O sâile tâvusun cevâb söylemesi
15. bölüm / 26 · 10908 kelime · ~55 dk okuma
641. Vaktâki giryeden fâriğ geldi, dedi: "Git ki sen renge ve kokuya bağlısın!"
kini ve lezzetini düşünür ve yedikten sonra vücûduna ârız olacak fenâlık korkusunu ve kabahat-ı tıbbiyyeyi de düşünür. Bu iki düşünce kalbinde birbiriyle cenge ve nizâ'a başlar.
642. Onu görmüyor musun ki, bu kanatlardan dolayı benim tarafıma yüz belâ gelir?
643. Ey ne çok merhametsiz avcı, bu kanatlar için her tarafıma dâimâ tuzak koyar!
644. Ne kadar ok atıcı, kanatlar için, benim tarafıma havanda ok çeker!
645. Mâdemki bu kazâdan ve bu belâdan ve bu fitneden kendimi zabt etmeğe kuvvetim yoktur;
646. O iyi gelir ki, bu dağlıkta ve sahrada emîn olmak için çirkin ve kerîh olayım!
Ya'ni, "Bu dağlık mahallerde ve sahrâlarda, parlak kanatlarımın düşmanları olan avcılardan emîn bir hâlde gezmek ve yaşamak için, onları koparıp kendimi çirkin ve iğrenç bir hâle koymam bana daha hayırlı gelir."
647. "Ey delikanlı bu, benim ucbümün silahı oldu. Ucb ise, mu'ciblere yüz belâ getirir."
"Ucb", bir kimse hüner ve zekâvet ve mal ve hüsn gibi birtakım meziyetlere mâlik olmak sebebiyle kendini beğenmek ma'nâsınadır; ve böyle kendini beğenen kimseye "mu'cib" derler; ve bu ucb sıfatı pek fenâ sıfatlardan birisidir. Zîrâ bundan kibir ve hubb-ı riyâset ve tahkîr-i ibâd gibi birtakım kötü sıfatlar doğar. Bu sürh-ı şerîfte "tâvus"tan murâd, tarîk-ı Hak sâliki olan kimsedir; ve "kanat"tan murâd dahi, esbâb-ı ucb olan şeylerdir. Ve "hakîm"den murâd dahi, mezâyâ-yı zâhiriyyenin meclûbu olan âlim-i zâhirîdir ki, o meziyetlerin ızhârını sâlike tavsiye eder ve sâlik dahi ona cevâben der ki: "Bu mezâyâ-yı zâhiriyye benim ucbümün silâhı ve âleti oldu. Ucb ise kendini beğenen kimselere birçok belâyâ-yı ma'neviyye getirir ve birçok fenâ sıfatlar doğurur; ve netîcede kalb-i sâlike nâzil olan füyûzât-ı ilâhiyyeyi kat'eder. Zîrâ sâlik nefis ve şeytanın hîlesine ve tezvîrâtına karşı zayıf olduğundan, kendisine ucb verecek olan esbâbdan tevakkî etmek lâzım gelir. Fakat sülûkünü itmâm edip, nefis ve şeytana galib olduktan sonra esbâb-ı ucb olan mezâyâ ve fezâil-i zâhiriyye ona zarar vermez. Bilakis birçok vecihten hem kendine ve hem de halka fâideli olur. Nitekim âtîdeki sürh-ı şerîfte beyân buyruluyor:
Onun beyânındadır ki, hünerler ve zekîlikler ve dünyâ malı tâvusun kanatları gibi canın düşmanıdır
648. Çok hüner hâma helâklik geldi; zîrâ dâneden dolayı tuzağı görmez.
"Hâm”dan murâd insân-ı nâkıstır. Ya'ni, birçok hüner, nâkıs insanlar hakkında onların helâklerine sebeb olmuştur. Emsâl ve akranları arasında parmakla gösterilmek dânesinden dolayı onun altında gizli olan ucb tuzağını görmemişlerdir. Nâs hünerlerinden dolayı onları medhettikçe, onlarda da kendilerini beğenmek duygusu kuvvetlenmiştir. Binâenaleyh böyle nâkıs insanların mezâyâ-yı dünyeviyyeyi ihtiyâr ve intihâb etmeleri nefislerine gāyet muzırdır. Eğer bir sâlik-i tarîk-ı Hak, mezâyâ-yı zâhiriyyesi varsa, onları hiçe sayıp halktan setretmesi îcâb eder.
Bu sürh-ı şerîfte "tâvus"tan murâd, tarîk-ı Hak sâliki olan kimsedir; ve "kanat"tan murâd dahi, esbâb-ı ucb olan şeylerdir. Ve "hakîm"den murâd dahi, mezâyâ-yı zâhiriyyenin meclûbu olan âlim-i zâhirîdir ki, o meziyetlerin ızhârını sâlike tavsiye eder ve sâlik dahi ona cevâben der ki: "Bu mezâyâ-yı zâhiriyye benim ucbümün silâhı ve âleti oldu. Ucb ise kendini beğenen kimselere birçok belâyâ-yı ma'neviyye getirir ve birçok fenâ sıfatlar doğurur; ve netîcede kalb-i sâlike nâzil olan füyûzât-ı ilâhiyyeyi kat'eder. Zîrâ sâlik nefis ve şeytanın hîlesine ve tezvîrâtına karşı zayıf olduğundan, kendisine ucb verecek olan esbâbdan tevakkî etmek lâzım gelir. Fakat sülûkünü itmâm edip, nefis ve şeytana galib olduktan sonra esbâb-ı ucb olan mezâyâ ve fezâil-i zâhiriyye ona zarar vermez. Bilakis birçok vecihten hem kendine ve hem de halka fâideli olur. Nitekim âtîdeki sürh-ı şerîfte beyân buyruluyor:
Onun beyânındadır ki, hünerler ve zekîlikler ve dünyâ malı tâvusun kanatları gibi canın düşmanıdır
649. İhtiyar, onun için iyi olur ki o, “İttekū!"da kendinin mâliki olur.
Mal ve mansıb gibi esbâb-ı dünyeviyyeyi ve ilim ve hüner gibi mezâyâ-yı zâhiriyyeyi ihtiyâr etmek öyle bir kimse için iyi olur ki, o kimse اتقوا الله (Bakara, 2/194) ["Allah'tan ittikā ediniz!"] emr-i ilâhîsine imtisal hususunda, kendi nefsine sahib ve hâkim olur. Nitekim hadîs-i şerifte: نعم المال للرجل الصالح ya'ni, "Sâlih adam için mal ne güzeldir!" buyrulur. Velhâsıl esbâb-ı dünyeviyye nâkısın elinde zehr-i ma'nevîdir ve kâmilin elinde bal ve şekerdir. Nitekim I. cildin 1631 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi:
"Gönül sahibine bu ziyan tutmaz, eğer o öldürücü zehri âşikâr olarak yese."
Ve takvânın merâtibi IV. cildin 240 numaralı beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.
650. Vaktaki hıfz ve takva olmaya, sakın âleti uzaklaştır, ihtiyârı at!
[650] Ey sâlik, vaktâki nefsini ucbten hıfz edecek ve sıfât-ı nefsâniyyenin ızhârından sakınacak ve perhîz edecek kuvvetin yoktur, o hâlde esbâb-ı dünyeviyyeye meyilden sakın! Ucb âletini ve silâhını nefsinden uzaklaştır, bunlara karşı ihtiyârını at ve kemâle gelinceye kadar sabret!
651. "Cilvegâhım ve ihtiyarım o kanattır; kanadı koparırım, zîrâ başın kasdındadır."
"Cilve-gâh”, zuhûr mahalli ve "ihtiyâr", ıstıfâ ve intihâb ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Benim nâsa karşı zuhûr mahallim ve onların beni intihâb ve ıstıfâsı benim bu süslü kanatlarımdır ve halk beni bu kanatlarım için makbûl addederler. Binâenaleyh ben halkın sebeb-i kabûlü olan bu kanatları koparırım. Zîrâ bu süslü kanatlar benim başımın ve varlığımın kasdında ve helâkindedir."
Bu beyt-i şerîf sâlik-i âkılin lisânındandır. Zîrâ mezâyâ-yı zâhiriyye, halkın hüsn-i kabûlünü îcâb eder; ve halkın hüsn-i kabûlü ise, sâlikin nefsine gurûr verir. Halbuki sâlikin nazarı ise halka değil Hakk'adır. Binâenaleyh sâlik halka menfûr oldukça Hakk'a yaklaşır. Nitekim Şemsî Sivâsî hazretleri buyurur: Bir aceb sevdâya düştü tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister halka menfûr olmadan
652. Sabredici olan kendi kanadını yoktur tasavvur eder, tâ ki onun kanadı şer u şûra bırakmaya!
“Engâşten”, tasavvur etmek, tevehhüm etmek, zannetmek ma'nâlarına-dır. Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr'in irşâdı ve îkâzıdır. Ya'ni, kendi mezâyâ-yı zâhiriyyesini halka karşı izhâra sabredici olan sâlik-i âkıl, kendinin bu meziyetlerini yoktur tasavvur eder ve hiçe sayar, tâ ki onun bu meziyetleri kendisini zarar ve ziyâna ve uğursuzluğa bırakmaya!
653. Binâenaleyh kanat ona ziyân değildir, “Koparma!” de! Eğer bir ok erişirse siper getirir.
“Mîcen”, kalkan ve siper demektir. Ya'ni, tâvusun kanadı mesâbesinde olan hüner ve zekâvet ve mal, kâmile zarar vermez. Binâenaleyh öyle bir kimseye “Sen kanadı koparma!” de! Zîrâ bu yüzden o kâmile bir zarar oku gelirse, o kalkan ve siper tutmasını bilir.
654. “Fakat yakışıklı kanat bana düşmandır, çünkü cilvegerlikten benim sabrım yoktur.”
Ya'ni, âkıl olan sâlik der ki: “Dünyânın müzeyyenât-ı mahsûse ve ma'kûlesi bana düşmandır. Çünki ben bendeki hüneri ve âsâr-ı zekâyı saklamağa sabredemem. Münâsebetli ve münâsebetsiz olarak mutlaka izhâr ederim. Ben bunu izhâr edince nâs indinde makbûl ve mu'teber olup hürmet görürüm; ve bu i'tibâr ve hürmet nefsime gurûr verip halkı kendimden aşağı görürüm ve techîl ederim.
655. "Eğer bana sabır ve hıfâz rehber olaydı, ihtiyardan bana kerr u fer ziyade olurdu."
"Hıfaz", müfâale bâbından ikinci masdardır; "gözlemek, muhâfaza etmek" ma'nâsınadır. "Eğer meziyetlerimi ızhârda sabrım ve setri muhafaza kudreti bana rehber olaydı, benim o gibi meziyetleri ihtiyâr ve intihabımdan kerr ü fer ve tarîk-ı Hak'ta terakkîm ziyâde olurdu."
656. "Fitnelerde ben çocuk yahud sarhoş gibiyim. Benim elime kılıç lâyık değildir."
"Fitne", lügatte, imtihan ve tecrübe demektir. Ya'ni, "Mal ve mansıb gibi esbâb-ı dünyeviyye nâkısların elinde bulunduğu vakit, çocukların veyâ sarhoşların elinde kılıç bulunmasına benzer. Ben ise tarîk-ı Hak'ta mertebe-i recüliyete gelmedim, tıfl-i nâ-bâliğ hükmündeyim. Kılıç hükmünde olan bu esbâb-ı dünyeviyye benim hakkımda fitne olur."
657. "Eğer benim men' edici bir aklım olaydı kılıç benim elimde zafer olurdu."
Ya'ni, eğer benim sıfât-ı nefsâniyyemi icrâdan beni men'edici bir akl-ı kâmilim olaydı, bu esbâb-ı dünyeviyye ve bu kılıç benim elimde nefis ve şeytana karşı zaferimi te'mîn ederdi."
658. Güneş gibi nûr verici akıl lâzımdır, ta ki bir kılıç oradaki savabın gayrı olmaya!
Ya'ni, güneş gibi nûr-i ma'rifet verici bir akl-ı kâmil lâzımdır, tâ ki o müzeyyenât-ı hissiyye ve akliyye kılıçlarını hak ve doğru olan yerden başka bir yere vurmasın! Ya'ni kâmil, dünyâ mansıbına nail olursa adâlet eder ve eline dünyâ malı geçerse muhtaçlara infâk eder ve hünerlerini ve ma'rifetlerini ızhâr-ı hak hususunda isti'mâl eder.
659. "Mâdemki parlak akıl ve salâha malik değilim, binaenaleyh silahı niçin kuyuya atmayayım?"
Ya'ni, "Mâdemki nefis ve şeytanın hîlelerini ve tezvîrâtını fark ve temyiz "Hıfaz", müfâale bâbından ikinci masdardır; "gözlemek, muhâfaza etmek" ma'nâsınadır. "Eğer meziyetlerimi ızhârda sabrım ve setri muhafaza kudreti bana rehber olaydı, benim o gibi meziyetleri ihtiyâr ve intihabımdan kerr ü fer ve tarîk-ı Hak'ta terakkîm ziyâde olurdu."
660. Şimdi kılıcı ve kalkanı kuyuya atarım. Zîrâ bu silah benim düşmanım olacaktır.
661. Mâdemki benim kuvvetim ve yarim ve senedim yoktur, kılıcımı o alır ve bana vurur.
"Kuvvet" ve "yâr" ve "sened" ya'ni dayanacak mahalden murâd, akl-ı kâmildir. Mâdemki benim akl-ı kâmilim yoktur ve akl-ı maâşım bana yâr ve mahall-i istinâd değildir, o hâlde düşman olan nefsim o kılıcı elimden alır ve benim aleyhimde kullanır ve beni helâk eder. Ya'ni o esbâb-ı dünyeviyyeyi nefsim kendi hazzında kullanır ve benim benliğimi vücûda getiren rûhumu Hakk'a vusûlden men'eder; ve bu, helâk-i ma'nevîdir.
662. Bu kötü huylu nefsin rağmına ki, o yüzünü örtmez, yüzünü tırmalarım.
Ba'zı nüshalarda "kabîha" (قبیحه) yerine "vakîha" (وقيحه) vâki' olmuştur. "Vakîha", hayâsız ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefs kötü huylu ve hayâsız bir şeydir, halka karşı hünerler ve zekâvetler ızhâr edip mağrûrâne yaşamak ister ve aslâ cemâlini ve kemâlini örtmekten zevk almaz. Binâenaleyh ben onun bu duygusuna rağmen hünerlerini ve zekâvetlerini ve bilgilerini enzâr-ı halktan setr etmek sûretiyle onun yüzünü tırmalarım ve onu halka karşı hünersiz ve ma'rifetsiz gösteririm."
663. Tâ ki bu cemâl ve kemâl noksan ola, vaktaki yüz olmaz, vebâle az dü-şerim.
Ya'ni, "Nefsin halka karşı cemâli ve kemâli noksan olmak için onun yü-zünü tırmalarım ve benim onu tırmalamam sebebiyle onda halka ızhâr ede-cek yüz kalmaz; binâenaleyh halkın kabûlü sebebiyle teveccüh eden vebâle az düşerim." "Vebâle az düşmek" budur ki; sâlik, nefsin hîlelerinden kolaylıkla kurtulamaz. Her ne kadar müteyakkız bulunsa da, onu ara sıra gaflete düşürüp hükmünü icrâ eder. Onun için Resûl-i zîşan Efendimiz ümmetine: اللهم لا تكلني إلى نفسي طرفة عين ولا اقل من ذلك Ya'ni benim Allahım, beni göz açıp kapayıncaya kadar ve ondan daha az bir zaman beni nefsime bırakma!" duâsını ta'lîm buyurmuştur.
664. Mâdemki bu niyet ile tırmalarım, günah değildir. Zîrâ yara ile bu yüzü örtmek lâyıktır.
Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: "Hünerler ve ma'rifetler ve zekâvetler ve mâl-i dünya, Hak Teâlâ hazretleri- nin insanlara ihsân buyurduğu ni'mettir; ve âyet-i kerîmede وأما بنعمة رَبِّكَ فَحَدَتْ (Duhâ, 93/11) "Ve Rabbinin ni'metini minnet ve şükranla an!" buyrulduğu- na göre, niam-i ilâhiyyeyi ızhâr edip şükretmek îcâb eder. Binâenaleyh bu ni'metleri ızhâr etmeyip setr etmek bu emre muhalefet olmaz mı?" Cenâb-ı Pîr efendimiz buyuruyor ki: "Benim nefsimin yüzünü bu ni'meti nâstan setretmek sûretiyle tırmalamam, nefsimin mağlûbu olmamak niyeti ile vâki'dir. Böyle bir niyet ile tırmalamak günah değidir. Zîrâ nefsin arsız yüzünü böyle yaralar ile enzâr-ı halktan örtmek lâyıktır."
665. Eğer gönlüm mestûrluk huyunu tuta idi, güzel yüzüm safânın gayrını i'lâ etmezdi.
"Mestûrluk huyu"ndan murâd, halkın nef'i olmayan yerlerde nefsin mezâyâsını setr etmeyi ve iktisâb-ı şöhretten ictinâb eylemeği âdet etmektir. Bu sıfatı hâiz olan kimse, nef'-i halk için ızhâr-ı hüner eder, ve bundan nefsi aslâ gurûr hissetmezse, onun bu gibi niam-ı ilâhiyye ile tezyîn edilmiş ve güzelleştirilmiş olan yüzü, safvetten ve hulûstan başka bir şey yükseltmez. Nitekim Hz. Pîr-i destgîr Fihi Mâ Fih'in 17. faslında şöyle buyururlar: "Benim huzûruma gelen ahbabın melûl olmasından havfen onunla meşgül olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terk ettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder. Yoksa şiir nerede ben nerede! Vallâhi ki, ben şiirden bîzârım ve benim indimde şiirden bedter bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona benzer ki bir kimse müsâfirin arzûsuna tebean elini işkembeye sokup yıkar. Mâdemki misafir az düşerim." "Vebâle az düşmek" budur ki; sâlik, nefsin hîlelerinden kolay- lıkla kurtulamaz. Her ne kadar müteyakkız bulunsa da, onu ara sıra gaflete düşürüp hükmünü icrâ eder. Onun için Resûl-i zîşan Efendimiz ümmetine: اللهم لا تكلني إلى نفسي طرفة عين ولا اقل من ذلك Ya'ni benim Allahım, beni göz açıp kapayıncaya kadar ve ondan daha az bir zaman beni nefsime bırakma!" duâsını ta'lîm buyurmuştur.
666. Mâdemki kuvvet ve ferheng ve salah görmedim, düşman gördüm, çabuk silâhı kırdım.
"Ferheng", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ma'rifet" ve "muvâzene" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Mâdemki aklımda kuvvet ve muvâzene ve ma'rifet ve nefsimde salâh yoktur, ben nefsimi rûhuma düşman gördüm; silâh mesâbesinde olan hünerlerimi ve meziyetlerimi setretmek sûretiyle kırdım."
667. Tâ ki benim kılıcım ona kemal olmaya, tâ ki hançerim bana vebal olmaya!
"Tâ", ta'lîl içindir. Bu iki beyt-i şerîf bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, "Benim kılıcım, nefsimin kuvvetine kemâl olmamak ve hançer mesâbesinde olan hünerlerim bana vebâl olmamak için nefsimi rûhuma düşman gördüm ve derhal bu silahları kırdım. Zîrâ aklımda kuvvet ve ma'rifet ve nefsimde de salâh yoktur."
668. "Damarım kımıldanıcı oldukça kaçarım; kendinden kaçmak ne vakit kolay olur?"
Ya'ni, "Hayât-ı dünyeviyyem devam ettikçe ben rûhumun düşmanı olan nefsimden kaçarım. Halbuki nereye kaçsam nefsim benim ile beraberdir. Binâenaleyh insanın kendinden kaçması kolay bir şey midir?" Nefsinden kaçmak onun arzularına muvâfakat etmemek ve dâimâ mücâhede etmek ile olur. Mücâhede ve muhalefet ise aslâ kolay bir şey değildir. işkembe iştihâ eylemiştir benim için bu lâzımdır." Ma'lumdur ki, şiir söylemek mevhibe-i ilâhiyye olan bir hüner ve ma'rifettir. Cenâb-ı Pir efendimizin nefs-i nefis-i sâfileri, bu hüneri iktisâb-ı şöhret ve ızhâr-ı fazîlet için değil, halkın melâletini def' için ızhâr buyurmuşlardır. Artık sâlikler kendi hallerini buna göre tasavvur etsinler.
669. O kimse ki, onun kaçması bir başkasından olur, ondan münkatı' olduğu vakit o karar tutar.
Meselâ bir kimse aralarında muhalefet zuhûrundan dolayı bir başka kimseden kaçarsa ondan ayrılıp başka bir mahalle gittiği vakit gönlü müsterih olur. Fakat nefis her nereye gitse beraberdir.
670. Ben ki düşman dahi benim; kaçmak husūsunda ebede kadar benim işim: [670] "Kalk kalk!" gelir.
Ya'ni, "Benim düşmanım bana kendim olduğu için nereye kaçsam bulamam; binâenaleyh kaçmak hususunda benim işim ebede kadar: "Kalk, durma kaç!" revişinden ibaret olur." Nitekim Efdalüddin Hâkānî (k.s.) bu ma'nâda şöyle buyurur:
"Ayağımın dikeni benim; kendimi kendimden fâriğ edeyim, bu ikilik bir olsun, hem ben sen, hem de sen ben olayım!"
İmdi sâlikin nefsinde kendi arzû ve irâdesi bâkî oldukça irâde-i Hakk'a muhalefeti muhakkaktır. Vaktâki kendi iradesini irâde-i Hak'ta mahveder, ondan sonra bir irâde kalır. O hâlde o nefis, nefis olur.
671. O kimsenin ki kendi gölgesi onun düşmanıdır, ne Hind'de ne de Hoten'de emîndir.
"Hoten", Çin hududunda bir memleketin ismidir. Ya'ni, nefis rûhun gölgesidir ve rûhun muhalifidir. Bir kimseye kendi gölgesi muhalif ve düşman olursa Hindistan'a ve Hoten memleketine, velhâsıl her nereye kaçsa o gölge beraberdir, onun elinden kurtulamaz. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyesinin sonuna kadar onun husûmetinden emîn olmak ve dâimâ mücâhede etmek lâzım gelir. Bu ebyat-ı şerîfede. اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni "Senin düşmanının en düşmanı nefsindir ki senin yanlarındadır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Onun şerrinden kurtulmak için Hakk'ın varlığında fânî olmaktan başka çare yoktur.
O kendinden geçmişlerin sıfatı hakkındadır ki, kendi şerrinden ve kendi hünerinden emîn olmuşlardır. Zîrâ Hakk'ın bekāsında fânîdirler, yıldızlar gibi ki, gündüz güneşin nûrundan fânîdirler ve fânîye âfet korkusu ve tehlikesi olmaz
672. Vaktaki ona fakrdan fenâ pîrâye olur, o Muhammed gibi gölgesiz olur.
"Fakr"dan murâd, zâhirde olan fakirlik değildir. Belki vücûdda ve zâtta ve sıfatta Hakk'a muhtaç olduğunu ve Hakk'ın fakîri olduğunu bilmek ve gınâyı ve izzeti Hakk'a ve zilleti ve fakrı kendi vücûd-i izâfisine isnâd etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede: (Muhammed 47/38, Fâtır 35/15) وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ Ya'ni "Allah Teâlâ ganîdir ve siz Allah Teâlâ'ya muhtaçsınız" buyrulur. Vaktâki bir kimsenin nefsinin kendi varlığından fenâsı böyle bir fakr cihetinden zînet bulursa, artık o nefis serâpâ rûh olup, rûhun gölgesi olmaktan kurtulur. Nitekim bu hâle gelen evliyâullah ارواحنا اشباحنا اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız ecsâdımızdır ve ecsâdımız ervâhımızdır." buyurmuşlardır. Binâenaleyh böyle bir kimse Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz gibi gölgesiz olmuş olur; ve baştan başa nûr olan bir zâtın, nûr gibi, gölgesi olmaz.
673. Fahra mensubun fakrına fenâ, zînet oldu; o, şem'in dili gibi sâyesiz oldu.
Bu beyt-i şerîfde الفقر فخرى ya'ni "Fakr benim fahrimdir" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni zâtta ve sıfatta Hakk'a olan ihtiyacını idrâk eden kimse, kendi varlığını Hakk'ın varlığında fânî kılar ve bu fakr ile iftihâr eder. İşte bu fakr ile iftihâr eden kimsenin fakrına Hak'ta fânî olması zînet olur. Artık o kimse yanan mumun alevi gibi gölgesiz olur.
674. Şem' baştan ayağa hep dil oldu; gölgeye onun etrafında güzer olmaz.
Ya'ni yanmadan evvel mumun gölgesi vardır. Fakat baştan ayağa kadar hep ateşin dili olup şuâya münkalib olursa artık onun etrafında gölge olmaz. Burada cism-i kesîf muma ve ateş tecellî-i zâtîye ve gölge sıfat ve ef'âl-i beşeriyyeye teşbîh buyrulur. Ya'ni, tecellî-i zâtî ateşiyle yanan cism-i kesîf baştan ayağa kadar o tecellînin mazharı olup Hak'ta fânî olur ve artık onun gölgesi olan sıfât ve ef'âl-i beşeriyye onun etrafında dolaşamaz. Sıfatı ve ef'âli Hakk'ın sıfât ve ef'âli olur. Hind nüshalarında شمع جمله شد yerine شمع چون گردد vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Şem' baştan ayağa kadar zebâne olduğu vakit onun etrafında gölgenin mürûru vâki' olmaz" demek olur.
675. Mum gölgesinden ve kendinden şuâya kaçtı, onun için şem' döktü.
Mum mesâbesinde olan cisim, gölge menzilesinde olan kendi sıfat-ı beşeriyesinden ve ef'âlinden ve kendi kesâfet-i mevhûmesinden şuâ mesâbesinde olan nûr-i zâtîye kaçtı ve ilticâ etti. Şuâ için, tecellî-i zâtî ateşi ile cisim şem'ini döktü, eritti ve fânî kıldı.
676. Dedi: "Ben seni fenâ için döktüm!" Dedi: "Ben de fenâya kaçtım!"
O nûr-i zâtî dedi ki: "Ben seni fânî olman için döktüm ve erittim." Cisim mumu dahi "Evet, ben de fenâya ve sende fânî olmaya kaçtım ve ilticâ ettim."
677. Şem' vaktaki ateş içinde külliyyen fânî oldu, ne şem'den ve ne de ziyadan eser göremezsin.
Ya'ni bal mumundan ma'mûl olan şem', ateş içinde yana yana fânî olduğu ve kâmilen eridiği vakit, artık ne şem'in vücûd-i kesîfinden ve ne de onun ziyâsından eser göremezsin. Bunun gibi cism-i kesîf tecellî-i zâtî ateşi içinde yanıp kâmilen fânî olduğu vakit, artık o cism-i kesîfin havâssından eser göremezsin. Meselâ cism-i kesîfin bir mahalden dîğer bir mahalle intikāli zamâna muhtaç iken, garbda bulunan böyle bir cism-i fânî, ân-ı gayr-ı münkasim- de şarkta zâhir oluverir ve onun ziyâsı mesâbesinde olan sıfâttan ve ef'âlden dahi eser görülmez. Onun sıfatı ve fiili hep Hakk'a râci' olur.
678. Zulmetin definde sûret ateşi, aşikâr olarak mum ile pâyidardır.
Ya'ni, zâhirde olan karanlığın definde, âşikârdır ki sûret ateşi kesîf olan mumun cismi ile pâyidâr ve sâbittir. Zîrâ mum olmasa, sûret ateşinin taalluk edeceği bir mahal bulunmaz ve ateş olmayınca da şuâ hâsıl olup sûrî karanlık mündefi' olmaz.
679. Cisim şem'i, mumun hilafındadır ki o, noksan oldukça can nûru ziyade olur.
Cisim şem'i zâhirî olan mumun hilafınadır; zîrâ o cisim şem'i noksan oldukça, rûh-i insânînin nûru ve şuâı ziyâde olur. Halbuki zâhirî mumun cismi ve cesâmeti ziyâde oldukça onun şuâı da çok olur.
680. Bu bâkî olan şuâdır ve o fânîdir. Can şem'ine şu'le-i rabbânî vardır.
Bu rûhun nûru ve şuâ'ı bâkî olan şuâdır ve cisim şem'inin şuâ'ı olan rûh-i hayvânînin âsârı ise fânîdir. Zîrâ can şem'inin şûlesi rabbânîdir ve çünki rûh-i insânî halîfe-i Hak'tır.
681. Bu bâkî olan şua' müfteraz geldi. Araz olan şem'-i fânînin şua'ı değil!
“Müfteraz”, “iftirâz” masdarından ism-i mef'uldür; ve “iftirâz”, Hak Teâlâ'nın kullarına ahkâmı vâcib kılması ma'nâsınadır (Kāmûs). Ya'ni, Hak Teâlâ tarafından kullarına farz edilmiş olan şey, bu rûhun bâkî olan şuâını ve âsârını istihsâl etmektir. Yoksa bu araz ve fânî olan cism-i unsurînin şuâını ve âsârını istihsâl etmek değildir. Zîrâ rûh cevher-i mücerred-i nûrânîdir ve cisim ise uzunluk ve enlilik ve derinlik gibi arazların mecmûundan ibarettir.
682. O ateşin dili hep nûr oldu; şem' fânî, gölge ondan uzak oldu.
Ya'ni, cism-i unsurî ateşe mensûbdur ve rûh-i hayvânî o ateşin dilidir ve cisim şem'inden rûh-i hayvânînin fânî olan şuâı zâhir olur. Vaktâki tecellî-i zâtî ile bu cisim şem'i fânî olur, artık şuâ-i fânînin gölgesi olan sıfât ve ef'âli dahi ondan uzak olur ve bu rûh-i hayvânî dili, hep nûr-i rûh olur ve rûh-i insânî şem'inin bâkî olan şuâ'ı zuhûra gelir.
683. Bulutun gölgesi yeryüzüne düşer, aya gölge hem-nişîn olmaz.
"Bulut"tan murâd, cism-i kesîftir. "Gölge"den murâd, rûh-i hayvânîdir. "Ay"dan murâd, rûh-i insânîdir. Zîrâ o nûru zât güneşinden alır. Nitekim yukarıda 680 numaralı beyt-i şerîfte شمع جان را شعله ربانیست buyrulmuş idi. Ya'ni, bulut mesâbesinde olan cism-i kesîfin gölgesi ve rûh-i hayvânin âsâ-rı, âlem-i kesâfete düşer ve âlem-i kesâfet içinde dolaşır. Fakat o gölge, ay mesâbesinde olan rûh-i insânîye hem-nişîn ve mukārin olmaz. Zîrâ rûh-i insânînin nûrunu bu gölge setredemez.
684. Ey iyi isteyici, bî-hodluk bulutsuzluktur; o bî-hodluk içinde ayın kursu gibi olursun.
Ey iyi hâl isteyen sâlik, mevhûm olan enâniyyet-i cismâniyyeden geçmek bulutsuzluktur ve rûh-i hayvânînin hükmü altından çıkmak demektir. O kendinden geçmek hâli içinde, sen ayın kursu ve cirmi gibi olursun, yanî ayn-ı rûh-i insânî gibi olursun.
685. Vaktâki sürülmüş bir bulut tekrar gelir, nûr gitti aydan bir hayal kalmıştır.
Vaktâki kendinden geçmek hâli ile sürülmüş ve def'edilmiş bir bulut, ya'ni cism-i kesîfin ahvâlinden bir hâl tekrar zâil olur, rûh-i insânînin nûru gider ve ay mesâbesinde rûh-i insânînin nûrundan bir hayal kalır.
686. Bulutun hicabından onun nuru zayıf oldu. O bedr-i şerîf aydan noksan oldu.
Ya'ni, cism-i unsurî ateşe mensûbdur ve rûh-i hayvânî o ateşin dilidir ve cisim şem'inden rûh-i hayvânînin fânî olan şuâı zâhir olur. Vaktâki tecellî-i zâtî ile bu cisim şem'i fânî olur, artık şuâ-i fânînin gölgesi olan sıfât ve ef'âli dahi ondan uzak olur ve bu rûh-i hayvânî dili, hep nûr-i rûh olur ve rûh-i insânî şem'inin bâkî olan şuâ'ı zuhûra gelir.
687. Ay buluttan ve tozdan bir hayal görünür. Bulut ve ten bizi hayal düşünücü etti.
Rûh-i insânî ayı, cism-i kesîf bulutundan ve onun toz mesâbesinde olan âsârından dolayı bir hayâl hâlinde görünür. Bulut, ya'ni cism-i kesîf bizi rûh-i insânî hakkında hayâl düşünücü etti. Nitekim rûhun tecellîsini müşâhede etmeyen kimseler rûh hakkında birçok kıyl ü käller yaptılar ki, bunlar birtakım hayâlî düşüncelerden ibarettir. Vaktāki rûhun zâtı inkişaf eder, bu hayâlî olan dedikodular kalkar.
688. Ayın lutfunu gör ki, bu da onun lutfudur ki o, bulutlar bizim düşmanımızdır, dedi.
“Ay”dan murâd, burada rûh-i külli-i Muhammedî'dir ki, taayyün-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimize taalluk etmiştir. و المؤمنون من نوری hadîs-i şerîfi mûcibince mü'minlerin ruhu o rûh-i küllîdendir. İşte rûh-i küllînin lutfuna bak ki, bizleri münevver etti. Ve bu da onun lutfundandır ki bize اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni: "Senin düşmanının en düşmanı, senin nefsindir ki yanlarındadır" ihbâr-ı şerîfiyle bulutlar ya'ni sıfât-ı nefsâniyye bizim düşmanımızdır, buyurdu.
689. Ay buluttan ve tozdan ferâgat tutar, feleğin yukarısında ayın medârı vardır.
Ayın ya'ni rûh-i insânînin hadd-i zâtında cismâniyetten ve cismâniyetin ahkâmından ferâgati vardır. Onun medârı sûret feleğinin yukarısındadır. Zîrâ rûh-i insânî nefs-i vâhiddir. O beden pencerelerini kendi medârından nûrlandırır. Nitekim II. cildin 186 numaralı beyt-i şerîfinde: ["Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] buyrulmuştu. Ve cild-i mezkûrun 184 numaralı beyt-i şerîfinde de: ["Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu"] buyrulmuştu. Ve kezâ IV. cildin 411 numaralı beyt-i şerîfinde de: ["Mü'minler ma'dûddur, fakat îman birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] buyrulmuş idi.
690. Bulut bize düşman ve hasm-ı cân oldu. Zîrâ ayı bizim gözümüzden nihân eder.
Cismâniyet ve nefsâniyet bulutu bize düşman ve canın hasmı oldu. Zîrâ o bulut ayın hicabı ve perdesidir; ve rûh ayını bizim gözümüzden nihân eder.
691. Bu perde hûrîyi zal eder; bedri bir hilâlden nâkıs yapar.
"Zal", bunak ihtiyar demektir. Ya'ni, bu cismâniyet ve nefsâniyet perdesi, her biri bir hûrîye mümâsil olan ma'nâ güzellerini bir bunak kocakarı kadar çirkin yapar. Ayın on dördü gibi parlak olan bir latîfi bir hilâlden daha nâkıs gösterir. Bilakis bu perde-i nefsânî, kokmuş cesedleri hûrî gösterir ve zulmeti nûr olmak üzere telâkkî eder.
692. Ay bizi izzetin kucağına oturttu, bizim düşmanımıza kendi düşmanı ta'bîr etti.
Ya'ni, rûh-i küllî-i Muhammedî, bizi "Azîz" ism-i ilâhîsinin hükmünde müstağrak kıldı ve izzet makāmında oturttu; ve nefis ve şeytanın ve onların tevâbiinden ibaret olan bizim düşmanımıza kendi düşmanı ta'bîr buyurdu. Bu beyt-i şerîfte "ay"dan murâd zât-ı Hak olursa birinci mısrâ' وَ لَقَدْ كَرَمْنَا بَنِ آدم (İsrâ 17/70) ya'ni "Biz benî-âdemi mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısra' dahi sûre-i Mümtahine'de vâki olan يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوكُمْ أَوْلِيَاء (Mümtahine 60/1) ya'ni "Ey mü'minler benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dostlar ittihâz etmeyin!" âyet-i kerîmelerine işaret buyrulur.
693. Bulutun parlaklığı ve onun letafeti muhakkak bu aydandır. Her kim bu- luta ay ta'bîr ederse o gümrahtır.
"Âb", letâfet; ve "gümrâh”, doğru yolu kaybeden demektir. "Bulut"tan murâd, burada rûh-i hayvânîdir. Ya'ni, rûh-i hayvânînin diriliği ve parlaklığı ve zekâveti, rûh-i küllînin letâfetinin aksindendir. Her kim bu rûh-i hayvânî- ye "rûh-i insânî" ta'bîr ederse, o kimse yolunu kaybetmiştir. Zîrâ rûh-i hay- vânîde bekā yoktur.
694. Ayın nuru vaktāki bulut üzerine münzel olmuştur, onun karanlık yüzü mübdel olmuştur.
Ya'ni, “Rûh-i insânînin nûru, vaktâki rûh-i hayvânî üzerine münzel ol- muştur, o rûh-i hayvânînin karanlık olan yüzü, aydan değişmiş ve parlamış- tır." Zîrâ beşer, rûh-i hayvânîde, başka hayvanlar ile müşterektir. Hayvanla- rın ruhunu rûh-i insânî menzil yapmadığı için onlarda insanda olan irfan ve zekâ yoktur. İnsanlardaki idrâk ve zekâ rûh-i insânînin insanların rûh-i hay- vânîlerini menzil ittihâz etmekten dolayıdır. İmdi gerek rûh-i insânînin nûr-i ma'nevîsi ve gerek rûh-i hayvânînin ondan iktibâs ettiği nûr ve zâhirî güne- şin maddî ziyâsı ve onun maddî nûru, hep nûr-i ilâhînin feyezânındandır.
695. Kıyamında güneş ve ay ma`zûl oldu. Göz ziyanın aslına meşgül oldu.
Nitekim sûre-i Kıyamet'te mezkûr olan فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (Kıyâme 75/8) ya'ni "Vaktāki göz kamaşır ve ayın ziyâsı gider ve gü- neşle ay cem'olur" âyet-i kerîmesi mûcibince kıyâmette manzûme-i şemsin intizâmı bozulup ayın nûru zâil olduğu ve güneşle ay, ziyâ ve nûr vermek- ten ma'zûl oldukları vakit, rûhun gözü o ziyanın aslı olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın nûru ile müştail olur ve müsteâr olan vücûd-i izâfînin ziyâsı gider.
696. Nihayet mülkü müsteârdan ve bu fânî ribatı dârü'l-karardan bilir.
Ya'ni, kıyâmette bu âriyet olan vücûd-i izâfinin nûru söndüğü vakit rûhun gözü hakîkî olan mülk ile âriyet olan mülkü anlar ve fânî olan dünyâ misafirhanesini karar evi ve mahalli olan âlem-i âhiretten fark ve temyîz eder.
697. Dâye bir, üç, dört gün âriyet olur. Ey ana bizi sen kucağında tut!
"Dâye", sütnine demektir ki, bundan murâd, vücûd-i mecâzî ve izâfidir. "Ana"dan murâd, vücûd-i hakîkîdir. Ya'ni, dâye mesâbesinde olan bu vücûd-i mecâzî, mahdûd olan hayât-ı dünyeviyyenin devamı müddetince bizde âriyet olur. Ey vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ bizi sen lutfunun kucağında tut, bizi dâyenin eline teslîm etme!
698. Benim kanadım buluttur ve perdedir ve kesîftir. Hakk'ın lutfunun in'ikasından o latîf oldu.
"Kanat"tan murâd, bu vücûd-i mecâzî ve onun hünerleri ve sıfatlarıdır. Ya'ni, benim bu vücûd-i mecâzîmin hünerleri ve sıfatları vücûd-i hakîkînin önünde buluttur ve perdedir ve kesiftir. Onda görülen letâfet Hakk'ın lutfunun in'ikâsıdır.
699. Kanadı ve onun güzelliğini yoldan koparırım, tâ ki ayın güzelliğini yine aydan göreyim.
Ya'ni, vücûd-i hakîkîye vusûle mâni olan bu vücûd-i izâfinin hünerlerini ve güzel görünen sıfatlarını yoldan koparayım ve izâle edeyim, tâ ki ayın güzelliğini perde arkasından değil, doğrudan doğruya yine ayın kendi kendisinden göreyim.
700. Ben dâye istemem, ana daha hoştur; ben Mûsa'yım, benim dâyem anadır.
Ben dâye mesâbesinde olan bu vücûd-i mecâzînin terbiyesi altında ol- mak istemem; benim aslî olan vücûd-i hakîkînin sıfatı altında terbiye olun- mam daha hoştur; zîrâ Mûsâ mesâbesinde olan rûhum; binâenaleyh benim dâyem ve mürebbîm vücûd-i hakîkîdir." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Kasas'ta vâ- ki' وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِن قَبْلِ (Kasas, 28/12) ya'ni “Biz Mûsâ'ya evvelden sütni- neleri harâm ettik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Zîrâ Mûsâ (a.s.) Fir'avn'un sarayında bulunduğu vakit, onu sütninelere tevdî' ettiler; hiçbiri- sinin sütünü emmedi; vâlidesi sütnine olarak saraya gidip onu emzirdi.
701. Ben ayın lutfunu vasıtadan istemem, zîra bu rabıta halkın helâki oldu.
"Ay"dan murâd, burada ebu'l-ervâh olan rûh-i küllî-i Muhamedî'dir ki, cemî-i âleme füyûzât-ı rabbâniyye bu rûhtan tevzî' olunur. "Vâsıta"dan mu- râd, âlemin vücûd-i izâfisidir. Ya'ni, ben rûhum, rûh-i küllînin lutfunu ve fey- zini vâsıtadan ve vücûd-i izâfi-i âlem perdesi arkasından almak istemem. Zî- râ bu vücûd-i izâfînin şuûnâtı halkın helâkini mûcib oldu.
702. Yahud meğer ki bir bulut ayın huyunu tuta, tâ ki o ayın yüzünün hicabı olmaya!
"Bulut"tan murâd, taayyün-i cismânî ve vücûd-i izâfidir ve ahlâk-ı mu- hammediyye ile muttasıf olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesidir ki, rûh-i küllî-i Muhammedî'nin feyzini îsâle vâsıta olur; ve onun bu sûret-i cis- mâniyyesi rûh-i küllînin yüzünün hicabı ve perdesi olmaz. Yukarıki beyt-i şerîfte, "Ben onun lutfunu vâsıtadan istemem" buyrulmuş idi. Bu beyitte in- sân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesinin vesâteti istisnâ buyrulmuş oluyor. Zî- râ insân-ı kâmil sâlikleri evvelen huzûr-i risâlet-penâhîye götürür ve Risâ- letpenah Efendimiz dahi Hakk'a îsâl buyurur.
703. Enbiya ve evliyânın cismi gibi, o, kendinin sûretini vasf-i lâda gösterir.
Ya'ni, o insân-ı kâmilin cismi, enbiyâ ve evliyânın cismi gibi olur; ve ken- dinin kesif olan cismini ve sûretini, o cismin ve sûretin ahkâmına tabi' olma- mak sûretiyle yok vasfında gösterir, ondan zâhir olan ancak rûh-i latîfin ah- kâm ve âsârı olur. "Ben dâye mesâbesinde olan bu vücûd-i mecâzînin terbiyesi altında olmak istemem; benim aslî olan vücûd-i hakîkînin sıfatı altında terbiye olunmam daha hoştur; zîrâ Mûsâ mesâbesinde olan rûhum; binâenaleyh benim dâyem ve mürebbîm vücûd-i hakîkîdir." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Kasas'ta vâki' وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِن قَبْلِ (Kasas, 28/12) ya'ni “Biz Mûsâ'ya evvelden sütnineleri harâm ettik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Zîrâ Mûsâ (a.s.) Fir'avn'un sarayında bulunduğu vakit, onu sütninelere tevdî' ettiler; hiçbirisinin sütünü emmedi; vâlidesi sütnine olarak saraya gidip onu emzirdi.
704. Öyle bir bulut perde bağlayıcı olmaz, ma'nâda fâideli perde yırtıcı olur.
Öyle bir cisim bulutu, rûhun yüzüne perde örtücü olmaz. Ma'nâda fâideli ve rûhun yüzünden perdeyi ve hicâbı yırtıcı ve kaldırıcı olur; ve o cisim bulutu ayn-ı rûh gibi latîf olur.
705. Öyleki bir aydınlık sabahta katre yağdı, halbuki yukarıda bulut yok.
Ya'ni, o cisim bulutunun letâfet-i hâli havada bulut olmadığı hâlde, berrak ve aydınlık sabahta yere çiğ yağmasına benzer. Maahâzâ havada çiğ yağdıran gāyet ince ve havadan fark olunmaz derecede bir bulut vardır. İşte insân-ı kâmilin cisim bulutunun hâli de buna müşâbihtir.
706. O sikā mu'cize-i Peygamberî idi. Bulut mahv cihetinden hem-reng-i semâ olmuş idi.
Bu mu'cize-i risâlet-penâhî III. cildin 3120 numaralı beytinden i'tibâren mezkûrdur. “Sikā”, su tulumu demektir. Bu mu'cize şudur ki, havada bulut olmadığı hâlde, Resûl-i Ekrem hazretleri Arab'ın su tulumunu suyla doldurdu. Gerçi o tuluma gelen su dahi, âdet-i ilâhiyye üzere buluttan gelmiş idi; fakat o bulut o kadar ince idi ki, göğün mâvî rengi ile berâber olmuş idi ve o bulutun kesâfeti basar hissi ile fark edilmez idi.
707. Bulut idi, ondan bulutun huyu gitmiş idi; âşıkın cismi sabr ile böyle olur.
Arab'ın tulumuna suyu getiren bulut idi. Fakat bulutlara mahsûs olan huy ve kesâfet o buluttan gitmiş idi. Nitekim nefsinin hevâlarına karşı sabrı ve mücâhedesi sebebiyle Hak âşığının cismi de öyle kesâfet-i cismâniyyeden ârî ve latîf olur.
708. Ten olur ammâ tenlik ondan gāib olmuştur; değişmiş ondan renk ve koku gitmiş.
Ya'ni, insân-ı kâmilin cismi de gerçi cisimdir, fakat ondan cismin kesâfeti ve sıfatı kaybolmuştur. O cismin sıfatları, sıfât-ı rûhâniyyeye tebeddül etmiş, artık ondan cisimlere mahsûs olan renk ve koku gitmiştir.
709. Kanat gayr içindir ve baş benim içindir. Sem' ve basarın evi tenin direğidir.
"Kanat"tan murâd, cism-i kesîf ve bu cisme müteallik olan hünerler ve zekâlar ve esbâb-ı dünyeviyyedir. "Baş"tan murâd, rûhtur ve insanın bâtınıdır. "Sem' ve basarın evi"nden murâd, kalbdir ki cismin kıyâmına ve idrâke sebeb olduğu için, o cismin direğidir.
Bu beyt-i şerîf, âlem-i hakîkatin tâvusu olan insân-ı kâmil tarafındandır. Ya'ni, ey sâlik, benim bu sûret-i cismâniyyem ve zâhirî hünerlerim ve esbâb-ı dünyeviyyem hep başkaları içindir ve başkalarını irşâd içindir. Zîrâ ben ehl-i aklı bunlar ile avlarım. Başım ve rûhum ve bâtınım benim içindir. Zîrâ ağyârın benim bâtınıma nüfûzu yoktur. Nitekim cenâb-ı Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî (k.s.) hazretlerine bir şahıs, “Filân kimseden senin medhini işittim”, dedi. Buyurdular ki: “İbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir, onda o mertebe var mıdır ki beni anlayıp medhetsin! Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve o harf ü savt ve o dudak ve ağız kalmaz, bu arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise sûret zâta uymaz ki medhetsin!” Ve hayat ve ilim, sem', basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn sıfatlarının evi olan kalb, zâhiren ve bâtınen cismin direğidir. Kalbin zâhiri fâsid olunca cisim dahi fâsid olur ve kezâ kalbin bâtını fâsid olunca cismin ef'âl ve harekâtı dahi fâsid olur.
710. Gayrı sayd için can fedâ etmeyi küfr-i mutlak ve hayırdan ümîdsizlik bil!
Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki, gayrı sayd için ve onlara hoş görünüp kendine celb etmek için sakın rûhun zevkini fedâ etme, bu fedâyı küfr-i mutlak ve hayırdan ümîdsizlik bil!
711. Sakın tûtîlerin önünde şeker gibi olma, belki zehir gibi ol, ziyandan emîn ol!
Sakın tûtîlerin, ya'ni erbâb-ı kālin önünde hünerlerini göstermek sûretiyle şeker gibi olma, belki onların müvâcehesinde somurtup sâkit olarak otur. Zîrâ onların önünde böyle oturmak onlara karşı zehir gibi olmaktır. Eğer böyle yapar isen, onlar senin yanından kaçarlar ve sen de bâtınının zarar ve ziyâna uğramasından emin olursun.
712. Yahud hitabın tahsîn ve âferîni için, köpekler önünde kendini leş yap!
Bu beyt-i şerîfin ma'nâsında iki vecih vardır. Birisi budur ki, eğer erbâb-ı kāl olan ehl-i dünyanın önünde kendini zehir yapıp onları kaçıramazsan, git onun aksini yap ve onların senin tatlı sözlerini tahsîn edip âferin demeleri için kendini tâlib-i dünyâ olan bu köpeklerin önünde bir leş ve murdar yap, senden istedikleri gibi müntefi' olsunlar. Bu ma'nâya göre yukarıki beyit ile bu beyit Şeyh Sa'dî hazretlerinin şu beytinin nazîri olabilir:
"Ya teşvîşe ve gussaya râzı ol, yâhud birtakım ciğeri karganın önüne koy!"
Bu ma'nâya göre bu iki beyt-i şerîfteki hâl makbûl olmaz. İkinci vecih dahi şudur: Yâhud senin latîf sözlerini köpekler mesâbesinde olan ehl-i dünyanın tahsîn edip âferin demelerinden dolayı, o ehl-i dünyanın önünde kendini, bu âferîn ve tahsînleri duymayan bir ölü ve leş gibi hissiz ve duygusuz yap ve onların bu tahsîn ve âferinlerinden nefsine gurûr gelmesin. Bu hâl güç ve fakat makbûl olur. Bu beyt-i şerîfin sûreti ba'zı nüshalarda şöyledir:
Ya'ni "Tahsîn ve âferîn ve hitâb için kelblerin önünde kendini murdar yap!" demektir.
Diğer bir nüsha da şöyledir:
Ya'ni "Yahud hitâbda bir âferin için kendini kelbler önünde murdar yap!" demek olur.
Ma'nâca hiçbirinde ihtilaf yoktur. Üçüncü bir hâl dahi âtîdeki 716 numaralı beyt-i şerîfte musarrahtır. Sakın tûtîlerin, ya'ni erbâb-ı kālin önünde hünerlerini göstermek sûretiyle şeker gibi olma, belki onların müvâcehesinde somurtup sâkit olarak otur. Zîrâ onların önünde böyle oturmak onlara karşı zehir gibi olmaktır. Eğer böyle yapar isen, onlar senin yanından kaçarlar ve sen de bâtınının zarar ve ziyâna uğramasından emin olursun.
713. İmdi Hızır gemiyi bunun için deldi, nihayet bu gemi gāsıbdan kurtuldu.
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 711 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, ey sâlik kendini erbâb-ı kāl olan ehl-i dünyanın önünde zehir gibi yap ve onlara karşı kendini kusurlu ve fenâ göster. Nitekim Hz. Hızır, kıssası sûre-i Kehf'te mezkûr olduğu vech ile sağlam bir gemiyi gāsıbların elinden kurtarmak için deldi. Sen dahi rûhunun râkib olduğu cisim gemisini böyle ehl-i dünyaya karşı kusurlu yap ki, senin senliğini gasb etmesinler!
714. Fahra mensub olan fakr bundan dolayı âlî geldi, tâ ki tama' edici olan-lardan Ganî'ye kaçayım!
Ma'lûm olsun ki, "fakîr" hakkında erbâb-ı hakikat الفقير هو الذ لا يملك و لا يملك ya'ni "Fakîr o kimsedir ki bir şeye mâlik değildir ve kendisi bir şeyin memlûkü değildir" demişlerdir. Bunun ma'nâsı "Fakîr bu âlem-i fânîde hiçbir şeyi benimsememiştir ve kendisi de kalbini hiçbir şeye rabt edip onun memlûkü olmamıştır." demek olur. Binâenaleyh dünyânın hepsi sûrette fakîrin mülkü olsa, onun kalbinde hiçbir zerresi yer tutmaz ve bilcümle ihtiyacını Ganiyy-i mutlak olan Hak Teâlâ'ya arz eder ve kendisi bu fakr ile müftehirdir. İşte "El-fakru fahrî" (الفقر فخری) hadis-i şerîfinin ma'nâsı budur. "Fakr"dan murâd, şunun bunun kesesine muhtaç olmak değildir. Ya'ni, "Fahra mensûb olan fakr, ehl-i tama' olan cismânîlere arz-ı ihtiyaçtan kaçıp Ganiyy-i mutlak olan Hakk'a ilticâ ettiğim için âlî geldi."
715. Defîneleri bir vîrâneye ondan dolayı koyarlar, tâ ki ehl-i umrânın hırsından kurtulalar.
“Umrân", ma'mûr yer demektir. "Ehl-i umrân"dan murâd, dünyâ ehlidir. Ya'ni, ehl-i dünyanın hırsından ve taarruzundan kurtarmak için, defineleri vîrânelere ve harâbelere gömüp sakladıkları gibi, ehl-i fakr dahi kendi hünerlerini ve esbâb-ı dünyeviyyelerini, kāl ehli olan gaflet erbâbından saklarlar ve bu sûretle onların tasallutundan emin olurlar.
716. Eğer kanadı koparmazsan git halvette otur, tâ ki hep bunun ve onun harcı olmayasın!
Ey sâlik, eğer sen ehl-i dünyânın önünde zehir gibi olamazsan veyâhud onların tahsîn ve âferinlerine karşı nefsini ölü ve leş hükmünde tutup, onun gurûrundan emin değil isen, git halvette otur ve kendi zevk-i ma'nevîn ile meşgûl ol; tâ ki bütün ömrünü şunun bunun keyfine ve hesâbına sarf etmiş olmayasın!
717. Zîrâ ki sen hem bir lokmasın hem lokma yiyicisin. Ey can, yiyicisin ve yenilmişsin, akıl tut!
Zîrâ ki sen hem bu halkın lokmasısın ve hem de bu halktan lokma yersin. Binâenaleyh ey can olan sâlik, sen hem yiyicisin ve hem de yenilmişsin. Aklını başına topla! Çünki eğer sen ashâb-ı hünerden isen, bu mâlâyâ'nî iştiğâlât ile halk senin ömrünü yer ve ifnâ eder ve sen de onların tahsîn ve âferinlerini yutup nefsini kabartırsın; ve eğer malın var ise, halk müdâhane edip onu yerler ve nefsin dahi onların tabasbuslarını ve müdâhanelerini yiyip semirir. Ehl-i mansıb isen yine böyledir. Ma'lûm olsun ki, âkiliyet ve me'kûliyet hem sûrî ve hem ma'nevî olur. İnsanın sûrî olan âkiliyeti ve me'kûliyeti zâhirdir. Zîrâ topraktan çıkan envâ'-ı gıdâları yer ve onu da her ân-ı gayr-ı münkasimde muhîtî yer. Muhîtîndeki yiyenlerden bir kısmı, pire ve sivrisinek ve tahtakurusu ve bit gibi hayvânât-ı tufeyliyye olup göz ile görülürler. Ve bir kısmı da hayvânât-ı hurdebînî olup âletsiz göz ile görülmezler; ve ihtimâl ki mikroskobun bile görmeğe kâfi gelmediği mahlûkat dahi vardır. Eğer insanın böyle her an yiyenler olmasa idi doğduğu günden beri yediği gıdâlar cem'olup onun cismi pek büyük bir hâle gelirdi; ve kezâ öldükten sonra insanın cesedini yiyenleri îzâha hâcet yoktur.
Ma'nevî olan âkiliyet ve me'kûliyete gelince bunlar da çoktur. Meselâ halk, insanın hünerlerini ve ma'rifetlerini idrâklerinin ağızlarıyla yerler. Sonra yine onun nefsine tahsînlerini ve âferinlerini yedirirler ve onu mağrûr ederler; ve kezâ hayâlât-ı insâniyyeden biri diğerini yer ve onu da diğer bir hayâl yer. Nitekim âtîde şürh-ı şerîfte bu sûrî ve ma'nevî âkiliyet ve me'kûliyet beyân buyruluyor.
718. Bir kuşcağız bir kurtcağızın avında idi. Kedi fırsat buldu ve onu kaptı.
Zâhirî olan âkiliyet ve me'kûliyetin misâlidir.
719. Kendinin şikârı hakkında başka bir avcıdan bîhaber olduğu hâlde, âkil ve me'kûl idi.
O kuşcağız kendisini de bir kedinin avlayacağından bîhaber olduğu hâlde kurdu avlamakla meşgüldü; binâenaleyh bu hâl içinde hem âkil ve hem de me'kûl idi. Onun beyânındadır ki, Allah'ın mâsivâsı her şeyi yiyicidir ve yenilmiştir. O bir kuş gibi ki, çekirgenin saydını kasd etti ve çekirgenin saydı ile meşgül oldu. Halbuki onun kafasının arkasından aç doğanın onun saydını kasd ettiğinden gāfil oldu. Şimdi ey yiyici olan avcı adam, kendinin yiyicisi olan avcından emîn olma! Eğerçi onu gözün nazarı ile görmüyorsun ve onu ibret delîli nazarı ile gör! Nihayet inşâallâhü Teâlâ göz dahi açılsın!
Bu sürh-ı şerîfin son cümlesi Hind nüshalarında şöyledir: اگرچه نمی بینیش بنظر چشم بنظر دلیل و عبرتش میبین تا چشم تیره باز شود ان شاء الله تعالى Ya'ni “Eğerçi onu gözün nazarıyla görmüyorsun, onu delil ve ibret nazarıyla gör, nihâyet karanlık göz açık olsun inşaallahü Teâlâ!”
720. Gerçi hırsız meta'ın şikârındadır, polis onun hasımlarıyla beraber arkadadır.
Bu da âkiliyet ve me'kûliyet-i zâhiriyyenin diğer bir misâlidir. Ya'ni, hırsız birtakım kimselerin eşyâsını çalmakla meşgüldür; diğer taraftan polis dahi o eşyânın sahibi olan hırsızın hasımları ile onun arkasında ve onu ta'kîb etmektedir.
721. Onun aklı eşyanın ve kapının kilidinin meşgülüdür. Polisten ve seherin âhından gafildir.
Ya'ni, hırsızın aklı gece vakti çalacağı eşyâ ile ve açacağı kapının kilidi ile meşgüldür. Arkasından kendisini polisin ta'kîb ettiğinden ve sabah vakti olup eşyâ sâhibinin sirkatten haberdar olarak feryâd ve âh edeceğinden gāfildir.
722. O kendi sevdasında öyle garktır ki, tâlibden ve kendisini arayıcıdan gāfildir.
O hırsız kendi sevdâsı ve hayâli olan sirkat emrine öyle bir dalmıştır ki kendisini tutmak isteyen polisten ve kendisini arayacak olan eşyâ sâhibinden gāfildir.
723. Eğer ot bir tatlı suyu içerse, hayvanın mi'desi der-akab onu otlar.
724. O ot ki, âkil ve me'kûl geldi, Allah'ın gayrı olan her bir varlık böyledir.
Ya'ni, "Ot, havadan nâzil olan tatlı suyu içip neşv ü nemâ bulduğu vakit, derhal bir hayvan gelip onu yemeğe başlar. Binâenaleyh o ot hem âkil ve hem de me'kûl olmuş olur. İşte Allah'ın gayrı olan her bir varlığın hâli böyle hem âkil ve hem de me'kûl olmaktır." Ma'lûm olsun ki, varlık ve vücûd iki türlüdür. Birisi vücûd-i hakîkî-i Hak ve diğeri vücûd-i zıllî-i halktır ki, ona vücûd-i izâfî dahi derler. Ve bu vücûd-i izâfi ulûhiyetin zâhiri olan dest-gâh-ı tabîat üzerinde olup, vücûd-i hakîkînin esmâsı hasebiyle suver-i muhtelife arz eder ve bu sûretler bir taraftan tekevvün bir taraftan tefessüd eder. Bu sûretlerin tekevvünü o tabîattan her an aldığı gıdâ vâsıtasıyla olur ve tefessüdü dahi aldığı gıdâyı yine tabîata vermek sûretiyledir. Binâenaleyh vücûdât-ı izâfiyyenin suretleri كلّ شيئ هَالك الاّ وَجْهَهُ (Kasas, 38/88) [O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur] âyet-i kerîmesi mûcibince peyderpey helâktedir; ve bekā ancak vücûd-i vâhid-i hakîkîye mahsûstur. Ve bu vücûd-i izâfî zâhiriyyeti îtibariyle vücûd-i Hakk'ın gayrıdır ve hakîkat cihetinden o vücûd-i hakîkî bu vücûd-i izâfinin "ayn"ıdır. Zîrâ zâhir, bâtının gayrıdır ve bâtın dahi zâhirin gayrıdır; ve vücûd-i Hak zâhirin ve bâtının mecmû'u olduğundan hakîkatte bu ikisinin "ayn"ıdır.
725. Ve o sizi it'âm eder ve it'âm olunmaz, muhakkak odur. Hak me'kûl ve âkil ve et ve deri değildir.
Bu beyt-i şerîf sûre-i En'am'da olan وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ (En'âm 6/14) âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni "It'âm eder ve it'âm olunmaz" sıfatı muhakkak Hakk'ın zât-ı ulûhiyetine mahsûstur. Zîrâ zât-ı Hak yenilmiş ve yiyici değildir; ve et ve deri olmak gibi sûretlerden münezzehtir. Yenmek ve yenilmek ulûhiyetin zâhiri olan âlem-i tabîatta mütekevvin olan vücûdât-ı izâfiyye âlemine mahsûstur.
726. Akil ve me'kûl, pusuda sakin olan bir akilden ne vakit emîn olur?
İmdi cisim ve vücûd-i izâfi sahibi olan bir kimse pusuda sâkin olan kedi gibi bir yiyiciden ne vakit emîn olur?
727. Me'kûllerin emni mâtem çekicidir; dergâha git ki O lâ-yüt`amdır.
Ya'ni, cism-i kesîfin hükmü altında bulunan me'kûllerin, yenilmediklerini zannederek gaflet ve emniyet içinde bulunmaları mâtem ile netîcelenir, Zîrâ bu emniyet ve gaflet sonunda mâtem çekicidir; ve bu zan erbâbı cisimlerinin fesâdını gördükleri vakit feryâda başlarlar. "Binâenaleyh it'âm olunmayan Hakk'ın bâb-ı azametine ilticâ et ve fenâfillâha sa'y et ki me'kûliyetten kurtulasın! Bu beyt-i şerîfte sâlik, yukarıda geçen 701 ve 702 ve 703 numaralı beyitlerde beyân buyrulan makāmın ihrâzına teşvîk buyrulur. Bu sûretlerin tekevvünü o tabîattan her an aldığı gıdâ vâsıtasıyla olur ve tefessüdü dahi aldığı gıdâyı yine tabîata vermek sûretiyledir. Binâenaleyh vücûdât-ı izâfiyyenin suretleri كلّ شيئ هَالك الاّ وَجْهَهُ (Kasas, 38/88) [O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur] âyet-i kerîmesi mûcibince peyderpey helâktedir; ve bekā ancak vücûd-i vâhid-i hakîkîye mahsûstur. Ve bu vücûd-i izâfî zâhiriyyeti îtibariyle vücûd-i Hakk'ın gayrıdır ve hakîkat cihetinden o vücûd-i hakîkî bu vücûd-i izâfinin "ayn"ıdır. Zîrâ zâhir, bâtının gayrıdır ve bâtın dahi zâhirin gayrıdır; ve vücûd-i Hak zâhirin ve bâtının mecmû'u olduğundan hakîkatte bu ikisinin "ayn"ıdır.
728. Her bir hayali bir hayal yer. Fikir, o diğer fikri otlar.
Bu beyt-i şerîfte ma'nevî olan akiliyet ve me'kûliyet beyân buyrulur. Ya'ni, bir hayâl ile meşgül olduğun vakit, diğer bir hayal gelip o hayâli yutup mahveder; ve kezâ bir düşünce ile meşgül olduğun vakit, diğer bir düşünce onu yutup izâle eder. Binâenaleyh ey sâlik, senin zâhirin âkil ve me'kûl olduğu gibi, bâtının dahi âkil ve me'küldür.
729. Sen kādir değilsin ki, bir hayâlden kurtulasın! Yâhud uyuyasın, nihayet ondan dışarı sıçrayasın!
730. Fikir arıdır ve senin o uykun sudur, vaktaki bîdâr olursun, zübab geri gelir.
[731] "Zünbûr", arı ve "zübâb", karasinek ve bal arısı ve şerr-i dâim ma'nâsına da gelir (Kāmûs). Ya'ni, insanın fikri arı gibi ve uykusu da suya dalması gibidir. İnsana arılar hücum ettiği vakit, suya dalınca onlardan kurtulur, fakat uyandığı vakit sudan çıkmış gibi olur ve arılar da tekrar hücûma başlarlar.
731. Ne kadar hayale mensub olan arı uçar, bu tarafa ve o tarafa çeker götürür.
Ya'ni, ey insan görmez misin? Senin kalbinde ne kadar efkâr-ı hayaliyye arıları uçup durur ve seni o tarafa bu tarafa çekip götürür.
732. Bu hayal yiyicilerin en aşağısıdır ve diğerlerini Zü'l-celâl bilir.
Ya'ni, insanın cismini yiyen ve eriten şeylerin en aşağısı bu hayâldir. Zîrâ insanın vücûdu bu hayâlâtın tasallutundan muazzeb olur; ve şu işi şöyle ve bu işi böyle yapayım diye arzular ve hayaller onun cismini kemirip zayıflatır. Bu cismi zâhiren ve bâtınen yiyicilerin envâ'ı o kadar çoktur ki, bunları ancak Allahü Zü'l-celâl hazretleri bilir.
733. Agah ol, galîz yiyicilerin gürûhundan kaç; onun tarafına ki, biz seni hıfzediciyiz, dedi.
"Ükkâl", ism-i fâilin cem'-i mükesser sîgasıdır ve "ükkâl-i galîz"dan murâd, insanın idrâkâtı tahtına dâhil olan yiyicilerdir ki, bunların zâhirîsi, ilel ve emrâz tevlîd eden mikroplar ve soğukluk ve sıcaklık ve rutûbet ve yübûset gibi erkân-ı tabîattan mütevellid olan avârız-ı tabîiyyedir. Ve bâtınîsi nefis ve şeytanın ilkāsıyla vâki' olan hayallerdir. Fenâ-fillâh makamına gelip cismâniyeti rûhâniyete mübeddel oluncaya kadar, birçok yiyiciler daha vardır ki, onları ancak Hak Teâlâ bilir. Binâenaleyh ey sâlik, idrâk-i beşer tahtında olan bu galîz yiyicilerden Hafız-ı hakîkî olan Hak Teâlâ tarafına kaç ki, Hak Teâlâ sûre-i Ra'dda: لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ (Ra'd 13/11) Ya'ni "Allah Tealâ'nın insana müvekkel melekleri vardır ki, önünden ve ardından ta'kîb ile Allah'ın emriyle onu hifzederler" buyurdu. Ve Hûd (a.s.)dan naklen sûre-i Hûd'da: إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (Hud 11/57) Ya'ni "Benim Rabbim her şeyi hıfzedicidir" buyurdu.
734. Yahud, eğer o Hafız'ın tarafına acele edemez isen, bu hıfzı bulan o kimse tarafına kaç!
Eğer doğrudan doğruya Hafız-ı hakîkî olan Hak tarafına kaçamaz isen ve kalbinin mâsivâ ile meşgüliyeti Hakk'a ilticâya mâni' ise, ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık ve sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olup Hakk'ın nâibi olan bir insân-ı kâmil tarafına kaç ki, o, وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ (Mâide, 5/67) "Allah Teâlâ seni nâstan hifzeder." âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan Hakk'ın hıfzını bulmuştur ve niyâbeti ve hilâfeti hasebiyle seni de hifzeder.
735. Elini pîrin elinden gayriya teslîm etme! Onun eline Hak destgîr olmuştur.
"Pîr"den maksad, fenâfillâh ve bekābillâh mertebesinde bulunan mürşid-i kâmildir. Elini mürşid-i kâmilin elinden başkasına teslîm etme ve tebaiyyet elini ona uzat! Zîrâ o mürşid-i kâmilin eline Hak destgîr ve muâvin olmuştur.
736. O perde içinde olan nefsin mücâveretinden dolayı senin aklının pîri çocukluğu huy etmiştir.
Senelerden beri eskimiş ve ihtiyarlamış olan aklın, nefsinin emriyle oturmuş kalkmış ve onunla dost olmuş olduğundan çocuk huylu olmuş ve hayat-ı dünyâ oyununa dalmıştır; ve nefsin hak ve hakîkatten hicâb içinde bulunduğundan aklın dahi onunla beraber perde arkasında kalmıştır.
737. Kâmil olan aklı, akla karîn et, tâ ki akıl o kötü huydan geri gelsin!
Aklını nefsinin mücâveretinden ayır da, insân-ı kâmilin aklını ona mukārin kıl, tâ ki aklın o kötü huydan ve çocukluk tabîatından geri dönüp sı-fat-ı asliyyesi olan kemâle gelsin!
738. Vaktaki kendi elini onun eline koyarsın, sonra âkillerin elinden dışarı sıç-rarsın.
Vaktāki insân-ı kâmile el verip bîat edersin, evvelâ ma'nevî âkillerin ve havâtırın elinden ve ba'dehû tedrîc ile cismin rûhâniyete tebeddül ederek sû-rî âkillerin elinden dışarıya çıkarsın. Ve tabîat evinden dışarıya çıkan kimse-ye sûrî ve ma'nevî âkillerin elleri yetişemez. Zîrâ bu âkillerin hakikat mahal-lesine yolları yoktur. Binâenaleyh hakikat mahallesine vusûl için evvelâ ta-bîat evinden çıkmak ve tabîat evinden çıkmak için dahi mürşid-i kâmile bîat etmek lazımdır. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.): "Ey kimse sen tabîat evinden dışarı çıkmıyorsun, hakikat mahallesine sefer edebilmek nerede!"
739. Senin elin o bîat ehlinden olur ki يد الله فوق ايديهم (Fetih, 48/10) [Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir] olur.
"Bîat ehli"nden murâd, Hudeybiye musâlahasında bîat-ı Rıdvan'da, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e ağaç altında tebaiyyet eden ashâb-ı kirâm hazarâtı- dır. Bu bîat-ı Rıdvan'da nâzil olan sûre-i Fetih'te Hak Teâlâ إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Ey peygamberim, sana biat edenler, ancak Allah'a bîat ederler, Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." buyurdu. Bu ma'nâ I. cildin 3013 numaralı beytinde geçti. Ya'ni, ey sâlik eğer sen insân-ı kâmile bîat edersen, senin elin bîat-ı Rıdvan'da Resûl-i Ekrem hazretlerine bîat eden ashâb-ı kirâmın elleri cinsinden olur. Ve يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ ["Allah'ın eli onların eli üzerindedir"] ma'nâsı, senin eline de şâmil olur. Zîrâ insân-ı kâmil vâris-i nebevîdir.
740. Vaktaki elini pîrin eline verdin, pîr-i hikmettir ki alîmdir ve azîmdir.
Vaktāki kendi elini insân-ı kâmilin eline verdin ve ona tebaiyyet ettin, o pîr hikmet-i ilâhiyyenin pîridir ve mürşididir. Hakk'ın Alîm ismine mazhariyeti i'tibariyle alîmdir ve Azîm ismine mazhariyeti îtibâriyle de hatîr ve azîmdir. Ba'zı nüshalarda (hatîr) yerine (habîr) vâki' olmuştur.
741. Zîrâ ey mürid, o kendi vaktinin nebîsidir. Hattâ ondan Nebî'nin nûru zâhir gelir.
Ey mürîd, o pîr-i muhterem nasıl alîm ve hatîr olmasın ki, o kendi vaktinin nebîsidir. Hattâ onun sûret-i zâhiri, ahvâli ve akvâli ve ef'âli tamâmiyle Nebiyy-i zîşan hazretlerini temsil buyurur ve Nebî'nin nûru onda görünür. Ma'lûm olsun ki, buradaki nübüvvet, nübüvvet-i teşrîiyye değil nübüvvet-i ta'rifiyyedir. Bu zevât-ı maârif-simât Nebiyy-i zîşânın şerîatini ve sünen-i seniyyesini takviye buyururlar. Nitekim onlar hakkında عُلَمَاءُ أُمَّتِي كَأَنْبِيَاءِ بَنِي إِسْرَائِيلَ ya'ni "Benim ümmetimin ulemâsı Benî-İsrail enbiyâsı gibidir." buyrulur.
742. Bu sebeble Hudeybiye'de hazır ve bîata mensub olan sahâbeye de karîn oldun.
Bu beyt-i şerîf 739 numaralı beyt-i şerîfin te'yîdidir.
743. Binâenaleyh müjdelenmiş olan on yârdan geldin, dehdehî altını gibi hâlis oldun.
dır. Bu bîat-ı Rıdvan'da nâzil olan sûre-i Fetih'te Hak Teâlâ إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Ey peygamberim, sana biat edenler, ancak Allah'a bîat ederler, Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." buyurdu. Bu ma'nâ I. cildin 3013 numaralı beytinde geçti. Ya'ni, ey sâlik eğer sen insân-ı kâmile bîat edersen, senin elin bîat-ı Rıdvan'da Resûl-i Ekrem hazretlerine bîat eden ashâb-ı kirâmın elleri cinsinden olur. Ve يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ ["Allah'ın eli onların eli üzerindedir"] ma'nâsı, senin eline de şâmil olur. Zîrâ insân-ı kâmil vâris-i nebevîdir.
744. Ta ki beraberlik doğru ola, âdem bir kimse ile eştir ki onu dost etti.
Hakk'ın halk ile olan beraberliği iki vecih üzerinedir. Birisi umûmî olan beraberliktir ki وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid 57/4) ya'ni "Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince, eşyâdan her bir şey ve mü'min ve sâlih ve kâfir ve fâsık, bu maiyyette müşterektir; ve bu iştirâk vücûdda ve varlıkta iştirâktir. Zîrâ vücûd ve varlık ancak Hak'tır. Bu eşyanın vücûdu ise Hakk'ın vücûdunun zıllidir; ve zıl ve gölge her nerede olsa, gölge sahibi ile beraberdir. İkinci vech-i maiyyet, husûsî olan beraberliktir. Bu da muhib ile mahbûbun beraberliğidir. Nitekim hadis-i şerifte المرء مع من احب ya'ni "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyrulur. Ve bu maiyyet muhabbetin ve muhabbet dahi şer'-i Resûlüllah'a ittibâ'ın netîcesidir. Nitekim ayet-i kerimede قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْيِيكُمُ اللهُ (Al-i İmran, 3/31) ya'ni "Ey Resûlüm söyle, Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah Teâlâ da sizi sevsin!" buyrulur. Bu maiyyet-i husûsiyye sâlihlere ve âriflere mahsûs olur. Binâenaleyh sâlihler ve ârifler hem maiyyet-i âmmeyi ve hem de maiyyet-i hâssayı hâiz olmuş olurlar. Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ı yukarıda mezkûr olan hadîs-i şerîfin meâlidir.
745. Bu cihanda ve o cihanda onunla olur ve bu, güzel huylu olan Ahmed'in hadîsi olur.
Ya'ni, vâris-i peygamberî olan bir insân-ı kâmile bîat eden sâlihler hem dünyâda ve hem de âhirette insân-ı kâmil ile beraber olur; ve binnetîce iki cihanda hem maiyyet-i âmmeye ve hem de maiyyet-i hâssaya nail olurlar. Bizim bu sözümüz, ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan Server-i âlem Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimizin hadîs-i şerîfi ki:
746. "Kişi mahbubu ile beraberdir, kalb kendinin matlûbundan ayrılmaz" buyurdu.
Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz المرء مع من احب ["Kişi sevdiği ile berâ-berdir"] hadîs-i şerîfinin meâlini tavzîhen beyân buyururlar. Ya'ni, kişi mahbûbu ile beraberdir. Çünki kişinin mahbûbu, onun kalbinin ve bâtınının matlûbudur ve her nerede olursa olsun, insanın kalbinde yer tutan matlûbu onunla beraberdir.
747. Her nerede ki tuzak ve dâm vardır, az otur! Ey zebûn tutucu, git zebûn tutucuları gör!
Ya'ni, tuzak olan yerde belki seni avlayıp yemek isteyen vardır ve sen dahi gördüğün dâneyi avlayıp yemek istersin. Binâenaleyh ey kendisinden zebûn ve âciz olan tutucu, git senin arkandan gelen zebûn tutucuları gör de, dâm ve dâne olan yerde az dur ve ihtiyât ile etrâfına bak!
748. Ey zebûnların zebûn tutucusu bunu bil! Ey delikanlı el, elin yukarısı üzerindedir.
Ya'ni, sen, senin fevkındekilerin zebûnusun ve bu hâlin ile beraber zebûn tutucusun. Bu hakîkati bil ki, ey delikanlı ya'ni tecrübesiz olan mübtedî sâlik, el elin üstündedir. "Dest", burada kudret ma'nâsınadır, ya'ni kudret derecât üzerinedir. Bir kudretlinin üstünde başka bir kudretli vardır. Her şey kendi fevkındeki kudretlinin zebûnudur.
749. Ey acîb, sen zebûnsun ve zebûn tutucusun, sen hem avsın ve taleb içinde av tutucusun!
Aceb şey!. Sen kendi fevkındekinin zebûnu ve âciz olanı tutucusun. Şu hâlde sen hem avsın ve hem de taleb içinde av tutucusun.
750. Avcılık hırsı avdan gafil kılıcıdır. Gönül götürücülük eder, o gönülsüzdür. [752]
Bir avın arkasından koşmak hırsı, kendinin dahi bir başkasının avı olacağından insanı gaflete düşürür. O avcı avı kendi tarafına celb için, avın gönlünü kapmağa çalışır. Halbuki kendi gönlünü o ava kaptırdığı ve ona muhabbet ettiği için, gönülsüz kalmıştır. Kendisi bundan gafildir. Ya'ni celb-i men- Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz المرء مع من احب ["Kişi sevdiği ile beraberdir"] hadîs-i şerîfinin meâlini tavzîhen beyân buyururlar. Ya'ni, kişi mahbûbu ile beraberdir. Çünki kişinin mahbubu, onun kalbinin ve bâtınının matlûbudur ve her nerede olursa olsun, insanın kalbinde yer tutan matlûbu onunla beraberdir.
751. Önlerinde ve arkalarında sedd olan olma ki düşmanı görmezsin, halbuki o düşman zahirdir.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Yâsîn'de olan وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yasin, 36/9) ya'ni "Biz onların önlerinden sedd ve arkalarından sedd kıldık ve biz onları örttük, binâenaleyh onlar görmezler." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, onların önlerinde tül-i emelden hicâb ve arkalarında dahi zulümât-ı cismâniyyeden perde ve gözlerini de esbâb perdeleri ile örttük. Binâenaleyh onlar bu mânialar sebebiyle ne önlerini ve ne de arkalarını göremezler, demek olur. İmdi ey sâlik, gafletten uyan da Hak Teâlâ'nın tavsîf buyurduğu zümreden olma! Zîrâ böyle olursan arkadan ve önden gelen hasımları göremezsin. Halbuki seni yemeğe ve helâk etmeğe müteveccih olan sûrî ve ma'nevî olan düşmanlar âşikârdır.
752. Sen ötmede bir kuştan aşağı olma! Bir serçe kuşu önünü ve arkasını gördü.
"Neşîd", ref-i savt demektir (Kāmûs). Burada "ötmek"ten kinâyedir. "Beyne eydî", ön; "half", arka demektir. "Beyne eydî" ile "half" arasındaki vâv-ı âtıfa mahzûftur. Ya'ni, bir serçe kuşu bile cik cik öterken başını o tarafa bu tarafa çevirip etrafını gözetler. Sen ondan aşağı kalma! İdrâk sahibiy-sen önünü ardını dikkatle görmeğe çalış!
753. Vaktaki dânenin yakınına gelir, başını ve yüzünü o demde ne kadar çevirir.
Ya'ni, serçe kuşu kendinin avı olan dânenin yakınına geldiği vakit, arkada ve önde kendisini de avlayacak olup olmadığını anlamak için başını ve yüzünü birçok defa o demde çevirir de der:
754. Ki, "Acaba önünde ve arkamda avcı var mıdır? Ta ki onun korkusundan bu lokmadan el çekeyim!"
faat için, halkı kendi tarafına avlamak isteyenler melekü'l-mevtin kendisini avlayacağından gafildir.
755. Sen arkada fâcirlerin kıssasını, önde dostun ve komşunun ölümünü gör!
Ya'ni, sen arkada kalan ve geçmiş olan fisk u fücûr ile meşgül kavimlerin kıssasını ve onların akıbetlerini ve önünde vâki' olan dostlarının ve komşularının ölümlerini gör de ibret al!
756. Ki onlara âletsiz helâklik verdi. O her bir hal işinde senin karînindir.
"Alet"ten murâd, burada fiilin mâhiyeti i'lân edilerek cezâ ve i'dâm vaktinde insanların kullandıkları i'dâm âletidir. Hak Teâlâ hazretlerinin akvâm-ı fâcire ve fâsıkayı helâki bu tarzdaki âlet ile değildir. Belki kuvâ-yı tabiiyyeden zelzele ve tûfan ve seylâb ve tâûn ve vebâ ve sâir sârî hastalıklar ve harb gibi belâlardır.
Ya'ni, Hak Teâlâ Fir'avn'ın ve Nemrûd'un tabi'lerine ve Semûd ve Ad kavimlerine âletsiz, helâklik verdi; ve onları yeryüzünde yok etti. Zîrâ ey insan, Hak Teâlâ وهُوَ مَعَكُمْ أينما كنتم (Hadîd, 57/4) [Nerede olursanız O sizinle beraberdir] âyet-i kerîmesi mûcibince, her bir hâl içinde senin karînindir ve senin ahvâlinden ve a'mâlinden gafil değildir. Onun kâffe-i eşyâ hakkında ihâta-i zâtiyyesi vardır.
757. Hak azab etti, topuz ve el yoktur. Binâenaleyh bil ki, Hak âletsiz bir hükümet edicidir.
Hak Teâlâ hazretleri akvâm-ı mâziyeye azâb etti ve onların kötü fillerinin cezâsını verdi. Fakat O'nun verdiği cezâ, insanların işkence ve azâb için kullandıkları el ve topuz vâsıtasıyla değildir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bizim bildiğimiz âletler olmaksızın bir hükûmet ve adâlet edicidir.
758. O kimse der ki: "Eğer Hak var ise hani?" O işkence vaktinde "Hû" diye mukırr oldu.
O münkir-i ulûhiyyet olan kimse, hâl-i râhatta der ki: "Eğer Hak var ise hani nerededir? Zîrâ mevcûd olan şey görünür. Mâdemki ben görmüyorum, o hâlde yoktur." Nitekim Hak Teâlâ onlardan naklen sûre-i Câsiye'de buyu- وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24). Ya'ni "Bu hayat dedikleri ancak dünyâda olan hayattır. Ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder." Bu zavallılar vücûdu ve varlığı ancak his gözüyle görülen şeylere hasr ederler. Diğer taraftan his gözüyle akıllarını görmedikleri hâlde, bunlara sizin aklınız yoktur denilmiş olsa hiddet ederler. Fakat derd ve ibtilâ hâli içinde esbâb-ı zâhiriyyeden çâre bulmak ümîdi kalmadığı vakit, gözleri bilâ-ihtiyar me'yûsâne bâtın tarafına açılır ve anlayamadıkları bir kuvvetin hükümran olduğunu i'tiraf ederler. Zamânınızda böylelerinin emsâli çoktur.
759. O kimse ki, "Bu uzaktır ve acibdir!" der idi; göz yaşı dökerdi ve "Ey karib!" der idi.
Ma'lûm olsun ki, münkir-i ulûhiyyet olanlar iki nevi'dir. Birisi şekāvet-i ezeliyye ashâbıdır ki, bunların gözleri âlem-i sûrete açık oldukça her ne belâ gelse Hakk'ı i'tiraf etmezler ve o belâları ahvâl-i tabîiyyeden ve esbâb-ı zâhiriyyeden görürler. Nitekim Ebû Cehil, Bedir muhârebesinde hâl-i ihtizârında bile cenâb-ı Peygamber'e karşı husûmetinin şiddetinden bahs ederek öldü. Bu tâifenin âlem-i sûrette îmân etmelerinin imkânı yoktur. Onlar ba'delmevt, ahvâl-i berzahı gördükleri vakit îmân ederler. Nitekim sûre-i Yûnus'ta إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَة حَتَّى يَرَوْا الْعَذَابَ الأَليم (Yûnus, 10/96) ya'ni "Rabbinin kelime-i şekāveti üzerlerinde sabit olan kimseler, eğer onlara kâffe-i âyât ve mu'cizât gelse, azâb-ı elîmi görmedikçe îmân etmezler" buyrulur. Ve kezâ sûre-i Hac'da dahi وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا في مريّة مِّنْهُ حَتَّى تأتيهم الساعة بغتة أو يأتيهم عذاب يوم عقيم (Hacc, 22/55) ya'ni "Münkirler kendilerine kıyamet, yâhud yevm-i azîmin azabı gelinceye kadar Hak'tan ve Hakk'ın Resûlü'nden ve O'nun emrinden şek içindedirler" buyrulur.
İkinci tâife ise şekāvet-i ârızıyye erbâbıdır. Bunlar muhîtin sû'-i terbiyesi yüzünden nefsâniyet sâikasıyla küfre ve dalâlete düşmüşler ve Hak'tan hicâb içinde kalmışlardır. Sûrî belâyı gördükleri vakit berzaha intikālden evvel îman ederler. Fir'avn'ın ve Yûnus (a.s.)ın kavminin îmânı gibi. Bu îman hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de îzâhât vardır. Burada tafsîli uzun olur. İmdi yukarıki beyit ise, bu beyitte bu ikinci tâifeye işaret buyrulur. Bununla beraber, azâb-ı berzahı gördükten sonra îmân edip ağlayan ve feryâd eden birinci tâifeye dahi işâret buyrulmuş olması vâriddir. وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24). Ya'ni "Bu hayat dedikleri ancak dünyâda olan hayattır. Ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder." Bu zavallılar vücûdu ve varlığı ancak his gözüyle görülen şeylere hasr ederler. Diğer taraftan his gözüyle akıllarını görmedikleri hâlde, bunlara sizin aklınız yoktur denilmiş olsa hiddet ederler. Fakat derd ve ibtilâ hâli içinde esbâb-ı zâhiriyyeden çâre bulmak ümîdi kalmadığı vakit, gözleri bilâ-ihtiyar me'yûsâne bâtın tarafına açılır ve anlayamadıkları bir kuvvetin hükümran olduğunu i'tiraf ederler. Zamânınızda böylelerinin emsâli çoktur.
760. Mâdemki tuzaktan kaçmak vacib görülmüştür, senin tuzağın ise senin [761] kanadına yapışmıştır.
Bu beyit tarîkat tâvusu olan sâlik-i âkılin lisânından sâil olan hakîme cevâbdır. Ya'ni, mâdemki tuzaktan kaçmak âkıller indinde vâcib görülmüştür, ben de tuzaktan kaçarım. Halbuki ey hakîm-i sâil, senin tuzağın ise senin âlem-i hakîkate uçmak için kullandığın kanadına ve rûhuna yapışmıştır ki, o tuzak senin nefsin ve nefsinin sıfatlarıdır.
761. Ben bu uğursuz tuzağın çivisini koparayım, bir murad için mükedder olmayayım.
“Uğursuz çivi”den murâd nefs-i emmâredir. İkinci mısrâ'daki birinci “kâm” murâd ve arzû demektir. "Telh-kâm", "telh" ile "kâm”dan mürekkeb vasf-ı terkîbîdir. "Telh", acı ve "kâm”, dimâğ ma'nâsına olup, aslı "telh u kâm"dır. Vâv-ı âtıfanın ıskātıyla husûle gelen vasf-ı terkîbînin bir nev'idir; "acı dimağlı" demektir ki, mükedder ve nâmurâd olmaktan kinâyedir. Ya'ni, ben mücâhede ve riyâzât ile sıfât-ı zemîmenin çivisi olan bu nefs-i emmâreyi rûhumdan koparayım, bu nefsin ber-murâdı için ebedî nâmurâd olmayayım!
762. Bu cevabı senin aklına layık söyledim; fehm et, cüst ü cûdan yüz çevirme!
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Ya'ni, ey kāri-i Mesnevî olan sâlik, ben tâvusun lisânından olan bu cevabı senin aklına ve idrâkine lâyık ve münasib bir ifade ile söyledim. Bunun inceliğini anla da onun dekāyıkına vukūftan yüz çevirme!
763. Bu ipi kopar ki, hırstır ve haseddir "Fî-cîdiha hablün min mesed"i hatırla!
Ya'ni, nefs-i emmârenin boynuna asılmış olan hırs ve hased ipini kopar. “Tebbet yeda” sûre-i şerîfinde olan في جيدها حبّلٌ مِّن مَّسَد (Tebbet, 111/5) [Boynunda hurma lifinden bir ip!] âyet-i kerîmesinin ma'nâsını hatırla! Bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı III. cildin 1658, 1659 ve 1660 numaralı beyitlerinde geçti. Oraya müracaat buyrulsun! Halil (a.s.)ın kargayı öldürmesinin sebebidir ki o, mürîdde mühlik olan sıfât-ı mezmûmeden hangi sıfatın kahrına işâret idi
764. Bu söze nihayet ve ferağ yoktur. "Ey Hakk'ın Halil'i, sen kargayı niçin öldürdün?"
"Ferâğ", boşalmak; "halîl" dost. Ya'ni, "Bu âkiliyet ve me'kûliyet ve tuzak ve dâne sözlerinin nihâyeti ve tamâmiyle boşalması yoktur. Ey Hakk'ın dostu, sen kargayı niçin öldürdün?" Ma'lum olsun ki, İbrâhim (a.s.)ın dört kuşu öldürmesi; mürşid-i kâmilin, müridin dört sıfat-ı nefsâniyyesini öldürmesine ve izâle etmesine işarettir ki, bu dört sıfat dahi "ucüb" ve "şehvet" ve "hırs" ve "tûl-i emel"dir. Bunlar sâir sıfât-ı zemîmenin başlarıdır. Diğer kötü sıfatlar bunlardan doğar. Tâvus, ucüb ve kibrin ve şehvet horozun, ve hırs kazın, ve tûl-i emel karganın timsâlleridir. Cenâb-ı Pîr, ucbü ve şehveti ve hırsı beyân buyurdular. Şimdi de tûl-i emeli beyâna şürû' buyururlar.
765. "Ferman için!" "Fermanın hikmeti ne idi? Onun esrarından biraz göstermek lazımdır!"
"Ferman için" cümlesi yukarıki beyt-i şerîfteki suâle lisân-ı Halîl'den verilmiş cevabdır. Mâba'di tekrar bir suâldir. Ya'ni, "Ey Hakk'ın Halîl'i, kargayı niçin öldürdün?" "Hakk'ın fermânı ve emri için öldürdüm." "Hakk'ın fermânındaki sebeb ve hikmet ne idi? Lütfen bize onun sırlarından bize biraz göstermek lâzımdır", demek olur.
766. Kara karganın gak gakı ve na'rası dünyada daima ömür isteyici olur.
"Kâğ", birkaç ma'nâyadır. Burada feryâd ve karga sesi demektir. Filhakîka âlem-i hayvânatta bir karganın iki yüz sene kadar yaşadığı beyân olunur.
767. İblîs gibi, pak ve ferd olan Huda'dan kıyamete kadar cisminin ömrünü niyâz etti.
Karga ömrünün uzun olmasını istemekte İblîs gibidir. O İblis ki, pâk ve ferd olan Hak Teâlâ hazretlerinden cisminin kıyâmete kadar muammer olmasını niyâz etti. Nitekim A'raf ve Sad sûrelerinde şöyle buyrulur: قَالَ أَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ (A'raf, 7/14; Sad, 37/79). Ya'ni "Dedi, yâ Rab bana kıyâmete kadar mühlet ver! Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Sen mühlet verilmişlerdensin!" Beyt-i şerîfte "ömr-i ten" buyrulması, cism-i şeytânın kesif olmasını iktizâ etmez. Zîrâ cin ve şeytanın cisimleri latîftir ve havâ-yı hârdır; ve onların ruhları bu havâ-yı hârra taalluk eder. Bunun gibi insanın nefsindeki tûl-i emel dahi karganın timsâli olup ömrün uzunluğunu talebdir.
768. Tövbesiz ömür hep can çekişmektir; hazır olan ölüm Hak'tan gaib olmaktır.
Ya'ni, tövbesiz ömür, hakîkatte yaşamak değil can çekişmektir; ve Hak'tan gāib olarak yaşamak, hâl-i hazır içinde vâki' olan bir ölümdür. Böyle bir kimse her ne kadar zâhiren yaşar görünür ise de hakîkatte ölmüştür. Ma'lum olsun ki, tövbenin ma'nâsı şer'an ma'sıyetten tâate rücû'dur. Şihâbeddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'inde buyurur ki: "Tövbenin dört ma'nâsı vardır ki, bunlardan her biri diğerinin muâvinidir. 1. Ef'âlinin ayıplarını görmek, 2. Riâyet, 3. Muhasebe, 4. Murâkabedir. "Ef'âlinin ayıplarını görmek" odur ki, sâlik kendi fiillerinden hiçbirisini beğenmemek ve onu ma'yûb ve nâtamâm görmektir. "Riâyet", dâimâ kendi hâtırını ve bâtınını muhalefet kasdından ve meylinden muhâfazaya riâyet etmektir. Ya'ni zâhirde ma'sıyetten ictinâb ettiği gibi, bâtında dahi lezzet-i ma'siyetin mülâhazasından vazgeçmektir.
"Muhasebe", nefsinin ahvâlini ve ef'âlini tefahhus etmektir. Ya'ni bu ef'âl ve ahvâl-i sâdıra emr-i Hakk'a muvâfik mıdır, yoksa muhâlif midir? Dikkat edip hesab etmektir. "Murâkabe", bilcümle harekât ve sekenât-ı zâhiresinde ve havâtır ve niyetlerinde Hak Teâlâ'yı kendi üzerinde murâkıb ve muttali'görmektir.
769. Ömür ve ölüm bu ikisi Hak ile hoş olur. Huda'sız âb-ı hayat ateş olur.
Hak ile beraber olan kimse, ister yaşasın ister ölsün; onun için bu iki hâl de hoştur. Hak'tan gafil olan kimse, bilfárz âb-ı hayât içinde bile olsa, hakîkatte ateş içindedir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i En'am'da vaki قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (En'âm, 6/162) ya'ni "Ey Resûlüm de! Benim namazım ve kurban ve haccım ve ölülüğüm ve diriliğim âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ içindir." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
770. O dahi la`netin te'sîrinden idi ki, o böyle hazrette ömür isteyici oldu.
Ya'ni, İblîs'in kıyâmete kadar ömür ve mühlet istemesi dahi la'netin ve huzûr-i Hak'tan tard olunmasının te'sîrinden idi ki, o İblis öyle huzûr-i âlîde, hicâb arkasında ömür isteyici oldu. "Hazret", lügatte "yüz yüze olmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, İblîs bidâyet-i hâlinde Hakk'ın müşâhedesinden hicâb içinde değil idi ve hattâ hâl-i mükâlemede idi. Böyle bir müşâhede içinde Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâlinin hicabı olan vücûd-i izâfî âleminde kıyamete kadar, ya'ni bu vücûd-i izâfî âleminin zevâline kadar ömür sürmek istedi. Müşâhede-i Hak'tan uzaklığı istemek dahi Hakk'ın la'netinin ve tardının eseri idi. Binâenaleyh Hakk'a rücû' etmeksizin bu âlem-i kesâfetin ezvâkı içinde, ömrün uzunluğunu istemek dahi İblîse muvâfakat demek olur; ve Hak'tan Hakk'ın gayrını ve mâsivâsını istemek olur.
771. Huda'dan Huda'nın gayrını istemek ziyadelik zannıdır, halbuki külliyyen eksilmektir.
Hak'tan, Hak'tan gayrı olan âlem-i kesâfette uzun ömür istemek, çok bir şey istemiş olduğunu zannetmektir. Halbuki bu taleb, çok bir şey istemek değil, kendinin noksanlığını istemektir.
772. Hususiyle yabancılıkta gark olan bir ömür, arslanın huzurunda tilki kılıklılıktır.
Husûsiyle tamâmiyle Hakk'a yabancı olan ve kâmilen Hak'tan gaflet içinde geçecek olan bir ömür istemek, arslanın huzurunda tilki gibi hîlekârlıktır, tilki kıyâfetliliktir. Meselâ bir kimse bu dünyânın ezvâkına mübtelâ iken, mahzâ bu ezvâktan ayrılmamak muhabbeti ile, "Yâ Rab, bana tûl-i ömür ihsân et!" diye niyaz etse Hakk'a karşı tilkilik ve hîlekârlık etmiş olur.
773. Bana ziyade ömür ver tâ daha aşağıya gideyim! Mühletimi ziyade et ki, daha sefil olayım!
Huzûr-ı Hak'ta tilkilik eden kimse demiş olur ki, "Daha aşağıya gitmem için bana ziyâde ömür ver ve bu hayât-ı dünyeviyyede bana ziyâde mühlet ver ki tâ daha sefil olayım!"
774. Ta ki o, la`netin alâmeti ola! Fenâ bir kimse olur ki, la`net isteyici ola!
Ya'ni, o karga tabîatlı kimse demiş olur ki, "Yâ Rab, bana uzun ömür ver ki, bu uzun ömür bana senin huzûrundan koğulmuşluğumun alâkası ve nişânesi olsun!" Halbuki huzûr-ı Hak'tan tardı ve la'neti isteyen kimse elbette fenâ bir kimse olur.
775. Latif olan ömür, kurbda can beslemektir. Karganın ömrü gübre yemek içindir.
Bu vücûd-i izâfî âleminde latîf olan ömür, Hakk'a yakınlık içinde rûhunu ma'rifet-i ilâhiyye ile beslemektir. Karga mesâbesinde olan gâfillerin ömrü ise cîfe ve gübre mesâbesinde olan dünyânın huzûzat ve lezzâtından intifa' etmek içindir.
776. Bana ziyade ömür ver ki tâ pislik yiyeyim! Dâimâ bana bunu ver ki, zîrâ ben çok fenâ gevherliyim!
Karga meşrebinde olan kimse demiş olur ki, "Ya Rab pislik yemem için, bana ziyâde ömür ver! Bana dâimâ bunu ver! Zîrâ ben çok fenâ gevherliyim!" Ya'ni, benim aslım ve mayam pek bozuktur. Ben ancak pislik ve cîfe mesâ- Husûsiyle tamâmiyle Hakk'a yabancı olan ve kâmilen Hak'tan gaflet içinde geçecek olan bir ömür istemek, arslanın huzurunda tilki gibi hîlekârlıktır, tilki kıyâfetliliktir. Meselâ bir kimse bu dünyânın ezvâkına mübtelâ iken, mahzâ bu ezvâktan ayrılmamak muhabbeti ile, "Yâ Rab, bana tûl-i ömür ihsân et!" diye niyaz etse Hakk'a karşı tilkilik ve hîlekârlık etmiş olur.
777. O ağzı kokmuş, eğer pislik yiyici olmasa derdi ki, "Beni karga huyundan kurtar!"