "Düşmen-kede", düşman mekânı demektir.
863. Ölü taşıyıcıların tahtasını kaldırdılar ve o bizim Ebû Bekir'imizi yukarı tuttular.
864. Hamallar Hârezmşâh tarafına çekilerek nişan görmek için onu taşıdılar.
Ya'ni, Ebû Bekir'imizi ölü tahtası üzerine yatırıp Hârezmşâh'ın istediği Ebû Bekir'in nişanını görmek için şâhın huzûruna kadar taşıdılar.
865. Bu cihan Sebzvâr'dır ve merd-i Hak burada zâyidir ve nâbûddur.
"Mümtehak", gitmiş yok olmuş ve bâtıl olmuş ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ Sebzvâr misâlidir. Ve ehl-i dünyâ, Sebzvâr ahâlîsi gibi tarîk-ı Hakk'ı terk etmiş kimselerdir ve ricâl-i Hak bu dünyâda Sebzvâr'da Ebû Bekir'in bir vîrânede metrûk bir hâlde kaldığı gibi, garîb olarak kalmıştır; ve adı sanı gitmiş ve nâbûd olmuş bir hâldedir.
866. Hârezmşâh ise Celîl olan Hâlik'tır; bu rezil olan kavimden gönül istemektedir.
Celil olan Hâlık Teâlâ hazretleri dahi Hârezmşâh mesâbesinde olup, bu rezîl ve denî olan ehl-i dünyâdan kalb-i selîm istemektedir ki, bu kalb-i selîm merd-i ilâhîde bulunur; ve kalb-i selîm sâhibi olan merd-i ilâhî ise Sebzvâr şehrinde zayıf ve hakîr olan Ebû Bekir gibidir.
867. Buyurdu ki: "Sizin tasvirinize nazar etmez, tedbirinizde kalb sahibi taleb edin!"
Ya'ni Server-i âlem Efendimiz hadîs-i şerifinde ان الله لا ينطر الى صوركم و اموالكم ولكن ينظر الى قلوبكم و نياتكم ya'ni, "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza nazar etmez, velâkin kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder" buyurmuştur; ve Hakk'ın istediği ve nazar ettiği kalb, insân-ı kâmilin kalbidir. Binâenaleyh ey selâmet-i kalb sahibi olmayan kimseler, bu selâmet-i kalbe mâlik olmak için tedbîrinizde, kalb-i selîm sahibi olan insân-ı kâmili taleb edin. Zîrâ böyle bir kalbi bulmak her insan için lâzım ve zarûrîdir. Çünki Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Şuara'da يَوْمَ لَا يَنفَعَ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبِ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88) ya'ni "Yevm-i kıyamette mal ve evlatlar menfaat vermez; ancak o kimse ki Allah Teâlâ'ya kalb-i selîm ile gele!" buyurur.
868. "Bu gönül sahibinden sana nazar ederim. Secdenin nakşı ve altın îsârı sebebiyle değil!"
Bu beyt-i şerîf yukarıda zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince her kābil-i hitâb olan kimseye Hakk'ın hitâbıdır. Ya'ni, "Ey insan, bu gönül sahibi olan insân-ı kâmilin kalbinden sana nazar ederim. Yoksa zâhir olan secdenin nakşı "Mümtehak", gitmiş yok olmuş ve bâtıl olmuş ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ Sebzvâr misâlidir. Ve ehl-i dünyâ, Sebzvâr ahâlîsi gibi tarîk-ı Hakk'ı terk etmiş kimselerdir ve ricâl-i Hak bu dünyâda Sebzvâr'da Ebû Bekir'in bir vîrânede metrûk bir hâlde kaldığı gibi, garîb olarak kalmıştır; ve adı sanı git-miş ve nâbûd olmuş bir hâldedir.
869. Çünkü sen kendi kalbini kalb zannettin, ehl-i dilin cüst ü cûsunu bıraktın!
Ya'ni, sen kendi kalbini kalb zannettiğin için, sâhib-i dil olan insân-ı kâmili taleb edip aramak lüzûmunu hissetmiyorsun. Halbuki sende insân-ı kâmillik nerede!.. Beyit:
"Kalb dediğimiz şey rabbânî olan bir penceredir. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? "O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi, git de mahalle köpeklerinin önüne at!"
870. Kalb odur ki, ona bu yedi gök gibi yedi yüz gelse zâyi' ve nihan olur. [872]
Ma'lum olsun ki, kalb ism-i Adl'in mazharıdır ve bedenin sebeb-i i'tidâli ve nefsin bâis-i adâletidir; ve feyz, kalbden inbiâs edip aktâr-ı sûrete yayılır ve kâffe-i azâya müsâvâten dağılır; ve sûret kalb ile bekā bulur; ve kuvâ-yı rûhâniyye ve nefsâniyyenin mecma'ıdır ve zâhir ile bâtın arasında berzahtır. Ve "kalb"den murâd, ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbidir. Zîrâ o kalb ona rahmet-i mahzadır, verilen atıyye-i ilâhiyyedendir; ve rahmet ise sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğundan, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mecmûası ona sığmaz. Fakat insân-ı kâmil cemî'-i esmâyı câmi' olan "Allah" isminin mazharı olduğundan bu hey'et-i mecmûa ona sığar. Binâenaleyh Hak ancak ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbine sığar ve ba'zı esmâyı ârif olan kulûb-i cüz'iyyeye ve gayr-ı ârifin ve âsînin ve câhilin ve şakînin kalblerine sığmaz. Nitekim hadîs-i kudside buyrulur: ما وسعنى ارضى ولا سمائي ولكن وسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben arzıma ve semâma sığmadım, fakat takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım." Binâenaleyh kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Gayr-ı ârifin kalbine "kalb" denilmesi mecâzendir, ve sûreti ve altın îsârı ve i'tâsı sebebiyle nazar etmem!" Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de bu ma'nâda şöyle buyururlar: فأنه به نظر الحق الى الخلق فرحمهم ya'ni "Zîrâ Hak insân-ı kâmil sebebiyle halka nazar etti ve onlara rahmet eyledi."
871. Böyle gönül kırıntılarına gönül deme! Sebzvâr içinde bir Ebû Bekir isteme!
Ya'ni, gayr-ı ârif olan kimselerin gönül kırıntılarına ve mecâzî kalblerine, hakîkî olan bir gönül deme! Sebzvâr şehri gibi olan dünyâda ehl-i dünyâ arasında bir Ebû Bekir ve bir kalb-i selîm isteme!
872. Gönül sahibi altı yüzlü ayîne olur, Hak ondan altı cihete nâzır olur.
“Altı cihet”ten murâd, âlem-i taayyünât ve keserâttır. Zîrâ altı cihetle mukayyed olmak herhangi bir sûret-i müteayyinenin iktizâsıdır. Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmile “kevn-i câmi” derler. Zîrâ hulâsa-i mevcûdât ve zübde-i kâinâttır. Çünki âlem sûret-i ilâhiyye üzeredir ve insân-ı kâmil ise o sûretin nümûne-i câmi'idir; ve bu kevn-i câmi', Hak için gözbebeği mesâbesindedir. Zât-ı mutlakın kendi merâtib-i tenezzülâtının kâffesine olan nazarı, bu gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil ile vâki' olur. Ya'ni kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet, gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-ı rü'yet dahi, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsiyle olur. Ve insan kuvve-i bâsırasıyla kendisinin aynı olan vücûduna nazar ettikte hâsıl olan zevk-ı rü'yet gayrdan müstefâd olmaz. Belki bu zevk kendi zâtının kendi zâtına verdiği bir zevkten ibarettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ma'nâyı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de beyân buyurduğu gibi, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 221. bâbında dahi insân-ı kâmil hakkında şöyle buyurur:
و اين غير وما في الكون اجمعه فانه اسم يعم الكون اجمعه سوى الوجود الذي تدعوه بالبشر عينا وعلماً فلا تخرج عن الصور
“Gayr nerededir ve kevnde, bütün beşer tesmiye ettiğin, vücudun gayrı bir şey yoktur. Zîrâ o, aynen ve ilmen kevnin kâffesine şamil olur bir isimdir. Binâenaleyh sen sûretlerden çıkma!” hakîkaten değildir. Ve bu ma'nâya binâen Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretle- ri: لو ان العرش وما حواه مئة الف الف مرة فى زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به Ya'ni "Eğer milyonlarca kerre arş ve ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa onu duymaz" buyurur. Bu beyt-i şerîfte Hz. Bâyezîd'in bu kavline işaret buyrulmuştur.
873. Her kim altı cihet içinde makar tutar, onun vasıtası olmaksızın Hak ona nazar etmez.
Ya'ni, bu âlem-i taayyünât içinde karâr eden ve sakin olan her bir kimseye Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin ve bu kevn-i câmi'in vâsıtası olmaksızın nazar etmez. Bilcümle ehl-i âleme füyûzât-ı Hak herkesin isti'dâdına göre bu insân-ı kâmilin kabzasında tevzî' buyrulur.
874. Eğer reddederse, onun için eder ve eğer kabûl getirirse yine o sened olur.
Eğer Hak Teâlâ bir kulunu reddederse, bu insân-ı kâmil için reddeder ve eğer kabûl ederse yine onun kabûlünün senedi insân-ı kâmil olur.
875. Hak, onsuz bir kimseye behr ü nasib vermez. Ben visal sahibinden bir şemme söyledim.
Ya'ni, insân-ı kâmil yeryüzünde Hakk'ın halîfesi ve nâibi olduğundan, ehl-i arza vâki' olan ihsân ve atâyâ-yı ilâhiyye, o insân-ı kâmilin yediyle tevzî' buyrulur ve Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin kabzasından geçmeksizin kimseye bir şey vermez. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlahiyye ismindeki kitabının ibtidâsında şöyle buyururlar : فجعله برزخا جامعا للكفرة والبررة Ya'ni, "Hak Teâlâ insân-ı kâmili küffâr ve ebrâr için bir berzah-ı câmi' kıldı."
Bu beytin şerhinde Hind şârihlerinden Abdüllâtif hazretleri şu menkıbeyi nakleder. “İmâm-ı A'zam hazretleri bir gece harem-i Ka'be'de başını secdeye koyup dergâh-ı Hakk'a çok tazarru' etti ve ağladı. Hâtiften bir nidâ işitti ki derdi: "Seni ve senin tâbi'lerini âzâd olunmuşlar defterine kaydettim!" Hz. İmam dedi: “Yâ Rab, beni kendi dostlarının cerîdesine yazmanı niyâz ediyorum." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Eğer benim dostlarımla cem'olmak istersen, benim dostlarımın hâdimleriyle cem'ol ki, o dostun mütâbaatı sebebiyle seni dost tutayım!" Hz. İmam dedi: "Yâ Rab, bana kendi dostunun tarafına yol göster! Zîrâ ben kendiliğimden onu tanıyamam." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Ca'fer-i Sâdık (aleyhisselâm)ın huzuruna git!" Vaktaki oraya gitti, kendini anladı ve kendini anladığı vakit dahi لولا السنتان لهلك نعمان ya'ni: "Eğer iki sene olmasaydı Nu'man helâk olurdu!" buyurdu; ve bu beyti dahi ondan sonra inşâd eyledi: "Ömrümü lehv ü laib içinde geçirdim, imdi boş geçen ömrüme âh! Sonra âh, sonra yine âh!.”
876. Mevhibeyi onun elinin avucuna koyar ve onun avucundan onu merhumlara verir.
Bu beyt-i şerîfte zikrolunan "merhûm" ta'bîri hem rahmet-i rahmâniyye ve hem de rahmet-i rahîmiyye ile merhûm olanlara şâmildir. Zîrâ kâffe-i eşyâ rahmet-i rahmâniyye ile merhûmdur; ve küffâr dahi bu rahmet-i rahmâniyyede dâhildir. Zîrâ "vücûd" ayn-ı rahmettir. Mü'minler ise rahmet-i rahîmiyye ile merhûmdur. Binâenaleyh yukarıki beyitte îzah olunduğu üzere insân-ı kâmil bu iki nevi' rahmet-i ilâhiyyenin kâffe-i mahlūkāta tevzî'i emrinde bir berzahtır.
877. Onun avucuna küll deryasının ittisali bî-çün ve çigûne ve kemâl üzeredir.
"Keff"ten murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. "Deryâ-yı küll"den murâd hakîkat-i muhammediyyedir ki bu mertebeye ehl-i hakîkat "mertebe-i vahdet" ve "mertebe-i ulûhiyyet" dahi derler. "Çûn” ve “çigûne" "ne türlü" demek olup, “bî-çûn ve çigûne", sûretsiz ve renksiz ve ta'rîfe sığmaz ma'nâsınadır. Yine insân-ı kâmilin kalbinin hakikat-i muhammediyeye ittisâli ve bitişikliği tâ'rîfe sığmaz. Zîrâ sûrî bir şey değildir; ve fakat o kalb-i şerîf bir an o hakîkâte ittisâlden münfekk olmadığından kemâl üzerinedir; ve kalb-i Muhammedî üzerinde olan bu kâmil, her asırda bir kimsedir ve kutbü'l-aktâbdır.
878. Bir ittisaldir ki kelâma sığmaz, onu söylemek teklîf olur vesselâm!
göster! Zîrâ ben kendiliğimden onu tanıyamam." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Ca'fer-i Sâdık (aleyhisselâm)ın huzuruna git!" Vaktaki oraya gitti, kendini anladı ve kendini anladığı vakit dahi لولا السنتان لهلك نعمان ya'ni: "Eğer iki sene olmasaydı Nu'man helâk olurdu!" buyurdu; ve bu beyti dahi ondan sonra inşâd eyledi: "Ömrümü lehv ü laib içinde geçirdim, imdi boş geçen ömrüme âh! Sonra âh, sonra yine âh!.”
879. Ey zengin, yüz çuval altın getirsen Hak, “Ey münhanî gönül getir!" der.
Ya'ni, ey zengin, eğer Hakk'ın rızâsını tahsil için yüz çuval altın getirsen ve huzûr-ı Hakk'a rükû' edici bir hâlde bulunsan, Hak Teâlâ hazretleri sana der ki: "Ey eğilici, altın lâzım değildir; gönül getir, ya'ni insân-ı kâmilin gönlünü kazandın ise huzûruna onu takdîm et!"
880. "Eğer gönül senden râzı ise, ben de râzıyım ve eğer senden mu'riz ise ben [882] de i'râza mensubum!"
Ya'ni, "Eğer benim nazargâhım olan insân-ı kâmilin kalbi senden râzı ise ben de râzıyım ve eğer o gönül senden yüz çevirmiş ise ben de senden yüz çeviriciyim!"
881. "Sana nazar etmem, o gönle nazar ederim. Ey can benim dergahıma onu hediye getir!"
Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin kalbi benim nazargâhımdır, kullarıma o kuldan nazar ederim. Ey can, o kalbe dâhil ol ve onu bana hediye getir ve benim dergâhıma o kalb-i kâmil vâsıtasıyla takarrüb et!"
882. "O senin ile nasılsa ben öyleyim. Cennetler anaların ayağı altında olur."
Ya'ni, "Sen insân-ı kâmilin kalbinin makbûlü isen, benim de makbûlümsün. Merdûdu isen benim de merdûdumsun. Anaların rızalarını tahsil etmek ne derece lâzım ise, insân-ı kâmilin kalbinin rızasını tahsîl etmek dahi öylece lazımdır. Zira الجنة تحت اقدام الامهات ya'ni "Cennet anaların ayakları altındadır" hadîs-i şerîfi mûcibince, cennet insân-ı kâmilin kalbinin rızâsı altındadır." "Teklîf", külfet tahmîl etmektir. Deryâ-yı küllün insân-ı kâmilin kalbine ittisâli öyle bir şeydir ki, cismâniyetlerde olan hulûl ve ittihad gibi bir şey değildir, kâmilen mânevî bir hâldir. Binâenaleyh kelâm ile anlatmak imkânı yoktur, zevkîdir ve vicdânîdir. O zevkî ve vicdânî olan hâli anlatmak lisâna külfet ve zahmet tahmîli demek olur vesselâm!
883. Halkın aslı ve babası ve anası odur, ey saâdetli o kimse ki, içi kabuktan bile!
Ya'ni, insân-ı kâmilin kalbi de halkın aslıdır ve babasıdır. Çünki Hak Teâlâ insân-ı kâmilin kalbini tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyesine âyîne kıldı. Evvelâ ona, sonra da onun vâsıtasıyla âleme tecellî etti. Nitekim IV. cildin 523 numaralı beytinden i'tibâren bu ma'nâ îzâh edilmiştir; ve o kalb halkın anasıdır. Çünki efrâd-ı âlemden her birine isti'dâdları nisbetinde maddî ve ma'nevî imdâd edip besler. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi iç ve bâtın ve halk-ı âlem kabuk ve kışr ve o için zâhirî mesâbesinde olmuş olur. Böyle olunca saâdetli olan kimse, o kimsedir ki, iç ile kabuğu ve asıl ile fer'i yekdiğerinden tefrik edip bilmiş ola!
884. Sen dersin ki, "İşte sana gönül getirdim!" Sana der ki, "Bu gönüller-den Kutû doludur!"
“Kutû” kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri bir şehrin ismi olmak câiz olduğu gibi, içine ba'zı mevâd koydukları “kutu” olması da mümkindir, buyurur. Bu sûrette ma'nâ: “Ey kimse sen Hak Teâlâ'ya dersin ki: “Yâ Rab, iş-te sana gönül getirdim!” Hak Teâlâ dahi cevâben sana buyurur ki: “Bu senin getirdiğin gönüller, içinde küffâr sâkin olan “Kutû” şehrinde doludur.” Veyâhud “Mezâhir-i esmâiyye kutusu mesâbesinde olan bu dünyâ senin getirdiğin gönüller ile doludur. Bu gönüller benim istediğim gönüller değildir.”
Hind nüshalarında ikinci mısrâ' `گویدت این دل نیزد يك طسو` ya'ni “Sana der ki, bu gönül bir paraya değmez!” demek olur.
885. O bir gönlü getir ki, âlemin kutbudur; Âdem'in canının canının canının canıdır.
Kutb-i âlem hakkındaki îzâhât biraz evvel yukarıda geçti. İkinci mısra'da dört def'a "cân"ın zikri ile merâtib-i vücûda işâret buyrulur. Birinci "can" ile nâsûta ve ikinci "can" ile melekûta ve üçüncü can ile ceberûta ve dördüncü "can" ile lâhûta işaret buyrulur. Zîrâ nâsûtun rûhu melekût, melekûtun rûhu ceberût ve ceberûtun rûhu lâhûttur. İnsân-ı kâmilin kalbi ise lâhûttur; ve lâhût cemî'-i merâtibi muhît olduğu gibi, insân-ı kâmilin kalbi dahi böyle bir ihâtaya mâliktir. Hind şârihlerinden ba'zıları birinci "can"ı zât-ı Hak ve ikinciyi rûh-ı küllî ve üçüncüyü rûh-ı cüz'î ve dördüncüyü rûh-ı hayvânî ma‘nâsına almışlardır. Bu da yukarıki ma'nânın ta'bîr-i dîgeridir.
886. Nûr ve birr dolu olan gönülden dolayı o gönüllerin sultanı muntazırdır.
"Birr", in'âm ve ihsân etmek ma'nâsınadır. "Gönüllerin sultânı"ndan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, kutb-i âlemin kalbi nûr ile in'âm ve ihsân ile doludur. Gönüllerin sultânı ve mâliki olan Hak Teâlâ hazretleri bu kalbi ister; ve şecere-i kevnin terbiye ve temniyesinden maksûd olan bu kalbin zuhûrudur.
887. Sen Sebzvar'da günlerce dolaşırsın, i'tibar cihetinden öyle gönül bulamazsın.
Abdullah Bosnevî (kuddise sırruhû) hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhinde buyururlar ki: "İnsân-ı kâmilin mertebesi, bahr-i vücûb olan esmâ-i ilâhiyye ve hakāik-ı rabbâniyye ile, bahr-i imkân olan suver-i kevniyye ve hakāik-ı imkâniyye arasında berzahtır; ve iki taraf ile mütehakkıktır ve iki tarafa da müsâvî bir sûrette nâzırdır. Bu mertebeye bâliğ olmayan kimse her ne kadar sûrette insan ise de hakîkatte insan değildir. Ve iki âlemde hilâfet ile zâhir olan, bu mertebeden zâhir olur. Bu mertebe ile mütehakkık olmayan derece-i kemâle ve derece-i hilâfete bâliğ değildir; ve halîfe ve mürşid-i kâmil dahi değildir."
Bu beyânâta göre böyle bir kalb sahibi olmayan kimsenin kalbini celb edip o kalb vâsıtasıyla Hakk'a takarrüb hevesi boştur; ve Hakk'ın i'tibârı cihetinden Sebzvâr şehri gibi olan bu dünyâda günlerce dolaşsan böyle bir kalb sâhibi bulamazsın!
Sâdât-ı Nakşbendiyye'den Ya'kūb Çerhî (kuddise sirruhû) Risale-i Ünsiyye'sinde şöyle buyurur: “Şâh-ı Nakşbend hazretleri buyurur ki. “İrşad ve telkîn ile meşgül olan kimseler üç nevi'dir: Kâmil-i mükemmil, kâmil, mukalliddir." Kutbü'l-meşâyih Hâce Muhammed Ali Hakîm Tirmizî (kuddise sirruhû) buyurmuşlardır ki: "Kâmil-i mükemmil nûrânîdir ve nûr bağışlayıcıdır; ve kâmil, nûrânîdir, fakat nûr bağışlayıcı değildir. Mukallid, eğer kâmil-i mükemmil olan zâtın iznini hâiz olursa fâide ve ümîd me'müldür."
888. Binâenaleyh sen, canı çürüyüp solmuş olan kalbi o tarafa çekici olarak tahta üzerine koyarsın.
"Canı çürüyüp solmuş olan kalb"den murâd, mürşid-i mukalliddir ve "tahta"dan murâd bu mukallide mürîd olan kimsenin kalbidir. Ya'ni, "Ey kimse, sen Sebzvâr şehri gibi olan bu dünyayı dolaşıp "kâmil-i mükemmil" olan zâtın kalbini bulamadın. Mürşid ittihâz ettiğin kimsenin kalbi ise, canı ve bâtınını çürüyüp solmuş olan bir kalbdir. Sen ise Hakk'a takarrüb için, ölü tahtası mesâbesinde olan kalbine onun muhabbetini koyup, gönüllerin sultânı olan Hakk'a onu takdîm ediyorsun da diyorsun ki:
889. Ki, "Ey şehriyar, sana gönül getirdim, Sebzvâr'da bundan iyi gönül olmaz!"
890. Sana der ki, "Ey cesur, bu mezarlık mıdır ki, o ölmüş kalbi buraya getirsin!"
"Cerî", cür'etten, cür'etkâr ve küstah ve cesur demektir.
891. "Git bir gönül getir ki, o şâh huyludur; zîra kevn Sebzvâr’ının emâni ondandır."
Birinci mısra’da تخلقوا باخلاق الله ya’ni, “Ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk edin!” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. "Kevn"den murâd, dünyâdır. Ya’ni ey gāfil, git ahlâk-ı ilâhiyye ile mütahallık olan bir kâmilin kalb-i şerîfini elde et de o vâsıta ile hifz ve eman taleb et! Zîrâ dünyanın hıfz ve emânı ondandır. İkinci mısra’da da لا تقوم الساعة حتى يقال في الارض الله الله ya’ni "Arzda Allah Allah denildikçe kıyamet kopmaz!" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Zîrâ hakîkî bir sûrette "Allah" diyen ancak insân-ı kâmildir; ondan gayrının zikri hakîkî değildir, resmî ve sûrîdir. Nitekim I. cildde 3494 numaralı beyitte: ["Ey Hû'dan Hû nâmı ile kāni' olmuş olan! Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit hevâ ve heveslerden kurtulursun?"] buyrulmuş idi.
892. Dersin ki, "O gönül bu cihandan gizli olur, zîrâ ki zulmet ziya ile zıdlar olur."
"Canı çürüyüp solmuş olan kalb"den murâd, mürşid-i mukalliddir ve "tahta"dan murâd bu mukallide mürîd olan kimsenin kalbidir. Ya'ni, "Ey kimse, sen Sebzvâr şehri gibi olan bu dünyayı dolaşıp "kâmil-i mükemmil" olan zâtın kalbini bulamadın. Mürşid ittihâz ettiğin kimsenin kalbi ise, canı ve bâtını çürüyüp solmuş olan bir kalbdir. Sen ise Hakk'a takarrüb için, ölü tahtası mesâbesinde olan kalbine onun muhabbetini koyup, gönüllerin sultânı olan Hakk'a onu takdîm ediyorsun da diyorsun ki:
893. O gönlün düşmanlığı "elest" gününden beri tabîat Sebzvâr'ına bir mîrastır.
"Elestü bi-rabbiküm" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhtan beri, o gönlün düş-manlığı Sebzvâr şehri mesâbesinde olan bu âlem-i kesâfet ve zulmetin tab'ın-da bir mîrastır.
894. Zîrâ ki, o doğandır ve dünya karga şehridir; cinsliyi görmek cinssize dâğdır.
Zîrâ ki, o nûrlu ve ihlâslı olan gönül sahibi doğan kuşudur ve âlem-i er-vâhın ehlidir ve dünyâ ise karga mesâbesinde olan ehl-i nefsin yaşadığı ve zevk aldığı bir şehirdir. Binâenaleyh doğan, karganın cinsi değildir. Bir cins-ten olan mahlûkun diğer cinsten olan mahlûku görmesi ve onunla ihtilât et-mesi dâğ ve elemdir.
895. Ve eğer yumuşaklık ederse bir nifak eder; istimâletten nâşî bir irtifak vardır.
"İstimâlet", gönül hoşluğu vermek ve kendi tarafına mâil kılmak. "İrti-fak", rıfk ve mülâyemet etmek. Ya'ni, "Ve eğer ehl-i dünyâ ârife karşı yumu-şaklık eder ve hilmiyet gösterirse bir nifâk eder. Ya'ni zâhirinden muvâfik gö-rünürse de içinden muhalefettedir ve onu kendine meylettirmek için rıfk ve mülâyemet eder. Ehl-i dünyânın bu hâli, eline fırsat geçmediği için böyle olur. Vaktâki eline fırsat geçer, canına bile kasda mütesaddî olur. Nitekim II. cildin 1387 ve 1388 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuş idi:
["Vaktāki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdar olur! Mâdemki bu iş güç sefîhler içindir, enbiyâyı katletmeleri lâzım gelir."] Dersin ki, "Bu âlem, âlem-i zulmet ve kesâfettir ve kalb-i kâmil ise ziyâdır ve nûrdur. Binâenaleyh iki zıd bir yerde cem' olamayacağı için o nûrlu ve ihsânlı olan gönül bu âlem-i zulmette gizlidir."
896. Evet, der; niyaz için değil; tâ ki nasihatçı, uzun nasihati eksik etsin!
O nefsânî olan kimse, evet, deyip zâhirde ârif-i kâmilin sözünü tasdîk eder, fakat onun bu tasdîki o ârif-i kâmile niyâz ve tevâzu' için değildir ve ondan bir imdâd-ı ma'nevî beklediği için değildir. O nasîhat verici olan kâmil, nasîhatı kısa kessin ve uzatmasın diye evet, der.
897. Çünki bu leş isteyici olan karga, kat kat yüz binlerce mekr tutar.
Çünki bu cîfe mesâbesindeki dünyâ ezvâkının tâlibi bulunan karga mesâbesindeki ehl-i dünyânın, kat kat birçok mekrleri ve hîleleri vadır ki, bu hîleler ile kendi huzûzât-ı nefsâniyyelerini tahsîl ederler.
898. Eğer nifâkını kabûl ederse kurtuldu, onun nifâkı müstefîdin sıdkının ay-nı oldu.
Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil, herkesin kalbine nâzırdır ve onun kalbindeki nifâkı ve sıdkı görür; fakat siyâset-i zâhiriyyesi nokta-i nazarından onu izhâr edip o kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz. Onun hâlinden tecâhül ederek zâhiren lutf ile muâmele buyurur. O nifâk sâhibi ise, o kâmili aldattığını zanneder; ve kâmil ise onun ıslâh-ı ahvâli ile meşgul olur. Ve binnetîce o nifâk sâhibinin bu nifâkı kâmil tarafından red buyrulmadığı için sıdk ve hulûs sâhibi olan mürîdin bu sıdk ve ihlâsıyla müsâvî bulunmuş olur. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hâli tasvîren Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar:
“Tabîb, hastaların renginden dolayı, illetten âgâh olduğu gibi görücü olan insân-ı kâmil de senin yüzününün ve gözünün renginden, dînine iz götürür. Senin dînin hâlini, kahrını ve kînini renginden görür; fakat örter, seni rüsvây etmez. Nazarını senin kalbinin nâmesine tutar ve fakat dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın rûz-i cezâda bu hâmil-i efkâr olan kimseden ne sûret zâhir olacağını bilir.”
899. Zîrâ kerr ü ferli olan o sahib-i dil bizim pazarımızda ayıplanmışı satın alıcıdır.
"Kerr ü fer", lügatte muhâriblerin ileriye hamle edip îcâb-ı harbe göre geri çekilmeleri demektir. İnsân-ı kâmilin mürîdlerin nefislerine karşı olan muâmeleleri de böyledir. Onların nefislerini ıslah için gâh müsâid davranıp geri çekilir ve gâh onun sıfatlarını kahr için ileriye hücûm eder. Binâenaleyh kerr ü ferli olan sâhib-i dil ve insân-ı kâmil, bizim bâzâr-ı tarîkımızda sıfât-ı nefsâniyye ile ma'yûb olanları satın alıcı ve kabûl edicidir. Nitekim Hz. Pîr-i destgîr efendimiz, zamân-ı şerîflerinde fenâ adamları mürîdliğe kabûl buyururlar imiş. Ba'zı kimseler derlermiş ki: "Hz. Mevlânâ mübarek bir zâttır, fakat mürîdleri çok yaramaz adamlardır." Hz. Pir efendimiz bu sözü işittikleri vakit buyurmuşlar ki: "Eğer mürîdlerim iyi adam olsa idiler, ben onların mürîdi olurdum." Ve bu ma'nâyı bir rubâîlerinde şöyle buyururlar:
"Yine gel, yine gel, her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve mecûsî ve puta tapıcı isen yine gel! Bizim bu dergâhımız ümidsizlik dergâhı değildir. Eğer yüz kerre tövbeyi bozsan yine gel!"
900. Eğer cansız değil isen gönül sahibini iste, eğer sultanın zıddı değil isen gö- [902] nül cinsi ol!
Ya'ni, eğer rûh-i insânîye mâlik isen, sana seni bildirip Hak ve hakîkate vâsıl edecek olan gönül sahibi insân-ı kâmil iste! Eğer Sultân-ı hakikat (s.a.v.) Efendimiz'in zıddı olan İblîs cinsinden değil isen, insân-ı kâmil kalbinin cinsi ol! Zîrâ Sultân-ı hakîkat olan Server-i âlem Efendimiz ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi ve onun zıddı olan, İblîs ise ism-i Mudıll'in mazhar-ı etemmidir. Binâenaleyh ona zıddolan İblîs'in cinsinden olur.
901. O kimse ki, onun zerkı sana hoş gelir, o senin velîndir; Huda'nın hâssı değildir.
"Zerk", mekr ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni, mürşid sûretinde birtakım hîle-kârlar vardır, evliyâlık taslarlar ve celb-i nâs için hîle ve riyâ gösterirler ve senin uyûb-i nefsâniyyeni sana hoş gösterirler. Sana onların bu zerkı ve mekri hoş gelir ve böyle bir kimse senin indinde velî olur. Halbuki bu adam Hak Teâlâ hazretlerinin hâs kulu değildir.
902. Her kim ki, senin huyun üzerine ve tabîatın üzerine yaşadı, senin tab'ın önünde velîdir ve nebîdir.
Ey sıfât-ı nefsâniyye kaydından kurtulmak isteyen kimse, her kim senin mizâcına ve keyfine muvâfik bir muâmele üzerine seninle münasebette bulunursa, o kimse senin tabîatının önünde velîdir veyâhud nebîdir, ya'ni vâris-i nebevî olan insân-ı kâmildir. Halbuki insân-ı kâmil seni nefsinin hevâsından geçirmek istediği cihetle, mizâcına ve tab'ına muvâfik olmayan nesâyıhta bulunur. Bu nasîhatler ise senin işine gelmez, muğber olursun.
903. Git hevâyı terk et, tâ ki sana koku ola ve senin o hoş meşâmmın anber isteyici ola!
"Ey kimse, git nefsin hevâsını ve arzûsunu terk et ki, rûhunun kuvveti zuhûr etsin ve sana hakîkat gülistânının kokusu gelsin ve senin rûhunun latîf olan meşâmmı, maarif-i ilâhiyye ve hikem-i rabbâniyye anberini isteyici olsun!" "Aber", "anber" kelimesinin muhaffefidir. Bu beyit Hind nüshalarında: رو هوا بگذار تا خویت شود وان مشام عنبرین بویت شود suretindedir. "Git hevâyı terk et ki, sana huy olsun ve anbere mensûb olan meşâm sana koku versin!" demek olur.
904. Hevâ sürücülükten dimağın fâsiddir; senin mağzının önünde misk ve anber kâsiddir.
Hevâ-yı nefsânînin hükmüne tâbi' olduğun için rûhunun dimâğı fâsid olmuştur. Binâenaleyh senin dimağının önünde maârif-i ilâhiyye ve hikemiyât-ı rabbâniyye misk ve anberleri kâsid ve i'tibarsız olmuştur.
905. Bu sözün haddi yoktur. Halbuki bizim ahûmuz ahırda câ-be-câ kaçıyor.
"Zerk", mekr ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni, mürşid sûretinde birtakım hîle-kârlar vardır, evliyâlık taslarlar ve celb-i nâs için hîle ve riyâ gösterirler ve senin uyûb-i nefsâniyyeni sana hoş gösterirler. Sana onların bu zerkı ve mekri hoş gelir ve böyle bir kimse senin indinde velî olur. Halbuki bu adam Hak Teâlâ hazretlerinin hâs kulu değildir.